Ana Sayfa Blog Sayfa 2336

Demirci Kawa’dan Ayşe Şan’a ‘Diyarbakır Peşrevi Eşliğinde Beraber ve Solo’ sergi

Diyarbakır‘da Rıdvan Kuday ve Aziz Tilki’nin yürüttüğü kar amacı gütmeyen bir sanat inisiyatifi olan A4 Açık Sanat Alanı, 8 Kasım – 15 Aralık 2019 tarihlerinde Dicle Beştaş ve Misal Adnan Yıldız küratörlüğünde düzenlenen “Diyarbakır Peşrevi eşliğinde Beraber ve Solo” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor.

Sergide Servet Aslan, Ceylan Çiftçi, Nazlı Ergen, Nadan Özcan, Zelal Özkan, Eylem Sayın, Bahar Tokur, Evindar Tokur, Neşe Toprak ve Mazlum Yaşar‘ın işleri yer alıyor.

Düşünsel süreci bu yaz başından beri devam eden açık uçlu bir atölyenin sunumu niteliğindeki sergi, kamusal programı için komşusu Gölge’yi ve film programı için alternatif mekân Bezgin Bekir’i haritasına dâhil ediyor.

Yaşadıkları şehirle, Amed’le ilgili olarak ortaklaştıkları sorular etrafında bir araya gelen katılımcılar, atölye sürecinde kamusal mekânlarla, ortak kullanım alanlarıyla, değişen coğrafya ve değişmeyen siyasi iklimle ilişkilendirerek ürettikleri son projelerini sergiliyor. Proje, makam çiçeğinden gübre böceğine, Demirci Kawa’dan Ayşe Şan’a, Sur’dan Dört Ayaklı Minare’ye zengin bir referans listesi ve içerik geliştirme süreci sonucu ortaya çıkan ortak tartışmalar, yerel kültür, kent hafızası, birlikte yaşama pratiği ve kamusal olan etrafında şekillenmiş.

Bir arada düşünerek yaratma

Serginin en temel önerisi -ya da hayali-, bir atölyenin ve serginin ömrüyle de sınırlı olsa da, birbirimizi duyabildiğimiz, seslerin kısılmadığı ve birlikte düşünmeye inanan çoğulcu bir zihinsel alan yaratmanın olasılığı. Eş küratörler Diyarbakır’ın sosyal, kültürel ve siyasi dinamiklerinden yola çıkarak şekillenen sergiyi; katılımcıların kişisel projelerinin ve kolektif bir araştırma sürecinden sonra ortaya çıkan bir araştırma sorusunun (Diyarbakır’ın geleceğine bakmak için birlikte nasıl bir müze hayal edebiliriz?) etrafında kurgulanmış.

Ortaya çıkan araştırmalar, malzemeler, tartışmalar, Diyarbakır’ın güçlü yerel sesi Tigris Haber gazetesi ile işbirliği içinde özel bir sayı hazırlanarak izleyicilerle paylaşılacak.

‘Biz daha çocuğuz’

Sanırım 2005 yılıydı. O dönemde farklı şehirlerden gelen korkunç itlaf görüntüleri üzerine Türkiye’nin her yerinden hayvan hakları savunucularının katılımıyla Ankara’da büyük bir eylem yapacaktık. Hayvan hakları, doğa ve çevre alanında çalışan sivil toplum örgütleri telefon ve mail yoluyla katılım ve desteklerini bildiriyorlardı. İçlerinden biri dikkatimi çekmişti: Bahçeköy Hayvansever Çocuklar Derneği. Burak’ı o zaman tanıdım… yıllar sonra, o oluşumun nasıl kurulduğunu ve “çocuk başına” neler yaptıklarını sorduğumda gülerek anlatmıştı: “Birileri telefonla arayıp ‘Belediye şu adreste usulsüz toplama yapıyor ve hayvanları öldürüyor, engelleyin’ dediğinde  ‘ama teyze biz daha çocuğuz’ diyorduk”.

Sonraki yıllarda, Burak ile arkadaşlığımız kesilmeden devam etti. Sosyal medya ve diğer iletişim yolları olmadığından, o zamanlarda pek revaçta olan yahoo mail grupları üzerinden. Onlarca itlaf olayında hep birlikte mücadele ettik. Şu anda onun başkanı ve benim de üyesi olduğum Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, kurulduğu eski ismiyle faaliyetlerini sürdürüyordu. Burak, o dernek çatısı altında gene yakın zamanda aramızdan ayrılan Eva Aksoy ile yıllarca eziyet gören, istenmeyen, felçli, engelli hayvanları yaşatmak için inanılmaz bir emek verdi. Sarıyer Barınağı’nda bir süre veteriner sağlık teknisyeni olarak çalıştı. Bir süre sonra Yeryüzüne Özgürlük Derneği kuruldu ve Burak gene mücadelenin tam ortasındaydı.

‘Fena bir dayaktı…’

2013 yılında, Gezi Parkı eylemleri sırasında ölen hayvanlar için bir anma düzenlendi. Ayrıca Burak ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nden arkadaşları, hayvan hakları ihlalleriyle ilgili bir rapor hazırlayarak Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya karar verdiler. Bunu duyurmak için de 28 Eylül günü Gezi Parkı merdivenlerinde basın açıklaması yapmak istediler. Polis izin vermedi. Burak, gözaltına alınan 14 kişi içindeydi. Gözaltı sürecinde gördükleri şiddeti de biliyorduk. Enteresan olan şey şu ki, o olayda şiddet uygulayan kişilerin hakları gasp edilmiş olsa, Burak o eylemde de muhakkak olurdu. Haksızlığın olduğu her durumda dayanışma ve desteğe hazırdı. Ezilen ve adalet arayan herkes için. Sanırım ağustos ayının sonlarıydı. Burak ifadeye çağırılıyordu. “Acaba bu sefer ne olabilir?” dedik. 2013 yılındaki bu eylemden ötürü hakkında terör soruşturması açılmıştı şimdi de…

‘Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz’

Burak, geçtiğimiz çarşamba gecesi, vicdanî ret davası için Konya’ya gitti. Gece Oğuz (Kınıkoğlu) ile onu otogardan uğurlarken “şimdi ne olacak” diye sorduğumuzda “ilkesel olarak idarî para cezasını ödemeyi de haklarımdan vazgeçmeyi de reddediyorum” demişti. Dava, 14 Ocak 2020’ye ertelendi. Ve dava dosyasının, somut norm denetimi için Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi talebi de reddedildi. Burak, mahkemede söz verildiğinde şunu söylemişti: “Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz”.

Burak’ın aktivist yönü bir yana, o aynı zamanda kardeş, dost, sırdaştı. Yaşadığı tüm zorluklara ve tüm olumsuzluklara, onca yorgunluğuna rağmen birlikteyken gülme krizine girmemek mümkün değildi. Belki de mizah ile onarmaya çalışıyordu haksızlıkların yıprattığı ruhunu, bilemiyorum… Bu yaz, dernek olarak sürekli birlikteydik. En büyük kahkaha kaynağımız Burak’tı, onun olduğu ortamda gergin ya da mutsuz olmak mümkün değildi. Birlikteyken en sevdiğimiz şeylerden biri, fotoğrafını çeker gibi yaparak video kaydetmekti. Fark edince koşarak kaçması, kaçarken de bize birkaç küfür savurması bir klasik olmuştu. Ya da bir bakardık, birimizin Facebook profil fotoğrafı sabaha karşı bardan çıkan makyajı akmış bir Britney Spears fotoğrafı ile değişmiş! Bir de tabii ki unutulmaz video atışmaları ve taklitler var. Çok güzel şarkı söylerdi ve inanılmaz bir drama kabiliyeti vardı. Ayriyeten, müthiş bir gözlem yeteneği.

