Ana Sayfa Blog Sayfa 2282

Sağlıkçılara genelge: Edebe ve inanca göre giyinin

İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü tarafından kurumlara gönderilen yazıda, sağlık personelinin giyeceği kıyafetler için “kurumumuzun saygınlığı açısından standartlara uyulması, gerektiğinde ana model, desen ve renkler korunarak edep adap ve inanca göre uygun şekillerde uyarlanması” uyarısında bulunuldu.

“Sağlık Personellerinin Kıyafetleri Hakkında” başlıklı yazı şöyle:

“Sağlıkta dönüşüm ile birlikte dünya standartları üzerinde çalışan sağlık çalışanlarımızın kendi temayülleriyle karar verilen kıyafet standartlarına göre, tüm sağlık personelinin (hemşire, ebe, sağlık memuru, sağlık teknikeri) 13/02/2019 tarih ve 87300753 sayılı Makam Onayı ile kıyafet standartları belirlendiği, hem personelin aidiyet duygusunun gelişimi hem de hizmet verilen kurumumuzun saygınlığı açısından standartlara uyulması, gerektiğinde ana model, desen ve renkler korunarak edep adap ve inanca göre uygun şekillerde uyarlanması ve 2020 yılı başına kadar tüm sağlık personelinin (hemşire, ebe, sağlık memuru, sağlık teknisyeni) kıyafet standartlarına uyması ilgi sayılı yazımız bildirilmiş olup, belirtilen süre 30.06.2020 tarihine kadar uzatılmıştır.”

Genel Sağlık-İş suç duyurusunda bulundu

Genel Sağlık-İş Genel Başkanı Zekiye Bacaksız, Kemal Memişoğlu ile ilgili suç duyurusunda bulunduklarını belirterek özetle şunları söyledi:

“Kemal Memişoğlu yayınladığı yazı ile sağlık personelini edepli, adaplı ve inançlı olanlar ve olmayanlar olarak ayırmış, kendince olmayanları kıyafetleri ile edepli adaplı olmaya ve inanca uygun davranmaya zorlamıştır.

Anlaşıldığı kadarıyla İstanbul İl Sağlı Müdürü kıyafet konusunda hukuki düzenlemelerden bihaberdir. Kendisine 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun Ek Madde 19, 25.10.1982 tarih ve 17849 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Kamu Kurum Ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık Ve Kıyafetine Dair Yönetmelik hükümlerini okumasını tavsiye ediyor, görevi mevzuata uygun davranmak olan İl Sağlık Müdürüne 657 sayılı yasanın 10. Maddesindeki “Amirlik yetkisini kanun ve diğer mevzuatta belirtilen esaslar içinde kullanır” düzenlemesini de hatırlatıyoruz.

‘Edep ve adaplı olmayı müdürden öğrenecek değiliz’

Yapılması gerekenin mevzuat hükümlerini uygulamak ve çağdaş kıyafetler içinde, şiddetten uzak, insanca yaşam seviyesinde ücret alan, uygun çalışma koşullarında, uygun çalışma saatlerinde hizmet veren, iş barışı içinde çalışan huzurlu sağlık çalışanına sahip olabilmek için ne yapılması gerektiğini düşünmek ve uygulamak olduğuna dikkat çeken Bacaksız, “Hiçbir sağlık çalışanının edep ve adaplı olmayı müdürden öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Edepli ve adaplı olması gereken birisi varsa o da bu yazıya imza atan Kemal Memişoğlu’nun kendisidir” dedi.

Bacaksız, bu tür ayrıştırıcı, ötekileştirici söylemlerin kimseye faydası olmadığını, böyle beyanların sağlık emekçilerini huzursuz ve mutsuz etmekten başka hiçbir amaca hizmet etmeyeceğini kaydetti.

TKP’li sağlıkçılar: Emirleriniz hükümsüzdür 

İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’nden gelen yazıyla ilgili ‘TKP’li Sağlıkçılar’ adına da bir açıklama yapıldı. “Siz ahlak polisliğine soyunabilirsiniz, ama sağlık emekçilerine ahlak dersi verecek durumda değilsiniz” denilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Kamuda “türbana özgürlük” diyenler, şimdi kendi inançlarına göre yaşamamızı emrediyorlar. Emirleriniz hükümsüzdür. Sizin gibi inanmayacak, sizin değerlerinizi benimsemeyeceğiz. Siz ahlak polisliğine soyunabilirsiniz, ama sağlık emekçilerine ahlak dersi verecek durumda değilsiniz, eğer mesele ahlak ve adapsa önce kendinize bakmalısınız. İnancınızı kimseye dayatamaz, toplumsal yaşamı kendi inançlarınıza göre düzenleyemezsiniz. İsteyen istediği şeye inanır, sağlık ortamında nasıl giyinileceğini en iyi sağlık emekçileri bilir. Sağlık ortamına sizin emirleriniz değil, etik kurallar yön verir.”

