Ana Sayfa Blog Sayfa 2468

Utanılacak işlerle övünmek…

A) HAREKET

Facebook’ta biri paylaşmış, mealen aktarıyorum: “Bir haftada üç ayrı ülkeye gittim; iki konuşma, dört uçak yolculuğu yaptım. Çok yoruldum.” Paylaşımın altında konuşmadan fotoğraflar, birtakım yorgunluk ve başarı anları…

Bugün hâlâ bu tür paylaşımların altına genelde “woww, harikasın, takipteyiz, seninle gurur duyuyoruz” gibi cümleler yazılıyor; kalp emojileri konuyor. Oysa başlamış olan iklim felaketini idrak edebilmiş bir toplumda, bunların bitmiş olması ve bu tarzda hareket etmiş olmaktan hicap duyulması gerekir. O yüzden karşında “woww” değil; yol yordam bilmemeye, kendinden emin cahilliğe, vurdumduymazlığa verilen tepkilerin aynısını vermek lâzım. Hattâ bence en iyisi, bu paylaşımları sessizlik duvarıyla kuşatmak olurdu.

Fakat günümüz toplumu hâlâ uzaklara gidip gelmeye ve bunu mümkünse sık aralıklarla yapmaya büyük kıymet veriyor. Ne kadar uzağa gidilebilirse o kadar statü kazanıldığı düşünülüyor. Mesleklerin sınıfsal dağılımı da buna göre. Kimi seçkin meslek grupları işleri gereği sık sık seyahat ediyor. Kimi zaman iki günlük konferanslar için okyanuslar aşılıyor. Para muhtemelen hâlâ en önemli kriter; ama yine de daha az hareket imkânı sunan işlerin daha az rağbet gördüğünü, maaşı çok yüksek olmayan bazı mesleklerin ise sağladığı hareketlilik nispetinde önemli görüldüğünü (akademisyenlik, sivil toplumculuk…) söyleyebiliriz. “Geçen gün Brüksel’de bir toplantıdaydım, iki gün Ankara’dayım, yarın Viyana’ya geçeceğim” demek büyük statü göstergesi.

Dolayısıyla hareketlilik büyük ölçüde sınıfsal koordinatlarla örtüşüyor. Fakat yine de hareketin değerini belirleyen daha geniş bir şebekeden bahsetmek mümkün: Kalınan oteller, yenen yemekler, kiralık otomobiller, yaka kartları, kredi kartları, kurumlara kesilen faturalar veya seyahat esnasında kaç kişiden hizmet alınabildiği, bahsi geçen hareket ile sezonluk işçilerin yahut alt sınıf göçmenlerin hareketliliğini birbirinden ayırıyor. Dolayısıyla her hareket aynı değil, sınıfsal kümelenmeler var. Birbirine güya taban tabana zıt dünya görüşlerine sahip toplumsal gruplar, bu eksende yan yana gelebiliyor. Örneğin eleştirel akademisyenler, sivil toplum mensupları, politikacılar ve şirket yöneticileri, uzun mesafeli sık hareket etme imkânları, yüksek hacimli tüketimleri ve bunu ifşa etmekteki hevesleriyle ortak bir noktada buluşabiliyor.

Tam da bu sebeple hemen her kurum eğitimi, fuarı bahane edip ve büyük ödenekler ayırıp çalışanlarını her sene bir yere götürüyor. Burada da dereceler var: Seçkin şirketlerin menzili Las Vegas’a kadar uzanabiliyor, bir tavuk şirketinin sözleşmeli üreticileri ise ancak Antalya’ya gidebiliyor. Bu şekilde çalışanların kendilerini kıymetli hissetmeleri, harekete dayalı seçkin hayat tarzına iştirak etmeleri sağlanıyor.

Tüm toplumsal hayat bu sınıfsal kodlar etrafında örülmüş durumda. Anneler-babalar çocuklarının gittiği ülkeleri komşulara anlatarak hava atıyor. Turizm, tüketimi büyüttüğü ölçüde sınıfsal mevzileri tahkim ediyor. Instagram paylaşımları tüm bu kodları doğallaştırmaya, özendirmeye yarıyor. Oysa aklı başında bir medeniyetin bugün bambaşka tepkiler vermesi lâzım. Bana göre üç günlüğüne okyanus aşanların kürk giyen, çocuklara sigara üfleyen, sokakta ona buna laf atan birine yapılan muameleyi görmesi hiç de aşırı olmaz. Çünkü toplu olarak hareketlerimizin azalması, yavaşlaması lâzım. Sadece insanlarınki değil; gıdanın, kıyafetin, her şeyin menzilinin daralması gerekiyor. Örneğin bir yerde sadece bir hafta (hattâ 1 aydan az) kalınacaksa uçağa binilemesin. Dünyanın öbür ucundan gelen yiyeceklere caydırıcı vergiler konsun. Kullan-at diye tabir edilen hiçbir ürün satılamasın. Bu yönde adımlar atılmaya başlansa akla daha neler gelir… Futbolun, eğitimin, eğlence kültürünün, yeme içme alışkanlıklarının, itibar kazandıran faaliyetlerin hemen hepsinin yeniden gözden geçirilme zamanı. Onlarca konferansa katılmış biri olarak söylüyorum: Böyle bir dönemde beş bin kişinin katıldığı on bin sunumun yapıldığı organizasyonlar ifrata kaçıyor. Bir çoğu iptal edilse insanlık herhangi bir kayba uğramaz, CV’ler gereksiz yüklerden kurtulmuş olur.

