Ana Sayfa Blog Sayfa 2318

Guterres: İklim değişikliğini durdurmak için siyasi irade yetersiz

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres İspanya’nın Madrid şehrinde bugün başlayacak BM İklim Konferansı öncesinde açıklama yaptı. Guatteres, iklim değişikliğini durdurmaya dair çabalarının şu ana kadar “tümüyle yetersiz” olduğunu söyledi ve küresel ısınmanın “geri dönüşü olmayan” sınırı geçme tehlikesine karşı uyarıda bulundu.

‘Yetersiz olan siyasi irade’

BM Sekreteri konuşmasına artan sıcaklıkların etkisinin tüm dünyada halihazırda hissedildiğini ve hem insanlar hem de diğer canlılar için dramatik sonuçlar doğurduğunu belirterek devam etti.

Genç insanların iklim için kayda değer bir örgütlenme gösterdiğini, şehirlerin ve iş yerlerinin 1,5 derece hedefleri için adım atmaya başladıklarını belirten Guatteres,  yetersiz olanın “siyasi irade” olduğunu söyledi.

Guterres gazetecilere verdiği demeçte, “Geri dönüşü olmayan nokta artık uzakta değil. Ufukta görünüyor ve bize hızla yaklaşıyor” ifadelerini kullandı.

2 haftalık maraton bugün başlıyor

Tam ismi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 25. Taraflar Konferansı olan zirveye, anlaşmaya taraf olan 197 ülkenin delegeleri ile uluslararası kurumlar ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri katılıyor. 2 Aralık’ta gerçekleşecek İklim Zirvesi 2 hafta boyunca sürecek ve yoğun müzakerelere sahne olacak. Zirve, Paris Anlaşması’nın uygulanmaya başlayacağı yıl olan 2020 yılı öncesinde düzenlenen son iklim zirvesi olduğu için büyük öneme sahip.

Geçtiğimiz Cuma günü gerçekleşen küresel iklim grevinde 157 ülkede, 2 binden fazla kentte çevreciler iklim değişikliğine karşı önlem alınmasında yetersiz kaldıkları gerekçesiyle hükümetleri protesto etmişti. Eylemciler 6 Aralık’ta COP25’e katılacak hükümetlere baskı oluşturmak için sokaklarda olacak.

 

Kanal İstanbul için deprem ve ekolojik yıkım uyarısı

Yerbilimi ve deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, Kanal İstanbul projesine dair görüşlerini sosyal medya hesabından paylaştı. Projeyi yerbilimleri ve deprem açısından değerlendiren Prof Dr. Görür, Kanal İstanbul’un deprem riskini arttıracağını söyledi ve projeyle ilgili şu bilgileri paylaştı:

  • Projenin amacı: İstanbul Boğazında gemilere geçiş kolaylığı sağlamak, kazaları önlemek ve gelir sağlamaktır.
  • Güzergah: Küçükçekmece-Terkos Gölü arasındaki vadi boyunca kazılacaktır. Tek bir geminin geçebileceği genişlik ve derinlikte olacaktır.
  • Zemin (Jeoloji): Kanal Küçük Çekmece yöresinde Miyosen ve daha genç, görece daha sorunlu zemini (çökelleri) kesecek ve kuzeye gittikçe Eosen-Oligosen yaşlı birimlerin içerisine girecektir. Bu zemin yer yer çok sert kireçtaşları ile görece daha yumuşak kiltaşı, silttaşı, kumtaşı ve marnlardan oluşmuştur. Kanalın Karadeniz’e girişi de çürük zeminden ibarettir.

‘Ekosistem tahrip olacak’

Twitter hesabı üzerinden değerlendirmesine devam eden Görür, kanalın kazılması durumunda yaşanacak olumsuzlukları şu şekilde listeledi:

a) Yaklaşık 1-1,5 milyar m3 malzeme kazılacaktır. Bu malzemenin kazılması yıllarca sürecek, kazıda iş makinalar ve patlayıcı kullanılacak dolayısıyla vadi ve çevresindeki ekosistem, fauna ve flora büyük ölçüde tahrip olacaktır.

b) Bu boyuttaki bir malzemenin herhangi bir yere serilmesi mümkün değildir. Bir ihtimalle Marmara içerisinde adacıklar oluşturulacaktır. Marmara’nın içerisindeki aktif fay sistemi düşünülürse bu iş son derece riskli olacaktır.

c) Kanalın kazılması esnasında zemin özelliklerine göre fazla kayma, heyelan ve göçmeler olacaktır.

‘Riskli ve maliyetli’

d) Deniz seviyesine kadar kazılınca kanal bir drenaj sistemi olarak çalışacak ve kanal çevresindeki yeraltı su rezervuarlarını tahrip edecek ve yörede tuzlanmaya neden olacaktır.

e) Kanal ile Boğaz arasındaki bölge bir ada haline gelecek dolayısıyla tüm ulaşım sistemleri değişecek ve zorlaşacaktır. Özellikle Kanalı üstten geçecek yapılar irtifa, zemin koşulları nedeniyle daha riskli ve maliyetli olacaktır. Bu adanın Trakya’dan ayrılması askeri açıdan da riskli olabilecektir.

