Ana Sayfa Blog Sayfa 2367

Nükleer karşıtları Mersin’de buluştu

13 Ekim 2019 Pazar günü Türkiye genelinde tüm nükleer karşıtları Mersin‘de bir araya geldi. Buluşma 2010 ve 2013 yıllarında imzalanan hükümetlerarası anlaşma ile Mersin ve Sinop’ta birer nükleer santral tesisinin kurulması planlanan ülkemizde, nükleer karşıtlarını geniş bir platformda bir araya toplaması bakımından önemliydi. Elektrik Mühendisleri Odası’ nın (EMO), katkılarıyla ve Mersin Mezitli Belediyesi‘nin ev sahipliğinde  gerçekleşen buluşmada yerel nükleer karşıtları platformlarının temsilcileri, milletvekilleri,  meslek odalarından temsilciler, sivil toplum örgütlerinden temsilciler,doktorlar, avukatlar, kısacası her kesimden gönüllü aktivistler ekoloji, toplumsal sağlık, bugün ve gelecek adına konuşmalar yaptı; nükleer süreçlerle ilgili bilgi, değerlendirme ve deneyim paylaşımlarında bulundu.

Programa göre EMO, Türkiye Mimar Mühendisler Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği(TTB), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK) ve Sinop Nükleer Karşıtı Platform ve Mersin Nükleer Karşıtı Platform temsilcileri  açılış konuşmalarını yaptı. Nükleer enerji konusu enerji politikaları, nükleer silahlanma, sağlık, iktisat politikaları alt başlıklarında tartışılarak açık söz hakkının olduğu Forum kısmına geçildi. Buluşmada nükleer karşıtı mücadele açısından perspektif sunan konular kayıt altına alındı, düzenlenerek mücadelenin önemini belgelemesi için iki gün sonra yayımlandı.

Buluşmaya, CHP Genel Başkan Yardımcısı, Sinop Belediye Başkanı  ve İğneada Doğal Yaşamı Koruma Vakfı (Dayko) telgraf göndererek buluşmaya desteklerini sundu.

Mersin Buluşması’nda değerlendirilen konular ışığında, komitenin hazırladığı sonuç bildirgesi şöyle:

  • Bu gün enerji politikaları ile yürütülen yatırımlar gerçekçi değildir. Ülkemizi enerji ihtiyacı bakımından değerlendirdiğimizde; yapılan yatırımlar ve enerji verimliliği açısından nükleer santrallere ihtiyaç yoktur. Nükleer santrallerden derhal vazgeçilmelidir.

  • Ülkemizde kurulmuş olan enerji nakil hatlarının bakımı, onarımı yapılarak kayıp- kaçaklar önlenmeli; kaliteli kesintisiz, güvenilir ve temiz enerjiyi ödenebilir konuma getirilerek halka arz edilmelidir. Ülkemizin arz güvenliği sorunu bulunmamaktadır

  • Emek ve demokrasi güçlerinin çabası ile emekten ve bağımsızlıktan yana olan her kesim, genel olarak özelleştirmelere, özel olarak da enerjideki özelleştirmelere karşı mücadele ile nükleere santrallere karşı mücadele birleşmelidir. Bilgilendirme, aydınlatma çalışmaları yaygınlaştırılmalıdır.

  • Enerjide dışa bağımlılığımızı arttıracak hiçbir politika, ulusal enerji politikası olamaz siyasi iktidar tarafından böyle tanımlanamaz. Enerji politikaları ve nükleer santraller açısından da iktidar, çeşitli gerekçelerle eksik bilgilendirme yaparak ya da bilgi ve belgeleri saklayarak Kamuoyunu yanıltmamalı buna karşı toplumun tam bilgilenme ve aydınlanma hakkı talebimiz olmalıdır. 

  • Nükleer enerji üretimi kendi yarattığı tehlikelerin yanı sıra aynı zamanda nükleer silahların üretimine geçiş özellikleri ve tehlikesi taşımaktadır.Nükleer santral ve silahlar insan yaşamı halk sağlığı ve insan hakları ile bağdaşmayan tehlike ve zararlar içermektedir,dünya genelinde ortadan kaldırılmaları ve yasaklanmaları gerekir.

  • Uranyum madenciliğinden başlayarak nükleer enerji üretimi çok yönlü ekolojik ve sağlık sorunları içermektedir. Nükleer santraller kaza olmasa bile, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere çevre halkına kanser yapıcı etkilerde bulunmaktadır.Nükleer enerji üretim süreçlerinde Meslek hastalıkları ve sistemik hastalıklar insan yaşam ve ömrünü tehdit etmektedir.

  • Hiroşima, Nagazaki, Çernobil, Fukuşima kırımları birer insanlık suçu olarak ders almamız gereken tarihsel facialardır.Hiroşima ve Nagazaki’den binlerce kat yeni nükleer silahlar şehir ve bölgeleri ortadan kaldırabilir, dünya iklimini nükleer kışa dönüştürebilir ve kıtlığa neden olabilir. Nükleer bir savaş ancak insanlık ve tüm bir ekosistemin yok olmasıyla sonuçlanacak ve böyle bir savaşın kazananı olmayacaktır. Sağlık personeli ve tesisleri ortadan kalkacak herhangi bir yardımda ve hizmette bulunamayacaktır. Tek çözüm korunma, önleme yani nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılması ve yasaklanmasıdır.