Ne kadar çok hareket ettiğiniz ile hava atmayı bırakın; böyle yapanlara prim vermeyin, alkış tutmayın.

Son olarak: “Benim uçağa binmememle bu işler çözülmez, şirketleri/devletleri durduralım” diyenler çıkacaktır. Bir bakıma doğru. Fakat yukarda bahsettiğim, bir haftada dört kez uçan kişi de bu yönde gelen eleştiri karşısında Amerikalıların büyük arabalarını ve daha büyük sistemleri suçlayarak kendine çıkış aramış. Haklı bir tespit yapmakla mazeret üretmek arasında ince bir çizgi var. Üstelik buradaki tartışma ekseni bir nebze farklı. Değer sistemimizde, yaşama etiğimizde köklü bir devrime ihtiyaç var. Utanılacak şeylerle övünüyoruz, bu rahatlığın bozulması gerekiyor.

B) NE KADAR YOĞUN OLDUĞUNDAN DEM VURMAK

Sınıfsal konumla bağlantılı bir diğer mevzu. Yoğunluk, günümüzde birinin değerini gösteren temel parametrelerden biri hâline gelmiş durumda. Genelde şikayet dili kullanılıyormuş gibi yapılsa da uzun uzun yoğunluktan bahsetmenin gizli bir övünme içerdiğini fark ediyor olmalısınız. Şikâyet eden kişi aynı zamanda üretkenliğini, kendisine ihtiyaç duyulduğunu, önemli işler yaptığını vurgulamış oluyor. Örneğin şu satırları yazarken bir tanıdığa “selam, n’aber, civarda mısın” diye mesaj attım. Karşılığında yakın zamanda katılacağı konferans, iş arkadaşlarıyla çıkacağı yemek ve Ağustos sonuna sarkan yoğun programına dair (bugün 2 Temmuz) bilgiler edinmek durumunda kaldım. Özetle, gelemeyecekmiş.

Şikayet dilinin kendi sınıfsallığı var: Bir temizlikçinin yetiştirmesi gereken işleri karşıdakine tek tek listelemesi, gitmesi gereken uzak yerlerden bahsetmesi, bu esnada birtakım jargonlara başvurması pek olası değil. İşinin yorucu olduğunu söyleyebilir; ama o işle hava atamaz.

Peki bu hikâyeleri dillendirenler gerçekten yoğun değil mi? Yoğunlar. Mübalağa olsa da yalan söylendiğini zannetmiyorum. Ama zaten sorun bu. Niye bu kadar yoğunluk var? Niye günde onlarca mail cevaplamak, toplantıya katılmak zorundayız? Bu yoğunluk insanların kaygı seviyelerini yükseltmekle, pek çok insana kendini yetersiz hissettirmekle kalmıyor; iklime, geride bıraktığımız dünyaya da hasar veriyor. Daha çok çöp, daha çok uçuş, daha çok sunum, daha çok rekabet üretiyor. Yahut şöyle söyleyeyim: “Daha az tüketmeliyiz, tüketim toplumu olduk” gibi lafları sıkça duyuyoruz; ama bunun yolu daha az üretmek. Haftada çalışılan gün sayısı dünya çapında azalsa karbon salımı da azalacak (Bregman 2016). Üstelik, kimse alınmasın, icra edilen işlerin önemli bir bölümü hayatî değil. Sivil toplumcuların yürüttüğü pek çok proje, akademisyenlerin seri üretime bağladığı pek çok yazı ve sunum, çikolata ambalajının rengine karar vermek için yapılan pazar araştırmaları ve onlarca toplantı olmasa da olur, eksik kalsınlar.

Bizi bu kadar çok çalışmaya mecbur eden koşullara isyan etme zamanı, bu kez bir de iklim için: Yüksek emlâk fiyatlarına, borçlu hayatımıza, özel okullara, metalaşan sağlığa, aşırı lüks hayatlara…

Bu çalışma temposu sınıfsal ayrışmayı da derinleştiriyor. İmtiyazlı yoğun işlerin yükünü temizlikçiler, dadılar, garsonlar, kasiyerler çekiyor. Yoğun geçen bir şirket toplantısının yahut konferansın sonunda çıkmadan evvel etrafa bir göz atın: Bardaklar, artmış yemekler, dağınık sandalyeler, masada bırakılmış kağıtlar, dolu çöpler… Birileri geliyor (genelde kadınlar) ve meşgûl insanların geride bıraktıklarını temizliyor.

Boş duralım demiyorum; ama bunların yerine yapılabilecek, yaşadığımız habitata düşman olmayan onlarca başka faaliyet var. Mahallenin çocuklarına oyun oynattım, üst kattaki yaşlı teyzeye baktım, kendi sabunumu yaptım, hikâye uydurdum ve şarkı söyledim gibi faaliyetlere (ve bunların takdir görmesine) çok ihtiyacımız var.

Sözün özü: Kurumsal meşguliyetlerle, bizden beklenen üretkenliğe cevap vermiş olmakla, o-bu-şu projesini sabaha kadar çalışarak bitirmiş olmakla övünmeyi bırakın. Gerçek bir yardım veya dayanışma talebiniz varsa bunu başka türlü ifade edebilirsiniz; ama yoksa sınıfsal konumun bu şekilde icrası umuyorum yakın zamanda karşıdakini sizin adınıza utandıran bir kabalığa dönüşür.