 

Gluten hassasiyetinde yeni iddia: Atalık ve modern buğdayın etkisi aynı

Gluten hassasiyeti konusunun medyada giderek daha fazla yer tutmaya başladığı günümüzde birçok kişi buğday tüketiminden kaçınıyor. Çoğu kişi buğday ile ilişkili bir tıbbi sorunları tespit edilememesine rağmen glutensiz ürünler tükettiklerinde kendilerini daha iyi hissettiklerini söylüyor. Bazı çevreler bunun sorumluluğunu modern buğday cinslerine atarken yapılan son araştırmaya göre, bu doğru olmayabilir.

Journal of Agricultural and Food Chemistry dergisinde yayımlanan çalışmada, atalık tabir edilen ve nesilden nesile bozulmadan aktarılarak geçen buğday cinsleri ile ıslah çalışmaları sonucu üretilen Gallegher adındaki modern tür arasında, bağırsak sağlığına etki yönünden bir fark olmadığı öne sürüldü.

1800’lerde ve 2000’lerde ekilen buğday karşılaştırıldı

Gıda Hattı’nın aktardığına göre, 1800’lerin sonundan 1940’lara kadar ABD’de yaygın olarak üretilen çeşit “Turkey” adı verilen cinsti. Daha sonra ıslah çalışmaları ile daha yüksek verimli, böcek ve hastalıklara karşı daha dayanıklı cinsler elde edildi. Bunlardan biri olan ve ABD’de 2012 yılında ekimi başlanan “Gallagher” cinsi, halihazırda ülkenin Great Plains (Büyük Düzlükler) olarak adlandırılan bölgesinde en fazla üretilen buğday çeşidi.

Oklohoma Üniversitesi’nden bilim insanları modern Gallagher cinsinin sağlıklı farelerde Turkey ve Kharkof cinsi atalık buğday türlerine göre daha fazla gastrointestinal soruna neden olup olmadığını inceledi. Fareler öncelikle yüksek düzeyde yağ ve şeker içeren, kronik enflamasyon ve hastalıklarla bağlantılandırılan Batı tipi diyetle beslendiler. Daha sonra yiyeceklerine bir insanın normal ya da yüksek tüketimine denk gelecek şekilde atalık veya modern cinsler karıştırıldı.

Araştırmacılar, her iki cins buğdayla beslenen farelerde de bağırsak enflamasyon belirtilerinin aynı olduğunu açıkladı. Elde edilen sonuçlara göre, atalık buğdayla beslenen farelerde enflamasyona neden olduğu bilinen interleukin-17 maddesinin hafifçe daha düşük olduğu görüldü. Ancak modern buğdayla beslenenlerde ince bağırsaklarda bulunan ve vili adı verilen tüycüklerin yapısının iyileştiği de tespit edildi.

Makalede, söz konusu buğdayın sağlıklı farelerde bağırsak geçirgenliğine veya enflamasyona atalık çeşitlerden daha fazla etki etmediği belirtildi.

Soru işaretleri

Araştırmanın sonuçları bilim ve gıda çevrelerinde tartışılmaya da başlandı. Bunun en önemli nedenini ise, araştırmayı fonlayan şirket ile yayımlandığı derginin sahipliği oluşturuyor. Çalışmanın yayımlandığı Journal of Agricultural and Food Chemistry dergisinin sahibinin “Yeşil Kimya” savunuculuğu yapan American Chemical Society olması soru işaretleri yaratırken, Galleger buğdayını geliştiren Oklohoma Genetics Inc. (OGI) de mercek altına alındı. Buğday, ABD’nin Kansas ve Oklahoma bölgesine uygun bir ürün. OGI ise internet sitesinde kendini Oklahoma Pedigreed tohum üreticisi ve işlemcisinden oluşan özel bir grup olarak tanımlıyor. Firmanın kurucuları, buğdaydaki BASF Clearfield teknolojisini eyaletteki çiftçiler için kullanılabilir hale getirmeyi amaçlıyor. 