‘9-10 şiddetinde depreme sebep olabilir’

f) İstanbul deprem beklemektedir. Beklenen deprem gerçekleşirse Kanal’ın Marmara ağzı 9-10 şiddetinde etkilenebilecektir. Kanal gibi yatay ve düşey harekete sıfır toleranslı bir yapının bu depremden (veya sonrakilerden) ciddi hasarlar görmesi mümkündür.

g) Yetkililerin ifadesine göre Kanalın etrafında en az 3 milyonluk bir şehir oluşacaktır. Bu da deprem riskini artıracaktır. Fazla nüfus fazla can ve mal kaybı demektir.

h) Kanal dünyanın en kirli denizlerinden biri olan Karadeniz ile şu anda can çekişmekte olan Marmara’yı birleştirecektir. Orta Avrupa’nın tüm sanayi kirliliği bu vesile ile Marmara’ya dolacaktır.

I) Marmara’nın oşinografik sistemi bozulacak ve bu denizde oksijen tüketimi daha da hızlanacaktır. Bu da yaşam koşullarını daha da zorlaştıracaktır. Görüldüğü gibi böyle bir projenin getirisinden çok götürüsü vardır. Kaldı ki milyarlarca dolara mal olacak bu proje yerine ülkenin çok daha elzem olan işleri yapılabilir. Bu günün teknolojisi ile Boğaz’da trafik çok daha güvenli bir şekilde gözetim ve denetim altına alınabilir. Bu hem daha ucuz hem de ülke yararına olur.

Ekoloji Birliği: Acilen durdurulmalı

Ekoloji Birliği tarafından yapılan çağrıda da projenin derhal durdurulması talep edildi.  ÇED dosyasının son aşamasına geldiğinin söylendiği açıklamada, henüz süreç tamamlanmadan ihale hazırlıklarına başlandığı iddia edildi.

Açıklamada projenin bilim insanları, meslek odaları, doğa koruma örgütleri ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan bilimsel çalışmalar ve raporlar tarafından tehlikeli bulunduğu hatırlatıldı ve şu bilgiler paylaşıldı:

  • Tarım arazileri tuzlanma nedeniyle kullanılmaz hale gelecek,
  • Kanala gelen deniz suyunun toprağa karışmasıyla yeraltı sularının da tuzlanması sonucu kullanılmaz olacak,
  • Su havzaları, tarım alanları ve ormanların sürdürülebilme olasılığı kalmayacak.
  • Çıkarılacak yaklaşık 1 milyar 155 milyon 668 bin metreküp hafriyatla deniz dolgusu yapılmak istenmesi de ayrı bir ekolojikdengenin zarar görmesine neden olacak. Kıyıların özellikleri bozularak akıntının etkisi değişerek kıyıları etkileyerek zarar verecek.

Kuzey Ormanları yok edilecek

  • Üçüncü havaalanı ve üçüncü köprüden sonra bu proje ile Kuzey Ormanları tamamen yok edilecek.
  • İstanbul ada haline gelecek, imar baskısı oluşacak, yeni yapılaşma artacak, betonlaşmış alanlar daha da artacak,
  • Proje, ormansızlaşma, betonlaşma, tuzlanma, kuraklaşma ile iklim krizinin daha da artmasına neden olacak.

En büyük ekolojik yıkım projelerinden biri olarak adlandırdıkları Kanal İstanbul Projesi’nin iptalini talep eden Ekoloji Birliği, açıklamasını hem Marmara Bölgesi’nde hem de ülkenin diğer yerlerinde yaşayan tüm yaşam savunucularını söz konusu projeye karşı mücadeleye çağırmasıyla sonlandırdı.

 

Kömür karşıtları maden sahalarını işgal etti

Kömür kullanımına karşı çıkan “Ende Gelände” isimli çevre örgütü Almanya’nın Brandenburg eyaletinde bulunan Welzow-Süd maden sahasında ve Leipzig yakınlarındaki Vereinigtes Schleenhain maden sahasına girerek maden çalışmalarını engelledi. Göstericilerin bir bölümü de yine Brandenburg eyaletindeki Jänschwalde maden alanında protesto gösterileri düzenledi.

Çevre örgütü toplamda yaklaşık 4 bin göstericinin söz konusu maden sahalarındaki çalışmaları engellemek amacıyla protestolara katıldığını açıkladı. Göstericilerin bu şekilde Alman hükümetinin yetersiz gördükleri iklim politikalarını protesto ettikleri vurgulandı.

‘Madenler kapatılmalı’

Hareketin sözcüsü Johnny Parks “Kritik bir noktadayız. İklim krizini durdurabileceğimiz zaman aralığı çok hızlı bir şekilde kapanıyor” ifadelerini kullandı. Parks “Bugünkü protestomuzla madenin tamamen kapatılması gerektiğine dikkat çekiyoruz” dedi.

Jänschwalde linyit kömürü madeni, bir dizi denetimden geçemediği için mahkeme kararıyla kısıtlı bir şekilde hizmet veriyo.  Jänschwalde madeni Avrupa’nın iklim için en fazla olumsuz etkisi olan madeni olarak biliniyor.