  • 1979 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasını imzalayan ülkemiz, 2017 yılında imzaya sunulan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşmasını da bir an önce imzalamalıdır. Ülkemizi hedef durumuna getiren ve bölge ülkelerini tehdit eden NATO nükleer silahları kesinlikle kabul edilemez ve derhal ülkemizden çıkarılmalıdır.

  • Nükleer santrallerin insan ve çevre üzerindeki halk sağlığı etkileri bilimsel yöntem ve ilgili bilim dalı uzmanları ile sağlıklı biçimde yapılmalıdır.Yanıltıcı medya ve diğer bilimsel olmayan yayınlar önlenmelidir.

  • Anayasalarda temel hak olan yaşam hakkı doğmuş ve doğmamış her canlının hakkıdır. Gezegeni etkileyen iklim krizi önemli bir sorunudur, özellikle Akdeniz havzasında sıcaklık 1,5 derece artmıştır, bu durum bölgede eko sistemsel bir bozulma yaşandığının kanıtıdır. Nükleer santraller küresel iklim krizinin çözümü değildir. Türkiye’de ve dünyada öncelikle ekolojik barış ve tüm canlılara yaşam hakkı talep ediyoruz.

  • Bölge bilimsel verilerin ışığında depremlerin oluştuğu bir bölgedir. Tarih boyunca 10 bin yılda bir tekrarlanan depremler son 17 bin yıldır yaşanmamış tehlike devam etmektedir. Özellik bu nedenle ülkemizde nükleer santral sevdası bir akıl tutulmasıdır. Ekosistemimiz içindeki canlıların yaşam hakkını da savunmamız gerekir.

  • Hükümetlerarası anlaşmalar yoluyla nükleer santral yapım süreçlerinde hukuk devre dışı bırakılmıştır. Ekonomik krizle boğuşan işçi ve emekçiler bu gün ülkede iktidar eliyle yer üstü ve yer altı kaynaklarının yağmalanması ile verilen teşvikler, devlet garantileriyle sermaye yanlısı otoriter bir hükümetle karşı karşıyadır. Nükleer santrallerin fizibilitesi, kurulumu, söküm sorunu, atık ve toplumsal maliyetleri açısından yüklenebilecek bir durum söz konusu değildir. Bu maliyetler ortaya konularak kamuoyu her türlü araç kullanılarak bilgilendirilmeli, Halkın parasını ve kaynaklarını işbirlikçi tekellere aktarma politikalarının örtüsü yapılmaya çalışılan nükleer lobicilere karşı tutum alınmalıdır.

  • Bilgilendirme çalışmaları kapsamında web sayfasının oluşturulması, eğitim çalışmalarının yapılmasına çalışılacaktır.

  • Yerel NKP’lerin de katılımıyla bir nükleer karşıtı platformun kongresinin toplanması. Ne Sinop’ta, ne Akkuyu’da ne İğneada’da ne de Türkiye’nin bir başka yerinde nükleer santral kurdurmayacağız.

(Yeşil Gazete)

 

 

İmamoğlu: Düşük karbon salımına geçiş için çalışmaları başlattık

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu, İstanbul’da düşük karbon salımına geçiş için yeni teknolojilere önem vereceklerini, herkesin katılımıyla iklim eylem planları hazırlayacaklarını söyledi.

“Ortak enerjimiz, ortak geleceğimiz” sloganıyla 17-18 Ekim Tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleşen 8. Uluslararası Doğalgaz Kongresi & Fuarı INGAS 2019 bugün başladı. Kongrenin açılış programında konuşan İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu İstanbul için enerji ve çevre konularının çok önemli olduğunu ifade ederek şunları söyledi:

“İstanbul’un kadim tarihi, hoşgörü kenti olması, fiziki konumu, sahip olduğu ekonomik ve ticari güç ile barındırdığı insan kaynağı çeşitliliği ile, kalitesi ile uluslararası ölçekte bir merkezdir. İstanbul’un bu kimliği, son derece değerlidir. Kıtaları buluşturan İstanbul, tüm sektörün bölgesel ve küresel işbirliği buluşmalarına da kucak açmıştır. Potansiyeli özellikle geliştirmek ve daha iyi seviyelere ulaştırmak çok önemli bir hedefimiz olacaktır. İstanbul’a bunları katarken, elbette evrensel değerler ile dünyada söz edilen bir kent olmak istiyoruz. Bu kimliği ön planda tutarak, bu şehrin adil, yaratıcı, aynı zamanda yeşil bir kent olması hususunda vizyonumuzun içerisinde enerji ve çevre konuları çok ama çok öncelikli olacaktır. Bu çerçevede İstanbul’da düşük karbon salımına geçiş için yeni teknolojilere çok önem vereceğiz. Bu konudaki çalışmalarımızı hızlıca başlattık.”

‘İklim eylem planları düzenleyeceğiz’

İstanbul’u bulunduğu coğrafyada lider şehir yapmak için çalışmalarını sürdürdüklerini vurgulayan İmamoğlu konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

“Başka bir dünya yok. Dünya bir tane. Dünyadaki 7 milyar insanın tek bir yuvası ve tek bir evi var. Çünkü bu tercihlerin iklim krizi ile mücadelede ve bu kapsamda global işbirliği yapmadan çocuklarımızın geleceği için hep birlikte çalışmamız gerektiğinin çok önemli olduğunun altını çizmek isterim.