Bir hafta boyunca projeleri çalışmak için kamp yapmak üzere bir pansiyonda kalıyorduk. Bizim dışımızda, iki-üç turist çift vardı pansiyonda. Ve tabii ki Burak, bu gezegende ender görülebilecek bir nezakete sahip olduğundan, uzaktan görüp koşarak yaşlı çiftlerin yardımına giderdi. Her gün bir masa etrafında toplanıp bir şeyler konuşup yazmamız dikkatlerini çekmiş olacak ki, Alman bir çift önümüzden geçerken “Siz nasıl bir grupsunuz, ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Burak sohbet etmeye, ülkedeki hayvan hakları mücadelesinden bahsetmeye başladı. Kısa bir sohbetin ardından gittiler, giderken de “hedeflediklerinize ulaşmanızı tüm kalbimizle diliyoruz” demişlerdi. Burak’ın gözlerinde ışık vardı. Hem mücadeleyi anlatırken hem de yaşlı çiftin iyi dileklerini duyduğunda. Umut ona çok yakışmıştı.

Già il sole dal Gange…

Aramızdan ayrılmadan iki gün önce, hayvan deneyleri konusuyla ilgili yapmak istediklerimizi konuşmuştuk:

Söylediği her şey çok kıymetli, çok değerli. Çünkü her cümlesinin altında yılların bilgi-birikimi, tecrübesi var. Burak bir okul gibiydi. “Bu kadar çok şeyi nasıl bilebiliyor ve nasıl aklında tutabiliyor?” diye defalarca düşündüğümü hatırlıyorum.

Geçen hafta, birlikteki son gecemizde, bir proje dosyası hazırlıyordu. Gece geç vakit olmuş ve epey yorulmuştuk. Müzik iyi gelir dedim. Benden piyanoda bir şey çalmamı istedi: Scarlatti “Già il sole dal Gange”. “Of nereden buldun bunu!” dedim gülerek, “seviyorum” dedi. Dört gündür dinlediğim bu antik aryanın sözleri:

Ganj’ın üzerinde doğmakta olan güneş, daha da parıldıyor.

Şafakta dökülen gözyaşlarını bir bir kurutuyor

Ve yaldızlı ışıklarla her dal mücevher gibi süsleniyor,

Göğün yıldızları çayırlarda boyanıyor…

Onunla yakın çalışan dostlarına sordum. Hiç tanımayan birine Burak’ı anlatacaksınız diyelim, yalnızca üç kelime ile nasıl anlatırdınız diye. En sık verilen yanıtlar şunlar oldu: Güven, nezaket, merhamet.

Artık tek tesellimiz gittiği yerde incinmeyecek olması.  Ama bizler, yani yaşamaya devam edenler, bu ayrılıktan ötürü çok incindik…

Ve artık hepimiz, Burak’ın tüm dostları, bir arada olmamıza rağmen çok yalnızız. Umarım zaman, biraz da olsa bu terk edilmişliği iyileştirir…

Orman diye diye (4): Fidan mı orman mı, ağaç mı ekosistem mi?

Mevsim fidan dikimi için uygun muydu değil miydi, dikilen fidanlar yaşar mı yaşamaz mı tartışmaları arasında 11 milyon fidan toprakla buluşturuldu. Geçen yazıda bu konuya değinmiş ve özetle şunu söylemiştim: Fidan dikmek, ağaçlandırma yapmak kutsal bir iştir. Dikilen her fidan sayısız yarar sağlar, hem topluma hem doğaya. Türkiye uzun yıllardır başarılı ağaçlandırmalar yapan bir ülkedir. Ancak Türk ormancılığının temel sorunlarının, özellikle doğal ormanlara verilen çok yönlü zararların ağaçlandırmalar yoluyla telafi edilmesi mümkün değil. Yapılan ağaçlandırmaları ülkede ilk kez yapılıyormuş gibi göstermeye çalışmak, ülke ormancılığının asli sorunlarını bu yolla perdelemeye çalışarak halkı yanlış bilgilendirmek, on yıllardır kutlanan 21 Mart tarihi dururken yeni bir ağaç bayramı tarihi yaratmaya çalışmak ve hele hele ormanı ağaç sayısına indirgeyen bilimsel geçerliliği olmayan yöntemlerle algı yaratmaya uğraşmak doğru değil.

Kamuoyunda çokça tartışılan mevsim konusuna gelince; Kasım ayında elbette fidan dikilebilir. Genel olarak ilkbahar ve sonbahar mevsimi fidan dikimi açısından uygun mevsimler olarak kabul edilir. Çünkü bu mevsimlerde hem hava sıcaklıkları hem de yağış açısından fidan dikmek için uygun koşulların olacağı varsayılır. Ancak doğa bizim kullandığımız kavramları kullanmaz. Doğanın takvimi yoktur. Her sene kasım ayı ılık ve yağışlı geçmez. Tıpkı bu sene olduğu gibi son derece sıcak ve yağışsız da olabilir. Bu durumda akılcı olan uygun koşullar oluşana kadar fidan dikmeyi ertelemektir. Veya uygun koşullar daha erken oluşursa kasım ayını beklemeden de fidan dikebilirsiniz. Üstüne üstlük Türkiye, örneğin Hollanda gibi ülkenin tamamında aynı ekolojik koşulların bulunduğu bir ülke değil. Antalya ile Kars, Diyarbakır ile Edirne bambaşka ekolojik koşullara sahip. O nedenle ülkenin her yerinde aynı gün ağaçlandırma yapmanın hiçbir akılcı yanı yok. Antalya ile Kars’ta, değil aynı günde aynı ayda bile ağaçlandırma yapamazsınız. Elbette amacınız dikilen fidanların doğaya ve topluma yarar sağlaması ise bu akılcı kararları alırsınız. Ama amacınız toplumda yanıltıcı bir algı yaratmaksa bu tür gösterişli işler biçilmiş kaftan olur. Hele bizim gibi sorgusuz sualsiz kabul etmeyi alışkanlık haline getirmiş toplumlarda…

‘Sulama seferberliği’

Her neyse, o ya da bu şekilde 11 milyon, hatta daha fazla fidanın dikildiği söyleniyor. Ayrıca mevsim ve yağışsızlıkla ilgili eleştiriler duyulmuş olmalı ki Orman Bölge Müdürlükleri fidan dikilen alanların sulanması için seferber olmuş durumda. Oysa zaman planlaması doğru yapılsa sulama derdi hiç olmayacak, sulama için kaynak (araç-gereç, emek, zaman ve para) tahsis edilmeyecekti. Çünkü ormancılıkta sulama diye bir şey, fidanlıklar hariç söz konusu olmaz. Yine de umudumuz odur ki dikilen fidanların tamamı yaşayıp ormanlara dönüşsün. Yukarıda açıklananın dışında iyi niyetle bu etkinliğe emek ve gönül veren herkese teşekkür etmek de boynumuzun borcu. Peki, ya şimdi ne olacak?

Olacak olan şu; zarar gören, tahrip olan, madene, enerjiye, yola, havaalanına, çöpe, turizme, özetle aklınıza gelecek hemen her türlü kullanıma tahsis edilen ormanlar nedeniyle ormanlarımız kan kaybetmeye devam ederken, orman endüstrisinin daha fazla odun hammaddesi talebiyle Orman Genel Müdürlüğü yerleşik ormancılık tekniği kurallarını hiçe sayarak nereden ne kadar fazla kesebilirim arayışlarına devam edecek. Bu sırada birileri, hepsi gelişip orman olsa bile topu topu 4 bin 400 hektar yapacak 11 milyonun ninnisiyle tatlı rüyalar görürken, bizler sesimizin çıktığınca bozulan yüzbinlerce ve hatta milyonlarca hektar ormanın sesi, çağrısı olmaya devam edeceğiz.

