HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı yeni kitabı “Leylan” 22 Ocak’ta okuyucuyla buluşuyor. 300 sayfalık roman, Dip Yayınları’ndan satışa sunulacak. Kitabın girişinde “Başak’a ve onun buğdaylarına: Delal’e, Dılda’ya…” ifadelerini kullanan Demirtaş, romanını eşi Başak Demirtaş ve çocuklarına ithaf etti.
Hapishaneden çıkan üçüncü kitap
Daha önce “Seher” ve “Devran” isimli iki öykü kitabı çıkan Demirtaş’ınilk defa roman türünde bir kitabı yayımlanmış olacak. Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı ilk hikaye kitabı “Seher” kısa sürede çok satanlar listesine girmiş ve 14 dile çevrilmişti.
Demirtaş bu kitabıyla Fransa’nın saygın Medicis Edebiyat Ödülleri‘ne aday gösterilmişti. Eserin İngilizce tercümesi ise Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN International) tarafından 2018’de çeviri ödülünü almıştı. Kitap ayrıca Fransa’da Montluc Direniş ve Özgürlük Ödülü‘ne değer görülmüştü.
Genç iklim aktivistleri, ocak ayının sonunda Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu için toplanacak liderlere yönelik açık bir mektup yayımladı. Liderlerden fosil yakıt yatırımlarını derhal durdurmalarını isteyen mektupta, baskı oluşturmak için kendilerinin de Davos’ta olacaklarını belirtildi. Açık Radyo’dan Ömer Madra’nın çevirdiği mektubun tam metni şöyle:
“Yeni bir onyıla yeni girdik; öyle bir onyıl ki bu, geleceğimizin neye benzeyeceğini kararlaştırmakta her ayın, hatta her günün can alıcı önemi olacak. Ocak sonuna doğru şirketlerin baş yöneticileri, yatırımcılar ve siyasetçiler, Dünya Ekonomik Forumu’nun 50. yıldönümü için Davos’ta toplanacaklar.
Dünyanın dört bir yanından genç iklim aktivistleri ve okul grevcileri de bu liderlere baskı yapmak üzere orada olacaklar.
Bu yılki forumda tüm şirketlerin, bankaların, kurumların ve hükümet temsilcilerinin fosil yakıt arama ve çıkartma faaliyetlerine yapılan tüm yatırımları derhal durdurmasını, tüm fosil yakıt sübvansiyonlarını derhal sona erdirmesini, fosil yakıtlara yaptıkları yatırımları da derhal ve tümüyle geri çekmesini talep ediyoruz.
Bunların 2050’de, 2030’da hatta 2021’de bile yapılmasını istemiyoruz; bunların şimdi yapılmasını istiyoruz biz – hemen şimdideyiminde olduğu gibi.
Dünyanın karmaşık ve çetrefilli bir yer olduğunu, taleplerimizin de kolay yerine getirilir şeyler olmayabileceğini gayet iyi anlıyor ve biliyoruz. Ne var ki, iklim krizi de de son derece karmaşık ve çetrefilli bir şey ve bu, bir âcil durum. Âcil durumlarda konfor bölgenizin dışına çıkar, çok rahatlatıcı olmayan ya da nâhoş bazı kararlar alırsınız. Açık konuşalım: İklim ve çevre âcil durumu konusunda kolay, rahat veya hoş olan tek birşey bile yok.
Aktivist gençler, liderler üzerinde baskı oluşturmak için Davos’ta olacaklarını söyledi.
Gençler, kendilerinden büyük nesiller ve iktidardakiler tarafından iyice yüz üstü bırakılmaktalar. Bazıları, bizim çok fazla şey istediğimizi düşünüyor olabilir. Ama bu, hızla sürdürülebilir bir dönüşümü başlatmak için gereken gayretin aslında en azı. Bunun hâlâ –2020 yılında– yapılmamış olması bile, açıkçası, utanç verici.
Gelgelelim, Rainforest Action (Yağmur Ormanları Eylemi) kuruluşunun raporuna bakılırsa, 2015 Paris Anlaşması’ndan bu yana 33 majör küresel banka, fosil yakıtlara ortaklaşa 1,9 trilyon dolar (1,5 trilyon £) akıttılar. Uluslararası Para Fonu (IMF), sadece 2017 yılında dünyanın fosil yakıtlara 5,2 trilyon dolarlık sübvansiyon harcaması yaptığını saptıyor. Bunun sona ermesi şart.