Bilimsel araştırmalar bize, bir yılda trafikte hayatını kaybeden yurttaşlarımızdan daha çok küresel ısınma kaynaklı olaylardan dolayı insanların hayatını kaybettiği istatistiklerini vermekte. Ayrıca giderek daha sıklaşan biçimde, beklenmedik zamanda birçok doğal afeti yaşamaktayız. Geçmişe nazaran daha fazla sel baskınını ülkemizde yaşamaktayız. Bilimsel çalışmalar ile birlikte, Türkiye’de kirli hava yüzünden hayatını kaybeden insanların fazlalığı, bununla birlikte büyük metropollerde, her zaman insanların yaşamayı tercih ettiği kentlerde yaşamın, ne kadar insanı etkilediğini ve bu anlamda nüfusun geleceğini düşünmenin özellikle yerel yönetimlerin vazgeçilmez bir prensibi olması gerektiğinin de bilincindeyiz.

Bu büyük nüfusa daha iyi yaşam koşulları yaratmak için çok büyük sorumluluğumuz var. İstanbul’un yeni yönetimi olarak da şehirde yaşayan herkesin katılımı ile iklim eylem planları düzenlemekte kararlıyız. Küresel iklim değişikliğine neden olan endüstriyel uygulamalar yerine, sürdürülebilir enerji yatırımlarının artırılması ve düşük karbon ekonomisinin sağlanması hususunda çok kararlı hamleler yapacağız. Bu alanda hayata geçirilen projeler İstanbul’u sadece değil ülkemizde, bulunduğumuz coğrafyada İstanbul’u lider şehir yapma hedefini de mutlaka gözetiyoruz.”

Türkiye resmi olarak Paris Anlaşması’nı onaylamayan tek G20 ülkesi oldu

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekreteryası internet sitesindeki bilgilere göre Paris Anlaşması 7 Ekim 2019 tarihinde Rusya Federasyonu’nda yürürlüğe girdi. New York‘ta Eylül ayında gerçekleşen Birleşmiş Milletler (BM) zirvesi sırasında Rusya anlaşmayı onaylayacağını belirtmişti. Böylece anlaşmanın yürürlükte olduğu ülke sayısı resmi olarak, Avrupa Birliği de eklenirse 187’ye ulaştı.

Onaylamayan tek G20 ülkesi Türkiye

Rusya’nın da listeye eklenmesiyle beraber dünya çapındaki 197 ülke arasında, Paris İklim Anlaşması’nı ulusal meclislerinden geçirerek yürürlüğe sokmayan 10 ülke kaldı. Bu ülkeler şöyle: Türkiye, Angola, Eritre, İran, Irak, Kırgizistan, Lübnan, Libya, Güney Sudan ve Yemen yer alıyor. Türkiye, anlaşmayı onaylamayan G20 üyesi tek ülke.

Paris İklim Anlaşması

Tarihin en büyük katılımlı ortak metni olan Paris İklim Anlaşması, sera gazı emisyonunu 2030’a kadar 56 milyar ton düşürmeyi ve bu sayede küresel sıcaklık artışının yüzyılın sonuna kadar 2 derecenin altında tutmayı hedefliyor.

2015 yılında Paris’te gerçekleşen COP21 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) sırasında sunulan anlaşma, 2016’da yürürlüğe girdi. Şimdiye kadar 196 ülke ve Avrupa Birliği olmak üzere toplam 197 taraf anlaşmaya imzacı oldu.

Türkiye tarafından da imzalanan anlaşma, meclisten geçirilerek yürürlüğe konulmadı. Meclisten geçirmemeye gerekçe olarak, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülke sınıfına sokularak fon tarafından desteklenme isteğini gösteriyor.

 

Rüzgarın toplam enerji talebine katkısı 20 yılda yüzde 32’e yükselecek

Denetim ve danışmanlık şirketi KPMG’nin, rüzgar enerjisi üreticisi Siemens Gamesi Yenilenebilir Enerji için hazırladığı “Enerji Geçişi Bağlamında Rüzgar Enerjisinin Sosyoekonomik Etkileri” (The socioeconomic Impacts of Wind Energy in The Context of The Energy Transition) başlıklı rapor yayımlandı.Raporda, halen %4 olan rüzgar enerjisinin global ekonomiye katkısının 2040 yılına kadar yaklaşık dokuz kat artarak %34’e ulaşacağı belirtiliyor. Rüzgar enerjisinin benimsenme hızını artırmak kirliliği azaltmayı ve yaşam için temel su kaynaklarını korumayı sağlayacak.

Yılda 4 milyon kişinin hayatı kurtulabilir

Raporda ayrıca 2050 itibarıyla karbon emisyonlarında elde edilmesi gereken azalmanın %23’ünün rüzgar enerjisiyle sağlanabileceği ifade ediliyor. Bu oran 5,6 milyar ton karbondioksit, diğer bir deyişle en fazla kirliliğe neden olan 80 şehrin bir yıllık toplam emisyonu anlamına geliyor. Rapora göre bu azalma, yılda 4 milyon kişinin hayatını kurtarabilir ve sağlık harcamalarını yılda 3,2 trilyon dolar azaltarak topluma önemli faydalar sağlayabilir.

Yenilenebilir enerji alanında kariyer çağrısı

Raporun sonuçlarını değerlendiren Siemens Gamesa CEO’su Markus Tacke, tüm dünyada öğrencilere, iklim değişikliğini durdurmak için üzerlerine düşeni yapmak üzere STEM (fen, teknoloji, mühendislik ve matematik) eğitimlerini seçmeleri ve kariyerlerini yenilenebilir enerji alanında yapmaları çağrısında bulundu.