Gluten hassasiyeti, bunun atalık ve ıslah çalışmaları sonucu üretilen ‘modern’ buğdayla ilişkisi konularında çalışmalar ve tartışmaların ise bundan sonra da sürmesi bekleniyor.

 

 

Kanal İstanbul acelesi: Güzergahta çalışmalar başladı

Kamuoyunde tepki çeken Kanal İstanbul projesinin en kritik bölümlerinden, Küçükçekmece gölü ile Sazlıdere Barajı arasındaki güzergâh havadan görüntülendi. Güzergahta bulunan Sazlıdere barajında  balçıktan temizleme çalışmaları yaptığı görüldü.

Havadan çekilen görüntülerde güzergâh üzerindeki Sazlıdere’nin kepçeler tarafından balçıktan temizlendiği görülüyor.Kanalın geçeceği güzergâhta, tır garajları, gecekondular bulunurken bir çok alan da sazlıkların içerisinde yer alıyor.

Projenin toplam uzunluğu 40- 45 kilometre olması bekleniyor.

Kanal İstanbul için kabul edilen ÇED raporuna itirazların süresi 2 Ocak’ta dolmuştu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il müdürlüklerine yapılan itirazlar, bundan sonra Çevre ve Enerji bakanlıkları tarafından değerlendirilecek ve bir karara varılacak. Ardından ise kişi ve kurumların açacağı yargı süreci başlayacak.  Süreç beklenmeden, alelacele yapılan Kanal girişimleri vatandaşların tepkisini topluyor.

Çevre Bakanlığı geçtiğimiz günlerde de, itiraz süresi henüz tamamlanmamışken,  kanalın çevresine kurulması planlanan “Yenişehir” hakkındaki detayları da Çevre Düzeni Planı‘na eklemişti. Yapılan değişiklik “İstanbul İli Avrupa Yakası Rezerv Yapı Alanı 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı Değişikliği” başlığıyla bakanlığın internet sitesi üzerinden paylaşılmıştı.  Askıya çıkan planın raporunda, “Yenişehir” olarak isimlendirilen söz konusu alan 10 ilçede toplam 36 bin 453 hektarı kapsıyor. Bu değişikliğe itirazların süresi de bir ay.

Ergene’den sonra Teke Deresi de alarm veriyor

Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi ile Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Çalışma Grubu, yaklaşık 1.5 yıldır bölgede sürdürdükleri saha faaliyetleri sonucunda, Kırklareli Ovası’nın tarım ve bahçecilik yapılan bölgelerinden geçen Teke Deresi’nin durumuna dikkat çekti.

Grup, Koyunbaba‘daki endüstriyel hayvan çiftliği, İnece Beldesi’nin alt yapısı hazır olmadan bölgede açılmasına izin verdiği özel firmalara ait süt işleme tesisleri ve mandıralar, hayvan kesimhanesi ve endüstriyel hayvan tesislerinin, beldedeki yetersiz biyolojik arıtma tesisine dahi göndermeden dereye yaptıkları deşarj sonucu, Teke Deresi’nin her hafta farklı renkte akmaya başladığını belirledi.

Kırklareli Ovası’nın tarım ve bahçecilik yapılan topraklarından geçen dereden artık ne tarım ne de hayvansal sulama yapılamıyor. Bölge halkı sulama için artezyen ve  yer altı su kaynaklarını kullandıklarını, bu nedenle maliyetlerin de yükseldiğini belirtiyor. Köylüler, yöreye açılması planlanan termik santral nedeniyle topraklarının planlı olarak itibarsızlaştırıldığını düşünüyor. Söz konusu alanda gerçekleştirilen toprak toplulaştırmaları da verimli toprakların santral kurulabilmesi için büyük şirketlere verileceğinin kanıtı olarak gösteriliyor.

Yetkililer ilgisiz

Sırasıyla Koyunbaba, İnece Beldesi ,Dokuzhöyük Köyü, Karahalil Beldesi, Hazinedar köyü, Yolageldi Köyü, Kuleli Köyü, Naibyusuf Köyü, Ağayeri Köyü,Yeşilova Köyü ,İmampazarı Köyü, Kumköy ve Pehlivanköy ilçesinden geçip Ergene nehrine karışan akarsudaki kirlenme, tarım,bahçecilik ve hayvancılığı olumsuz etkilediği gibi civarındaki insan ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Bölge halkı, deredeki ölü balık ve kurbağaların her geçen gün arttığını belirterek, yetkililerin ilgisiz kalmasından şikayet ediyor.