***Not: Bilmiyorum yazıyı buraya kadar okuyan var mı; ama eğer varsa, sizin aklınıza acilen bitmesi gereken başka neler geliyor? Utanmamız gereken başka nelerle övünüyoruz? Fikirlerinizi Facebook’tan bana ulaştırabilirseniz çok makbule geçer.

Bregman, Rutger. 2016. “The Solution to (Nearly) Everything: Working Less [Hemen Her Şeyin Çözümü: Daha Az Çalışmak]” The Guardian, Nisan 18, 2016, Opinion bölümü. https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/apr/18/solution-everything-working-less-work-pressure.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

 

Artık ‘Aladağ gibi serin’ olabiliriz

‘Aladağ iki buçuk yıldır serin olmak bir yana cayır cayır yanıyordu. Artık biraz soğumaya bırakabiliriz.’

“Yurdun önüne gittiğimizde her şey simsiyahtı, hava, binalar, ortam… Kötüydü, çok kötüydü” diye anlatmıştı ilk koşan arkadaşlarımızdan biri. Soğuk bir kasım akşamını cehennem sıcağına çeviren Aladağ yurt yangınına “bir şeyler yapmalıyız” diye ilk gidenlerdi onlar. Son iki buçuk yıldır da bir çatı altında ortak mücadele ettiğim Sosyal Haklar Derneği’nin, Çukurova Bölgesinden arkadaşlarımızdı onlar.

Avukat arkadaşımız acılı ailelerin hukuk mücadelesini üstlenirken, kısa sürede adeta evlatları gibi olacaktı. Hastanelere koşanlarımız, yaralı kız çocuklarının ablalarıydı, ağabeyleriydi artık. Öncesinde alanlarda yoldaşlık yaptığım, ilk koşanlardı katliam bölgesine.

Cinayet mahalli nasıl oluştu?

Çocukları göz göre yakmışlardı. Bu gelişi herkes izlemiş, kimse müdahale etmemiş, üstünü örtmüş, görmezden gelmişti. İhmaller, ihlaller zinciri katliama dönüşmüştü. Çocuklar bir yurtta kalmak için çok küçüktü, köylerinde, ailelerinin yanında okumalıydılar. Oysa köylerdeki okullar çeşitli gerekçelerle çalıştırılmıyor, Kuran kursu olarak kullanılıyordu. Hiç olmazsa taşımalı bir imkan sağlanmalıydı. Ama yollar çakıl taşlarının dizilmesinden ibaretti. O halde ilçede kamusal, ücretsiz ve eğitim hakkını gözeten bir yurt imkanı bulunmalıydı. Bir vakıf, hele ki bir dini cemaat yurdu bir seçenek olarak asla sunulmamalıydı. Oysa mevcut olan devlet yurdu yıkılmış, 1972’den beri kaçak olarak göz yumulan Süleymancı cemaate ait yurt seçenek olarak bırakılmıştı. MEB denetiminde kurulmuş olan bir yurdun imarı olmalı, inşaatı ve donanımı mevcut yönetmeliğin milim dışına çıkmamalıydı. Doğru denetlenmeli, bakımları yapılmalıydı. Buraya teslim edilen kız çocukları okusunlar diye oradaydılar. Oysa günde beş vakit namaz kıldırılıp bulaşık yıkatılıp, tuvalet temizletiliyordu. Çocukların şikayetleri, “bulaşık yıkarken sudan elektrik çarpıyor” uyarıları da dikkate alınmamıştı. MEB’in erkek denetçileri “kız yurdu” olduğu gerekçesi ile gerçek manada bir denetim yapmamış yani ihmaller, ihlaller, yalanlar, yanlışlarla bir cinayet mahalli hazır edilmişti.

Ve çocuklar yandı, okul müdürünün daha bebek olan kızı ve bir belletmen de dahil.

İki buçuk yılda neler oldu?

İki buçuk yılda neler olmadı ki… İlk anda yapılan tutuklamaların hemen ardından tahliyeler oldu. Avukatlarımız itiraz etti, yeniden tutuklandılar. Daha ilk duruşma olmadan kanunsuz bir şekilde yanan yurt binası yıkılarak deliller karartıldı. Daha ilk duruşma olmadan ailelerin hesaplarına paralar yattı. Kimisi iade etti, kimisi alsa da davasından asla vazgeçmedi. Ne yazık ki medyada “aileler çocuklarının davasından vazgeçtiler” haberleri çıktı. Tümüyle yalandı. İlk günün tüm davacıları bugün hala varlar. Haftalar aylar geçtikçe aileler, avukatlar, Türkiye’nin dört bir yanından gelen baro temsilcileri, destek veren demokratik toplum kuruluşları kenetlendiler. Bu birliktelik davanın seyrini bile değiştiriyordu.

İlk yaz geldi. “Aladağ’ın köylerinde yaz okulu yapabilir miyiz”, diye sorduk birbirimize. Soma’da her yıl yapıyorduk ama orası nispeten kolaydı. Aladağ’ın köyleri sarp kayalar, dağlar içerisinde ulaşımı çok zor köylerdi, telefonun çekmediği ortamlarda, yaz okulu yapılabilecek düz zemin bulmak bile mucizeydi. Ya güvenlik sorunu çıkar mıydı? Peki biz bu sorunları aşamaz mıydık? Aştık…

Kamuda hakkınızı nasıl ararsınız?