Finans dünyasının gezegene ve onun üstünde yaşayan insanlarla tüm diğer canlı türlerine karşı sorumluluğu var. Aslına bakılırsa, üzerinde yaşadıkları gezegenin serpilip gelişmesini garanti altına almanın, her şirketin ve her hisse senedi sahibinin çıkarına olması gerekir. Ne var ki tarih, şirketler âleminin kendini dünyaya karşı sorumlu tutma konusunda istekli olduğunu göstermiyor. Öyleyse, onları sorumlu tutma yükümlülüğü de biz çocukların üstüne düşüyor. Dünya liderlerini bu gezegen krizinin yüreğinin tam ortasında duran fosil yakıt ekonomisine yatırım yapmaya artık son vermeye çağırıyoruz. Onlar, paralarını şu anda zaten var olan sürdürülebilir teknolojilere, araştırmalara ve doğanın onarım ve sağaltılmasına yatırmalılar. Kısa vadeli kâr güdüsü, hayatın uzun vadeli istikrarını gölgede bırakmamalı.
Davos’ta bu yılki toplantının ana konusu “birbirine tutunan ve sürdürülebilen bir dünyanın paydaşları” şeklinde belirlenmiş. Dünya Ekonomi Forumu’nun internet sitesine bakılırsa, liderler iklim değişikliği konusunda kaydettiğimiz küresel ilerlemeyi daha ileri götürmek üzere ortaya atılan fikirleri tartışmak üzere bir araya gelecekler. Bu âciliyet durumunu kavradıklarını ve buna öncelik verdiklerini söylediklerine göre, bizim talebimiz de o kadar abartılı ve zorlama bir şey sayılmasa gerek. Fosil yakıt endüstrisine yapılan bu yatırımları derhal kesmekten daha azını yapmak, hayatın kendisine ihanet etmek olacaktır. Günümüzün “işler böyle gelmiş böyle gider” anlayışı, insanlığa karşı suç halini alıyor artık. Bu cinnete bir son verme konusunda liderlerin kendi üstlerine düşen rolü oynamasını talep etmekteyiz. Burada geleceğimiz sözkonusu; liderler de buna yatırım yapsınlar işte.”
Makaleyi kaleme alan iklim aktivistleri şöyle: Greta Thunberg, İsveç; Luisa Neubauer, Almanya; Tokata Iron Eyes, ABD; Jean Hinchliffe, Avustralya; Danielle Ferreira de Assis, Brezilya; Robin Jullian, Fransa; Licipriya Kangujam, Hindistan; Holly Gillibrand, İskoçya; Alejandro Martínez, İspanya; Isabelle Axelsson, İsveç; Sophia Axelsson, İsveç; Ell Jarl, İsveç; Mina Pohankova, İsveç; Linus Dolder, İsviçre; Joel Enrique Peña Panichine, Şili; David Wicker, İtalya; Julia Haddad, Lübnan; Oladosu Adenike, Nigeria; Iqbal Badruddin, Pakistan; Arşak Makiçyan, Rusya; Vanessa Nakate, Uganda.
İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani‘nin, ABD tarafından hava salıdırısı ile öldürülmesinin ardından Irak’ta bulunan ABD üslerine yapılan saldırılar devam ediyor. Irak Güvenlik Medya Ağı tarafından yapılan yazılı açıklamaya göre, Irak’ın Salahaddin ilinde bulunan Beled Askeri Üssü’ne 8 Katyuşa füzesi atıldı.
Saldırıda, Irak ordusuna bağlı 1 subay ve 3 asker yaralandı. Saldırıların kim tarafından gerçekleştirildiğine dair bilgi ise verilmedi. ABD askerlerinin kaldığı söz konusu üste, Iraklı askerler de bulunuyor.