Tarım ve Orman Bakanlığı, diğer hükümet paydaşları ve onlar ne derse “copy-paste” yöntemiyle tekrarlayan basın-yayın kuruluşları ve sosyal medya cengaverleri sürekli olarak yapılan ağaçlandırmalarla ilgili istatistikleri, bunlara ilişkin görselleri paylaşırken her nedense başka tür kullanımlara tahsis edilerek orman niteliğini yitiren alanları gözden kaçırmaya çalışıyorlar. Oysa sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için resme bütüncül bakmak gerekiyor. Aşağıdaki tablo bu bütüncül bakışın sonuçlarından biri[1]:

Bu tabloda Doğanay Tolunay Hocam’ın ormanlaştırma dediği şey aslında ağaçlandırma. Orman Genel Müdürlüğü, sağ olsun yapılan ağaçlandırmaların ne kadarının orman içi açıklık ya da bozuk ormanlarda ne kadarının orman olmayan alanlarda yapıldığını açıklamadığı için (eskiden bunlar ayrı ayrı açıklanırdı) yapılan her bir hektar ağaçlandırmanın var olan ormanlara yeni ormanlar eklediğini, bunun böyle olmadığını bile bile varsayıyoruz. Üstelik yapılan her ağaçlandırma çalışmasının orman ekosistemine dönüşmesi ne kadar sürer ve hepsi ormanlaşır mı konusuna da hiç girmeden. Öyleyken bile, tablodan da görüldüğü üzere yapılan ağaçlandırma çalışmalarıyla tahsisler yoluyla gerçekleşen ormansızlaşma özellikle son yıllarda kafa kafaya ve hatta 2014, 2015 ve 2017 yıllarında ormansızlaşma daha yüksek miktarlara ulaşmış. Üstelik bir orman alanında 100 hektar alanı, örneğin madenciliğe tahsis ettiğinizde yalnızca 100 hektar ormanı kaybetmiyorsunuz. Ekosistem parçalanması ve işletmeciliğin diğer etkileri (yollar vb.) nedeniyle çok daha fazla orman alanını kaybetmiş oluyoruz.

Ormanların başka tür kullanımlara tahsisi öyle devasa boyutlara ulaştı ki 2018 yılı sonu itibariyle 676 bin 582 hektara ulaştı[2]. Bu tahsislerin 246 bin 258 hektarı son yedi yılda, yani 2012-2018 yılları arasında yapılmış. Bu dönemde yapılan orman tahsislerinin sektörlere göre dağılımına baktığımızda enerji ve madenciliği ön plana çıktığını rahatlıkla görebiliyoruz.

Şunu açık açık söyleyebiliriz; bu alanlar her ne kadar belirli sürelerle bu işletmelere tahsis edilmiş olsa da çok büyük çoğunluğunun yeniden orman niteliği kazanması mümkün olmayacaktır. Yani çevrelerinde etkiledikleri ekosistemle birlikte fiilen kaybedilmiş ormanlardır. Hemen akla şu soru gelebilir. Bu tür tahsisler hiç mi yapılmamalıdır? Elbette hayır! Elbette bazı işletmelerin ya da tesislerin ormanda yapılmasına izin verilmelidir. Ancak burada karar kriterleri söz konusu tesis ya da işletmenin ormanın orman olarak kalmasından daha yüksek bir kamu yararı yaratıyor olabilmesi ve o alanda yapılmasının zorunlu olması, yani başka bir yerde yapılamayacak karaktere sahip olmasıdır. Özellikle son 10-15 yılda verilen tahsisler gözden geçirildiğinde (Kazdağları Altın madenleri, Kuzey Marmara Otoyolu, İstanbul Havalimanı örneklerinde görüldüğü üzere) çoğunlukla bu kriterler açısından yanlış kararlar verilmiş olduğu rahatlıkla görülebilecektir.

Bu eleştirileri yaptığımızda bir kesim ben ve benim gibileri ülkenin kalkınmasını istememekle itham ediyor. Ciddiye alınmayacak bazıları da bizlerin bir merkezden emir alan kişiler olduğumuz saçmalığını dile getiriyor. Oysa bu yapıcı eleştirinin ülkenin kalkınmasını istememekle uzaktan yakından ilgisi bulunmuyor. Bu eleştirel bakış açısı sadece ve sadece bir tercihin sonucu: O tercih yaşamla para arasında yapılan bir tercihten başka bir şey değil!

[1] Bu tablo Orman Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan resmi istatistiklere dayanarak Prof. Dr. Doğanay Tolunay tarafından hazırlanmıştır.

[2] Bu alan içerisinde özel ağaçlandırma amacıyla özel kişi ve kurumlara tahsis edilen orman alanları ile 2b uygulaması ile orman sınırları dışarısına çıkarılan alanlar yer almamaktadır.

Su problemimiz

15 Kasım itibarıyla, İstanbul barajlarında doluluk oranı %39. Geçtiğimiz yıl bugün barajların doluluk oranı %47 idi. Bu azalışın biri doğal, diğeri de bizden kaynaklanan iki sebebi var. İlki bildiğiniz gibi; özelde Marmara Bölgesi, genelde de ülkemizin bu yaz geçen yaza oranla çok daha az yağış alması ve azalan bu yağışın barajların dolmasına yetmemesi. Ama aynı zamanda bu yıl Melen ve Yeşilçay‘dan İstanbul’a taşınan su miktarındaki azalma da barajların doluluk oranındaki düşüşte önemli bir rol oynadı.

İstanbul’un artan nüfusu ile artık kendi su ihtiyacını kendi su kaynaklarından karşılayamadığını unutmamalıyız. Bir sene boyunca ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Istrancalar‘dan ve Melen’den gelen su olmayacak olsa, İstanbul susuz kalabilir. Bu nedenle de bizlere düşen en önemli görev suyumuzu dikkatli kullanmaktır. Şu anda Akdeniz ikliminin yağışlı dönemine girmekte olduğumuzdan fazla endişelenmemize gerek yok ama gelecek her sene gittikçe artan kuraklıklarla karşılaşmamız olasıdır.

İstanbul’a su bugün için uzaklardan geliyor. Bu çözüm bugün için günü kurtarmaya yeterli olabilir, ancak unutmamamız gereken iki konudan ilki suyun geldiği o bölgelerin de kuraklıktan dolayı sorun yaşayabileceğidir. Bildiğiniz gibi, iklim değişikliği küresel bir sorundur. İstanbul’un yağış almadığı bir yılda Edirne veya Bolu’da yağışın azalmayacağını düşünmek doğru bir mantık olamaz. Geçtiğimiz bir ay içinde Türkiye’nin büyük bölümü ciddi bir kuraklık yaşadı. İstanbul’un su kaynaklarının dayandığı Melen ve Yeşilçay havzaları da bu kuraklıktan nasibini alan bölgeler arasında olduğundan buralardan İstanbul’a verilen su miktarı bir önceki seneye oranla %25 azaldı. Bu azalma İstanbul’daki barajların seviyesindeki düşüşün önemli sebeplerinden biridir.

Diğer bir sorun ise suyun sahibinin kim olduğuyla ilgilidir. İstanbul’a içme suyu sağlamak için suyu Melen’den getiriyoruz, ancak o suya Melen bölgesinde de ihtiyaç olduğunda suyu oradan alıp İstanbul’a taşımanın hak ve hukukla ne derece bağdaştığını da su hakkı bağlamında tartışmamız da gerekmektedir. Bugün bile İstanbul’a su aktarımında sorunlar yaşanmayıp suyun bize geldiği bölgelerde su kesintilerine rastlanması en hafif tanımıyla o bölgelerde yaşayan kişilerin memnuniyetsizliğine yol açmaktadır.

Tek başına su miktarı yeterli değil

Dünyadaki ülkeleri toplam yenilenebilir su kaynakları açısından sıralayacak olursak ülkemiz yıllık 213.6 km3 su ile 40. sırada bulunuyor. Listede 173 ülke olduğunu düşünecek olursak bizim altımızdaki 132 ülke aslında durumumuzun fena olmadığını gösterebilir. Ancak listeyi biraz daha dikkatli incelediğimizde dördüncü sırada, Kaliforniya gibi bazı eyaletlerde artık susuzluktan yazın hortumla araba yıkamanın yasaklandığı ve orman yangınlarıyla kavrulan bir ülke olan ABD‘yi görüyoruz. Bunun da bize verdiği en önemli ders, su zengini ya da yoksulu, tüm devletlerin suyu doğru yönetmeleri gerektiğidir. Ayrıca bir ülkenin su zengini ya da yoksulu olmasını belirleyen unsur su miktarı kadar bu ülke nüfusunun ihtiyacıdır. Ülkemizin nüfusu gerek ülkemize gelen mülteciler gerekse de kendi yapımız nedeniyle sürekli artmaktadır. Su miktarımız ise iklim değişikliğinden dolayı az da olsa azalma eğilimindedir. Bu yüzden susuzluk bugün önemli bir sorun yaratmasa da yakın gelecekte hepimiz için önemli bir problem oluşturma riski taşımaktadır.