Adana yerel yönetimlerimizden aldığımız destek, gönüllü eğitmenlerin gerçekten kocaman gönülleri, tüm destekçiler, asla vazgeçmeyen üyelerimizle yaz okulunu Kışlak ve Köprücük köylerinde dörder gün olmak üzere başlattık. Hayatlarında ilk kez yaz okulu gören çocuklar, aileler inanamaz gözlerle bakıyorlardı. İlk yılın ardından bir daha geleceğimize inanmadılar. Geçen yıl tekrar yaptık. Bu kez  bir hafta süreyle çocuklar müzikten resme, yaratıcı dramadan ekolojiye çeşit çeşit dersler gördüler. Ben mesela lise düzeyi çocuklarla meslek seçimi ve kamuda hak arama atölyeleri yaptım. Nişancı asker olmak isteyen bir delikanlıyı sohbet ederek at yetiştiriciliği okuluna yönelttim. “Bu köye hiçbir şey yapmıyorlar” diye söze başlayan çocuklara “ne istiyorsunuz mesela” diye sorduk. Futbol oynamak için düz bir saha istiyorlardı. Bunun için nereye başvuracaklarını, nasıl dilekçe yazacaklarını, nasıl takip etmeleri gerektiğini, kamunun ne kadar sürede cevap vermesi gerektiğini ve bölge milletvekilini nasıl kullanabileceklerini anlattık.

Evleri gezdik, çaylarını içtik, ailelerin, kadınların dertlerini, isteklerini dinledik.

Ve duruşma günü

Bu yılki yaz okulunun tam ortasına ise son duruşma günü düştü. O gün yaz okulunu tatil ettik ve tüm gönüllülerimizle duruşma salonundaydık. Hepsinin “ya davadan kabullenilemeyecek bir sonuç çıkarsa, çocuklara ne diyeceğiz” endişesi, duruşma sonunda belki de ilk kez tanıklık ettikleri bir tatmine dönüşmüştü. Elbette hiçbir ceza yanan çocukların karşılığı olamazdı, ama annelerin, babaların yüzü gülümsüyordu.

Bu dava bir cemaatin yöneticilerinin bilinçli taksir nedeniyle ceza aldığı ilk ve emsal dava oldu. Bu açıdan sonuç hukuken çok değerli. Ama vicdanen yetmez. Yetmeyen şudur: Bu katliamın esas sorumluları, dönemin Milli Eğitim Bakanından başlayarak yangına uzanan hattaki tüm bürokrasidir. Özellikle de aileleri “Ya cemaat yurdu, ya da ev tutun” diye azarlayarak ite kaka Süleymancılara gönderen İlçe Milli Eğitim Müdürü’dür. Denetimleri yapmadan yaptım diyen sözde denetçilerdir. Bunlara ne yazık ki sıra gelemedi.

Ama bu zihniyete verilecek en iyi ceza kamusal, parasız ve laik eğitim konusunda diretmek ve çocuklara erkenden bu bilinci verebilmektir. Bizim de tüm destekçilerimizle yapma mücadele içerisinde olduğumuz budur.

Aladağ girişinde, Aladağ’ın meşhur sözü bir tak üzerinde yazılıdır: “Serin olun, Aladağ’dasınız” Aladağ iki buçuk yıldır serin olmak bir yana cayır cayır yanıyordu. Artık biraz soğumaya bırakabiliriz. Artık Aladağ gibi serin olabiliriz.

(Yeşil Gazete)

 

Sınav sisteminin plastik ayak izi

Hemen her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının eğitim hayatı boyunca dört-beş defa muhatap olduğu ve bu muhataplığın çoğunluğunun da hayati olduğu yegâne kuruluş ÖSYM’nin sınavlarının tek çıktısı başarı/ başarısızlık grafikleri değil. Gerçekleştirdiği sınavlar için kullandığı evraklarla birlikte yıllık 450 ton plastik çöpün de üretilmesine neden oluyor.

ÖSYM o kadar önemli bir kuruluş ki yıllık ortalama olarak 10 milyon adaya sınav yapıyor. Haliyle birçok farklı platformda da tartışılıyor ve çeşitli anlamlarda bir şekilde gündeme geliyor. Ancak bu tartışmaların geneli sınav sisteminin doğruluğu veya yanlışlığı üzerinden yürütülüyor. Bazen yönettiği ekonomi bile konuşulurken, bir şey neredeyse hiç konuşulmuyor. O da bu sınavların uygulanması esnasında meydana gelen çevresel etki! Bu kısım nedense hep göz ardı ediliyor. Özellikle sınav evrakı için kullanılan tek kullanımlık sınav plastiklerinin miktarı kimseyi nedense rahatsız dahi etmiyor gibi. Şekerinden silgisine, soru kitapçığından kalemliğine kadar her türlü sınav malzemesinin kaplamasında kullanılan bu plastiklerin hemen hepsi tek kullanımlık. Bu plastiklerin kullanıldıktan sonraki akıbetiyle görünen o ki ÖSYM de dâhil kimse pek ilgilenmiyor.