Süleymani’nin öldürülmesiyle doğan çatışma
Süleymani’nin öldürülmesinin ardından İran ve ABD hükümet yetkilileri arasında atışma sürerken 2 Ocak gecesi Irak’ın başkenti Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği yakınlarına ve Salahaddin vilayetinde ABD askerlerinin kaldığı Beled Askeri Üssü‘ne füzeli saldırı düzenlenmişti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu, 7 Ocak tarihinde de ABD’nin Irak’taki el-Esad ve Erbil üslerini balistik füzelerle vurmuştu. Pentagon’dan, el-Esad ve Erbil üslerine 10’dan fazla balistik füzeyle saldırı düzenlendiği açıklamış, İran devlet televizyonu ise iki üsse 15 füze fırlatıldığını ve 80 ABD öldürüldüğünü öne sürmüştü.
Oscar ödüllü oyuncu Jane Fonda‘nın iklim aktivisti Greta Thunberg‘e destek olmak üzere, ekim ayında Washington‘da başlattığı ve her hafta düzenlediği eylemler bu hafta da polis müdahalesiyle karşılaştı.
IndieWire’in aktardığına göre, iklim krizine karşı verilen mücadeleye dikkat çekebilmek için ünlü isimleri bu eylemlere davet eden ve zaman zaman bilerek tutuklanmalarını isteyerek bu eylemlerin basında yer almasını sağlayan Fonda’ya destek veren isimlerden biri de başarılı oyuncu Joaquin Phoenix oldu.
‘Hükümet binasının merdivenlerini işgal etmek’ suçlaması
Phoenix, yaklaşık 300 kişinin katıldığı eylemde bir konuşma yaparken, konuşmasının ardından hükümet binasının merdivenlerini işgal etmesi gerekçesiyle tutuklandı.. Ünlü oyuncu, gözaltına alınmadan önce, eylemcilere,”İklim değişikliğine karşı mücadelede tükettiklerinizle ilgili bir seçim yaparak bir şeyler yapabilirsiniz. Kaçınamayacağım şeyler var, bugün buraya ve geçen gün başka bir yere uçakla uçtum, ancak yeme alışkanlıklarımı değiştirebilirim” diye seslendi.
147 kişinin gözaltına alındığı eylemde tutuklanan bir diğer isimse usta oyuncu Martin Sheen oldu. Grace and Frankie dizisinde Jane Fonda ile birlikte rol alan Sheen, gösterilerin başından beri bu harekete destek veren isimler arasında yer alıyordu.
“Fedakarlık Yapmak Zorundayız”
İklim krizi konusunda kayda değer adımların atılması için mücadele veren isimlerden biri olan Phoenix, geçtiğimiz hafta Altın Küre Ödül Töreni’nde yaptığı konuşmada da bu konu hakkında konuşmuştu. Joker filmindeki etkileyici performansıyla Altın Küre’ye layık görülen Phoenix, “Oy vermek müthiş ama bazen kendimiz sorumluluk alıp kişisel hayatlarımızda fedakarlıklar yapmak zorundayız” demişti.
Bu yıl menüde tamamen vegan yiyecek ve içeceklerin bulunduğu Altın Küre Ödül Töreni’nde bu kararından dolayı Hollywood Yabancı Basın Birliği’ni kutlayan Phoenix, eylemde yaptığı konuşmada da bu konuya dikkat çekti.
Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) güneyinde pek çok eyalette etkili olan hortum ve fırtınalar en az 11 kişinin ölümüne neden oldu. Teksas, Alabama ve Louisiana başta olmak üzere çok sayıda eyalette yaşanan felaketler sonucunda 257 binden fazla evde elektrik kesintisi yaşanırken binlerce uçak seferi de iptal edildi.
Teksas eyaletinde hortum ve fırtına dışında yoğun kar yağışı ve yer yer golf topu büyüklüğünde dolu yağışı uyarısı verildi. Yollardaki buzlanmanın da onlarca trafik kazasına neden olduğu bildirildi. Bu kazalardan birinde, Louisiana eyaletinde bir konteyner evin hortum tarafından 60 metre havada savrulduğu ve enkaz haline gelen evden bir çiftin cesetlerinin çıkarıldığı belirtildi.
İklim krizi ile fırtınalar daha da şiddetleniyor
İklim ve Enerji Çözümleri Merkezi (C2ES) ABD’de görülen fırtınaların şiddetinde son 20 yılda büyük bir artış gösterdiğini belirtiyor. Kullanılan modellemelere göre 1966-2009 yılları arasında görülen ortalama yıllık fırtına sayısı 11 iken, 2000-2013 yılları arasında gelindiğinde bu sayı 16’ya çıktı.