Su problemimizi azaltmanın en kolay yolu sahip olduğumuz suyu dikkatli kullanmaktan geçiyor. Barajlar dolu bile olsa biz gene de suyumuzu her sene kuraklık olacakmış gibi dikkatli kullanırsak ve bunu bir alışkanlık haline dönüştürebilirsek ilerde karşılaşacağımız kuraklıklara da hazırlıklı oluruz. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada iklim değişikliği ile birlikte su, petrol kadar kıymetlenebilir; bunun bilincine vararak yaşamaya başlamak zorundayız. Sorunun çözümü ise sadece diş fırçalarken musluğu kapatmakla bitmiyor ne yazık ki. Modern şehirlerimiz kurulduğundan bu yana su azlığı ciddi bir problem olmadığından tüm sistemlerimizi suyun hep olacağı üzerine kurmuşuz. Bu nedenle de bir gün suyun azalacak olması karşısında alınabilecek basit önlemler dedelerimize doğal gelse de bizim neslimiz için karmaşık sistemler gibi algılanabiliyorlar.

Ayrıca suyun üçte ikisinin tarımda kullanılmakta olduğunu unutmamalıyız. Tarımda kullanılan vahşi sulama yöntemlerine uzun vadede devam etmemiz mümkün değildir. Yer altından su çekerek yapılan tarım da ülkemizin çoğu yerinde yer altı suları yenilenebilir olmadığından sürdürülebilir değildir. Ancak tarımdaki su kullanımı çok geniş bir konu olduğundan biz evimize dönecek olursak, mutfağımıza giren her besinin bir su ayak izi olduğunu unutmamalıyız. Bundan dolayı herhangi bir besinin bozularak çöpe atılması aynı zamanda bu besinin üretiminde kullanılmış olan suyun da boşa harcanması anlamına gelir. Sonuçta akşamları diş fırçalarken suyu kapatmaya devam edin, ama arka planda unutmayın ki, tabağınıza fazladan alarak yemeyip çöpe döktüğünüz makarna, kapatarak tasarruf ettiğinizi düşündüğünüz sudan çok daha fazla su kullanılarak üretilmişti.

 

Kentlerin tarihi mahallelerinin ‘korunma’ macerası

Kentlerin tarihi mahallelerini gezerken, buralardaki kayıplar, çöküş ya da nitelik kayıpları, ya da tam tersi korunmuş/ korumaya çalışılmış yaklaşımlar üzerine yaptığımız tartışmayı, daha örgütlü ve kurumsal yaklaşımlar eliyle gerçekleştirilen örneklerle sürdürelim: Burada da karşımıza göreli ama tam olmayan iyileşmeler sağlanmış başarılar, bazen koruma amacının rant hırsıyla veya seçim telaşıyla kötüye kullanılması, ya da teknik ve toplumsal olarak başarılamamış örnekler çıkacaktır.

Kurumların genellikle bu korumayı yapmak için “kentin tarihini ve kimliğini korumanın” ötesinde, siyasi ve ideolojik bir gündemi vardır. Politik olarak iş yapmış görünmek isterler, yandaşlarına haksız bir kazanç ve rant sağlamak isterler ya da geçmişle ilgili saplantılı bir iddiaları vardır vb. Ancak, çoğu kez, nesnel ve içten değillerdir. Bu durumu, korumayı yapan özneye ve yapma tekniklerine/biçimlerine göre ayrıntılandırmamız gerekecek:

Örgütlü ya da planlı/projelendirilmiş biçimde yapılan kurumsal kentsel korumaları, bir-kaç başlık altında incelenebilir:

  • Devlet ya da bakanlıklar (ve TOKİ) eliyle yapılanlar,
  • Belediye tarafından yapılanlar,
  • Üniversiteler/ bağlı kurumlar veya enstitüler tarafından yapılanlar,
  • Sivil toplum tarafından yapılanlar. Bu son grubu da ikiye ayırmak olasıdır:
    • ülke çapında bu konuda uzmanlaşmış ve çoğu kez akademik bilgi-kurum ile işbirliği içinde çalışanlar ve meslek odalarının ilgili bölümleri/ komisyonları,
    • (akademik destekten oldukça uzak, ama tarihi kesimdeki esnafın/ toplum kesiminin; yoksulların ve kiracıların güncel ekonomik sorunlarına duyarlı) yerel dernekler.

Ayrıca, kentlerdeki koruma çalışmalarını destekleyen (ya da etkileyen) iki aktörden daha bahsetmek gerekecektir. Birincisi BM/UNESCO veya Avrupa Birliği ve onlara bağlı ya da onlarla ilişkili (Europe Nostra vb.) gibi, uluslararası kuruluşlardır. Bu kurumların, tarihi kent parçalarının korunmasına, bazen mali destek, çoğu kez de teknik veya bilimsel destekler sağlaması, önemsenmelidir.

Erimtan Müzesi.

İkincisi ise, kredilendirme vb. gibi yollarla bankaların ve özel sektörün de olumlu ya da bazen (özellikle inşaatçılar, emlakçılar ve müteahhitler vb. eliyle) olumsuz katkıları dikkate alınmalıdır. Özel sektörün (daha çok “mesen” sınıfından kişilerin) korumaya olumlu katkıları, “kentsel doku” ölçeğinde değil de, daha çok tek yapı ya da yapı grubunun korunması biçimindedir. (Ankara’da Kale çevresinde yeni yapılan ama çevrenin tarihi dokusunun karakteristik özelliklerini/ ölçeğini ve yapı malzemesini gözeten Erimtan Müzesi, bu tür, ama farklı bir katkı örneği olarak düşünülebilir.)

Yukarıdaki kurumların, çoğu kez ikili ya da daha fazla sayıda kurumsal işbirliği ile yaptığı koruma uygulamaları da unutulmamalıdır. Türkiye’de, bu alandaki ilklerden (ve en iyi korumalardan) biri olan Safranbolu, örnek verilebilir.

Devletin kentlerin tarihini korumak bakımından en önemli katkısı, kuşkusuz bu alanda geliştirdiği hukuk ve korumayla ilgili yasalardır. Türkiye, tarihi dokuya sağladığı yasal koruma bakımdan, geri kalmış ve yetersiz durumda olmasa da uygulamalar, yasanın bütün korumalarına rağmen, olumsuz olabilmektedir.

Devlet, ya da bakanlıklar ya da en korkunç olanı TOKİ eliyle yapılan koruma uygulamalarının, her zaman bir felaketle sonuçlanmadığı ve arada göreli iyi örneklerin de bulunduğu (Antalya Liman Mahallesi, Ani Kültürel Peyzajı vb.) söylenebilse de, Diyarbakır Suriçi’nde devletin bütün zorbalığıyla yaratmaya çalıştığı “Toledo” düşünüldüğünde, bu yaklaşımın kentler bakımından anlamı belirmiş olacaktır.

Diyarbakır Suriçi’nde inşa edilen yeni konutlar.

Mahkemeleri de, kentsel korumanın “devlet” bakımından etkili aktörlerinden biri olarak görmek olasıdır. Ancak yargı süreci, ne her zaman bağımsız ve yansız, ne de yeteri kadar güçlü olabilmektedir. Zaten uygulamadan çok uygulamaların denetimi bakımından işlevseldir.