STEM alanında kariyer yapan öğrencilerin sayısının önemli oranda azaldığına dikkat çeken Tacke, sözlerine şöyle devam etti: “Bazı şeyler sizin elinizde. Değişimi gerçekleştirecek kişilerden biri olmayı seçebilirsiniz. STEM’i seçin. Değişime yönelik merakınızı ve tutkunuzu çözüme dönüştürecek bir kariyeri seçin. Bugün ihtiyaç duyduğumuz, gelecekte daha da fazla ihtiyaç duyacağımız çözümleri üretin.”

Rüzgara yatırım 16 milyar metreküp su tasarrufu sağlayabilir

Rapor aynı zamanda enerji dönüşümünden sağlanacak diğer kazanımları da içeriyor. Susuzluk dünya nüfusunun %40’ını etkiliyor. Rapora göre rüzgar enerjisi, 2030 yılına kadar toplam 16 milyar metreküp su tasarrufu sağlayabilir. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse bu rakam Lut Gölü’ndeki suyun yaklaşık %15’ine denk geliyor. Raporun ulaştığı bir başka sonuç da yenilenebilir enerjinin, az gelişmiş ülkelerdeki refahı artırmada kilit rol oynayabilmesi. Dünya genelinde 1 milyar insanın hâlâ elektriği yok ve 2,7 milyar insanın da yemek pişirmek için temiz yakıta ve teknolojiye erişimi bulunmuyor. Kararlı bir enerji geçişi sayesinde, dünyanın her yeri 10 yıl içinde hem elektriğe hem de temiz yakıtla yemek pişirme imkanlarına kavuşabilir.

Brexit anlaşması tamamlandı

Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği’nin, Brexit için yeniden düzenlenmiş bir anlaşma üzerinde uzlaşı sağladığı bildirildi. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi için İngiliz ve AB Parlamentolarında onaylanması gerekiyor.

Başbakan Boris Johnson ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Londra ve Brüksel‘in yeni bir Brexit anlaşması üzerinde mutabakata vardıklarını açıkladı. Bugün başlayacak Avrupa Birliği (AB) Zirvesi’nde AB liderleri anlaşmayı onaylarsa, anlaşma bu kez Birleşik Krallık ve ve Avrupa Parlamentolarının onayına sunulacak.

Boris Johnson, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Kontrolü yeniden ele geçiren yeni iyi bir anlaşmamız var. Şimdi, yaşam maliyeti, İngiltere Sağlık Hizmetleri (NHS), şiddet suçları ve çevremiz gibi diğer önceliklerle ilgilenebilmek için Parlamento’nun Cumartesi günü Brexit’i onaylaması gerekiyor” dedi.

Avrupa Komisyonu Başkanı Juncker de yine Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “İradenin olduğu yerde anlaşma da olur, bir anlşamamız var. AB ve İngiltere için adil ve dengeli bir anlaşma. Çözüm bulma yönündeki kararlılığımızın da kanıtı. Avrupa Konseyi’ne bu anlaşmayı onaylamaları tavsiyesinde bulunuyorum” ifadelerini kullandı.

AB’den ayrılma müzakereleri üç yıl sürmüştü.

Elmas Deniz: Sanatın da bir ağaç gibi korunmaya ihtiyacı var

16. İstanbul Bienali 7. Kıta & Antroposen temasıyla Büyükada‘nın farklı mekanlarında, Mimar Sinan Üniversitesi Resim – Heykel Müzesi ve Pera Müzesi’nde sergilenmeye devam ediyor. 10 Kasım’a kadar devam edecek olan bu yılki Bienal’e Yeşil Gazete’de olabildiğince yer vermeye çalışıyoruz. Yeşil Gazete yazarlarından Alper Akyüz, bir yazı dizisine başladı.  Dizi, Bienal vesilesiyle gündeme gelen antroposen ve sanat ilişkisini ele alacak.

Sanatçıların kendi 7. Kıta serüvenleri de Bienal tanıklığının önemli bir bölümü. Sergi süresi boyunca, ulaşabildiğimiz sanatçılarla röportajlar yaparak Yeşil Gazete’de paylaşacağız.

***

İlk röportaj için Elmas Deniz ile Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel müzesinde buluşma olanağı bulduk. Sanatçının, “Kayıp Sular” ve “İsimsiz Bir Derenin Tarihi” başlıklarında Bienal için ürettiği iki yeni işi var. Kayıp Sular, Taksim ve Bomonti çevresinde caddelere verilen isimleriyle andığımız yeraltına terk edilmiş dereleri anlatan bir rölyef. İsimsiz Bir Derenin Tarihi ise, sanatçının kendi çocukluğuyla bağlantı kurduğu bir yerleştirme. Bu yüzden, eserler arasındaki bağlantıda da ince bir estetik var.

Serginin küçük ve güzel bir ayrıntısından yola çıkarak yaptığımız söyleşi, sanatın Antroposeni içermesini merkezine alıyor.

Bahar Topçu: 16. İstanbul Bienal’indeki bütün eserlerini sergi için yaptın. Eserlerinin arasındaki pinanın (pinna nobilis) hikâyesini anlatır mısın?