Sınav Plastikleri

ÖSYM’nin bir sınavda ne kadar plastik harcadığının ufak bir listesini yapınca ortaya aşağıdaki liste çıkıyor:

  1. Sınav evrakı nakliye kutularının plastik kilitleri ve bina evraklarına ait kaplama/bağlama plastikleri
  2. Cevap kâğıtları dönüş poşeti
  3. Salon sınav evrakı poşeti
  4. Soru kitapçıkları kapak kartonu muhafaza poşeti
  5. Kalemliklerin bir arada durması için kullanılan plastik şerit ve kaplama poşeti
  6. Soru kitapçıklarını bir arada tutan plastik şerit
  7. Tükenmez kalem poşeti
  8. Her bir soru kitapçığının muhafaza poşeti
  9. Kalemlerin içinde bulunduğu plastik kalemlik
  10. Silgi kaplama poşeti
  11. Peçete kaplama poşeti
  12. Şekerleme poşeti

Bu listedeki sınav evrakının konulduğu iki adet büyük torba, soru kitapçıkları kapak kartonu kaplama poşeti ve sınav evrakı nakliye kutularının plastik kilitleri bildiğim kadarıyla ÖSYM’ye geri gönderiliyor. Oradan da muhtemelen geri dönüşüme gönderiliyordur. Ayrıca kalemlikler de çoğunlukla adaylar tarafından alınıyor. Ancak bunların dışında kalan tüm plastikler doğrudan çöp tenekesini boyluyor. Bu konuda ÖSYM’nin kurumsal bir önlemi söz konusu değil. Bazıları, sınav noktalarında var olan geri dönüşüm kutularına atılırken, büyük bir miktarı çoğunlukla çöp haline geliyor. Aslına bakarsanız hepsinin geri dönüştürülüyor olması bile var olan bu plastik tüketimi sorununu ortadan kaldırmıyor.

Yıllık 350 ton sınav plastiği üretiliyor

Şöyle kaba bir hesaplama ile bazı somut değerler elde edebiliriz. Bir adaya tek bir sınavda ÖSYM tarafından verilen plastikler yukarıdaki listede yer alan 8-9-10-11 ve 12 numaralı plastikler yani beş adet. Bunların atıldıkları çöpten alıp tarttığımda toplam ağırlığı yaklaşık olarak 27 gram buldum.

İlgili adayın sınava girdiği salon için gelen plastikler de yukardaki listedeki 2-3-4-5-6 ve 7 numaralı plastikler, yani altı adet. Bunların da çöpe atılanlarını alıp tarttım. Salon dışına çıkartılmaması gereken plastikler için de tahmini bir ağırlık belirledim. Sonuçta bunların da toplam ağırlığı yaklaşık 250 gram. Her salonda ortalama 30 kişinin sınava girdiğini farz edersek, salon evraklarından da kişi başı yaklaşık sekiz gram plastik atık oluşuyor.

Yani bir adayın ÖSYM tarafından düzenlenen bir sınava girdiğinde harcadığı plastik 35 gram. Yıllık 10 milyon aday olduğunu faz edersek, ortaya 350 tona yakın tek kullanımlık plastik çöp çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sınav için alınması zorunlu PET şişeler

ÖSYM tarafından sınava alınacaklar listesinde çok kullanımlık su mataraları olmadığı ve sadece şeffaf PET şişe içerisinde su alınabileceği yazdığı için tüm adaylar sınava bu şişelerle girmekte.   Yani kişi başı 35 gram olan plastik tüketimine yaklaşık 10 gram (500 ml’lik pet şişelerin ortalama ağırlığı) daha eklerseniz miktar 450 tona çıkacaktır.

Sınav güvenliği mi çevre sağlığı mı? Hangisi daha önemli?

Tek kullanımlık 450 ton plastik çöp! Buna mahkûm olduğumuzu düşünmüyorum. ÖSYM’nin sınav güvenliği ile ilgili önlemleri kısmi olarak anlaşılabilir.  Ancak örneğin dağıtılan peçeteleri, silgileri ya da sınav evrakını poşet ile kaplamanın sınav güvenliği ile ilgisi pek anlaşılır değil. Çünkü sadece soru kitapçıklarını tek bir poşete koyarak ve sınav evraklarının dönüşümü işlemini tek poşete indirgeyerek kullanılacak plastik miktarı yaklaşık 100 ton azalacaktır. Ya da öğrencilere dağıtılan kalemliklerden vazgeçilirse 23 ton plastik atık daha engellenecektir. Bu bahsi geçenlerin sınav güvenliğini zaafa uğratmayacağını anlamak için dahi ya da uzman olmaya gerek yok.  Kaldı ki geçmişte bu şekilde yapılan binlerce sınav var.  Sadece poşet kaplayarak sınavlar daha güvenli ve sağlıklı yapılabiliyorsa o zaman geçmişi tekrar düşünmekte fayda var.

Tüm dünya plastik kapanı ve onun yarattığı tahribatla bir şekilde mücadele etmeye çalışırken, bu türden uygulamaların devam ediyor olması çevre ve insan sağlığı açısından ciddi sorun. Çok küçük önlemlerle bu sorun kısmen azaltılabilir. Hatta daha sürdürülebilir uygulamalarla sorun minimize bile edilebilir. Üretiminden son tüketimine kadar var olan tüm hatlarda yapılacak iyileştirmeler hem sınav güvenliğini zafiyete uğratmayacaktır hem de çevre sağlığını.

