16. İstanbul BienaliHafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

7. Kıta ve ötesi… Bir Bienal tanıklığı

16. İstanbul Bienali ve paralel düzenlenen çok sayıda sergi, performans ve etkinlik bu yıl öncekilerle karşılaştırılmayacak yoğunlukta.

Eylül başından bu yana İstanbul sanat atağı altında. İki senede bir yapılan ve yapıldığı her sene sanat ortamlarında önemli bir canlanmaya neden olan İstanbul Bienali’nin bu seneki konusu insan ile insan olmayanın ilişkisi ve özellikle de ekoloji. Küratör Nicolas Bourriaud’nun kavramsal metninde ana eksen olarak belirlediği Antroposen ve bu kavram çerçevesindeki tartışmaların ise sadece bienale kendisi tarafından seçilen eserlere değil, aynı zamanda kamusal programına ve bienale paralel olarak düzenlenen çok sayıda başka sergi, performans ve etkinliğe de yansıdığına tanık oluyoruz. Gerçekten de bienal ve paralel etkinliklerini uzun zamandır izlediğim için bu sene öncekilerle karşılaştırılamayacak yoğunlukta bir etkinlikler yağmuruna maruz kaldığımız söylenebilir. Bu nedenle düzenlenen sergilerin bir çoğunu da kaçırmak kaçınılmaz oldu.

Yeşil Gazete olarak 16.İstanbul Bienali’nden şimdiye kadar yer verdiğimiz haberler ve bazı yorum yazıları dışında doğrudan sergilerle ilgili izlenimler ve sanatçılarla röportajlardan oluşan bir dizi hazırlıyoruz. Özellikle fosil yakıt şirketlerinin bienale sponsorluğu ile ilgili haklı eleştiri ve tartışmaları Yeşil Gazete’deki diğer yazılar ve haberlerde izleyebiliyorsunuz; bu dizide ise çok yeri gelmedikçe bu tartışmaya girmeyeceğim ve ana sponsor olan Koç Holding’in, bienal ile eş zamanlı olarak hizmete soktuğu Arter’in ana sponsoru olarak yine kendi bünyesindeki TÜPRAŞ’ı atamasındaki şuursuzluğa dikkatinizi çekmekle yetineceğim (eğer bilinçli olarak yaptılarsa Greta’nın dediği gibi bu kendilerini “şeytan” [evil] yapar ki bunu düşünmek bile istemeyiz).

Bu kapsamda bienal sergileri ve paralel sergilerle ilgili izlenimlerimi derlediğim yazıları bienal mekanlarına göre yapılandıracağım. Sanat eleştirmeni değilim ve bu yazılarda sanat eleştirisi yapmak gibi bir niyetim yok; ancak uzun zamandır üzerinde çalıştığım ve düşündüğüm ekoloji teması çerçevesinde kurgulanmış sergileri gezerken edindiğim izlenimler ve eserlerin bende yarattığı çağrışımları aktarmayı planlıyorum. Sanatçılarla röportajları ise yine yazarlarımızdan Bahar Topçu gerçekleştirecek. Son olarak Bahar ile birlikte bienal küratörü Nicholas Bourriaud ile bir röportaj gerçekleştirmeyi planlıyoruz.

National Geographic’in Strange Days on Planet Earth belgeselinden.

Bienalin kendisine seçtiği tema olan Yedinci Kıta, Pasifik Okyanusu’nun akıntıları sonucu okyanus ortasında anakaralardan oldukça uzakta oluşan bir plastik yığınına verilen ad. Okyanusun her iki yakasındaki anakaralardan, ama özellikle tüketim toplumunun kalesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nden taşınan plastik atıklar, okyanus ortasında Türkiye’nin yaklaşık beş katı büyüklüğünde bir alanda toplanıyor, parçalanarak mikroplastik haline de geliyor ve okyanusun çok büyük bir bölümü anakaradan binlerce kilometre uzakta bir plastik çorbası haline geliyor.

Aslında yeni fark edilen bir olgu değil; benim ilk karşılaşmam 2003 yapımı bir National Geographic belgeseli olan Gezegenimizde Tuhaf Günler [Strange Days on Planet Earth] başlıklı dizide olmuştu. Belgeselde yer verilen bilim insanları gezegenin insanlardan bu kadar uzak bir bölgesinde denizde seyrederken, her yanda plastik çöplerle karşılaşmanın şaşırtıcılığından söz ederken araştırma konuları olan albatroslar yavrularının mideleri plastik dolu olarak açlıktan öldüklerini görünce kapıldıkları dehşeti anlatıyorlardı.

Gökdenlen adı verilen balina heykeli, 2018’deki Brugge Trienali için Hawaii açıklarından toplanan plastik atıklardan yapıldı. Fotoğraf: Robert Oosterbroek.