Elmas Deniz: Aslında Bienal için ürettiğim iki tane iş var. Biri “Kayıp Sular”, Biri de “İsimsiz Bir Derenin Tarihi.” Pina, İsimsiz Bir Derenin Tarihi enstalasyonunu oluşturan parçalardan bir tanesi. Pina bir deniz kabuklusu.

Uzun bir süre suyun altında kalmış. Çocukluğumun geçtiği yerde çok çıkardığımız bir canlıydı. Bu tür bir Akdeniz endemiği. Sadece Akdeniz etrafındaki akarsuları çok seviyor. Şu anda yani günümüzde bir parazit, onların toplu bir şekilde ölmelerine yol açıyor. Aynı şekilde pinalardan benim çocukluğumda çıkardığım inciler de var, onları da sergiliyorum. O pinalardan çıkan inciler.

Varlığından hiç haberdar olmadığımız türlerin, bilmediğimiz yokoluşu… Aslında pinayı oraya koymamın nedeni de buradan çıktı. Pina insanların tanıdığı, öyle çok iyi bildiği bir şey değil. Hatta kimileri onu benim seramikten yaptığımı düşünüyor, kimileri kanat diyor. Bir şekilde, baktıkları zaman ne olduğunu çok az kişi biliyor.

Bu sergiyi yaparken aslında arkasında bir tür araştırma da var kendi çocukluğumdan yola çıktığım. Ben çocukken evimizin yanından akan bir dere ve karşısında bir yarımada vardı. O yarımadada da bir antik yunan kenti vardı. O kentte bir para var, M.Ö 400’lerden kalan. Onu da sergiye dâhil ettim. Paranın bir yüzünde Apollo var. Diğer yüzünde ise o küçücük yer için en önemli olan şey, pina var.

Aslında ben de üzerine çalışırken fark ettim. Benimle aynı suyun etrafında yüzyıllar önce yaşamış insanların ne düşünmüş olabileceklerine bakmaya başladım. Mesela Apollo en güçlü adam olduğu için kafasında defne yaprakları var. Şimdi dünya üzerinde politik güce sahip insanların kafasında yaprak falan yok. Mesela Herodot bahsediyor, eski bir Çinli tarihçi geliyor ve “bu kent pinaları ve istiridyeleri ile ünlüdür” diyor. Ama ben çocukken istiridye çok azdı zaten. Hani aslında benim hatırladığım zamanlarda pinalar boldu. Şimdi onlar da gidiyor.

B.T: Bu pinayı sen mi çıkardın? Nasıl çıkardınız?

E.D: Ben çıkarmadım. Bir çocukluk arkadaşım çıkardı, Güneş Genç. Ona telefon ettim. Bana bir pina lazım sergi için dedim. Ama benim için onu, kesinlikle canlısını sökmeyeceksin, biliyorsun durumu dedim. Balıkçılara sordu. O da bana bulup denizden çıkartıp kargoyla gönderdi.

B.T: Bakarken de, üzerindeki pembe izleri görür görmez bunların olmaması gerekiyor, dedin.

E.D: O pinayı biraz inceleyince aslında uzun süre suyun altında kaldığı belli oluyor çünkü üzerine canlılar yapışmış. Üzerinde bir sürü başka canlının izleri var. Aslında pembe lekelerin olmaması gerekiyor çünkü o denizdeki oksijen azaldığında ortaya çıkan bakterileri gösteriyor. Böyle devam edersek denizler pembe olacak…

B.T: İlk solo sergini 2006’ da yaptığını söyledin. Bu ilk serginden itibaren de çevre meselelerini, insanların insan-dışı olan çevreyle ilişkilerini ele alıyorsun. Bienal kapsamında antroposeni çalışmak, kendi eselerine bakış açını değiştirdi mi? Kendiden yola çıkarak sanatın genel anlamda meseleyi ele alışını nasıl gözlemliyorsun?

E.D: 2006’da Çernobil’le ilgili bir sergi yaptım Altı Aylık inisiyatifi mekanında. İlk solo sergimdi ve ismi de, “Bize bir şey olmaz” idi.

İlginç bir şekilde, pek ilgi görmemesine rağmen ben inatla ilgilendiğimi hissediyordum bu meselelerle. Sonra 2012’de kent yoksulluğu ve yoksulluk üzerine çalıştım Maçka Sanat Galerisi’ndeki sergimde. Orada atıklarla ilgili ek işlerim vardı, çünkü bunu tüketim kültüründen ayıramıyorum. Sonra Pilot Galeri’de iki sergim oldu. 2014’te Siyah Panteri Görebilmek” ardından 2018 ‘de de “Yazsız Yıl.” Bunların hepsi aralıklı aralıklı antroposen dersen antroposen, belki kapitalosen veya işte esas olarak ekonomi ve çevre bağlantılı işler. Gerçekten geçmişe doğru bütün işlerim insanın doğayla ilişkisini tek tek, çeşitli noktalarından ele alan işler. İnsanın kapitalizmle birlikte aslında manüpüle olmuş halinin ürettiği ilişki biçimine bakıyorum, diyebilirim. Bu sergiye geldiğimde ise ilginç bir şey oldu benim için, tarihle ilgili çok bir şey yapmadığımı fark ettim. Tarihi biraz işin içine kattım. Bir de küratörün aslında bir önermesi var; “Sanatçıları birer antropolog gibi görüyorum” diye. Ben bunu sahiplendim bu sergi için. Böyle, bir araştırma süreci olan da bir iş olması hoşuma gitti.