C2ES, fırtınaların şiddetinde ve sayısındaki değişikliklerin iklim krizinin etkilerinden kaynaklandığını kaydetti.
Marmara Denizi’ndeki kirlilik seviyesi uzmanlara göre gün geçtikçe artıyor. Kirliliğin önüne geçebilmek için, fabrika ve gemi atıklarının denetlenerek, arıtma tesislerinin daha etkin şekilde kullanılması gerektiğini belirtiliyor.
İstanbul’un Anadolu yakasında, Caddebostan’dan Maltepe’ye kadar uzanan sahil şeridini 25 Aralık’ta şiddetli lodosla birlikte kırmızı yosunlar sarmış, İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Meriç Albay bu durumun ‘Marmara’nın su kalitesinin, su sağlığı bakımından iyi olmadığını gösterdiğini’ söylemişti.
Albay ve İstanbul Çevre Mühendisleri Odası üyesi Sedat Durel, Marmara Denizi’ndeki genel kirliğe dikkat çekerek, arıtma tesislerinin daha etkin kullanılması ve denetimlerin arttırılması gerektiğini ifade etti.
‘Çok kötü kullanmışız’
Marmara Denizi’nin etrafında 23-24 milyon insanın yaşadığı çok büyük bir havza olduğunu kaydeden Albay, denizin sorumsuzca kirletildiğini söyledi:
“Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 30’u bu havzada yaşıyor. Buradaki büyükşehirlerin hepsi Marmara Denizi’ni etkiliyor. Marmara Denizi’ni çok uzun zamanda çok kötü kullanmışız. Fabrikalar atıklarını denize vermişler, evsel atıklar, gemi trafiğini de katmak lazım. Yıllarca kirletmişiz ve bu etki maalesef hala devam ediyor. Marmara Denizi su kalitesi bakımından çok iyi değil. Özellikle İzmit Körfezi’ne doğru, özellikle Değirmendere’den itibaren su kalitesi göreceli olarak geçmiş yıllara oranla daha düzeldi ama hala kötü.”
’15-20 yılda Marmara Denizi pırıl pırıl olabilir’
İstanbul’daki toplam 88 atık su arıtma tesisinde günde 5 milyon 815 bin 910 metreküp su arıtması yapılıyor. Fakat Albay, söz konusu tesislerin tam kapasiteyle çalışmadığını belirterek, denetimlerin arttırılması gerektiğini vurguladı: “Eğer biz arıtma tesislerini etkin çalıştırırsak, gemiler etkin denetlenirse, fabrikalar atıklarını artık atmamaya başlarlarsa zaman içerisinde deniz mutlaka kendini yenileyecektir. 15-20 yılda Marmara Denizi gerçekten pırıl pırıl olabilir, bunun olmaması için bir neden yok.”
Geçtiğimiz Aralık’ta Caddebostan sahillerini kırmızı yosunlar basmıştı.
Fabrika ve gemi atıklarıyla oluşan kirliliğin deniz canlılarını da etkilediğini belirten Albay, özellikle midyelerde ağır metal birikmesi olduğunu ve bunların kontrolsüz şekilde toplanıp piyasaya sürülmeleriyle halk için sağlık tehdidi oluşturduğunu ifade etti.
‘Tüm tesisler, ileri biyolojik arıtma tesisi olmalı’
İstanbul Çevre Mühendisleri Odası üyesi Sedat Durel de arıtma tesislerinin önemini vurgulayarak, İstanbul’daki suların ortalama yüzde 70’inin hiç arıtma işleminden geçmediğini belirtti. Durel, halihazırda kurulu tesislerin yetersiz olduğunu ve bunların ‘ileri biyolojik arıtma tesisi’haline getirilmesi gerektiğini söyledi:
“İstanbul’daki tüm arıtma tesislerinin, ileri biyolojik arıtma tesisi haline getirilmesi gerekiyor. Bu çok önemli olan bir şey. Sadece bir tane ileri biyolojik arıtma tesisi kurarak böyle bir şeyle başa çıkmazsınız 16 milyonluk bir şehirde. Kadıköy’deki, Baltalimanı’ndaki, Yenikapı’daki tesislerin tamamının süzme değil bir arıtma tesisi olarak hayata geçmesi gerekiyor.”