Bir başka sözcü Sina Reisch ise Alman hükümetinin tartıştığı ve kömür kullanımına son vermeyi öngören yasanın tamamen yetersiz olduğunu savundu. Reisch kömür kullanımının bir an önce sonlandırılması gerektiğinin altını çizerken, ancak bunun faturasının sektörde çalışanların sırtına yüklenmemesi gerektiğinin altını çizdi.

Yeşil Ekonomi Konferansı’nda ‘Yeşil Yeni Düzen’ masaya yatırılacak

9. Yeşil Ekonomi Konferansı, 3 Aralık’ta Yeşil Yeni Düzen başlığıyla, İstanbul’da gerçekleştirilecek. Konferans, Yeşil Düşünce Derneği ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği işbirliğiyle düzenleniyor.

Konferans ile Yeşil Yeni Düzen kavramına geri dönüp geçen 10 yılın muhasebesinin yapılması amaçlanıyor. Küresel ölçekte ve Türkiye özelinde bu 10 yıl içerisinde hangi alanlarda ilerleme, hangi alanlarda gerilemeler yaşandığını tespit etmeyi amaçlayan 9. Yeşil Ekonomi Konferansı’nda, yaşananların nedenleri ve sonuçları ile Türkiye ekonomisi için yeşil dönüşümün finansmanı konularında tartışmalar gerçekleştirilecek.

Yeşil Düşünce Derneği’nden yapılan açıklamada, şu ifadeler yer alıyor:

“Bu dünyada barışçıl biçimde yaşamaya devam etmek istiyorsak, içinde bulunduğumuz krize ekonomik, toplumsal ve ekolojik boyutlarıyla aynı anda çözüm bulmamız gerekiyor. 1930’ların Yeni Düzen’i ekonomik krizi nasıl toplumsal krize çareler üreterek yenebildiyse, 21. Yüzyılın bu ilk krizi, artan yoksulluk ve ilkim krizini es geçerek atlatılamayacak. Nitekim AB ve ABD gibi merkez ülkelerdeki seçimlerde Yeşil Yeni Düzen’in en çok tartışılan konu olması bir sürpriz değil.

2009 yılında Yeşil Yeni Düzen kavramı bu ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı. Yeşil Ekonomi konferanslarının ilkini de o yıl bu başlık altında düzenlemiştik. Bu yıl, Yeşil Yeni Düzen’in 10. Yılı. Geçen 10 yıl içinde kimi ülkeler üç hedefi de gözeten dönüşümleri başardı. Türkiye gibi kimi ülkeler de bu fırsatı tepip, sürdürülemez bir ekonomik yapıda ısrarcı oldu. Türkiye’deki krizin kronikleşmesinde bu vurdumduymazlığın payı büyük.”

3 Aralık 2019 Salı günü, Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleştirilecek konferansın programı şöyle:

 PROGRAM:

09.30 – 10.00   Kayıt

10.00 – 10.15    Açılış Konuşmaları

10.15 – 10.50    Doç. Dr. Sevil Acar (Boğaziçi Üniversitesi) İklim Değişikliği Politikasında Alternatif Kurgular ve Olası Sonuçları

10.50 – 11.25    Gülay Dinçel (İktisatçı/Kıdemli Uzman) Enerji politikalarının büyüme modeli tercihleri bağlamında değerlendirmesi

11.25 – 11.40     Kahve Arası

11.40 – 12.15     Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu (İstanbul Bilgi Üniversitesi) Yeşil ekonomik düzene geçişte fiyatlandırma politikaları ve toplum desteği

12.15 – 12.50    Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı (İstanbul Teknik Üniversitesi) 666

12.50 – 13.30    Değerlendirme ve Kapanış

Konferansa katılım için kayıt yaptırmak gerekiyor. Geniş bilgi ve kayıt için tıklayın.

 

Bolsonaro: Yangınları DiCaprio finanse etti

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro, ABD’li aktör Leonardo DiCaprio‘yu, ülkedeki Amazon ormanlarının yakılması için finansman sağlamakla suçladı.

Yangınların çıkarılması için Brezilya’daki sivil toplum örgütlerine para vermekle itham ettiği Dünya Doğayı Koruma Vakfı‘nın (WWF) DiCaprio’dan 500 bin dolar bağış aldığını öne süren Bolsonaro, başkanlık konutunun önünde yaptığı açıklamada “Bu Leonardo DiCaprio havalı bir adam, öyle değil mi? Amazon’un yakılması için para veriyor” dedi.

Bolsonaro, WWF’nin Brezilya’da yangınlarla mücadele için kurulan sivil toplum kuruluşları bünyesinde görev yapan itfaiyecilere, ülkedeki ormanları yakmaları ve ardından da daha fazla bağış elde edebilmek için görüntüler kaydetmeleri için para verdiğini iddia ediyor.

DiCaprio ve WWF’den yalanlama

DiCaprio, bir açıklama yaparak Bolsonaro’nun iddialarını yalanladı. Ünlü aktör, “Desteklenmeye değer olmalarına karşın, hedef alınan bu dernekleri finanse etmedik” ifadesini kullandı. WWF de DiCaprio’dan hiçbir bağış almadığını duyurdu.

Leonardo DiCaprio’nun kurduğu Earth Alliance derneği, bu yaz peş peşe çıkan yangınların ardından Amazon yağmur ormanlarının korunması için 5 milyon dolar yardım vaadinde bulunmuştu.