B.T: Küratör Nicolas Bourriaud, dediğin gibi, sanatçıları bir antropolog gibi görüyor. Bienal için yazdığı makalesinde Antroposen çağındaki bu yeni kuşak sanatçıların rolünün, icra ettikleri sanata insan dışı olanı da dâhil ederek estetiği merkezsizleştirmek olduğunu söylüyor.  Antropolog bakış açısını sahiplendiğini söylemiştin biraz önce. Bienal’i şimdiye kadar nasıl değerlendiriyorsun bu kapsamda? Ve tabii sanatçı olarak nasıl yorumluyorsun bu rolü?

E.D: Nicolas Bourriaud, Tim Ingold üzerinden bakıyor antropolojiye ve Ingold’da sanatı bu dünyadaki insan faaliyetleri içinde antropoloji ile beraber marjlarda kalmış ve birbirine sezgisel olarak yaklaşan alanlar olarak tanımlıyor. Tarifinde bir de cömertlik vurgusu var. Geçmişin içinden neyi çekip çıkartacağım konusundaki sanatçı özgürlüğü hoşuma gitti benim. Yedinci Kıta ekolojik meselelere işaret etmekten daha fazlasını yapıyor. İşlerin geneline baktığımda Bienal’in, bunun üzerine eklenen başka bir önermesi var gerçekten. Ve hani, bir şekilde bizim bu geçmiş yükümüzün yapmalarımızın etmelerimizin etkisini küratör aslında metinlerinde de belirtiyor.  Alıntıladığı isimler ilginç, özellikle Amazon’lardaki insanların perspektifiyle ilgili bir önermesi var; Vivieros De Castro kaynaklı Batı perspektifinden, batı – doğu ayrımlarının tamamen iptal edilmesi hatta onun da ötesinde başka bir bakış açısıyla anlayabilmekle ilgili bir kafa yormak var orada. Bence bienalde öyle bir şey var. Küratörün 2015’de yaptığı Taipei Bianali’nin de zaten bu meseleyle ilgilenmesi – Great Accelaration: Art in the Antrophocene idi o serginin adı. Zaten bu meseleyle ilgili çalışmış birisi ve üzerine bir şey daha koymuş gibi geliyor bu bienalde.

B.T: Kendi sergilerinde mesele edindiğin şeyleri Bienal kapsamında 50 farklı ülkeden sanatçının katılımıyla ele alınmasını nasıl karşılıyorsun?

E.D:Ben tabii ki çok seviniyorum. Bütün kafa yorduğum başka bir değer sistemi gibi bir şey mümkün olabilir mi?

İnsanların oraya doğru eğilmesi, bunun ana akım olması çok iyi. Daha da fazla sanatçının, daha da fazla insanın, hepimizin bu konuda bir şeyler yapıyor olması benim için çok mühim; ama tabii benim kendi sanatsal geçmişime bakınca, geçmişte yaptıklarım bugün konuşulur ve düşünülür olması da önemli. Bu problemleri görünür kılmanın ötesinde başka bir dünya başka bir yaşantı önerisi getirebilmek olanaklı mı? Değerlerimizi değiştirmezsek bir şey de düzeltemeyeceğiz gibime geliyor açıkçası.

B.T:Bienal bu kadar iklim krizi, antroposen ve bunların nedeni olarak insanı ele alırken diğer taraftan da dünyanın dört bir yanında iklim değişikliğini durdurmaya dair çocukların ve aktivistlerin eylemleri var. Bu eylemler şiddetsiz, doğrudan ve aynı zamanda eğlenceli de. Bunu ifade ederken aktivistlerin mesela Los Angeles’ta bir sokağın tamamını rengârenk çiçeklere ve kum saatine boyadığını ya da Avustralya’da çok eğlenceli dans ettiklerini görüyoruz. İfadelerini nasıl buluyorsun?

Elmas: Aktivizm belirli bir süre, belirli görsel rejimlere tabiydi. Ve mesela ciddiydi. Bence sanatın, özellikle güncel sanatın içinde bulunan eleştiri biçimlerini ve dilini paylaştı. Onları edindiği için de daha eğlenceli tabii. Mesela Erroristler var, arkadaşlarım benim. Arjantin’deler, “Erroristas” aktivizm ve sanat pratiğini birlikte yapıyorlar. Müzelerde gösterdikleri işler aynı zamanda birer sokak performansı, aktivizm. İstanbul bienaline de konuk olmuşlardı. Özellikle çevre eylemleri için sanatın kullanılması tabii ki, anlaşılır. Çeşitli veçheleri var bu işin sonuçta, sanat da bir tarafı. Şöyle de söyleyebiliriz, düz yazıyla anlatabilirdin, neden şiir var? diye sormuyoruz. Ben öyle tarif ediyorum. Sanat başka bir imge yaratmaya yol açıyor ve bu imgeler daha insana dair… onun boğazını sıkmadan hani. Ya da ona bir şey dikte etmeden alabileceği bir şeyler sağlıyor Ve de sanat her şeyi kapsayabilir; aktivizmi de kapsayabilir.

B.T: Nasıl hissediyorsun?

E.D: İstanbul Bienal’inin her zaman özel bir yeri var. Küratörle çalışmak çok iyiydi ve İKSV de gerçekten, yokluğun içindeki bir vaha gibi hissettiriyor.