Türkiye’de en fazla nüfus yoğunluğu 24 milyon 465 bin 194 nüfus ile Marmara Bölgesinde. 24 milyonluk nüfusun 16 milyonu ise İstanbul’da yaşıyor. Bu yoğun nüfusun atıklarının çok büyük bir bölümü Marmara Denizi’ne akıyor.
İstanbul Boğazı’nda her gün 150 uğraksız gemi, 23 tehlikeli yük taşıyan gemi geçişi ve yaklaşık 2 milyon insanın taşındığı 2 bin 500 adet bölgesel deniz trafik hareketi yaşanıyor. Bu taşıtların bazıları da organik atıklarını Marmara Denizi’ne bırakıyor
Avustralya‘nın Güney Avustralya eyaletinde, su kaynaklarını tükettiği gerekçesiyle yaklaşık 10 bin yabani devenin helikopterlerden ateş edilerek öldürülmesi büyük tepki topladı. Kontrol altına alınamayan yangınlar sebebiyle aralarında sekiz bin koalanın da bulunduğu 1,25 milyar canlının ölmesinin ardından verilen bu karar hem hayvan hakları aktivistleri hem de vatandaşlar tarafından eleştirildi.
Euronews’ten Mert Can Yilmaz’ın haberine göre hükümetin yaban hayatına yönelik bu müdahalesi bir ilk değil. Ülkede yaşayan birçok yabani hayvan için nüfus kontrolü yöntemi olarak bu canlılar öldürülüyor.
Sistematik katliam
Kuzeybatı Avustralya hükümetinin resmi web sitesinde yer alan bilgilere göre öldürülen hayvanlar arasında yabani atlar, domuzlar, kediler, tavşanlar, tilkiler ve hatta kanguru gibi birçok canlı türü bulunuyor. Her tür için farklı metodlar kullanılıyor. Örneğin yabani kedi ve tilkiler için “zehirli yemle öldürme” metodu tercih edilirken; yabani deve, at, buffalo, eşek ve keçi gibi toynaklı hayvanları için havadan ateş açma yöntemi kullanılıyor.
2019’da dört bin kanguru öldürüldü
2015 yılında Avustralya hükümeti, 2020 yılına kadar 2 milyon vahşi kedinin itlafı ile ilgili bir süreç başlattığını duyurmuştu. 2017 yılında Queensland yerel yönetimi ise öldürülen kedi başına 10, yabani köpek ve dingo başına 30 dolarlık bir ödül vereceğini açıklaması gündem yaratmıştı. 2011 yılında ise sadece Avustralya’nın Victoria Eyaleti‘nde yarım milyon tilki öldürüldü. 2019 yılında ise 4035 kanguru nüfus planlaması adına öldürüldü.
Her yıl 5-6 bin buffalo öldürülüyor
2017 yılında Kakadu Doğal Parkı‘nda 24 günlük bir süreçte 6 bin yabani at, domuz, buffalo ve eşek helikopterlerden açılan ateşle öldürüldü. Ülkede senede 5 ila 6 bin arasında yabani buffalo itlaf ediliyor. Hayvanların itlafı sadece artan nüfusun eko sistemde yol açtığı zararlar sebebiyle değil, salgın hastalıklar ve yerleşim yerlerine verdiği zararlar nedeniyle de gerçekleşebiliyor.
Filipinler‘in başkenti Manila’nın yaklaşık 70 kilometre güneyinde bulunan Taal Yanardağı lav püskürtmeye başladı. Yetkililer, yanardağın “birkaç saat ya da gün içinde büyük bir tehlike yaratacak şekilde patlamasının” olasılık dahilinde olduğunu söylüyor.
Filipinler’in en aktif ikinci yanardağı olan Taal’dan kısa bir süre önce büyük bir kül bulutunun yayılmasının ardından bölgede yaşayan yaklaşık 8 bin kişi tahliye edilmişti.
Bir gölün ortasında yer alan bir adada bulunan Taal, dünyanın en küçük yanardağları arasında yer alıyor ve son 450 yıl içerisinde 34 kez patladığı biliniyor.