Aynı konuda benzeri bir video çalışması Bienal kapsamında Resim ve Heykel Müzesi’nde Feral Atlas’a ayrılan bölümde de karşımıza çıkıyor. Başta plastik olmak üzere atıkları konu alan ve hatta malzeme olarak kullanan sanat eserleri artık yalnızca güncel sanat sahnesinin ayrılmaz parçası olmakla kalmıyor; aynı zamanda farkındalık yaratma potansiyelleri nedeniyle hem kamusal alanlarda giderek daha çok sergilenme şansı buluyor (ya da özellikle bunun için üretiliyor) hem de okullarda çevre eğitiminin bir parçası olarak çocuklar tarafından da üretilmeleri teşvik ediliyor.

Bu yaz Hollanda’nın Utrecht kent merkezinde bir kanaldan dışarı sıçrar halde karşıma çıkan mavi-beyaz renkli balinanın yanına yaklaştığımda bütünüyle plastik kasa, bidon ve atıklardan inşa edildiğini fark etmek, konuyu biliyor olmama rağmen oldukça etkilenmeme yol açmıştı örneğin. “Gökdelen” adı verilen bu balina heykeli 2018 yılında düzenlenen Brugge Trienali için Amerikalı bir mimarlık şirketi olan Studiokca tarafından Pasifik Okyanusu’nda Hawaii açıklarından toplanan plastik atıklardan yapılmış ve Utrecht Üniversitesi Deniz Hukuku Profesörlerinden Marleen van Rijswick’in inisiyatifiyle 2019 başında Utrecht’e getirilmişti. 16. İstanbul Bienali’nde de atıkları malzeme olarak kullanan eserler mevcut.

Öte yandan plastik ekoloji üzerinde gündelik yaşamımızdan kaynaklanan etkimizin en açıkça görünür olduğu materyal olsa da, eğer “İnsan Çağı” yani Antroposenden söz açıyorsak, başta iklim krizine yol açan seragazı salımları, nükleer atıklar ve madenler olmak üzere bir dizi başka etkenden ve biyolojik çeşitliliğin yok olması gibi sonuçlara da değinmek kaçınılmaz. Sergilerde yer alan bir çok iş de bu etkenler ve sonuçlarını konu alıyor. Küratör metninde yer verilen bir tartışma olan Antroposen kavramının eleştirisi ve yerine önerilen Kapitalosen adlandırması çerçevesinde sunulan işler ise sadece doğa ve ekoloji üzerindeki etkimizi değil, aynı zamanda kentsel dönüşümden bedenlerimize, yabancılaşmadan kültürümüze kadar kendimiz üzerindeki etkiyi ve şekillendirmeyi de ortaya koymaya çalışıyor. Her iki kavramın felsefe alanında yarattığı çağrışım, esin ve tartışmayı düşününce sergilerde “İnsan” tanımı ve doğasını da tartışan çok sayıda eserle karşılaşıyoruz. Bu arada yine işlerin ve eserlerin niteliğini, özellikle belgesel ve bilimsel nitelikli olanları düşününce sanatın nerede başladığını da ister istemez düşünmeye başlıyoruz. Bir çok başka eser ve yerleştirmenin amacının; ziyaretçilerin bu soruyu düşünmesi olduğunu da ayrıca seziyoruz.

Yine bienale damgasını vuran başka bir grup eser kurmaca dünyalar, coğrafyalar, uygarlıklar ve kültürler yaratan eserler ki bunların bazıları kendilerini gerçekmiş gibi sunuyor; eğer hızla gezerken ayrıntılardaki ince dokundurmaları ve absürtlükleri fark etmezseniz sanatçının tuzağına düşerek gerçek olarak algılamanız işten bile değil.

Bienal mekanları arasında yapılan iş bölümüne göre Pera Müzesi daha çok geçmişte üretilen, deyim yerindeyse konunun güncel sanattaki tarihinden gelen örneklere yer veriyor. Buna karşın MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi (şantiyesi) ile Büyükada, bienale ve mekana özel üretilen ya da daha yakın tarihli eserleri ve yerleştirmeleri içeriyor.

Pera Müzesi binasının en üst üç katında görece düz ayak bir yerleştirme varken Resim Heykel Müzesi bir labirent gibi kurgulanarak ziyaretçi oklarla yönlendirilmiş; Büyükada’daki eserler ise ada coğrafyasında bir gezinti yapmanızı gerektiriyor. Pera Müzesini rehberli turla bir saatte gezmek mümkünken Resim Heykel Müzesi için bu süre üç saate çıkıyor. Ancak eserlerin arka planını ve küratörün niyetini anlayabilmek için rehberli turu tercih etmenizi öneririm.

(Yeşil Gazete)

Sonraki Yazı: Ekolojinin İcadı, Kurmaca Uygarlık ve Coğrafyalar ile İnsan Doğasının Tartışma Mekanı Olarak Pera Müzesi