Belediyeler ise, bazı olumlu örneklerin, ama çoğu kez de katastrofik rezaletler yaratan uygulamaların müellifidir. Bunlar, çoğu kez buldozerle ve iş makineleriyle, kimi durumda hoyrat bir müteahhit eliyle ve gerçekte tarihin korunması kaygısı hiç olmaksızın, hatta bazen tarihin beğenmedikleri dönemlerini gömmek ve tahrip etmek amacıyla, yapılan “korumalardır” (Ankara Gökçek Belediyesi’nin Hacıbayram ve Kaleiçi uygulamaları, İstanbul Sulukule ve çok daha fazlası vb.).

Bütün belediyeleri ve hepsinin yaptığı/yapmaya çalıştığı kentin tarihi bölümlerini koruma çabalarını, tümden karalamak kuşkusuz çok yanlış olacaktır. Kendi yerel tarihlerine samimiyetle ve gerçek bir iyi niyetle, ayrımcılık ve şovenlik yapmadan yaklaşan belediyeler de vardır elbette. Bunların en taze olanlarından biri, Diyarbakır Belediyesi’nin Ermeni Mahallesi’ni- kilisesini onarmak için gösterdiği çaba sayılabilir.

Diyarbakır Surp Giragos Kilisesi.

Yerel üniversitelerin gelişmesi ve üniversitelerin kendi kentlerine olan ilgisinin artması, bazı kentlerde, koruma uygulamalarında yer almalarına neden olmaktadır. Şimdilik (bilebildiğim kadar) arkeolojik koruma çalışmaları daha yoğun olmakla birlikte (bazı durumlarda arkeolojik alanlar kentin içinde de yer almaktadır) kentte tarihi doku korumasına katkı, daha sınırlıdır.

Sivil toplumun vakıf kanadında iki vakıf, olağanüstü bir etki sahibi olmuştur: Vakıflar İdaresi (Genel Müdürlüğü) ve ÇEKÜL Vakfı ve Tarihi Kentler Birliği. Vakıflar İdaresi’nin adındaki “vakıftan” başka sivil olmakla ilgisi yoktur ve “devlet” sayılabilir ve çoğu kez, tek yapı ölçeğinde koruma sağlamaktadır.

ÇEKÜL ise bu alandaki en başarılı ve yaygın çalışma programı bulunan örgüt olmakla birlikte, önemini sürdürebilmek için devletle, her ilde valilerle ya da kaymakamlıklarla kısaca devlet bürokrasisiyle, birçok ölçekte işbirliği yapmak/iyi geçinmek zorundadır. Bu nedenle iktidarların ve devletin ideolojisi, ÇEKÜL’ün akademik katkılarına sızma ve belirleme şansını her zaman bulabilmektedir. Bununla birlikte ÇEKÜL’ün bu alandaki tek olumlu aktör olduğunu söylemek, yanlış olmayacaktır.

Meslek odalarının kentsel koruma bakımından rolü ise, uygulamadan çok, uygulamaları izleme ve eleştirme, kent toplumunu haberdar etme ve uyarma, yasal süreçleri kullanarak denetim sağlama vb. çerçevesinde düşünülebilir.

Mimar Sinan’ın eseri Valide Atik Külliyesi.

Yerel dernekler ya da tarihi çevreyi koruma inisiyatifleri ise, bazı durumlarda, genel işbirliğinin bir parçası olmakla birlikte, genellikle güçlü bir koruma aktörü sayılmaz. Çoğu kez, kenti “güzelleştirme”/“hemşeri”/“ekoloji” vb. dernekleri de, kentin bütünü ve tarihi kesimleri bakımından kaygı duyarlar ve önermek, izlemek ve kamuoyunu etkileyerek uygulamaları iyileştirmek, üyelerini (yoksul, kiracı, küçük esnaf vb.) korumak türünde çaba gösterirler. Ancak etkili bir caydırıcılık veya yaptırım sağlayabilmeleri oldukça zordur.

Bunun dışında, sivil toplumun örgütlenmesi, yerel inisiyatifler, mimarlık büroları/mimarlar ve kadın kuruluşları/kooperatifleri elbirliğiyle, hem ekolojik dengeleri, hem tarihsel çevreyi korumak, hem de ekonomik kazanımlar elde etmek amacıyla birlikte çalışarak yaratılan Kapadokya örneği, çok amaçlı ve katılan bütün tarafların gönüllülüğü birlikteliğiyle, sürdürülebilir kazanımlar sağlamayı amaçlayan, farklı bir model sayılabilir.

İlk sorulan soruya geri dönecek olursak, Türkiye, bunca deneyimine, örgütlenmesine ve bu alanda geliştirdiği yasal mevzuata rağmen, neden kentlere etkili bir koruma sağlayamıyor? Neden kentlerin tarihsel çevrelerinde yürümeye başladığımız zaman, Ankara’da Antep’de, Kayseri’de, Urfa’da vb. içimiz rahat etmiyor ve gördüğümüz korumasızlık ya da, koruma adına yapılmış rezaletler ve ihanet, önümüzü karartıyor?

Daha da önemlisi, bütün bunlar karşı bir şey yapabiliyor muyuz/ yapabilecek miyiz, iyi örnekleri geliştirebilecek miyiz?

 

 

Ozan Atalan: İçimizdeki doğa, dışımızdaki doğadan çok da farklı değil

Geçtiğimiz hafta sona eren ‘Yedinci Kıta‘ temalı 16. İstanbul Bienali, ziyaretçilere sergi sırasında yaşattığı deneyimle beraber ele aldığı konularla tartışılmaya devam edecek gibi görünüyor. Bienal sürecinde konuştuğumuz sanatçılardan Ozan Atalan’la röportaj serimize devam ediyoruz. Atalan, belgesel nitelikli bir video ve bir manda iskeletini kapsayan çalışmasında, amacının insan merkezli düşünce biçiminin dışına çıkmak olduğunu söylüyor.

Çalışmasının odağında İstanbul’un Kuzey Ormanları olan Atalan daha röportajımıza başlamadan hatırlatıyor: “İstanbul sadece bizim değil; mantarların, protistaların da… Küçük yabanıl hayatların da yaşam hakları var.”

Sanatçıyla yaptığımız röportajın bu anlamda iyi bir okuma sunmasını diliyoruz.

 ***

Bahar Topçu: Bu yılki İstanbul Bienal’i için gerçek bir mandanın iskeletini ve o mandaların yaşam alanlarının güncel durumuna dair belgesel niteliğinde bir video sergiledin. Öncelikle çalışma sürecinden bahseder misin biraz?

Ozan Atalan: Tabii ki. Şimdi geri dönüp baktığımda, yola çıktığım konu insan merkezli düşüncenin dışına çıkmaktı. İstanbul sadece bizim değil; orada yaşayan bitkilerin, hayvanların da yaşam hakkı var. Nasıl ki onlar artık bizim hayatımıza olumsuz bir şekilde müdahale etmiyorsa, yabanıl hayat diyebileceğimiz şeyin bir çeşit tarafsız bir tarafı varsa bizim de onlara karşı saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum.

Buradan yola çıkarak gerçek bir Manda iskeletini betonla kaplanmış bir toprak üzere yerleştirip insanların yorumuna bıraktım.  İnsan aklı her şeyi rasyonelleştirme ve meşrulaştırma kapasitesine sahip. “Savaşların da bir hukuku vardır” deriz mesela. İnsanlar gerçekten birbirlerini öldürmeli mi ki, bu öldürmenin bir hukuku olsun? Ama meşru olarak kabul edilmiş bir kavram. Benzer şekilde, acaba insan dışı varlıkların insan faaliyetlerinden dolayı ölümünü, tükenişini meşrulaştırabilir miyiz?  Şehir yaşantımızın Kuzey Ormanları’na kaymasıyla acaba oradaki yaşam alanlarını, hatta kendi yaşamlarımızın gelecekte formlarını düşünüyor muyuz? İnsan merkezci bakış açısından çıkmak, insanın kendisine de daha haysiyetli, özgür ve eşit bir olanak tanımaktır bu arada.