(Yeşil Gazete)

Kaliforniya’da üç gün içinde ikinci deprem

Kaliforniya,  geçtiğimiz perşembe günü meydana gelen 6.9 büyüklüğündeki depremin ardından bugün de büyüklüğü 7.1 olarak açıklanan ikinci depremle sarsıldı. Bölgede önceki gün de 6.5 büyüklüğünde deprem kaydedilmişti. Herhangi bir can kaybı açıklanmadı.

ABD’nin Kaliforniya eyaletinde, 4 Temmuz’da gerçekleşen 6,4’lük depremin ardından 7,1 büyüklüğünde 2. bir deprem meydana geldi. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi (USGS), merkez üssü Ridgecrest kentinin 17 kilometre kuzeydoğusu olan 6,9 büyüklüğünde deprem meydana geldiğini duyurmuştu. Depremin büyüklüğü daha sonra 7,1 olarak revize edildi.

Bölge perşembe günü de merkez üssü aynı bölge, 6,4 büyüklüğündeki depremle sarsılmış; bunun, Kaliforniya’da son 20 yılda yaşanan en şiddetli deprem olduğu açıklanmıştı. Deprem Las Vegas‘tan Meksika‘ya kadar geniş bir alanda hissedildi. Bazı binalarda hasar olduğu bilgisi var. Bir evde yangın çıktı.

1400’den fazla artçı

Kaliforniya’da Perşembe günü gerçekleşen 6,4 büyüklüğündeki depremin ardından 1400’ten fazla artçı sarsıntı kaydedildi. Los Angeles kentinin 240 kilometre kuzeyinde, merkez üssü Ridgecrest yakınları olan deprem, bölgede hasarlara yol açarken artçı sarsıntılar yaşanmaya devam ediyor.  Bölge genelinde yollar, su ve gaz borularında hasar oluşurken, kentte ilan edilen acil durum ise sürüyor.

Milyarlarca ağaç dikerek, iklim değişikliğiyle mücadele önerisi

İsveçli bilim insanları, küresel ölçekte yeniden ağaç dikmenin iklim değişikliğiyle mücadele için bugüne kadarki en etkili yol olduğunu bildirdi. Ancak karbon salımı sınırlanmadıkça, sadece ağaç dikerek mücadele edilemeyeceği vurgulanıyor.

Bilim insanları ABD büyüklüğündeki bir alana milyarlarca dönüm ağaç dikmenin “iklim değişikliğiyle mücadele için bugüne kadarki en etkili yol” olduğunu bildirdi. Yapılan bir araştırma doğal koşulları sayesinde kolayca ağaçlık ve ormanlık hale gelme potansiyeline sahip 900 milyon hektarlık (2,2 milyar dönüm) alanın ağaçlandırılmaya hazır beklediğini gösterdi.

Science dergisinde yer alan analize göre ağaçlar büyüyüp olgunlaştıkça 205 milyar ton karbonu emebilir ve depolayabilir. Karbonun çoğunun atmosferden geldiği varsayılarak dikilen ağaçlar, Sanayi Devrimi’nden bu yana havaya salınan fazladan 300 milyar tonluk karbonun üçte ikisinin emilimine yardımcı olabilir.

Çalışmayı yapan Crowther Laboratuvarı’ndan İsviçreli bilim insanlarına göre “küresel ölçekte yeniden ağaç dikmek, iklim değişikliğiyle mücadele için bugüne kadarki en etkili yol.”

Öneriyi eleştirenler de var. Bazı uzmanlar araştırmada öngörülen bu tür bir orman canlandırma çalışmasının atmosferden ne kadar karbon emebileceği konusundaki rakamların aşırı olduğunu ve esas fosil yakıtlardan kaynaklanan karbon salımını ortadan kaldırmaya odaklanılması gerektiğini belirtti.

Araştırmanın yardımcı yazarı Profesör Tom Crowther şunları söyledi: “Hepimiz ağaçlandırma yapmanın iklim değişikliği ile mücadelede rol oynayabileceğini biliyorduk, ancak bunun ne gibi bir etki yaratabileceği konusunda hiçbir bilimsel analiz yoktu. Çalışmamız ormanları yeniden canlandırmanın günümüz için en iyi iklim değişikliği çözümü olduğunu gösteriyor ve bu tip bir yatırımın haklı olduğunu sağlam kanıtlarla sunuyor. Bununla birlikte yeni ormanların olgunlaşması ve bahsedilen potansiyele ulaşması yıllar alacaktır. Gittikçe daha da tehlikeli hale gelen iklim değişikliğiyle mücadele için bugün var olan ormanları korumak, diğer çözüm yollarından sapmamak ve özellikle fosil yakıtları ekonomilerimizden uzaklaştırmaya devam etmek hayati önem taşıyor.”

Analiz için koruma altındaki alanlara ait yaklaşık 80 bin yüksek çözünürlüklü uydu görüntüsü kullanıldı. Bunlarla Arktik tundra, savan, açık ve sıkı ormanlardaki doğal ağaç örtüsü ölçüldü. Crowther Laboratuvarı insan müdahalesinin düşük olduğu, tarım veya kentsel alan olarak kullanılmayan ormanların 1,7 milyar hektarlık alandan 1,8 milyara genişletilebileceğini ortaya koydu. Bu sayede de ekstra 900 milyon hektarlık ağaç örtüsü yaratılabilir.