‘Kanal İstanbul’un riskleri ve muhtemel sonuçları toplumla paylaşılmalı’

 Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) raporu hazırlanan Kanal İstanbul Projesi’nin İnceleme, Değerlendirme Komisyonu (İDK) Toplantısı 28 Kasım Perşembe günü Ankara’da gerçekleştirildi. Toplantıya katılan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, projenin İstanbul ve Marmara Bölgesi’nde oluşturacağı risklerin toplumla paylaşılması gerektiğini söyledi.

Ataç, toplantının ardından değerlendirmelerini paylaştı:

“Kanal İstanbul’un sadece bir deniz yolu ulaşımı projesi olarak değerlendirilmemesi gerekir. Çünkü projenin şehrin tüm karasal ve denizel yaşam alanlarını, yer altı suyu sistemini ve ulaşım sistemini tamamen değiştirmesi söz konusudur. Bu nedenle Kanal İstanbul Projesi’nin üst ölçekli mekânsal planlama ve stratejik çevresel değerlendirme çalışmalarının mutlaka yapılması gerekmektedir. Projenin bu süreçler dışında tutularak sadece ÇED süreci ile hayata geçirilmesi, gelecekte karşılaşılması muhtemel risklerin ve yaşanacak olumsuz sonuçların toplumla ve projeden doğrudan etkilenecek olan kesimlerle paylaşılmaması anlamına gelmektedir.”

 

TEMA Vakfı, Kanal İstanbul’un kent üzerinde oluşturacağı riskleri de şöyle sıraladı:

 İstanbul’un tarım arazileri yapılaşma baskısı altında

Kanal İstanbul Projesi’nin gerçekleşmesi halinde, büyük bölümü Avrupa Yakası’nda yer alan tarım arazilerinin hızla yapılaşmaya açılması riski bulunuyor. ÇED raporunda, proje alanının %52,16’sının tarım arazisi olduğu belirtiliyor. Ancak tarım arazisi kaybı sadece kanalın geçtiği güzergâhtaki tarım arazileri ile sınırlı kalmayarak kanal çevresinde oluşacak yapılaşmalar nedeniyle çok daha vahim boyutlara ulaşabilir.

Deprem riski altında olan İstanbul’da 8 milyon nüfuslu bir ada oluşturuluyor

Kanal İstanbul Projesi ile 8 milyon nüfuslu, 97.600 hektarlık bir ada oluşturuluyor ve bu alanda nüfusun daha da artması söz konusudur. Böylesine yoğun nüfuslu ve deprem bölgesinde olan bir alanda yapılması planlanan kanalın olası bir depremde yanal ve düşey hareketlere karşı nasıl bir tepki vereceği ÇED raporunda öngörülmüyor. Ayrıca ÇED raporunda olası bir depremde adada yaşayacak nüfusun nasıl tahliye edileceği konusuna da değinilmiyor.

İstanbul’un önemli içme suyu kaynakları risk altına giriyor

Projenin ÇED raporuna göre İstanbul’un temel su kaynaklarından biri olan Sazlıdere Barajı kullanım dışı kalmaktadır. Bu, iklim değişikliğinin kuraklık gibi etkilerini daha fazla hisseden İstanbul halkı için önemli bir su kaynağının kaybedilmesi anlamına geliyor. Ayrıca, Silivri, Çatalca ve Büyükçekmece ilçelerinin altında yoğunlaşmış yer altı suyu havzaları, iklim değişikliği kaynaklı kuraklık karşısında hayati öneme sahip tatlı su rezervleridir ve önemli miktarda tarım arazisini sulayabilecek potansiyele sahiptir. Deniz suyundan yer altı sularına bir sızıntı olması durumunda tüm Avrupa Yakası’ndaki yer altı sularında geri dönüşü olmayacak şekilde tuzlanma riski bulunuyor. Projenin ÇED raporu bu riske değiniyor ancak etkisini kapsamlı olarak değerlendirmiyor.

Yeni oluşacak adanın doğal yaşama etkisi öngörülebilir değil

Kanal İstanbul’un güzergâhı, özellikle doğal varlıklar açısından Trakya’nın zengin ve nadide bir bölgesinde yer alıyor. Güzergâhta bulunan Terkos Gölü ve civarı, Türkiye’nin en zengin floraya sahip bölgelerinden biridir. Kanal İstanbul, İstanbul’un Avrupa Yakası’nı Trakya’dan ayırarak yoğun nüfusu olan bir ada yaratacaktır. Böyle bir izolasyona doğal yaşamın nasıl yanıt vereceği öngörülebilir değildir.

Bölgenin iklim dengesini etkileyecek

Karadeniz’i Marmara’ya bağlayan Türk Boğazlar sistemi kendine has özellikler taşıyan iki tabakalı bir su ve akım yapısına sahiptir. Karadeniz ve Marmara’yı herhangi iki deniz gibi birleştirmek Marmara Denizi’ndeki ve hatta İstanbul’daki yaşamı önemli bir riskle karşı karşıya bırakıyor.  İstanbul Boğazı, Karadeniz’e nehirlerle gelen sular ile Akdeniz’den gelen sular arasında bir denge oluşturuyor. Karadeniz’in iklimsel dengesi tümüyle bu sisteme bağımlıdır ve bu sistemdeki herhangi bir değişim, uzun vadede Karadeniz’in iklimsel dinamiklerine olumsuz yansıma olasılığını ortaya çıkartmaktadır.