Bu açıdan, yani insan merkezci düşüncenin dışına çıkabilmek adına yaptığım en iyi işlerden biriydi, çünkü beton yüzeyi sergi mekanının terasına çıktığımızda görünen şantiye betonu yüzeyinden farklı değil. Bu bilinçli bir seçimdi. Yaptığım çalışmada, betonun üzerinde duran, arada derede müdahale edilmiş yani bir araya getirilmiş bir manda iskeleti var. İşin gerçeğinde de, aslında, o manda iskeleti orada, mevcut.

B.T: O manda iskeletini nasıl bir araya getirdin gerçekten?

O.T: Üç – dört aylık bir çalışmanın sonucunda kemikler bir araya getirildi. Hayvanların zarar görmemesi benim önceliğimdi. Zaten tersi olduğu takdirde bunun vicdani sorumluluğunu alamam. Çalışmamın söylemine de karşı olur. Bu düşünce hiç gitmedi aklımdan.  Samimiyetsiz bir durum olurdu. İnşaat alanının çevresinde araştırma yaptıktan sonra, hali hazırda kesim yapılan bir yerden  kemikler temin edildi. İstanbul Üniversitesi’nden anatomi hocalarının devreye girmesiyle kemiklerin yerleştirmesi ve strelizasyon işlemleri gerçekleştirildi.

B.T: Antroposen& Yedinci Kıta’yı konu almak daha önceki eserlerine ve o eserlerin yaratım sürecine bakış açını değiştirdi mi?  

O.T: Değiştirdi. İnsan ve doğa ilişkisinin ayrıştırıcı dualist bir anlayışla değil de, bütüncül ve birleştirici bir yaklaşımla kurulması gerektiğini zaten savunuyordum; artık doğadaki değişimler ile sosyal, kültürel, ekonomik ve politik değişimleri de birbirinden ayrı tutmuyorum. Her şey daimi bir etkileşim halinde. Fark ettiğim bir diğer şey de insan olmayan varlıkları anlamaya çalışırken, insanı eleştirirken, insan sonrası dünya ya da spekülatif gelecek tasavvurlarında dahi insan beyninin ve algımızın sınırları dışına çıkamamamızdı. Benim çalışmamda da böyle; her ne kadar gerçeği olduğu gibi göstermek istesem de hayal gücümden tam bir arınma hali imkansız. Belki de gereksiz. O pipo ne kadar gerçekçi resmedilirse edilsin, sanatta temsilden saf bir soyutlanma imkansız gibi. Bu yüzden odak noktam değişti; dünya üzerindeki olumsuz etkisinden dolayı salt insanı kötülemekle, varoluşsal anksiyetemizin esiri olmakla bir yere varamıyoruz. Kendimizi, bilginin doğruluk değerini, yarattığımız ve aslında bizi yaratan kültürü eleştirmek ve çözüm aramaya odaklanıyorum. Tüm bunlar, insan da doğanın ayrılmaz bir parçası olduğuna göre algımızın, inşa ettiğimiz kültürel gerçeklik içinde uykuya dalmasına karşı duruşuma eklenen düşünceler oldu. Algı ve algımızdan bağımsız gerçeklik uyumlu olduğunda her şey daha anlamlı oluyor. İçimizdeki doğa, dışımızdaki doğadan çok da farklı değil.

B.T:  Bienal’in kuratörü Nicolas Bourriaud, Antroposenin nedenleri sonucundaki uyanışın yeni bir sanatçı kuşağı yarattığını söylüyor. İnsan dışı varlıkları da antropolojik bakış açısıyla dâhil eden güncel sanatta bu yeni kuşağın rolünün estetiği merkezsizleştirmek olduğunu da ekliyor. Bu rolü kişisel olarak nasıl değerlendiriyorsun? 

O.T: Antroposen’i ben de anksiyete ile başlayan bir fark ediş çağı olarak görüyorum. Antropoloji insanı ve hayatı olduğu gibi ele alır; her şey yaşandığı gibidir ve insanı bunun üzerinden tanır. Antropolog olarak sanatçı fikrinde kendime en yakın bulduğum nokta bu. Algımızın dışındaki gerçekliği, yani biz olmadan da var olacak olan yaban doğayı olduğu gibi anlamaya çalışmak, onunla uyum içinde olmak ve ona zarar vermemek, aslında insanlığın devamı için kendine yapacağı da bir iyilik olacaktır. Algımı, kontrolüm dışımdaki gerçekliğe uyumlandırarak ve insan dışı varlıkları kendi değer yargılarımdan bağımsız olarak anlamaya ve hissetmeye çalışarak yaklaşıyorum dünyaya. Ancak bunu yaparken insan olmamın getirdiği farklılıkları da görmezden gelmiyorum; önemli olan farklılıklarımı insan olmayan varlıklarla hiyerarşik bir ilişki içine sokmamak. Çünkü bu kibir olur ve sonuçları gördüğümüz üzere yıkıcı oluyor. Bahsettiğim doğayı romantize etmek de değil. Doğa insanın varoluşuna kayıtsızdır. Bu kayıtsızlığı, özne-nesne bütünleşmesini, sanatçıların dünyayı öznelliklerinin dışına çıkıp duyumsamalarını ve insan olmayan varlıkları kendi gerçeklikleriyle sunmalarını estetiğin merkezsizleştirilmesi olarak yorumluyorum, en azıdan benimle bağlandığı nokta bu. Öznellikten tam bir soyutlama hali imkansız ve gereksiz olsa da, amaç insan olmayan varlıkları kendi değerleriyle anlamak ve empati kurmak olduğu sürece bu merkezsizleşmenin yeni bir estetik türü yaratacağını düşünüyorum. Bakış açılarımızda farklılıklar olsa da -kaldı ki güzel olan bu- kaygılarımız insan olmayan varlıkların temsili olunca estetik dil de kendini yaratacaktır. Nicolas’nın tespitini haklı bulsam da şu an çağdaş dünyada yaşananları anlamak bana spekülatif gelecek tahayyüllerinden farklı gelmiyor. Estetik kendiliğinden ortaya çıkarsa etkili olur, zorlama olmaz. Sergi bir gösteri yeridir, artık sosyal medya da öyle. Ne gösterdiğinizde samimiyseniz, kendinize ve çevrenizdekilere karşı samimiyseniz estetiğiniz de organik bir şekilde ortaya çıkar. Bu yüzden şu anda spekülatif estetiğe yakın duruyorum.

B.T:  Doğrudan ve şiddetsiz eylem/sivil itaatsızlık eylem biçimini tercih eden küresel iklim hareketi aktivistleri de sanatı bir araç olarak kullanabiliyor. Yapılanların sadece toplumsal hareketler ve sosyal bilimler içinde değil; sanatsal olarak da ele alınabilir olması sana ne söylüyor? 

O.T: Sanat hiç bir form ve felsefenin tekelinde değil ki. Form ve hayat görüşleri de sanatın tekelinde değil. Küresel iklim aktivistlerinin sanatı bir araç olarak kullanmalarından ziyade kendi yaptıklarının da sanat olduğunu düşünmeyi yeğlerim.

B.T: Yedinci kıtayla ilgili nasıl hissediyorsun? Serginin İstanbul’da olmasının senin için özel bir anlamı var mı? 

O.T: Yedinci Kıta, umarım kendi her an-görünürlüğünde kaybolan bir anıt heykele dönüşmez ve unutulmaz. Bienal, içeriği itibariyle üzücü ve aynı zamanda umut vericiydi. Bu da etkileme gücünü gösteriyor aslında. Küresel bir krize dair, görmezden gelinen doğal gerçeklerle, meşrulaştırılan ve rasyonalize edilen yapay gerçekliklerin birleşimiydi. İstanbul’da olmasının tabi ki özel bir anlamı var çünkü yıllardır tartışılan sanat-hayat bütünlüğünün en gerçek hallerinden birindeydim. İstanbul, bana kalırsa acı ile mutluluğun, özü ile mevcut halinin, doğa ile şehrin çatıştığı bir yer. Bu mücadele hem insan olmayan varlıklara hem de şehrin insanlarına zarar veriyor. Ağaç görmenin lüks olduğu bir megapolde yedinci kıtanın sorgulanması, kesinlikle çok özel.