‘Önlem alınmazsa bedeli ağır olur’

Büyük şehirlerde satılan pek çok yerli ürünün bu köylerden tedarik edildiğini anlatan köylüler, bir an önce önlem alınmadığı takdirde yaşanacak ürün kaybının, dolayısıyla oluşacak işsizlik ve olumsuz ekonomik şartların bedelinin çok ağır olacağını belirtiyor: “Denetim yok,kesilen cezalar ve uygulanan yaptırımlar firmaların çevre adına alması gereken tedbirlerin maliyetlerinden düşük olduğu için tekrar tekrar kirlilik yaşıyoruz. İlgili makamların ve yetkililerin bir an evvel yaşananlara müdahale etmesini bekliyoruz.”

 

Muhafaza’kar’ siyasetin depremi

Etimolojik olarak muhafaza eden, mevcut şartları koruyan, gelenekselci ya da  yeniliğe ve değişime karşı manasında kullanılan  Muhafazakar kelimesi  değişime kapalı sağ siyaseti temsilen de kullanılır. Ancak neoliberal düzende sağ siyaset neo-sağ olurken, bu kelime de önceliğini ifşa eder. Zira muhafaza edilen geleneksel düşünce falan değil, Kanal İstanbul ile de bir tekrarını yaşamakta olduğumuz üzere devşirilen kardır, ranttır…

Başlangıçta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından dezavantaj yaratıyormuş gibi gösterilmesi ve uysal Boğaz kıyılarının  şahlanıp gemilere çarpmasıyla“ihtiyaç” olarak gündeme getirilen projenin temel amacı son haftalarda iyice anlaşıldı.  Kuşkusuz bu gerçeğin keşfinde teyakkuza geçen sivil toplumun  İstanbul’da Büyükşehir yerel yönetimini yanında bulmasının ve proje alanındaki  tapu kayıtlarının el değiştirdiğinin öğrenilmesinin payı  büyük. Bunu en çok, akabinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki kapsamına getirilen sınırlamadan anlıyoruz. Böylece  çok sesliliğin, farklı siyasi partilerin iş süreçlerinde birlikte görev almasının şeffaflığın sağlanmasındaki önemi bir kez daha tecrübeyle sabitlendi. Fakat, o başka bir yazının konusu, bu yazıda muhafazakarlığın yıkıcılık potansiyeline bakacağız.

Ekoloji ve çevre konularındaki uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.  Zira  yurt toprağını seven, onu ata yadigarı belleyen kimsenin su kaynaklarının kirletilmesine, su havzasının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip edilmesine, bitki örtüsünün, biyoçeşitliliğin, hayvan türlerinin 136 milyon karelik orman ve tarım alanıyla beraber yok edilmesine katlanması, sessiz kalması  mümkün değil.

Günde 11 ton dinamit

Bilim insanlarının uyarılarına en son Yüksek Çevre Mühendislerinin uyarıları da eklendi. Buna  göre  kanalın açılması için günde 11 ton dinamit kullanılacak ve  proje süresi olan 5 yıl boyunca her gün  kullanılan dinamitin kümülatif yıkım gücü   20 bin tonluk (20 Kiloton)  etkiye tekabül edecek. Bununla birlikte uzmanlara göre mesele 11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fay Hattı’nın geçmesi nedeniyle olası bir depremde kanalın iki yakası arasındaki yardım faaliyetlerinin yapılamaması/aksaması söz konusu olacak. Ayrıca uzmanlar yalnızca deprem riskine değil, kanalın açılması halinde Trakya bölgesinin zemininin killi volkanik yapısının durdurulması zor heyelan ve göçüklere yol açabileceğine de dikkat çekmekte.

Öte yandan  İstanbul depremine yönelik hazırlıkların yapılmayışını en son 2 ay önce bütçenin yetersizliğiyle açıklamış olan hükümet yetkilileri  Kanal İstanbul’un yapılması için “gerekirse hazineden karşılarız” diyerek kararlı olduklarını topluma göstermeye çalışıyor. Tarihe not düşülmesi için ben buradan net şekilde soruyorum: Depreme yönelik binaların hatta okul binalarının  güçlendirme çalışmalarının hazinede bütçe olmadığı için yapılamayacağını söyleyen siyasi iktidarın temsilcileri, şimdi Kanal İstanbul’un yapılması için Hazine’nin devreye gireceğini söylüyor öyle mi?