Bir de şunu söylemek istiyorum; bir ağacı deli gibi koruyoruz ya hani, sanatın da öyle, bir ağaç gibi korunmaya ihtiyacı var. Nasıl ki doğaya sahip çıkılması için insanların dürtülmesi gerekiyor, ben de, bunun sanat için nasıl yapılabileceğini bilmiyorum, açıkçası bu böyle.

Türkiye en az din adamları ve siyasetçilere, en çok bilim insanlarına güveniyor

Ipsos Araştırma Şirketi’nin 23 ülkede yaptığı araştırma Türkiye’de en çok ve en az güvenilen meslek gruplarını belirledi.

Ipsos Global Advisor Araştırması kapsamında yapılan anket çalışmasında mesleklerin güven skorları oluşturularak bir endeks oluşturuldu. 23 ülkenin dokuzunda endeks pozitif değerde seyrederken, geri kalan 13 ülkede endeks birçok meslekte güvensizliğe işaret ediyor. Buna göre bilim insanları, Arjantin, Almanya, Macaristan, İtalya, Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan, Meksika, Polonya, Rusya, İsveç ve Türkiye olmak üzere 12 ülkede en güvenilir meslek gurubu oldu.

Avustralya, Belçika, Kanada, Fransa, İngiltere, Güney Afrika, İspanya ve İsveç‘te en güvenilir meslek grubunun doktorluk olurken, Brezilya ve ABD’nin en güvendiği meslek grubu öğretmenler. Hindistan’da en güvenilen meslek askerler olurken, Çin’de ise polisler…

Araştırmaya Türkiye’den katılanların güvendiği meslekler arasında ilk üç sırada bilim insanları, doktorlar ve öğretmenler yer aldı. Son iki sırayı ise din görevlileri ve politikacılar oluşturdu. Türkiye’nin skoru -93 ile birçok meslekte güvensizliğe işaret ediyor. Araştırma kapsamında sıralanan mesleklere olan güvensizlik oranı güvenilirlik oranından daha fazla.

Trump’dan Erdoğan’a mektup: Sert adamı oynama, aptallık etme

Trump’ın  Suriye’ye yönelik askeri operasyon ile ilgili Erdoğan’a yazdığı mektup basına sızdırıldı. Mektupta, “İyi şeyler olmazsa, sizi sonsuza dek bir şeytan olarak görürler. Sert adamı oynama. Aptallık etme!” ifadeleri yer alıyor. Türk yetkililer, mektubu çöpe attıklarını söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine askeri operasyona başladığı tarih olan 9 Ekim’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığı bir mektup sızdırıldı. Mektupta operasyon konusunda anlaşmaya varmak istediğini belirten Trump, Erdoğan’a yönelik olarak “Sert adamı oynama. Aptallık etme!” uyarısında bulunuyor.

“Sorunlarınızın bazılarını çözmek için çok uğraştım”

Trump, Erdoğan’ın anlaşma yapmaması durumunda “Türk ekonomisini mahvedeceğini” vurguladığı mektupta, Suriye Demokratik Güçleri‘nin (SDG) Genel Komutanı Mazlum Kobani‘nin Türkiye ile müzakere etmek istediğini belirtiyor. Mektubun tamamı ise şu şekilde:

“Sayın Cumhurbaşkanı, gelin iyi bir anlaşma yapalım! Binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulmak istemezsiniz ve biz de Türk ekonomisini mahvetmekten sorumlu olmak istemeyiz ve bunu yaparız. Size bunun bir örneğini Pastör Brunson olayında yaşatmıştım.

“Sorunlarınızın bazılarını çözmek için çok uğraştım. Dünyayı yüzüstü bırakmayın. Harika bir anlaşma yapabilirsiniz. General Mazlum sizinle müzakere etmek istiyor ve daha önce vermedikleri bazı ödünleri vermeye niyeti olduğunu söylüyor. Size güvenerek, (Mazlum Kobani‘nin) bana yazdığı, elime yeni ulaşan mektubu da ekliyorum.”

“Eğer bu işi doğru ve insani bir şekilde yaparsanız tarih de sizi iyi yazar. Eğer iyi şeyler olmazsa, sizi sonsuza dek hep bir şeytan olarak görürler. Sert adamı oynama. Aptallık etme! Seni sonra arayacağım.”

Beyaz Saray teyit etti

Mektup ilk olarak Fox News muhabiri Trish Regan’ın Twitter’dan duyuru yapması ile duyuldu. Sonrasında, Voice of Amarica’da Beyaz Saray büro şefi Steve Herman mektubun Beyaz Saray tarafından da teyit edildiğini duyurdu.

New York Times gazetesi, Trump’ın Suriye hakkında Kongre liderleriyle yaptığı toplantıda Türkiye’nin askeri operasyonuna yeşil ışık yakmadığını ispatlamak için Erdoğan’a “ağır” bir mektup yazdığını söylediğini bildirdi. Habere göre, Trump daha sonra, Temsilciler Meclisi‘nde azınlık lideri Cumhuriyetçi Kevin McCarthy’den mektubun kopyasını masadakilere dağıtmasını istedi.

Türkiye’den mektuba cevap: Çöpe attık

CNN Türk Diplomasi Muhabiri Sena Alkan, diplomatik kaynaklardan edindiği bilgiye dayandırdığı açıklamasında 9 Ekim’de yazılan mektubun “Erdoğan tarafından arabuluculuk teklifi de reddedilerek çöpe atıldığını” söyledi. Kaynakların “mektuba verilen en net yanıtımız da Barış Pınarı Harekatıdır” dediği belirtildi.