 

Afrika’nın sömürülen balığı

Okyanus ve denizler canlı yaşamı için vazgeçilmezdir. Soluduğumuz havadan yediğimiz yemeğe, içtiğimiz sudan iklimimize kadar hemen her şeyi düzenler. Yeryüzündeki tüm insanlar da okyanus ve denizlerin bu yaşamsal işlevine sıkı sıkıya bağlıdır. Öyle ki bu sucul ortamlardan elde edilen kaynaklar zaman zaman sömürge mücadelelerinin yaşanmasına da neden olmuştur.

Bu sömürgecilik mücadelesinin en bilineni Afrika’yı sömüren Avrupa devletlerinin Afrika sularından elde edilen balıkları, olduğu gibi kıta Avrupa’sına aktarma geçmişleridir. Özellikle Kuzey ve Orta Batı Afrika’daki ülkeleri sömürgeleştiren Fransa, bu bölgenin kıyılarındaki tüm balıkları, tıpkı diğer kaynaklara yaptığı gibi kontrolsüzce ve vahşice sömürdü. Bu durum balığı yerel kültürlerinin önemli bir parçası olarak gören Afrika yerlilerinin kültürel geçmişinin de zedelenmesine neden oldu. Kültürel anlamı da olan balık, artık çoğunlukla ekonomik bir değere evrilmişti.

Zaman ilerledikçe Afrika yavaş yavaş sömürgecilikten en azından şekilsel olarak kurtuldu ve birçok Afrika devleti ortaya çıktı. Ancak şekilsel olarak dağılan sömürgecilik, gerçekte yerini ticari faaliyet adı altında yürütülen yeni tarz bir sömürgeciliğe bırakmış durumda.

Gerek eski gerekse de yeni tarz sömürgecilik, kaynakların o bölge insanları ve diğer canlıları tarafından kullanılması prensibini de derinden etkiliyor. Nasıl mı? Bunu öğrenmek için Afrika ülkelerinin deniz ürünleriyle olan ilişkilerine bakmakta fayda var. Örneğin Senegal’de balık, tüketilen hayvansal proteinin yaklaşık %70’i civarındadır. Diğer bir örnek olan Gambiya’da ise %50’den fazla. Benzer değerler diğer birçok Afrika ülkesi için de geçerli.

Yeni sömürgecilik: Ekonomik faaliyet

Denizel protein kaynağına bu denli bağlı olan bu ülkelerin kıyılarındaki balıkların “ekonomik faaliyet” adı altında yerel gıda tedarik ağından, balık unu ve balık yağı ihracatçıları için bunları üreten fabrikalara, oradan da Afrika dışındaki ülkelere gönderilmesi, gıda adaletsizliğinin de önemli bir göstergesi. Bu durum öncelikli olarak yereli beslemesi gereken bu kaynakların, gelişmiş ya da gelişmekte olan dünya ülkelerindeki balık çiftliklerine balık üretmek amacıyla gönderilmesi anlamını taşıyor. Bir yandan Kıta Afrika’sındaki gıdaya ulaşım sorunları tartışılırken diğer taraftan bu gıda kaynaklarının Afrika’ya bir daha dönmemek üzere alınması var olan çelişkinin de göstergesi.

Bu işe konu olan balıklardan en önemlileri küçük pelajikler. Özellikle sardalye balığı bu amaçla en yoğun kullanılanı. Sardalye, bölgenin uzun süredir en önemli gıda ve istihdam kaynağını oluşturuyor. Ancak son zamanlarda, bu stoklar neredeyse sadece endüstriyel olarak kullanılmakta ve balık unu ve balık yağının işlenmesi için hammadde olarak kullanılmakta. Bunun ilk belirtisi ise yerel ekonominin de önemli bir kaynağı olan yerel balıkçılığın karşı karşıya kaldığı fiyat artışı! Örneğin birkaç yıl önce üç tanesi 20 sent civarı olan sardalye, şimdilerde 1-1.5 dolar civarında.  Bunun yanında küçük pelajiklerin aşırı sömürülmesi, bunlar üzerinden beslenen karnivor balıkların da popülasyonlarının azalmasına neden olacak. Aşırı sömürünün gerçekleştiğini, herhangi bir balıkçılık düzenlemesinin olmadığı o bölgelerden gelen fotoğraflardan anlayabiliyoruz. Güvertesi balık dolu gemilerde poz veren Türkiyeli balıkçılar adeta zafer sarhoşu.

Pelajik stokları tükeniyor

Normal şartlarda balıkçılık böyle yapılmıyor. Bu daha çok “batan geminin malları”na yapılan muamele. Peki kimin için? Afrikalılar için değil tabii ki. Avlanan bu balıklardan üretilen balık unları ve balık yağları, 2018’de Çin, Avrupa Birliği (AB), Türkiye ve Vietnam’a ihraç edilmiş. Küçük bir kısmı da diğer Afrika ülkelerine. İşte bu küçük pelajiklerin stoklarına dönük Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü‘nün (FAO) Küçük Pelajikler Çalışma Grubu tarafından yapılan en son stok değerlendirmelerine göre, balık unu ve balık yağı için kullanılan üç küçük pelajik türünün tümünün stokları aşırı derecede sömürülmüş durumda. Böyle giderse stokların ortadan kalkması an meselesi.

Bu yeni dönem ekosistem sömürgeciliğini başarı gibi sunanların, bu stok azalışlarının baş sorumlusu olduğunu unutmamak gerekir. Yerli balıkçılar, nasıl Türkiye sularına yakın alanlara avcılığa gelen yabancı balıkçıları iyi gözle görmüyorsa bilinmeli ki Afrika’daki yabancı balıkçıların faaliyetleri de bu şekilde görülüyor. Bu yeni dönem sömürgeciliği ekonomik faaliyet olarak göstermek ise hiç ama hiç adil değil.

İklim değişikliği düşündüğümüzden daha pahalıya mal olacak

Yeşil Gazete için çeviren: Aslıhan Ulu

Ekonomistler, yükselen deniz seviyesinin ve şiddetli hava koşullarının maliyetini küçümsüyorlar. Neden?

Bir süredir, iklim değişikliği etkilerinin bilim insanlarının beklediğinden daha hızlı ilerlediği ortada. Şimdi, bilimsel olan küçümsemeden daha kötü veya daha beter bir başka küçümseme biçimi olduğu ortaya çıktı: Ekonomistlerin maliyetleri küçümsemesi.

Ekonomistlerin bu başarısızlığı, dünya liderlerinin ne halkın geçim kaynaklarına dair risklerin önemini ne de eylem aciliyetini anlamalarına neden oluyor. Bunun nasıl ve neden gerçekleştiği, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu, Potsdam İklim Etkisi Araştırma Enstitüsü ve Columbia Üniversitesi Dünya Enstitüsü bilim insanları ve ekonomistler tarafından hazırlanan son raporda açıklandı.

Bir nedeni çok açık: İklim bilimcilerin, iklim değişikliği oranının ve etkilerinin ciddiyetini hafife alındığından, ekonomistler de ister istemez maliyetlerini küçümseyeceklerdir.

Eksik riskler

Ancak bundan daha da kötüsü, ekonomideki bir dizi varsayım ve uygulama, ekonomistleri, hem birçok iklim riskinin ekonomik etkilerini hafife almaya, hem de bazılarını tamamen gözden kaçırmaya yönlendiriyor. Bu bir sorun çünkü raporun da belirttiği gibi, bu “eksik riskler” “vatandaşlar, topluluklar ve şirketler üzerinde ciddi ve olası yıkıcı etkiler yaratabilir”.