WWF-Türkiye: İhtiyaçtan fazla santral var

WWF-Türkiye kömürlü termik santrallere, havaya kirletici yaymaları için 2.5 yıl daha süre verilmesiyle ilgili yaptığı açıklamada, hava kirliliği yüzünden Türkiye’nin ağır bir bedel ödediğini belirtti. Başta Maraş ve Manisa olmak üzere filtresiz olarak çalışan tesisler yüzünden kanser nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısının arttığı belirtilen açıklamada, iddia edildiği gibi, filtre takmak için durdurulmalarının Türkiye’de bir elektrik sıkıntısı yaratmasının mümkün olmadığı kaydedildi.

WWF-Türkiye’nin açıklaması şöyle:

“Kömürle çalışan termik santrallere 2,5 yıl daha havayı kirletme izni veren yasal düzenleme Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Üçü hariç özel şirketler tarafından çalıştırılan ve toplam sayısı 15 olan termik santrallerde, 2013 yılından bu yana gerekli düzenlemeler yapılmadığı için, insan ve çevre sağlığı son derece olumsuz etkilenmektedir. Başta Kahramanmaraş ve Manisa olmak üzere bu tesislerin faaliyet gösterdikleri illerde kanser nedeni ile yaşamlarını yitirenlerin sayısı artmaktadır.

Kömürle çalışan termik santrallerin bacalarına filtre takılması ve çevreyle ilgili diğer düzenlemelerin yapılması zorunluluğu 2013’ten bu yana 4 kez ertelenmiştir ve son yapılan yasal düzenleme bu süreci iki buçuk yıl daha uzatmıştır. Filtresiz olarak çalışan bu tesisler hem teknolojik kısıtlamalar hem de karlılık oranlarının zayıf olması nedeniyle her gün işletilmemekte, bazıları ise yılda sadece 65-70 gün civarında çalışmaktadır. Filtre takmak için durdurulmalarının Türkiye’de bir elektrik sıkıntısı yaratması mümkün değildir; kaldı ki bu tesislerin hepsinin aynı anda durdurulması gerekmemektedir.”

Greenpeace Akdeniz – Türkiye Ofisi tarafından yapılan çalışmaya göre, kömürün gerçek bedeli 2860 erken ölüm, 17400 çocukta bronşit, 3690 hastaneye yatış.

Açıklamada, şu bilgilere de yer verildi:

  • 2009’dan beri kurulu güç ve üretim arasındaki makas giderek açılmaktadır. TEİAŞ’ın verilerine göre, 2017 yılında en yüksek talep olan dönemde bile 80.343,3 MW değerindeki kurulu gücün yalnızca 47.660 MW’ı yani % 59,3’ü kullanılmıştır.
  • İhtiyaçtan fazla santral kurulduğu için talepten çok daha yüksek bir arz bulunuyor. Dolayısıyla zaten sürekli çalışmayan santrallerin gerekli düzenlemelerin yapılması için geçici süreliğine sırayla durdurulması sorun teşkil etmemektedir.
  • Temiz Hava Hakkı Platformu tarafından hava kirliliği ölçümleri ve ölüm istatistikleri kullanılarak yapılan analize göre, Türkiye’de 2017 yılında hava kirliliği trafik kazalarından 7 kat fazla can almıştır.
  • 2018 yılında hava kalitesi, ulusal sınır değerlerine göre değerlendirildiğinde; 81 ilin yarısından fazlası (%56) kirli hava solumuştur.
  • 2018 yılında hava kalitesi en kötü il, Afşin-Elbistan ilçesinde iki kömürlü termik santrali ve yeni santral planları ile gündeme gelen Kahramanmaraş olmuştur.
  • Temiz Hava Hakkı Platformu’nun hazırladığı ‘Kara Rapor’a göre  2017 yılında Türkiye’deki hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği kılavuz değerlere indirilmiş olsaydı ülkemizde yaşanan ölümlerin yaklaşık %13’u önlenebilirdi.
  • Aynı rapora göre; kirli havanın düşük yapmak, çocuklarda doğum ağırlığı, otizm, diyabet (Tip 1), ani bebek ölümü sendromu, astım, KOAH, bronşiolit ve bronşit gibi solunum hastalıkları, zatürree ve zekâ geriliği gibi sağlık sorunları ile ilişkili olduğu kanıtlanmıştır.
  • Söz konusu tesislerde çevre ve hava kirliliğini engellemeye yönelik yatırımların ertelenmeden, derhal yapılması çevre ve halk sağlığı açısından mutlak bir zorunluluktur.

Kadınların şiddete karşı danslı protestosu dünyaya yayılıyor

Hükümet karşıtı protestoların sürdüğü Şili’de feminist grupların ‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ nedeniyle hazırladığı performans tüm dünyaya yayıldı. Fransa, İspanya, Kolombiya, Almanya ve Türkiye’de kadınlar sokaklarda danslı protesto gösterileri gerçekleştirdi.

https://twitter.com/ProfessorsBlogg/status/1200722790778843136/video/1

Şili’nin Valparaiso kentinden feminist bir kolektif olan Las Tesis’in hazırladığı performans, ekim ayında sergilenmek istenirken, sokaklara taşan protestolar nedeniyle gösteri ertelenmişti. Ancak gösterilerde gözaltına alınan kadınlardan en az 12’sinin tecavüze uğradığının belirlenmesi üzerine, protestolar Şili sokaklarına taştı.