Normal şartlarda bir deprem, doğal afet meydana geldiği zaman, misal Marmara depremi , Düzce Depremi, Van depremleriyle de hatırlanırsa devlet maddi manevi imkanlarını seferber eder, medyadan dramatik mesajlar verilir, siyasetçiler bölgeye gider, deprem çadırları ziyaret edilir vs. Neticede yürekleri yakan bir dert hasıl olmuştur, telafisine çalışılır. Peki eğer Kanal İstanbul için dinamitler insan eliyle patlatıldığında  deprem, heyelan meydana gelirse vebali kim olacak? Bilim insanlarının uyarılarının reddi de fıtrata mı bağlanacak?

Ya kanal ya memleket

17 yıllık  nüfuzunun  ekonomik alt yapısını  inşaat projelerine dayandıran siyasi iktidarın yeni pay dağıtmak için pasta bulma çabasında olduğu ortada. Zira  genel işsizlik , ekonomi sorunlarını bırakın çözmeyi sorunun kaynağıyken kendi içinde de depremler yaşanmakta belli ki. Zira başka türlü  en basitinden enflasyon daha ne kadar hissedilen enflasyonun beşte biri olarak %11 gösterilebilir ki? Sanki Tanıl Bora’nın derlemesiyle inşaatın rant dağıtımından korporatizme uzanan ekonomi- politik gücün  hicvedildiği “İnşaat Ya Resullulah” dergisini okumanın tam zamanı…Özetle Kanal İstanbul’un yapılmasındaki sertlik ve ısrar  göze alınan yıkımla birlikte düşünüldüğünde yapılamayacak Kanal’ın bir başka doğal yıkım sürecini başlatacağını öngörmek çok zor değil. Fakat aksi Trakya’ya, Çanakkale’ye  doğru yeni kanal ve inşaat projelerinin de  habercisi olur ki bu noktada yeni sloganı tekrar etmeli Ya kanal ya İstanbul değil,  hakikaten Memleket…

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Süleymani için Tahran’daki devlet törenine yüzbinler katıldı

ABD suikastiyle Irak’ın başkenti Bağdat‘ta öldürülen İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani‘nin için bugün başkent Tahran’da devlet töreni düzenlendi.

Cenaze törenini törenine İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yanı sıra çok sayıda siyasetçi ve Devrim Muhafızları’nın neredeyse tamamı katıldı. Tahran’da toplanan yüzbinlerce kişiden sık sık intikam sloganları yükselirken, tabutun önünde duran ve Süleymani’nin ‘manevi babası’ olarak görülen Hamaney’in gözyaşlarına hakim olamadığı görüldü.

Süleymani’nin kızı: ABD ve İsrail’i kara günler bekliyor

Tahran Üniversitesi’nde düzenlenen törende İranlılara hitap eden Süleymani’nin kızı Zeynep Süleymani, babasının ‘şehitliğinin ABD ve İsrail’e kara günler getireceğini’ söyledi. ABD Başkanı Donald Trump‘a seslenen Süleymani, Çılgın Trump, cahilliğin bir sembolü ve Siyonistlerin elinde bir oyuncak. Babamın şehitliğiyle her şeyin bittiğini düşünme” ifadelerini kullandı.

Süleymani’nin ölümünden sonra yerine atanan yeni Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani de, öldürülen komutanın yolunda gitmeye devam edeceklerini söyledi. Kaani, “Bizim için tek tazminat, Amerika’nın bölgeden kaldırılmasıdır” dedi.

Kasım Süleymani için ilk tören yaşamını yitirdiği Irak’ta Kerbela ve Necef kentlerinde düzenlenmiş, cenazesi daha sonra ülkesi İran’a getirilmişti.  Dün de İranı’ın Ahvaz ve Meşhed kentlerinde düzenlenen törenlere onbinlerce kişi katıldı.

Tahran’ın ardından Kum kentine götürülecek Süleymani’nin, yarın doğduğu kent olan Kirman’da toprağa verilmesi bekleniyor.

İÜ geri adım attı: Yemekhane zammı iptal

Sabah kahvaltısını kaldıran ve indirimli yemek uygulamasını tek öğüne düşüren İstanbul Üniversitesi,  öğrencilerin ve kamuoyunun tepkisi üzerine geri adım attı. İÜ Rektörlüğü’nün açıklamasında “Rektörlüğümüz öğrencilerimizin sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemeklerinin önceden olduğu gibi aynen devam etmesi kararı almıştır” denildi.