Çalışmanın başyazarı Jean-Francois Bastin‘in önderliğindeki araştırma ayrıca tarım alanlarında ve kentsel alanlarda da ağaç dikme potansiyeli bulunduğunu öne sürüyor.

 

Avrupa Parlamentosu’nda ırkçılık

AP’nin yeni üyesi Mecid Mecid, beş yıllık dönemin ilk gününde kendisinden AP binasını terk etmesinin istendiğini söyledi

Somali asıllı İngiliz Macid Macid AP üyesi oldu ancak onun binaya yanlışlıkla giren bir serseri olduğu sanıldı.

Yorkshire ve Humber bölgesinden Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi olarak seçilen Mecid Mecid, görevindeki ilk gününde tanımadığı birisi tarafından durduruldu ve kendisine yolunu kaybedip kaybetmediği soruldu. Söz konusu kişi daha sonra Mecid’den binayı terk etmesini istedi.

Mecid, konuya ilişkin Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Farklı olduğumu biliyorum. Kimliğimi saklama lüksüne sahip değilim. Ben bir siyahım ve ismim Macid. Okyanusa uyum sağlamayacak şekilde değişmeye çalışmayı düşünmüyorum. Buna alışmanız gerek” dedi.

Independent Arabia’dan Zamira Rahim’in haberine göre Mecid, olayın ardından kesinlikle binadan ayrılmadığını belirtti.

Mecid söz konusu tweeti ile beyzbol şapkası taktığı ve “F**k Fascism” yazan bir tişört giydiği bir fotoğrafını paylaştı. Çocukken Somali’den mülteci olarak Birleşik Krallık’a gelen Mecid (29), AP üyesi olarak seçilmeden önce Sheffield Belediye Başkanı olarak görev yapıyordu.

2018 yılında, ABD Başkanı Donald Trump’ın Britanya ziyareti sırada,  Sheffield’de kutlama yapmanın ve ABD Başkanı’nın şehri ziyaret etmesinin yasak olduğunu açıkladı. Mecid, Mayıs ayında Yorkshire ve Humber seçmenleri tarafından AP’ye seçilen altı milletvekilinden biri oldu. Brexit Partisi bu seçim bölgesinde üç sandalye kazanırken, diğer sandalyeler de İşçi Partisi, Liberal Demokratlar Partisi ve Yeşiller Partisi arasında paylaşıldı.

Ödüllü filmler SALT Beyoğlu’nda ücretsiz gösterilecek

SALT Beyoğlu’ndaki Açık Sinema’da, 9 Temmuz-6 Ağustos tarihlerinde her salı ücretsiz film gösterimi yapılacak. SALT ve BAŞKA SİNEMA işbirliğiyle son beş yılın ödüllü yapımları sinemaseverlerle buluşacak.

Beş filmin gösterileceği program şöyle:

9 Temmuz saat 19.00

Nasty Baby (Yaramaz Bebek) 2015
İngilizce; Türkçe altyazılı (101 dakika)

65’inci Berlin Berlin Uluslararası Film Festivali Teddy Ödülü

16 Temmuz 19:00

La nuit a dévoré le monde (Gece Dünyayı Yuttuğunda), 2018
Fransızca, Norveççe, İngilizce; Türkçe altyazılı (93 dakika)

Molins Film Festivali Jüri Özel Ödülü

23 Temmuz 19:00

High Life, 2019
İngilizce; Türkçe altyazılı (110 dakika)

San Sebastián Film Festivali FIPRESCI Ödülü, Gent Film Festivali Georges Delerue En İyi Film Müziği Ödülü

30 Temmuz 19:00

Macht Energie, (Enerji) , 2014
İngilizce; Türkçe altyazılı (92 dakika)

6 Ağustos 19:00

Adieu au langage (Dile Elveda) , 2015
Fransızca, İngilizce, Almanca; Türkçe altyazılı (70 dakika)

Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü – Palm Dog Ödülü

 

İzmarit sadece çevreye değil, kurda kuşa da zarar

ABD’de bir doğal yaşam fotoğrafçısı, yavrusunu sigara izmaritiyle beslemeye çalışan bir kuşu fotoğrafladı.

Karen Mason, Florida’nın Tampa kentinde geçen ay St. Pete plajında çektiği fotoğrafı Facebook hesabında “Sigara içiyorsanız, lütfen izmaritlerinizi sağa sola atmayın” mesajıyla paylaştı.

Mason’ın çektiği ikinci bir fotoğrafta da siyah makas gaga kuşu yavrusu, annesinden aldığı izmariti ağzında taşıyor.

Kuşlar, sigara izmaritlerini yiyecekle karıştırabiliyor ve bunları yavrularına da götürüyor.

‘Kuşlar doğaya yaptıklarımıza uyum sağlamakta zorlanıyor’

İngiltere Kuşları Koruma Derneği‘nin bir sözcüsü, “Kuşlar dikkatsizce yere attığımız çöplerin yiyecek bir şey olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Hayvanlar, bizim doğaya yaptıklarımıza uyum sağlamakta zorlanıyor. Her yıl daha fazla sayıda hayvan, insan eliyle yapılan ürünler yüzünden mahsur kalıyor, yaralanıyor ya da ölüyor. Yuvalarını bile çöplerimizle yapmak zorunda kalıyorlar” dedi.