Filipinler Yanardağ Bilimi ve Sismoloji Enstitüsü‘nden (Phivolcs) yapılan açıklamada, “Taal Yanardağı, saat 02.49 ile 04.28 arasında lav patlamasına yol açan yoğun bir hareketlilik dönemine girdi “denildi. Kurum ayrıca bölgede dünden beri toplam 75 deprem meydana geldiğini açıkladı.
Alarm durumu yükseltildi
Enstitü, alarm durumunu 3’ten 4’e çıkartarak, en üst düzey olan 5’in bir kademe altına yükseltti. Yetkililer, patlama yaşanması durumunda çıkacak parçaların dalgalara yol açabileceği “volkanik tsunami” yaşanmasının da ihtimal dahilinde olduğu uyarısı yaptı.
Çevre kentlerde “felaket durumu” ilan edilirken, BM verilerine göre, yanardığın ‘tehlikeli’ alanında 450 binden fazla insan yaşıyor.
Avustralya Başbakanı Scott Morrison, katıldığı bir televizyon programında ülkede Eylül ayından beri kontrol altına alınamayan yangınlarla ilgili olarak kriz yönetiminde hataları olduğunu itiraf etti. Morrison, yangın kriziyle ilgili bir kamu soruşturması açılmasını desteklediğini söyledi.
ABC Televizyonu‘na konuşan Morrison, “Sahadaki bazı gelişmeleri çok daha iyi yönetebilirdim” dedi. Morrison, bakanlarından oluşturulacak bir Kraliyet Komisyonu‘nun soruşturmayı yürütmesine destek vermelerini isteyeceğini belirtti.
Buna ek olarak Başbakan, iklim kriziyle mücadele politikasını gözden geçireceğinin sinyallerini de verdi. Morrison “Sera gazı emisyonlarını azaltacağız, elimizden gelenin en iyisini yapacağız ve daha iyi olmaya çalışacağız” ifadelerini kullandı.
Vatanadaşlar Başbakan’a tepkili
Morrison, ülkede aylardır süren yangınlarla baş etmede yetersiz kalması ve iklim krizi ile mücadelede gerekli adımları atmaması sebebiyle çokça eleştiriliyor. Avustralya’da, Başbakanı Scott Morrison’ın ülke tarihinin en büyük orman yangınlarıyla boğuşurken ABD’nin Hawaii eyaletine tatile gitmesi eleştiri konusu olmuştu.
Yangınlardan en fazla etkilenen New South Wales ve Victoria eyaletlerine ziyaret gerçekleştiren Morrison, bölgedeki halkın kendisiyle konuşmak istememesi ve tepki göstermesi üzerine ziyaretini yarıda kesmek zorunda kalmıştı.
Yüz binler sokakta
Geçtiğimiz Cuma günü ise iklim grevinde yüz binlerce kişi başta Sydney ve Kanberra olmak üzere birçok şehirde sokağa çıkmıştı. Eylemciler Morrison’ı eleştiren pankartlar ve sloganlar eşliğinde kitlesel yürüyüşler gerçekleştirmişti.
Geçen haftaki yazımda halk sağlığı bakışı ile Kanal İstanbul çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporunu değerlendirmiş ve bir halk sağlıkçı olarak neden ÇED raporuna itiraz ettiğimi özetlemiştim. Aynı günlerde Sözcü Gazetesi’nden Çiğdem Toker de yazısında diğer olumsuzlukların yanı sıra farklı bir tehlikeye dikkat çekti. Toker hazırlanan ÇED raporunun hiçbir yerinde kanal güzergâhında asbest riski olup olmadığı konusunda bir bilgi olmadığını belirtmişti. Bu yazıdan sonra daha önce on gün içinde okuduğum ÇED raporuna hızlıca tekrar göz attım. Hakikaten ekleri dışında 1600 sayfalık raporun hiçbir yerinde tek kelimeyle bile asbestten bahsedilmiyordu. Oysa 45 kilometre uzunluğuna, 275 metre genişliğine ve 21 metre derinliğine sahip bir kanalın güzergâhı boyunca hiç asbest olmaması daha önceki deneyimlerimize aykırı bir durumdu…
Bilindiği gibi asbest; doğada yaygın olarak bulunan ve işlenerek endüstride kullanılabilecek elyaf haline getirilen lif şeklindeki kristalize silikat minerallerinden oluşuyor. Eski çağlardan beri asbestin iyi bir yalıtkan olduğu biliniyor. Isıya, sürtünmeye, asit ve alkali ortama karşı dayanıklı, yüksek gerilme direnci, yalıtkan ve elastik özelliğe sahip lifli yapıda olması nedeniyle 1930’lu yıllardan itibaren uzun yıllar boyunca endüstride, konutlarda, gemi yapımında, enerji ve kimya sektöründe yaygın olarak kullanılan asbest, tüm dünyada 3000’i aşan ürünün yapısına girmiş durumda. Ülkemizde de uzun yıllar boyunca hem kırsal hem de kentsel alanda yoğun olarak kullanıldı.
Daha çok amyant adı ile tanınan asbest, halk arasında beyaz toprak olarak da biliniyor. Mineralojik özelliklerine göre ‘Serpantin’ ve ‘Amfibol’ olmak üzere iki türü bulunan asbestin amfibol grubunun yapısındaki mineraller ve fiziksel özelliği nedeniyle hastalık yapıcı etkisi diğerlerinden fazla… Bilimsel kanıtlara göre asbest insanlarda plevral (akciğer zarı) hastalıkları, akciğer fibrozisi ve başta akciğer kanserleri olmak üzere kanserlere neden oluyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) asbest liflerini Grup 1 kanserojen maddeler listesine almış; yani asbest lifleri insanlarda kesin olarak kanserojen olduğunu bildirdi. Ekim 2006′da Dünya Sağlık Örgütü ‘Asbestle Bağlantılı Hastalıkların Ortadan Kaldırılması’ başlıklı bir politika metni benimsedi. Bu politika metni ile örgüt; asbestle bağlantılı hastalıkların ortadan kaldırılabilmesi için en etkin yolun her tür asbestin kullanımına son vermek olacağını tüm üye ülkelere bildirdi.
Kanal İstanbul projesine geri dönersek, ülkemizin sayılı asbest uzmanlarından olan ve birçok önemli endüstriyel tesisimizin asbestten arınmasını sağlayan bir dostumla konuştum; kanal güzergâhındaki asbest tehlikesini… Kendisinin de ÇED raporuna itiraz ettiğini ve itirazının tamamen asbest tehditi üzerine olduğunu belirtti… Dostumun Çevre ve Jeoloji Mühendisleri odaları ile de paylaştığı asbest tehditi ile ilgili ana itiraz noktaları şunlar:
Açıklanan ÇED raporunda 20 metreden fazla derinlik 55 kilometre uzunluk ve 200 metre genişlikte olacak kanalda hafriyat kazılarında ve güzergâh üstünde kaldığı için yıkılacak fabrika ve binalarda asbest çıkma ihtimali yok sayılmıştır.
ÇED raporunun 2 Proje ve Etki Alanlarının Mevcut Kirlilik Yükü başlığında toprakta hiçbir asbest analizi yapılmadığı açıkça yazılmaktadır. Toprakta sadece ağır metal bakılmış, asbest tespiti yapılmamıştır. Diğer yandan diğer kirlilik yükü çalışmaları da yetersizdir. Üstelik bu çalışmaları yapan ekipte hiç asbest uzmanı yer almamıştır. Oysa çevresel asbest riski açısından Amasya, Diyarbakır, Eskişehir ve birçok ilimizde asbestli alanlar olduğu bilinmektedir. MTA Raporu’na göre İstanbul’da da asbest olduğu belirlenmiştir.
Alınması gereken numuneler sondaj yolu ile kanalın geçeceği güzergahta, genişliği 275 metre 20 metre derinliğinden ve kanal uzunluğundan alınan numuneler olmalı ve bu numunelerde asbest aranmış olması gereklidir. Bu analizler hiç yapılmamıştır. Sadece yüzeysel toprak örnekleri ve dip çamurunda analizler yapılmış; onlarda da asbeste bakılmamıştır.
Gerek Kanal İstanbul projesi için yıkılacak binalarda gerekse kanala yakın yerleşimlerdeki kentsel dönüşüm projelerinde çok büyük olasılıkla çıkabilecek asbest riskinin nasıl yönetileceğine ÇED raporunda yer verilmemiştir. Bu bölgede yapılmış bir asbest envanteri ve asbest riski planı da yoktur.
İstanbul büyük deprem bekleyen fay hatlarının kesişme noktasındadır. Fay hatlarında asbest içeren elementlerin fazlası ile var olduğu bilinmesine karşın ÇED raporunda fay hatlarında da asbest aranmamıştır. Asbest Analiz raporları yoktur.
Kanal İstanbul projesinde asbeste proje yapım aşamasında tespit edilmesi durumundan sadece asbest atık kabul eden bertaraf tesislerinin ( İstaç, İzaydaş, Ekolojik Enerji A.Ş) uzaklıkları, asbest kabul kapasiteleri ÇED raporunda hiç belirtilmemiştir. Olası tehlikeli atıklar için de bertaraf tesislerinin kapasite kabul miktarları belirtilmemiştir.
ÇED Raporu hazırlama aşamasında kurum ve kuruluşlardan görüş istenmesine karşı, asbest ile ilgili bakanlık Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olup bu bakanlığa bağlı İsgüm müdürlüğünün görüşüne yer dahi verilmemiştir.
Asbest uzmanı dostumun asbestle ilgili itirazının önemli noktaları bunlar… Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verdiği dilekçe sonuç ve istem bölümü ise şöyle bitiyor:
“İnsan, sağlıklı ve dengeli bir çevreden yararlanabildiği ölçüde varlığını ve gelişmesini sürdürebilir. Kanal İstanbul projesi doğal çevreyi değiştirerek olumsuz etkileyecek, çevre ve tüm canlıların sağlığını bozacak bir proje olduğundan ÇED raporunda ASBEST gibi en tehlikeli bir madde yok sayıldığından “Sağlıklı bir Çevrede Yaşama Hakkı” ihlal edildiğinden, Anayasal yetkilerimi kullanarak Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği’nin 11. maddesinin 4. fıkrası çerçevesinde süresinde ÇED Raporuna itiraz ediyor, proje için ÇED RAPORUNA OLUMSUZ Kararı verilmesini talep ediyorum.”
Hafta içinde yüz yüze görüştüğüm asbest uzmanı dostum; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın itiraz dilekçelerini dikkate alacağından oldukça umutsuz. Ama verdiği asbest tehlikesi ile ilgili dilekçe dikkate alınmadığı anda ÇED raporunun iptali için mahkemeye gitmekte kararlı… Ayrıca başta Çevre ve Jeoloji Mühendisleri odaları olmak üzere meslek odalarının büyük bir çoğunluğunun da Kanal İstanbul güzergahındaki asbest tehditi ile ilgili olarak yasal işlemler başlatacağını umuyor. Böyle bir davada ilgili mahkemenin asbest tehditi ile ilgili hiçbir değerlendirmenin yer almadığı ÇED raporunu iptal edeceğinden ise emin… ‘Eğer mahkeme iptal etmezse; asbest tehditi dikkate alınmadan uygulanmaya çalışılan bir projeye hiçbir finans kurumu kredi vermez’ diyor…
Kanal İstanbul daha çok tartışılacak; İstanbul’un son tatlı su kaynaklarını, ormanlarını yok etmesiyle, Marmara Denizi’ni öldürmesiyle, yaratacağı nüfus sorunları, afet yönetimine getireceği devasa sorunlarla… Şimdi de bunlara başka bir soru ekleniyor; güzergah boyunca asbest sorununun olup olmadığı. Varsa, ki olması çok kuvvetli bir olasılık; 8-10 yıllık bir süre içinde bölgede ciddi sağlık sorunları ortaya çıkabilecek… Bilim ve doğanın yasaları bu kanalın yapılmamasını gerektiriyor. Sadece yeni bir imar rantı alanı açma uğruna kimsenin havamızı, suyumuzu, toprağımızı, tarım alanlarımızı, ekosistemlerimizi yıkmaya; çevre ve insan sağlığını risk altında bırakmaya hakkı yok… Bunun için toplumun her kesiminden, her meslek grubundan insanlar olarak hiç ara vermeden bilimsel ve hukuksal temelde çalışmaya devam etmemiz gerekiyor…