Üniversiteye bağlı tüm kampüslerdeki yemekhanelerde başlayan uygulamayı protesto eden öğrencilerin protesto eylemine polis saldırmıştı.  Kamuoyunda hem uygulamaya hem de öğrencilere yönelik polis şiddetine tepki oluşmuştu.

Rektörlükten gece yapılan açıklamada şöyle denildi:

‘Öğrencilerin taleplerini dinleyen rektörlüğümüz… ‘ 

“İstanbul Üniversitesi uzun bir süredir öğrencilerine sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemeği imkanı sunan az sayıdaki üniversitelerden birisidir. Öğrencilerimizin sağlıklı beslenmeleri için bu imkanı sunmaktan da her zaman büyük memnuniyet duymuştur.

2020 yılı başında bütçe kısıtlılığı nedeniyle hiç arzu etmediğimiz halde yemekhane ilgili yeni bir düzenleme yapma ihtiyacı hasıl olmuştur. Ancak sadece bütçe yetersizliğinden kaynaklı yeni düzenleme üzülerek ifade etmek isteriz ki, hiç de tasvip etmediğimiz bir noktaya gelmiştir.

Gelişmeleri yakından takip eden, öğrencilerimizin dilekçelerini değerlendiren ve taleplerini dinleyen Rektörlüğümüz, yemekhane ile ilgili alınan kararı iptal ederek; öğrencilerimizin sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemeklerinin önceden olduğu gibi aynen devam etmesi kararı almıştır.

Rektörlüğümüz öğrencilerimizin yoğun talebi üzerine bütçe harcama planını yeniden gözden geçirmiş, diğer hizmet alanlarından kısarak yemek hizmetinin aynı şekilde devamını sağlamıştır. Önceliğimiz her zaman öğrencilerimizdir; Onların güven içerisinde, sağlıklı ve huzurlu şekilde eğitimlerine devam etmeleri için elimizden gelenin en iyisini yapmaya devam edeceğiz.

Sevgili öğrencilerimize sağlıklı, başarılı ve mutlu bir eğitim hayatı diliyoruz.”

Norveç’te en sıcak ocak ayı

Norveç’te normalde dondurucu soğukların yaşanması gereken bölgede sıcaklıklar mevsim normallerinin 25 derece üzerine çıktı. Bu aylarda ülkenin ‘normal’ sıcaklığı gündüzleri -5, -6 derece aralığında. Ancak geçtiğimiz perşembe günü Sunndalsøra köyünde 19 derece ile en yüksek sıcaklık ölçüldü. Bundan önceki en yüksek sıcaklık Ocak 1989’da Tajford’da 17.9 derece olarak gerçekleşmişti.

Ülkede çok sayıda kişi sıcak havanın keyfini çıkarsa da, birçok kişi iklim değişikliği nedeniyle bu durumdan tedirgin olduklarını belirtti. İklim uzmanları da endişeli. Küresel ısınmaya bağlı sıcaklık artışları, sadece Kuzey Buz Dairesi’ndeki  buzulların erimesine neden olmuyor, aynı zamanda halk sağlığı ve doğal yaşam açısından da büyük risk oluşturuyor.

Emet Değirmenci Avustralya’dan bildiriyor: Apokaliptik yangın görüntüleri bize ne anlatıyor?

İnsan eliyle yaşamın yok edildiği iklim kaosu dönemindeyiz. İnsan kendi varlığını da tehdit eder hale geldi. Dünyanın evrim sürecinde bu duruma  Altıncı  Yokoluş/ Antroposen; sistemi sorgulayanlar ise kapitalizmin yol açtığı yıkım anlamında Kapitalosen diyor. Bu yok oluş ya da çöküş durumu yalnızca küresel iklim krizi değil, aynı zamanda yönetilemez olması sebebiyle sosyal kaos da yaratıyor.

Bugünlerde Türkiye’de deprem korkusu neyse Avustralya’da yangın korkusu o durumda ve ben Avustralya’dayım! Yalnızca kurak yaz aylarındaki yangınlara karşı alarm döneminde değiliz artık. Neredeyse yılın her ayı aynı derecede alarm halinde olmamız gerekiyor. 2 Ocak 2020 tarihinde yayınlanan bir istatistiğe göre Avustralya’da şimdiden 12 milyon hektar ormanlık alanın yok olduğu yangınlar, 2018’deki Kalifornia ve geçen yıl meydana gelen Amazonlar ve Sibirya’daki yangınlarla kıyas kabul etmez durumda. Bu da henüz Ocak başı itibariyle.. Ki burada yalnızca yaz mevsiminin başlangıcındayız.