Aynı sözcü, “Maalesef birçok kişi kirliliği zararsız gibi görüyor. Ama bunun gibi üzücü fotoğraflar, kirliliğin doğal yaşama gerçek etkisini ortaya koyuyor” diye konuştu.

Sigara izmaritleri çoğunlukla plastik liften (selüloz asetat) yapılıyor ve doğada çözünmeleri yıllar alıyor. Çevre koruma örgütlerine göre, küresel olarak plajlarda en sık rastlanan çöplerin başında izmarit geliyor.

Kortların yeni yıldızı: Cori Gauff

ABD’li 15 yaşındaki tenisçi Gauff, Wimbledon’da yıldızlara set vermeden rekor kırdı

Amerikalı 15 yaşındaki tenisçi Cori Gauff güçlü rakipleri Venus Williams ve Magdalena Rybarikova‘yı eleyerek, Jennifer Capriati’nin ardından Wimbledon’da son 32 turuna kalan en genç tenisçi unvanını elde ederek tarihe geçti. Gauff üçüncü tura gelene kadar rakiplerine set dahi vermedi.

Elde ettiği başarıyla tüm dünyanın dikkatini bir anda üzerine çeken Cori Gauff, 13 Mart 2004 doğumlu.

2018 Roland Garros‘ta gençlerde şampiyon olan Gauff, eleme turunda dünya sıralamasının 94’üncü ismi birinci torbadan gelen Aliona Bolsova‘yı 6-3 ve 6-4 ile 2-0 yenerek birinci tura yükseldi. Gauff, ilk turda Wimbledon’da beş kez mutlu sona ulaşan 39 yaşındaki Venus Williams’ı iki sette de 6-4’lük skorla eleyerek ikinci tura yükseldi. Genç tenisçi ikinci turda da yine set vermeden, 2017’nin Wimbledon yarı finalisti Magdalena Rybarikova’yı 6-3’lük setlerle turnuva dışına itti.

Cori Gauff, Venus Williams’ı elediği maçtan sonra yaptığı açıklamada “Hayatımda ilk kez bir maç sonunda ağladım. Bunun mümkün olabileceğini hiç düşünmemiştim. Kendimi bir rüyada gibi hissediyorum. Bana, Wimbledon’da oynama fırsatı verildiği için minnettarım.” dedi. Gauff, Williams kardeşlerin kendisine ilham verdiğini de sözlerine ekledi.

Gauff, üçüncü turda ise Slovenyalı Polona Hercog‘u 2 saat 46 dakika süren ve iki kez maç sayısı çevirdiği karşılaşmada 3-6, (9)7-6(7) ve 7-5’lik setlerle yenerek dördüncü turda eski dünya bir numarası Simona Halep‘in rakibi oldu.

 

Çinli erkeklere ‘Pekin bikinisi’ yasağı

Jinan kentinde erkeklerin tişörtlerini göbeklerini açıkta bırakacak biçimde yukarı kaldırarak serinlemesi, yani ‘Pekin bikinisi’ yasaklandı. Erkekler tepkili: Tişörtsüz gezmenin karbon emisyonu, klima kullanmaktan çok daha az.

Çin’deki aşırı sıcaklardan bunalan özellikle orta yaşlı erkeklerin serinlemek için kullandığı  ‘Pekin bikinisi’ne, vatandaşların şikayetleri üzerine, ‘medeni olmaması’ ve ‘kentin imajını zedelediği’ gerekçesiyle yasak geldi.

CNN International’da yer alan habere göre, Salı günü 8.7 milyon nüfusa sahip olan Jinan‘da yetkililer, erkeklerin gömleklerini halka açık yerlerde yukarı çekmemeleri için talimat verdi. ​Yeni düzenleme bazı vatandaşları mutlu ederken, sosyal medyada bazı kesimlerce de eleştirildi. Bir kullanıcının yasağa ilişkin ‘Vur dedik öldürdün’ diye yazdığı, bir diğerinin ise, “Tişörtsüz gezmenin karbon emisyonu, klima kullanmaktan çok daha az” yorumunu yaptığı görüldü.

Çin’de tişörtlerini yukarı kıvırmış veya tamamen üstsüz gezen orta yaşlı adamları kamusal alanda görmek neredeyse sıradan bir görüntü olsa da bir çok şehirde ‘Pekin bikinisi’ tartışmalı bir hal aldı.

‘Medeni ol, göbeğini açma’

Geçen mayıs ayında da Pekin’e yakın bir sahil kentinde bir adam süpermarkete üstsüz gitmesi nedeniyle 7 dolar cezaya çarptırılmıştı.Hebei kentinde ise yerel otoriteler erkeklerin kamusal alanda tişörtsüz gezmemesi için bir kampanya başlatmış ve bir eğitim videosu bile çekmişlerdi.

Bu reklam filminde bir kadın sevgilisini sahilde arkadaşlarıyla kağıt oynayan babasıyla tanıştırıyor. Erkek arkadaşı, kadını kenara çekip “Baban bu mu? Ne kadar medeniyetsizmiş” diyor. Buna benzer birkaç durumun ardından baba artık kamusal alanda şapkası ve tişörtüyle oturuyor.