 

‘Yolunda bir tecavüzcü’ adını taşıyan performansı La Tesis, 25 Kasım’da Santiago’daki La Plaza de Armas ve Kadın ve Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın önüne taşıdı. Kadın cinayetlerini, cinsel saldırı ve istismar olaylarını protesto etmek amacıyla dört ayda hazırlanan performansda kadınlar gözlerine siyah bant çekip, dans ederek marş söyledi.

https://www.facebook.com/tamara.sanchocandia/videos/10217944494741579/?t=15

 

Sosyal medyada yayınlanan görüntülerin ardından protestolar tüm dünyaya yayılmaya başladı. İspanya, Fransa, Kolombiya başta olmak üzere birçok ülkede kadınlar meydanlarda gözlerini bantla kapatarak dans gösterisi yaptılar.

Türkiyeli kadınlar da katıldı

Sosyalist Kadınlar Meclisi’nden kadınlar, danslı protestoyu İstanbul’a taşıdı. İstanbullu kadınlar şu sözler eşliğinde dansı gerçekleştirdi:

“Hayır dersem hayırdır. Israr edemezsin.

Beni suçlayamazsın tecavüzcü sensin. Tecavüze hayır.

Ne istersem giyerim taciz edemezsin. Tacize hayır.

Yaşasın kadın dayanışması.”

Kadın Meclisleri de “Şilili kadınların dünyaya yayılan dansı #LasTesis’i Türkiye’ye taşımak için hazırlıklara başlıyoruz” diyerek bugün 19.00’da yapacakları hazırlık toplantısı için kadınları Beşiktaş İnovasyon Merkezi’ne çağırdı.

 

Kara Cuma’ya karşı Takas Pazarı

Haber: Tuğba Baykal

Geçtiğimiz 29 Kasım Cuma günü Kadıköy Tasarım Atölyesi’nde farklı bir Black Friday (Kara Cuma) yaşandı. Fridays For Future/Gelecek İçin Cumalar İstanbul’dan bir grup genç aktivist,  “Kara Değil Yeşil Cuma” etkinliğinde buluştu.

“Tüketme, Takası Destekle” pankartı açan gençler kullanmadıkları kıyafet, kitap ve diğer eşyaları birbirleriyle takas etti. Takas Şenliğinde ayrıca Teneke Trampet, Birileri, Eskitilmiş Yaz grupları da mini konserler verdi.

Yiğithan Bektaş ve Bilgenur Güven’in sunuculuğunu yaptığı etkinlikte takasa gelen aktivistler neden iklim grevlerini desteklediklerini anlattılar.

Alara Egi ve İdil Ceren Yılmaz.

‘Tüketmiyoruz, takas ediyoruz’

O gençlerden Friday For Future aktivisti İdil Ceren Yılmaz, takas yapma kararını nasıl aldıklarını şu sözlerle açıklıyor:

“Bugün hem Black Friday hem de 4’üncü Küresel İklim Grevi günü. Biz Fridays for Future-İstanbul olarak iki  ay önce iklim grevi yapmıştık. Bu sefer farklı bir şey yapmak istedik ve bir pasif direniş yöntemi olarak bunu seçtik. Black Friday’de insanlar çılgın gibi tüketime yönlendirildiği için bu tüketim çılgınlığına dur demek istiyoruz.”

Fridays For Future kapsamında 29 Kasım’da, dünya genelinde 3400’den fazla etkinlik düzenlendi. Takas pazarı da bu etkinliklerden biri. Takas etkinliği dünyanın diğer ülkelerinde de gerçekleştirildi.  Türkiye’de İstanbul dışında takas yapılan diğer yerler ise İzmir, Ankara, Adana ve Ayvalık.

Etkinliği düzenleyenlerden Alara Egi, moda sektörünün karbon gazı salınımında önde gelen sektörlerden biri olduğunu söylüyor. “İhtiyacımız olmayan şeyleri almaya yönlendiriliyoruz ve buna dair bir farkındalık oluşturmak gerekiyor” diyen Egi, iklim grevi gününde neden böyle bir etkinlik gerçekleştirdikleri şöyle anlatıyor:

“Özellikle moda sektörü karbon gazı salınımının en yüksek olduğu sektörlerden biri. Markalar giderek daha fazla koleksiyon çıkarmaya ve bizler de gardıroplarımıza ihtiyacımız olmayan eşyaları doldurmaya başladık. Biz bu etkinlikle sürekli yeni bir şeyler almak zorunda olmadığımızı, 2. el de giyinebileceğimizi, takas yapabileceğimizi göstermeye çalıştık.”