2019 yılı Ağustos ortalarında New South Wales (Yeni Güney Galler) eyaletinde başlayan yangın, yıl sonuna doğru diğer eyaletlere de yayılarak neredeyse altı aydır devam ediyor.  Kanada ve Amerika’dan gelen itfaiye uzmanlarına rağmen önü alınamayan yangınlar, herkesin günlük yaşamını ve seyahatlerini etkiliyor.  İnsanların fiziksel ve ruh sağlığı hatta iş yerlerindeki etkinlikleri alt üst olmuş halde.

Yaşlılar ve yoksullar en çok etkilenenler

Şu ana kadar 1000’den fazla evin yandığı belirtiliyor. Çoğu gönüllü yangın söndürücülerinden oluşan onlarca insan yaşamını kaybetti. Sydney Opera Binası’nın bulunduğu Sydney Boğazı’nın duman ve küllerle kaplandığı görüntü, korku filmlerinden bir sahne değil, bir gerçek!  Elbette kaybedilen yalnızca maddiyat değil aynı zamanda biyolojik çeşitlilik büyük zarar görüyor. Koala, kanguru, iguana gibi yalnızca Avustralya’ya özgü türler de azalıyor. Astımın en yüksek olduğu ülke olarak bilinen Avustralya’da yalnızca insanlar değil, tüm canlı yaşamının geleceği de etkileniyor.

Aynı zamanda her afet gibi bu yangınlar da ekonomik durumuna göre herkesi farklı vuruyor. Karbonmonoksit zehirlenmesine karşı yaşlılar, hastalar, uluslarası öğrenciler, evinde filtre ve soğutma sistemi olmayan yoksullar, her şeyden olduğu gibi yangınlardan da çok daha ağır etkileniyor.

Avustralya, yeraltı su kaynakları itibariyle dünyanın en kurak kıtası. Tektonik ve volkanik yolla yeryüzünün şekillenmesi anlamında ise en stabil kıtası olarak bilinir.  Burada yeryüzüne damgasını vuran olaylardan biri vahşi orman yangınları. Bu yangınlar, doğal afetlerden biri olarak kabul edilir. Hatta “beyaz adam” buraya gelmeden önce Aborijinlerin alanda dolaşarak kontrollü yangınlar çıkardıklarını biliyoruz.

Nedenler

Şu an yaşanan felaketin nedenlerinin başında fosil yakıt (kömür vb) lobileri tarafından desteklenen hükümet, stratejik planlarda özelleştirmeye önem verilmesi ve suyun özelleştirilerek başta maden şirketlerine satılması geliyor. Bilindiği üzere, madencilik endüstrisi en fazla yer altı suyu kullanır.  Bu da akiferi kurutabilir.  İşte Avustralya’da yaşananların bir nedeni olarak bu da gösteriliyor.  Nehir sistemlerinin ekosisteme aykırı yönetimi ve özel barajların yapımı da sorunu büyütüyor. Yıllardır Murray-Darling bölgesindeki nehirlerin beslediği Great Artesian Base’in  gittikçe kuruduğuna dikkat çekiliyor sağduyulu ve öngörülü bilim insanları tarafından.  Buna ek olarak daha önceki  yazımda söz ettiğim gibi, endüstriyel tarım ve hayvancılığın yol açtığı topraktaki tuzlanma ve nehirlerin kuruması da en önemli etkenlerden biri.  Aynı zamanda nehirlerin önüne yapılan büyük barajlar endüstriyel tarım ve hayvancılığa hizmet ediyor, doğanın canlanmasına değil.

Bazı bilim insanları okaliptüs ağacının soyulan gövde kabukları ve yapraklarında taşıdığı yağ nedeniyle yangını körüklediği kanatinde. Oysa  okaliptüs buranın yerel ağacı. Adaya özgü koalalar ve kuşların bir kısmı onunla besleniyor ve 600 den fazla türü mevcut.

Başka bilim insanları ise her ağacın yanabileceğini, asıl otlara ve fırça şeklinde olan çalılık ağaçlara odaklanmak gerektiğini söylüyor.  Aborijinlerin kontrollü yakma usulünde de zaten bunlara odaklanılıyordu. Otlar yakılarak bir yandan toprağa külü potasyum sağlarken bir yandan da kanguruların otlakları yenileniyordu.