Ahmet Davutoğlu: Türkiye rencide edilmiştir

AKP’den istifa eden eski Başbakan Ahmet Davutoğlu da söz konusu mektup ile ilgili Twitter üzerinden açıklamada bulundu. Açıklamada ‘Cumhurbaşkanı şahsında Türk milleti ve devleti rencide edilmiştir’ dedi.  Davutoğlu, özür dilenmediği taktirde, AKP hükümetinden yarın Türkiye’yi ziyaret edecek olan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo görüşülmemesini ve Erdoğan’ın Kasım ayında ABD’ye yapacağı belirtilen ziyaretin iptal edilmesini istedi.

 

Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin ilk paketi yasalaştı

Gece saatlerinde Meclis’ten geçen pakete göre, ‘Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmayacak.’

Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında belirlenen amaç ve hedefler doğrultusunda düzenlemeler içeren Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda dün gece saatlerinde kabul edilerek yasalaştı.

Teklifin yasalaşan maddeleri özetle şöyle:

  • Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmayacak.

  • Baroya kayıtlı, en az 15 yıllık avukatlardan,TCK’da belirlenen ve Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan dolayı soruşturma olmayanlara, yeşil pasaport verilebilecek.

  •  Avukatlık staj ve noterlik staj başvurularında, Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı’nda başarılı olma şartları aranacak.

  • OHAL döneminde çıkartılan KHK’lerle pasaportları iptal edilenlere de haklarındaki idari veya adil işlemler lehine sonuçlanmışsa pasaportları iade edilecek.

  •  İdari yargıda da ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla duruşma yapılabilecek.

  • Soruşturma aşamasında tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde 6 ayı, görevine giren işlerde 1 yılı geçemeyecek.

  • Seri muhakeme usulü ile basit yargılama usulü, yargı sistemine dahil ediliyor.

  • Suçun sübutuna doğrudan etki edecek mevcut bir delil toplanmadan düzenlenen, soruşturma veya kovuşturma yapılması izne veya talebe bağlı olan suçlarda izin alınmaksızın veya talep olmaksızın düzenlenen iddianameler iade edilecek.

  • İş ve çalışma hürriyetinin ihlali; güveni kötüye kullanma; suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçları da uzlaştırma kapsamında olacak.

  • Uzlaştırma ve ön ödeme kapsamındaki suçlar hariç, cumhuriyet savcısı, üst sınırı 3 yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda, kamu davasının açılmasını 5 yıl süreyle erteleyebilecek.

  • Cinsel istismar mağduru çocukların soruşturma evresindeki beyanları, bunlara yönelik hizmet veren merkezlerde cumhuriyet savcısının nezaretinde uzmanlar aracılığıyla alınacak.

  • Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin temyiz edilebilecek kararlarının kapsamı genişletiliyor.

  • Hakaret, halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit, suç işlemeye tahrik, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama, cumhurbaşkanına hakaret, devletin egemenlik alametlerini aşağılama, Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve devletin kurum ve organlarını aşağılama, silahlı örgüt, halkı askerlikten soğutma suçları nedeniyle verilen bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları temyiz edilebilecek.

  • Kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin hapis cezalarının üst sınırı 15 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından 5 yıl olarak uygulanacak.

Rus ve Suriye orduları Rakka ve Kobane’ye girdi

Bölgedeki haber kaynakları, Suriye hükümet güçlerine bağlı askerlerin, Rus birlikleri eşliğinde SGD’nin elindeki Rakka ve Kobane’ye girdiğini bildirdi.

Suriye hükümet güçlerine bağlı bir grup askerin, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) elindeki Rakka kentine girdiği ve gözlem noktaları kurduğu, Rus ve Suriye askeri birliklerinin de Kobane (Ayn el Arab) kentine girdiği bildirildi.

Suriye askerlerinin Rakka’ya girdiğini, hükümet yanlısı el-Mayadin televizyonu haber verdi. Mayadin, Suriye ordusuna mensup bir grup askerin, Rakka kentinde gözlem noktaları kurduğunu iddia etti. Reuters, Mayadin’in haberine dayanarak, Rakka’yı IŞİD’den temizleyen ve yaklaşık iki yıldan beri kentte konuşlanan Kürt öncülüğündeki kuvvetlerin, Suriye ordu birliklerinin sınırda konuşlanması için Suriye hükümetiyle anlaşma yaptıklarını belirtti.

Rus ve Suriye birlikleri Kobane’ye ulaştı

AFP’nen haberine göre ise Esad güçleri ve Rusya’ya ait birlikler, SDG ile yapılan anlaşma kapsamında Türkiye’nin güney sınırında bulunan Kobane’ye (Aynel Arab) girdi. Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi de (SOHR), “Esad ve Rusya güçleri Kobane kasabasına girdi. Rus askerleri eşliğinde kente giren birlikler havadan korundu” açıklamasını yaptı.

2015 yılında IŞİD tarafından ele geçirilen Kobane, ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri ve SDG tarafından geri alınmıştı. Kent, o süreden beri SDG’nin kontrolünde bulunuyordu.

Suriye güçleri, geçtiğimiz gün Suriye’nin kuzeyindeki Tel Temur ve Haseke’ye girdikten sonra Menbiç’in kontrolünü ele geçirmişti.