‘Kendi yöntemlerimizi bulmak zorundayız’

Takas Şenliği, Fridays For Future ekibi olarak yalnızca çocukların ve gençlerin düzenlediği ilk organizasyon. Konuştuğumuz gençler bu yüzden de heyecanlı olduklarını söylüyor.16 yaşındaki İdil Ceren Yılmaz kendi inisiyatifleriyle aldıkları bu karardan dolayı da mutlu:

“Daha önceki yaptığımız tüm eylemleri, Sıfır Gelecek Platformu ile birlikte gerçekleştirdik. Bu platformun içinde de 20 farklı STK ve grup vardı. Takas ise yalnızca bizim düzenlediğimiz bir etkinlik, bizim açımızdan o yüzden ayrı bir önemi var”

İklim aktivisti gençler her hafta Fridays For Future İstanbul ekibi olarak düzenli toplantı yapıyor ve iklim krizine karşı yapılabilecekler üzerine konuşup tartışıyorlar. “Türkiye’de İngiltere ve diğer ülkelerdeki gibi yolları, köprüleri kapattığımız eylemlere izin verilmiyor biz de kendi yöntemlerimizi bulmak zorundayız” diyen gençler, buna rağmen mücadeleye devam etmekte kararlı. İdil Ceren Yılmaz zaman zaman kamuoyunda tartışılan iklim grevlerine yönelik eleştirileri ise haksız bulduğunu söylüyor:

“ Bizim hareketimiz elitist bulunuyor, zaman zaman böyle şeyler duyuyoruz, sanki biz abartıyormuşuz gibi. Fakat iklim krizi bilimsel bir gerçek ve biz bunun karşısında aslında en temel hakkımız olan yaşam hakkımızı savunuyoruz”

Deniz Özaydın.

Takas Şenliğinde, Fridays For Future uluslararası kampanya metni de okundu. Deniz Özaydın’ın okuduğu metinde 6 Aralık’ta düzenlenecek iklim grevlerine çağrı yapıldı.

Dünya genelinde sayıları hızla artan Fridays For Future iklim aktivistleri aralık ayında 2400 den fazla noktada grev yapacak. Fridays For Future kampanyaları kapsamında Avrupa’da 400 milyon kişi “İklim Acil Durumu” ilan etti. Dünya genelinde ise bu sayı yaklaşık olarak 1 milyara ulaşmış durumda.

 

 

 

 

 

Orman diye diye (6): Canım ormancı

Hemen her yerde ve sürekli olarak söylediğimi tekrarlayarak başlayayım bu yazıya: Türkiye’de ormancılık kültürünün derin ve sağlam kökleri var. ‘Cibal-i mubaha’dan[1] çağdaş ormancılığa uzanan yol kimi zaman dikenli çakıllı, kimi zaman güllük gülistanlık ama oldukça uzun bir yoldur.

İlk orman müdürlüğü 1839 yılında Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak kurulmuştur. Elbette bu müdürlüğün kuruluş amacı ormanları korumak ve artırmak değil, orman ürünlerinin satışından vergi toplayarak hazineye gelir kaydetmekti. Öyle ya da böyle ülkemiz ormancılığının başlangıç noktasıdır diyebiliriz bu yıla ve o nedenle de Türkiye ormancılık örgütünün amiral gemisi olan Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) logosunda da 1839 yazar.

Tanzimat Fermanı ile başlayan bu kritik süreçte ülkeye pek çok alanda pek çok farklı yabancı uzman davet edilmiş ve bu uzmanların bazıları gerçekten de tarihe damga vuran atılımların öncüsü olmuştur. Lois Tassy bunlardan biridir. Türkiye ormanları ve ormancılığı için yaptığı katkılar içerisinde kuşkusuz en önemlisi 1857 yılında ülkenin ilk orman okulunu kurmasıdır denilebilir. Bugün mensubu olmakla övündüğüm İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nin[2] (İÜOF) temeli de bu okuldur ve bu nedenle İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nin logosunda 1857 yazmaktadır.

İşte bu iki kurum, yani OGM ile İÜOF Türkiye’deki ormancılık kültürünün beşiğidir. Fakülteden yetişen orman mühendisleri ülkenin dört bir yanına yayılmış OGM birimlerinde görev alarak, yalnızca ağacın değil toprağın ve suyun, kuşun ve böceğin, otun ve çiçeğin gelecek nesillere bugünkünden daha nitelikli şekilde ve daha yüksek miktarlarda aktarılması için ter akıtırlar. Fakültede hocalar istisnasız şekilde önce “koruma” derler, teşkilatta amirler ekosisteme zarar verecek emirlerin altına imza atmazlar. Yanlış kararlar olmaz mı, elbette olur. Kötü niyete rastlanmaz mı, elbette rastlanır. Fakat bir kültürü başarılı yapan kusursuz olması değil kusurlarını giderecek önlemler almayı bilmesinde yatar. Ormancılık kültürü de bunu çok uzun yıllar başarabilmiştir.

Aman ormancı

Diyebilirsiniz ki, “Hocam, geçen yazıda ne diyordunuz şimdi ne diyorsunuz?” Yanıtım şu; üst paragrafta söylediğim yerleşik ormancılık kültürüdür. Geçen yazıda bahsettiğim, “aman ormancı” diyerek değerli meslektaşlarıma sitem ettiğim tablo ise geçici olduğuna bütün kalbimle inandığım kötü bir dönem bana göre. Tarihe baktığınızda bu tür dönemleri sık sık görebilirsiniz. Adeta bir akıl tutulmasıdır bu. Bu akıl tutulmasını beslemek için pek çok araç kullanılır. Baskı ve korku bunların en yaygın ve bilinenidir. İyi iş yapar ama kalıcı etki yaratması mümkün değildir. Çünkü baskı ve korkuyu yırtıp atan kahramanlar mutlaka çıkar ve sonra örülen duvarlar domino taşı misali bir bir yıkılır.

Aman ormancı dememden alınan meslektaşlarım olmuştur. Belki de pek çoğu içinden şunu geçirmiştir: “Hoca’nın tuzu kuru. Atıp tutuyor. Acaba biliyor mu bizim ne koşullarda çalıştığımızı? Yarın ne olacağımızı bilmeden zor koşullarda görev yapıyoruz. Çoğu zaman gecemiz gündüzümüze karışıyor. Bir hafta bile izin kullanamadan geçen yıllar oluyor. Rotasyon uygulamasıyla aile düzenimiz darmadağın oldu. Örgüt yapısı sürekli değişiyor. Tabela değiştirmekten yorulduk. Bilgi ve deneyim olarak bizden geri olanların tepemize amir olarak oturtulması onurumuzu zedeliyor. Personel yetersiz, araç-gereç yetersiz, bürokrasi boğucu boyutta, ama biz bütün bunlara rağmen orman sevdasıyla işimizi yapmaya çalışıyoruz ve hoca aman ormancı diyerek bizleri zan altında bırakıyor.”

Bilmez miyim hiç? Sürekli aranızda değil miyim? Türkiye’nin dört bir yanını dolaşıyorum. Bir sınıf arkadaşımı bölge müdürü koltuğuna kurulmuş görürken diğerini sıradan mühendis olarak çalıştıran sistemin çarpıklığını sizler kadar yakından takip etmez olur muyum? Sözüm size değil, bilin isterim. Sözüm nereye gideceğini çok iyi bilir, kaygılanmayın sakın.

Canım ormancı

Bakın, yıllardır kadro ilanı bekleyen kardeşlerinizin içi kıpır kıpır bu sıralarda. Orman Genel Müdürlüğü’ne 1150’si orman mühendisi olmak üzere 5000 yeni personel alınacak. Bu genç kadrolar sizlere destek olmak üzere heyecanla sürecin sonlanmasını bekliyorlar. Haftalardır mülakatlar devam ediyor. Merkezi sınav sistemi ile kendilerinden olanla olmayanı anlayamadıkları, ülkeyi ortadan ikiye bölen bu ilkel ayrımcılığı yeterince yapamadıkları için personel alım sistemini değiştirdiler. Bu ülkede nefes alıp veren herkes çok iyi biliyor ki amaçları çok bilgiliyi az bilgiliden ayırmak değil.  Bu da yetmiyormuş gibi onları sizin gibi devlet memuru kadrolarına atamayıp sözleşmeli olarak çalıştıracaklar. Neden dersiniz? Gayet açık değil mi? İstediklerini istedikleri zaman kapı dışarı etmek için. Yine de yıllardır işsiz dolaşmaktan bıkmış olan kardeşleriniz heyecanla bekliyor ormanla kucaklaşmak için. Sizce aralarından kaçı, olur da seçilirlerse neyle karşılaşacaklarını tam olarak biliyor? Döner sermaye üzerinden maaşlarının ödeneceğini biliyorlardır. Peki, bunun için, yani maaşlarını alabilmek, döner sermayeye daha çok gelir kazandırabilmek için daha fazla kesmeye zorlanacaklarını da biliyorlar mıdır dersiniz? OGM’nin en tepe isimlerinin odun üretimi artışıyla ilgili iddialı ama bir o kadar da üzücü açıklamaları ile 1150 orman mühendisi alımı arasındaki bağı kurabiliyorlar mıdır? Veya yeni açılan işletme müdürlükleri ve şefliklerinin ormanları daha iyi korumak için değil de daha çok odun üretebilmek için planlandığını tahmin ediyorlar mıdır?

Bu soruların sonu gelmeyeceği gibi umudumuz ve çabamız da bitmez. Ben “aman ormancı”lardan çok daha fazla “canım ormancı” olduğunu adım gibi biliyorum. Ormanın ve ekosistemin devamlılığını her şeyden üstün tutan canım ormancılara çok iş düşüyor. Yılmak yok, daha yapılacak çok iş var. Nasıl mı? Eh, onu da sonraki yazılara bırakalım, zira “canım editör”üm beş bin vuruşu geçme diye fena bastırıyor.

[1] Mubah, yani serbest dağlar anlamına gelir. Osmanlı’nın son zamanlarına kadar ormanların çok büyük bir bölümü cibal-i mubaha sayılmış ve herkesin serbestçe yararlanmasına açık olmuştur.

[2] İstanbul Üniversitesi 2018 yılında İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa şeklinde ikiye bölünmüş ve Orman Fakültesi İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa bünyesinde kalmıştır. Tepeden inme bir yaklaşımla gerçekleştirilen bu bölünme tarihe, akla ve vicdana uygun olmadığından ben resmi yazılar dışında yalnızca İstanbul Üniversitesi demeyi tercih ediyorum.