Yerli pratiklerinden uzaklaşılması ve kolonizasyon

Mevcut vejetasyon, uzmanlar arasında sık sık tartışılıyor adada. Ekosistemin yeniden dengesi sağlanana kadar ağaçlandırmada dikkatli olmak gerektiğine vurgu yapılıyor. Belki yeniden ağaçlandırmada okalüptüsün gevrek ve gövdesi kolay soyulan türleri elenip yangına dirençli olduğu söylenen Mountain Ash denilen türü seçilebilir.

Geçen senenin ağustos ayında İzmir Gaziemir ve Karabağlar yöresinde çıkan ve uzun süre söndürülemeyen yangında da tartışıldığı gibi çıralı bir ağaç türü olan çam ağaçları ise, Avustralya’da istenmeyen bir parazit ağaç olarak tanımlanıyor. Adeta bir monokültür gibi her yeri sarı,  kızıl ve kara çam türleriyle doldurmanın yangına eğilimi artırdığı belirtiliyor.

Aborijinlerin yakma pratiğini eleştirenler varsa da ben hala o sistemin doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kontrollü yangınlar, hava koşullarının gözetilmesi dahil doğanın döngüleriyle  bütünleşmiş  bir uygulama… Doğayı yeniden canlandırma pratikleri gittikçe unutturulanlar arasında. Yerliler bu mevsimlik yakmaları o kadar sistemli yapıyormuş ki, adeta toplumsal örgütlenmenin bir parçasıymış.  O dönem hiç uyumadan, nöbeti birbirinden devralarak küçük alanlarda parça parça çıkarılırmış bu yangınlar.

Kısacası iklim kriziyle başa çıkmanın en önemli yollarından birinin arazi yönetiminde yerli ve yerel pratikleri geri getirmek olduğu anlaşılıyor.  Elbette var olan toprağın özellikle yeraltı suyunun korunması ve hatta akiferin beslenmesine yönelik stratejiler geliştirilmesi de önemli.  Avustralya, bu katastrofiden adım adım kurtulmanın yollarını arayıp bulmak zorunda. Herkesin yangın ekolojisini anlama ve değişen iklime uyum açısından stratejilerini siyasi partiler üstü tutulması gerektiği açık. Fosil yakıt lobilerinden uzak durmak, madencilik, tarım ve hayvancılık ve yeniden ağaçlandırma  stratejilerini gözden geçirmek ise en başta gelen maddeler arasında.

Kadınlar çocuk istismarı zanlılarına af tasarısına karşı sokağa çıkıyor

Daha önce pek çok kez gündeme getirilen ancak kadınların tepkileriyle geri çekilen ve şimdi yeniden gündemde olan ‘çocuk istismarı zanlılarına af’ düzenlemesine, kadınlar bugün (6 Ocak’ta) pek çok ilde tepki gösterecek.

Düzenleme, çocuk ile cinsel istismar faili arasındaki yaş farkının 10’un üzerinde olmaması ve evlendirilmeleri durumunda verilen cezanın ertelenmesini yani ceza verilmemesini kapsıyor. Hazırlanan tasarının 7 Ocak Salı günü Meclis’in açılmasıyla görüşüleceği iddia ediliyor.

‘Çocukların cinsel istismarının affı olmaz’

2016’da “Tecavüzü meşrulaştıramazsınız”, 2018’de “İstismarı affettirmeyiz” diyen kadınların tepkileriyle geri çekilen tasarıya karşı kadın örgütleri bu sefer de “Çocukların Cinsel İstismarının Affı Olmaz” diyerek sokağa çıkacak. Bugün gerçekleştirilecek eylemin duyurusu şu şekilde:

İktidarın, küçük yaştaki kız çocuklarına karşı istismar suçu işleyen erkeklerin bu kız çocuklarıyla evlenerek istismar suçundan affedilmesine yönelik bir tasarı hazırladığı ve bu tasarının önümüzdeki günlerde meclise geleceğine dair haberleri basından takip ediyoruz. Kadın örgütleri olarak, geleceği söylenen yasa tasarısına / affa yönelik itirazlarımızı ve görüşlerimizi paylaşmak “Çocukların Cinsel İstismarının Affı Olmaz” demek için 6 Ocak günü Türkiye’nin dört bir yanında buluşuyoruz!

Türkiye’nin dört bir yanında kadınlar eylemde

Eylem birçok şehirde aynı günde gerçekleşecek. 6 Ocak günü boyunca paylaşımlar #ÇocukİstismarınınAffıOlmaz etiketi ile yapılacak. Eyleme destek veren iller ise şu şekilde: