Ana Sayfa Blog Sayfa 2196

Dünya Su Günü’nü unutmayalım

Yaşadığımız Covid-19 pandemisi nedeniyle unuttuk her yıl 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak kabul ettiğimizi… Oysa 1992 yılında BM Genel Kurulu’nda alınan bir kararla 22 Mart günü, günden güne büyüyen su sorununun önemine toplumların dikkatini çekmek için “Dünya Su Günü” olarak belirlenmişti… 1993’den bugüne her yıl 22 Mart’ta günden güne büyüyen ve krize dönüşen ‘su sorununa’ dikkat çekmek için değişen temalarla Dünya Su Günü kapsamında çeşitli etkinlikler yapılıyor.  Dünya su gününün bu yıl için belirlenen teması ise ‘Küresel İklim Değişikliği ve Su’

Küresel iklim değişikliği inkâr edilemez bir gerçek. Bu nedenle ortaya çıkan yağış değişiklikleri, seller, fırtınalar, kuraklık gibi aşırı hava olayları; doğal su döngüsüne olumsuz etki ederek zaten kısıtlı tatlı su kaynaklarının ya yok olmasına ya da kirlenerek kullanılmaz hale gelmesine neden oluyor. BM su ile ilgili politika belgesinde dile getirdiği ana ilkeye göre ulusal ve bölgesel iklim politikaları ve planları su yönetim planları ile uyumlu olmalı. Yani küresel iklim değişikliğine karşı belirlenecek politikalar zaten günümüzde kıtlığı çekilen tatlı su kaynaklarının gelecek içinde korunmasını hatta artırılmasını sağlamalı. Örgüte göre diğer bir sorun ise sektörler ve ülkeler arası su kaynaklarının eşit ve dengeli paylaşım sorunu…

Aslında küresel iklim değişikliği ve su başlığı altında tartışılacak çok sayıda konu var. Sera gazları açısından yeni yutak alanlar oluşturmak için ormanlar yaratmak; bunların su döngüsü ve su kaynakları üzerine etkisi tartışmak; bunlardan birincisi. Çin’de Gobi Çölü’nün büyümesine karşı oluşturulan 4500 km’lik yeşil duvar; bu konuda bazı ipuçları veriyor. Bölgede yapılan gözlemler oluşturulan ‘yeşil set’in su döngüsü üzerine olumlu bir etki yapmadığını, beklenen yağış artışını sağlayamadığı gibi bölgesel su kaynakları üzerinde olumsuz etki yaptığını gösteriyor.

Covid-19, su hakkının vazgeçilmezliğini vurguladı

Suyun ortak bir mirasımız olduğu bilinci ile gelecekte kaynakları koruyup su sayesinde bir arada yaşama becerisini nasıl elde edebileceğimizi tartışabilirdik bu başlık altında. Sonra dünyada suyu ticarileştirip el koyan nüfusun %1’lik bölümüne karşı neler yapılabileceğini konuşabilirdik… Fakat Covid-19 pandemisi nedeniyle haklı olarak alınan önlemler sonucu tartışamadık. Son pandeminin de tüm açıklığıyla gözler önüne serdiği gibi su temel bir sağlık hakkı, tüm insanlar için… Covid-19 pandemisinde de yaşadığımız gibi salgın zincirinin kırılabilmesi için insanlara önerdiğimiz en önemli önlem ellerin sık sık ve bol sabunla yıkanması. Oysa büyük çoğunluğu Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde olan bir milyarı aşkın insanın evlerinde su yok. Üstelik bu insanların büyük bir çoğunluğu her gün bir su kaynağına ulaşabilmek için ortalama 20 km yürüyorlar… Konutlarına taşıyabildikleri su günde 20-30 litre ile sınırlı… Ulaşabildikleri su kaynağı da güvenilir değil…

BM bu yıl içinde su ve iklim değişikliği ilişkisini araştıran* ‘Dünya Su Günü’ temasına uygun olarak bir rapor yayımladı. Bu rapor ile afetler, insan sağlığı, tarım, enerji, kentleşme ve su konusunu irdeleyen ve tartışmaya açan örgüt bazı çözüm önerileri de geliştirdi. Raporun insan sağlığı, küresel iklim değişikliği ve su ile ilgili bölümü dikkat çekici bilgiler içeriyor. BM’ye göre 2030 yılına kadar küresel iklim değişikliği nedeni ile ortaya çıkacak ishalli hastalıklar, beslenme bozuklukları, sıtma gibi nedenlerle 250.000 insan yaşamını yitirecek. Ölümlere yol açan gıda kaynaklı hastalıklar tarımsal üretimde veya hasattan sonra ürünlerin temizlenmesinde kullanılan suyun kirliliği nedeniyle olacak. BM; küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak sıcaklık artışı, kuraklık, afetler, deniz seviyelerinin yükselmesi gibi sonuçların su kaynaklarının yitirilmesine, biyolojik ve kimyasal kirliliğe, sularda arsenik ve demir yüksekliğine ve oksijen doygunluğunun düşmesi ile planktonların üremesine neden olacağını öngörüyor.Bu tablonun da insanlarda bulaşıcı hastalıklara, beslenme bozukluklarına, vektöryel hastalıklara ve hatta kanserlerin görülmesine yol açacağını belirtiyor.

Söz konusu raporun son bölümünde belirtildiği gibi gıda güvenliği, insan sağlığı, kentsel ve kırsal yerleşimler, enerji üretimi, endüstriyel kalkınma ve ekosistemlerin tamamı suya bağımlı ve bu nedenle iklim değişikliğinin bu kaynaklar üzerindeki olumsuz etkilerine açık. İklim değişikliği su kaynakları ve su ile ilgili hizmetleri günümüzde bile yetersiz olan güvenli içme suyu ve sanitasyon haklarını kullanmaktan mahrum edebilir. 

Kaynaklar kamu kontrolüne alınmalı

Su sıkıntısı çeken ülkeler grubunda yer alan ülkemizde ise aslında küresel iklim değişikliğinin; afetler, uygun olmayan yöntemlerle enerji üretimi, aşırı kentleşme gibi olumsuz etkilerinin çok dışında nedenlerle su havzalarımız elden çıkarılmış durumda… Bunun en önemli iki örneği Trakya’daki sanayinin kimyasal atıkları nedeniyle kullanılmaz hale gelen Ergene Havzası ve yine sanayi ve tarımsal kimyasallar nedeniyle kirlenen Büyük Menderes Havzası… Üstelik ülkemizde küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak olumsuzlukların su kaynakları üzerindeki etkileri ve bölgesel iklim politikalarımız ile planlarımızın su yönetim planları uyumlaştırılması ile ilgili dişe dokunur bir çaba da yok.

Sonuç olarak su tüm canlıların yaşamını sürdürebilmeleri için temel bir hak. Gerek dünyada gerek ülkemizde su kullanımı ve korunması ile ilgili kararlar yöre, bölge, ülke insanının desteği ve görüşleri alınarak belirlenmeli. İlk aşamada da tüm dünyada ve özellikle ülkemizde suyu ‘doğal yaşam hakkı’ olmaktan çıkarıp, ‘ticari bir meta’ haline getirerek sermayeye açan neo-liberal politikalardan derhal vazgeçilmeli. Dünya üzerinde küresel iklim değişikliğinin etkisiyle de giderek kıtlaşan su kaynaklarını toplumların ve tüm canlıların çıkarlarını ve geleceğini korumak adına kamu kontrolünde alınmalı ve her canlının küresel iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden uzak sağlıklı suya erişim hakkı yapılacak ortak planlama ile güvence altına alınmalı…

Unutulmamalıdır ki su, tüm canlılar için temel bir yaşam hakkıdır.

* https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000372985.locale=en

Greenpeace: Dünyada 10 kişiden üçünün güvenli suya erişimi yok

Greenpeace, 22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle bir açıklama yayınlayarak “İnsanlık için geri dönülmez bir felakete neden olabilecek su krizine karşı çok geç olmadan harekete geçmeli ve gerekli önlemleri almalıyız” ifadeleri kullanıldı.

İklim değişikliği, plastik kirliliği, fosil yakıt bazlı enerji sektörü nedeniyle temiz su kaynaklarının zarar gördüğü söylenen açıklamada “Koronavirüs nedeniyle hijyenin hayati önem taşıdığı bu günlerde kendi sağlığımızı korurken, suyu israf etmemeye özen göstermeliyiz” denildi. Greenpeace tarafından paylaşılan dünyada su kullanımına ilişkin bilgiler ise şu şekilde:

  • Suya küresel talep 1980’lerden bu yana her sene yaklaşık yüzde 1 oranında artıyor. Bu da 2050 yılında şu ankinden yüzde 20 ila 30 daha fazla suya ihtiyaç olacağı anlamına geliyor.
  • Dünya üzerinde her 10 insandan 3’ünün güvenli içme suyuna erişimi yok.
  • Dünya nüfusunun yaklaşık 4’te birine ev sahipliği yapan 17 ülke “çok yüksek” su stresi ile karşı karşıya…