Bir problem de iklim değişikliğine uğramış dünyada riskin doğasını içeriyor. Şu anda, atmosferdeki karbondioksit üç milyon yıllık en yüksek seviyede (ve hala artıyor). En son bu seviyelerde olduğunda dünya yaklaşık beş derece Fahrenheit (2.8 santigrat derece) sıcaktı ve deniz seviyesi 32-65 fit (9,75-19,8 metre) daha yüksekti. İnsanların, bu tür hava şartlarında yaşamak için bir hayat tecrübesi yok.

Genellikle, ister bir çift ayakkabı, ister bir somun ekmek ya da kasırganın etkileri üzerine olsun maliyet değer tahminlerimiz tecrübeye dayanır. İstatistikçiler buna “durağanlık” diyorlar. Ancak şartlar çok fazla değiştiğinde – durağanlık artık geçerli olmadığında – deneyim artık geleceğe yönelik güvenilir bir rehber değildir ve tahminler giderek daha belirsiz hale gelir.

Su bilimciler (hidrologlar), bir süredir iklim değişikliğinin su yönetiminde durağanlığı baltaladığını kabul ettiler – dahası durağanlığın öldüğünü açıkladılar. Ancak ekonomistler bunun, herkesi ilgilendiren iklim etkileri olduğunu kabul etmedi. İklim hasarına, ekonomik büyümenin patikasındaki küçük karışıklıklar olarak yaklaşıyorlar ve karşı karşıya kalabileceğimiz temel yıkımın, insanlığın daha önce hiç tecrübe etmediği bir şey olacağını çok az dikkate alıyorlar.

‘Ölçülemeyen parametreler’

İkinci bir zorluk, biyoçeşitliliğin değeri veya okyanus asitleşmesinin maliyeti gibi, bilim insanlarının yeterince ölçemediklerini düşündükleri parametreleri içeriyor. Araştırmalar, bilim insanları bir değişken için iyi veriye sahip olmadıklarında, belirgin olduklarını bilseler bile “telafi edecekleri” korkusundan bir değer vermekte zorlandıklarını gösteriyor.

Bu nedenle birçok durumda, onu modelden, değerlendirmeden veya tartışmadan çıkarıyorlar. İklim değişikliğinin ekonomik değerlendirmesinde, küçük bir değişiklik sistemi yıkıcı şekilde sarsabileceğinden, uyum için insanın olası adaptasyon sınırları, iklim sistemindeki eşikler gibi en büyük faktörlerin bazıları göz ardı edilmiştir. Aslında ekonomistler, risklerin kesin olarak belirlenemediği durumlarda onlara sıfır değeri vermişlerdir. Rapordan bir örnek: Himalaya buzullarının ve karın erimesi, yüz milyonlarca insanın yaşadığı toplulukların su kaynaklarını etkileyecek ve yaşam alanlarının sular altında kalmasına sebep olacak, ancak bu çoğu ekonomik değerlendirmede bulunmuyor.

Ardışık etkiler

Üçüncü ve dehşet verici problem ardışık etkileri içeriyor. İklim değişikliğinin zararlarının anlaşılmasının zor olmasının bir nedeni, bu zararın tek başına gerçekleşmeyip birbirlerini zincirleme olarak etkilemesidir. Bazı durumlarda, ciddi ve belki de geri dönüşü olmayan bir hasar dizisi oluşturabilirler.

Örneğin, Grönland veya Batı Antarktika kara buzunun hızlı bir şekilde kaybedilmesi, çok daha yüksek deniz seviyelerine ve fırtına dalgalanmalarına neden olabilir, bu da su kaynaklarını kirletecek, kıyı şehirlerini tahrip edecek, bölge sakinlerini göç etmeye zorlayacak ve tüm bunlar kargaşa ve çatışmaya neden olacak.

Bir başka örnek: Artan ısı, gıda üretimini azaltarak yetersiz beslenmeye yol açabilir, bu da insanların sıcağa ve hastalığa dayanma kapasitelerini azaltabilir ve iklim değişikliğine uyum sağlamalarını imkansız hale getirebilir. Sürekli yüksek ısı, endüstriyel üretkenliği azaltabilir ve beraberinde ekonomik buhranları getirebilir.

En kötü senaryoda; iklim değişikliği ekonomik zararlara neden olabilir, bununla birlikte sosyal ve politik yozlaşmalara yol açabilir, bu da demokrasiye ve daha fazla iklim değişimi hasarlarını önleme kapasitemize zarar veren bir geri besleme döngüsü oluşturabilir. Bu türden iklimin ekonomik modellere aşamalı etkileri nadiren göz önünde bulundurulur. Ve bu, bilinen yok sayma kümesi, elbette tespit edemediğimiz ilave riskler içermez.

Kaçınılmaz ve olası geri çevrilemez iklim etkileri, araştırma sonuçlarının anlayışımızı derinleştirmesi ve bu risklerle ilgili belirsizliği azaltması için bekleyemeyeceğimiz anlamına gelir. Bu özellikle böyledir; çünkü araştırma, değerlendirmelerimizde bir şeyleri kaçırdığımızda bunun sorunu daha da kötüleştiren bir durum olduğunu öne sürüyor.

Bu, daha yeni yeşil ekonomik yol, büyüme ve gelişme için bir başka önemli neden. Eğer bunu yaparsak, mutlu bir son hala mümkün. Ancak daha fazla emin olmayı beklersek, emin olacağımız tek şey pişmanlığımız olacak.

Makalenin İngilizce orijinali

Yeni Delhi’de ‘temiz hava’ artık parayla…

Hava kirliliğinde ‘tüm zamanların’ rekorunu kıran Hindistan‘ın başkenti Yeni Delhi‘de fırsatçı bir şirket, temiz havayı parayla satmaya başladı. Kimyasal tüplerde üretilip muhafaza edilen ‘temiz hava’yı 15 dakika solumanın bedeli ise 299 rupi, yani 24 lira.

Aromalısı da var 

Müşteriler arzu ederlerse, temiz havalarını aromalı olarak da alabiliyor. Delhi’deki bir barda satılan küçük oksijen tüplerine daha çok orta yaş üzeri Hintlilerin tercih ettiği belirtiliyor. Satıcı da ‘ürünlerinin’ vücut ve zihin üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu söylüyor.

Tüm zamanların kirli hava rekoru

Yeni Delhi, 5 Kasım’da hava kalitesi indeksinde 527 puanla, dünyada şimdiye dek ölçülmüş en kirli hava rekorunu kırdı. Kirlilik, Dünya Sağlık Örgütü‘nün belirlediği eşiğin 20 kat üstünde. Air Visual’a göre, şehrin hava kalitesi dokuz gün boyunca tehlikeli seviyeye yükseldi ve 5 Kasım’da hava kirliliğinde dünyada daha önce hiç ölçülmemiş seviyeye erişti.

Kentte hava kirliliği nedeniyle okullarda sık sık eğitim ve öğretime ara veriliyor.

Dünyada en kirli havaya sahip şehirler Güneydoğu Asya’da yer alıyor. İlk 10’da yer alan altı şehir ise Hindistan bölgesindeki Delhi, Lahore, Karaçi, Kalküta, Bombay ve Katmandu.

 

Kubbedeki leylek yuvasına ‘telli önlem’

Bursa‘nın İznik ilçesine bağlı Çakırca Köyü Camii‘nin kubbesi, su sızdırdığı gerekçesiyle onarıma alındı. Çakırca Cami Derneği‘nin yaptırdığı onarım sırasında kubbenin üzerinde bulunan 15 yıllık leylek yuvası da yıkıldı.

Leylekler bir daha gelip yuva yapamasın diye de, kubbenin etrafına tel çekildi. Her yıl mart ayında bölgeye gelen ve 15 yıldır cami kubbesine yuva yapan leylekler, burada çok sayıda yavru dünyaya getiriyordu. 170 gün boyunca yuvada kalıp yavrularına bakan leylekler, sonbaharda yavrularıyla birlikte göç kervanına katılıyordu. Önümüzdeki yıl yuva yapmak üzere Çakırca’ya dönecek leyleklerin, 15 yıldır konakladıkları yuvaları artık yok. Yöredeki hayvanseverler yapılan yıkıma tepki gösterdi.