‘Nüfusun dörtte biri su krizinin eşiğinde’

  • Dünya nüfusunun yüzde 25’i bir su krizinin eşiğinde… Bu oranın 2025 senesinde yüzde 60 olması bekleniyor.
  • 4 milyar insan, senede en az bir ay ciddi su kıtlığı yaşıyor. Hesaplamalara göre 2050’de bu rakamın 4,8 ila 5,7 milyara yükseleceği tahmin ediliyor. Dünya üzerinde taze suyun yüzde 60’ı ülke sınırlarını oluşturan dere yataklarından elde ediliyor, olası bir su kıtlığının bu nedenle ülkeler arasında beklenmedik rekabetlere neden olmasından endişe duyuluyor.
  • 2040 yılında çok yüksek seviyede su stresi oluşacak bölgelerde 18 yaş altı 600 milyon çocuğun yaşayacağı tahmin ediliyor.
  • 2017 yılında evinden ayrılmak zorunda kalan 68 milyon insan suya ulaşımda sıkıntılar yaşıyor.

‘Risk grubundakiler ve siyasi tutsaklar tahliye edilsin’

Aralarında PEN Türkiye, İstanbul Kent Savunması ve Mağdurlar için Adalet Platformu gibi pek çok sivil toplum kuruluşunun ve örgütün bulunduğu 47 oluşum cezaevlerinde meydana gelebilecek koronavirüs salgınının tehlikesine işaret ederek bir metin yayınladı.

Ortak açıklamada risk gruplarının, siyasi tutsakların tahliye edilmesi, infaz paketi kapsamında da infaza ara verme, denetimli serbestlik, ev hapsi vb. tedbirlerinin hayata geçirilmesi talep edildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Dünya; milliyet, siyaset, sınıf, din, ırk, kadın, çocuk, genç, ihtiyar, suçlu, masum tanımayan bir düşmanla karşı karşıya. Bütün insanlığı tehdit eden korona virüs salgınında bugüne kadar binlerce kişi yaşamını yitirdi. Salgının büyümesi ve yaygınlaşması kaçınılmaz. Virüsten korunmanın ve yaygınlaşmasını engellemenin yolunun hijyenik ortamda izolasyon olduğu biliniyor.

‘Hayatlarını kaybetme riskindeler’

Oysa, ülkemizde sayıları 300 bini bulan tutuklu ve hükümlü, çoğu yerde istiap haddinin birkaç misli dolu ve hijyen koşullarından yoksun hapishanelerde salgına yakalanma ve hayatlarını kaybetme tehdidiyle karşı karşıyalar.

Bu durumu göz önünde bulunduran hükümetin bir infaz yasasıyla hapishanelerdeki yoğunluğu azaltmaya niyetlendiği anlaşılıyor. Ancak, kimi suçları ve grupları, özellikle de siyasî tutuklu ve hükümlüleri dışarda bırakacak bir uygulamaya gidileceği endişesini taşıyoruz.

Başta Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde yer alan sağlık hakkı maddesi olmak üzere, birçok uluslararası sözleşme ve ulusal üstü mahkeme kararlarında belirtildiği gibi, mahkûmların yaşam ve sağlık koşullarından yoksun bırakılması hiçbir koşulda ve hiçbir suç için söz konusu olamaz.

‘Risk grubundakiler derhal tahliye edilsin’

Cezaevlerinde bulunan herkesin sağlığından ve canından devletin sorumlu olduğunun söylendiği açıklamada şu talepler dile getirildi:

Öncelikli olarak hasta, yaşlı, engelli, çocuk, kadın olmak üzere risk gruplarındakilerin tümünün ve çoğu şaibeli kararlarla ve uygulamalarla içerde bulunan siyasi tutuklu ve hükümlülerin tahliyesinin zaman kaybetmeden gerçekleştirilmesi gereğini hatırlatıyor; yargı reformu paketindeki infaz indirimi hükümlerine paralel olarak infaza ara verme, denetimli serbestlik, ev hapsi vb. tedbirleri hayata geçirecek yasal düzenlemelerin, eşitlik ilkeleri çerçevesinde acilen yapılmasını talep ediyoruz.

Açıklama “Dünya ve ülkemiz koronavirüs felaketi ile karşı karşıyayken, hukukî durumları ne olursa olsun bütün tutuklu ve hükümlülerin sağlık ve yaşam haklarını korumanın, başta devlet, hepimizin insani, vicdani, ahlaki sorumluluğunda olduğunu hatırlatıyoruz” ifadeleriyle son buldu. Açıklamanın altına imza atan kurumlar ise şu şekilde:

Adıyaman Dernekleri Platformu , Ağrı Dernekleri Federasyonu , Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi , Ardahan Hoçvan Dernekleri Federasyonu (HOÇFED) , Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği (Adam-Der) , Bekiran Gençlik Derneği , Bingöl Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği (BİNYAR) , Bitlis Dernekler Federasyonu (BİDEF) , Bodrum Yurttaş İnisiyatifi 2017 , Cizreliler Derneği , Datça Demokrasi Platformu , Datça Kadın Platformu , Demokrasi İçin Birlik (DİB) , Demokratik İslam Kongresi (DİK) , Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) , Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) , Din Alimleri Derneği , Diyalog Grubu , Doğu Güneydoğu Dernekleri Platformu (DGD) , Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim , Elih – Batman Dernekleri Federasyonu , Erzurum Dernekler Platformu (EDP) , Hak İnisiyatifi , Hak ve Adalet Platformu , Iğdır İl Dernekler Platformu , İnşa Kültürevi , İstanbul Amed Dernekleri Federasyonu (AMEDFED) , İstanbul Kent Savunması , Karakoçan Dernekleri Federasyonu (KARDEF) , Kars Digor Kültür Derneği , Kığı Karakoçan Yayladere Yedisu Adaklı Derneği (KAYYDER) , Koçgiri Kültür Derneği , Mağdurlar için Adalet Platformu , Mardin Dernekleri Federasyonu (MARDİNFED) , Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) , Mustafa Suphi Kültür Merkezi , Muş Dernekleri Federasyonu (MUŞDERFED) , PEN Türkiye , Siirt Dernekleri , Sivil Siyaset Hareketi , Sosyal Dayanışma Ağı (SODA) , Şirvan Dernekleri Federasyonu , Türkiye 78’liler Girişimi , Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) , Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği , Van Dernekleri Platformu , Yurttaş Girişimi

Cezaevindeki film yapımcısı Harvey Weinstein’a Kovid-19 tanısı konuldu

Hollywood’un ünlü yapımcısı Harvey Weinstein’ın tutuklu bulunduğu New York Ceza İnfaz Kurumu, yapımcıya yeni tip koronavirüs (kovid-19) tanısı konulduğunu açıkladı.

Weinstein, eski asistanı Mimi Haley‘e cinsel saldırıda bulunduğu ve eski oyuncu, kuaför Jessica Mann‘a 2013’te tecavüz ettiği gerekçesiyle yargılandığı davada 23 yıl hapis cezası almıştı.

Kadınların maruz kaldığı tacizleri açıkladığı #MeToo hareketinin başlamasına sebep olan eski film yapımcısı, 24 Şubat’ta gerçekleşen duruşmada “basit cinsel saldırı ve tecavüz” ile “ağır taciz”den suçlu bulunmuştu.

Salgın cezaevlerine yayıldı

BBC’nin haberine göre kurumdan yapılan açıklamada 68 yaşındaki yapımcının cezaevinde karantinaya alındığı belirtildi. Weinstein’in avukatlarından İmran Ensari, konuyla ilgili kendilerine bilgilendirme yapılmadığını belirterek, “Weinstein’in sağlık durumuyla ilgili elbette endişeliyiz. Süreci yakından takip edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

New York’taki Wende Cezaevi‘nde 5 çalışan ve 10 mahkumda da Kovid-19’a rastlandığı açıklanmıştı. Virüsün hızlı bir şekilde yayıldığı ABD’de şu ana kadar 35 bin 60 kişiye kovid-19 tanısı konuldu, 457 kişi ise virüs sebebiyle hayatını kaybetti.

 

 

 

TTB: Test sonucu pozitif vakaların ikamet ettiği il ve ilçeler hangileri?

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Sağlık Bakanlığı’ndan Kovid-19 salgınıyla ilgili Türkiye’deki durumun açık ve şeffaf bir şekilde paylaşılmasını talep etti.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman’ın imzasıyla, Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’ya gönderilen yazıda, cevap bekleyen sorular yer aldı.

‘Bilgi eksikliği toplumu paniğe itiyor’

Yeni tip koronavirüs (kovid-19) salgının ancak merkezi ve yerel yönetimlerin, meslek örgütlerinin ve toplumun tamamının çabasıyla atlatılabileceğinin söylendiği yazıda “Toplumun; pandeminin ülkemizdeki yaygınlığı, bölgesel dağılımı, hasta ve ölüm sayıları hakkında yeterince bilgilendirilmemesi, meydanı paniğe sevkeden yanlış ve yanıltıcı haberlere bırakmaktadır” denildi. TTB Merkez Konseyi, acil yanıtlanması talebiyle Sağlık Bakanlığı’na şu soruları yöneltti:

  • Tanısı doğrulanmış olguların ikamet ettikleri il ve ilçelere göre, yaş ve cinsiyete göre dağılımları nasıldır?
  • Tanısı doğrulanmış olguların yurt dışı temas öyküsü ülkelere göre nasıl bir dağılım göstermektedir?
  • Bugün itibarıyla ülkemizde kaç ilde ve kaç merkezde test yapılmaktadır?
  • Bugüne kadar (günlere göre) her bir tanı/tarama testinden toplam kaç adet yapılmıştır? Bugünden itibaren yurt çapında günde kaç test yapılması planlanmaktadır?
  • Günlere göre her bir tanı/tarama testi tipi için pozitif sonuçlanan test sayısı kaçtır? İlk testi negatif olup ikinci kez test yapılanlarda pozitiflik oranı nedir?

Hangi testler kullanılıyor?

  • Kaç tip tanı/tarama testi kullanılmaktadır? Kullanılan testlerin geçerlilik özellikleri (duyarlılık, seçicilik, pozitif ve negatif öngörü değerleri) nasıldır?
  • Hastaların başvurusu ile testlerin sonuçlanması arasındaki süre nasıldır?
  • Tanısı doğrulanmış olgulardaki bulguların (ateş, öksürük, nefes darlığı, ishal, vb) dağılımı nasıldır?
  • Tanısı doğrulanmış olgulardaki akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografi bulguları nelerdir?
  • Tanısı doğrulanmamış olguların ne kadarına akciğer grafisi ve/veya bilgisayarlı tomografi yapılmıştır? Tanısı doğrulanmamış olguların ne kadarında COVID-19 hastalığı için klasik veya muhtemel görüntüleme bulguları saptanmıştır?
  • Pozitif görüntüleme bulguları (akciğer grafisi ve/veya bilgisayarlı tomografi) ile tanının doğrulanması arasında ne kadar süre vardır?
  • Bugün itibarıyla illere göre tanısı doğrulanmış ya da olası/kuşkulu COVID-19 hasta yatırılan hastane sayısı kaçtır? Bunların kurumsal/sektörel (Sağlık Bakanlığı, kamu üniversitesi, vakıf üniversitesi, özel sektör) dağılımı nedir?

Hangi ilaçlar kullanılıyor?

  • Tanısı doğrulanmış olgularda bugüne kadar hangi ilaçlar kullanılmıştır? Bu ilaçlarla tedaviye yanıt oranı nedir?
  • Tedavide kullanılması olası ilaçların yurt çapında miktarı ve illere göre sayısı nedir?

Stoklar yeterli mi?

  • Bakanlığınızın öngördüğü hasta sayısı ve ihtiyaca göre bu ilaçların mevcut stokları yeterli midir? Bu ilaçların hastaneler bazında dağıtımı yeterli düzeyde organize edilebilmekte midir? Hastanelerin ne kadarında ilaçlar yeterli düzeyde sağlanabilmekte, ne kadarında ilaç eksikliği yaşanmaktadır?
  • Hasta sayısındaki logaritmik artışın diğer ülkelere göre daha keskin olduğu dikkate alındığında: Yurt çapında illere göre yoğun bakım ünitelerindeki yatak ve ventilatör sayısı nedir? Bu sayılar öngörülen ihtiyacı karşılayabilecek düzeyde midir? Olası yetersizlikler için hangi önlemler düşünülmektedir?

Kaç sağlık çalışanı hastalandı?

  • Tanısı doğrulanmış kaç sağlık çalışanı bulunmaktadır? Bunların meslek (hekim, hemşire, sağlık teknisyeni vb), kurum (ASM, 2. basamak hastane, 3. Basamak hastame) ve il dağılımı nedir?
  • Bugüne kadar kaç sağlık çalışanına test yapılmıştır? Hastalarla temas halinde bulunan ve enfekte olma olasılığı yüksek olan sağlık çalışanlarının tamamına ne kadar sürede test yapılması öngörülmektedir?
  • Kişisel koruyucu malzeme stoğumuz ve üretim kapasitemiz öngördüğünüz ihtiyacı karşılayabilecek düzeyde midir? Bu malzemelerin hastanelere dağıtılmasında yeterli organizasyon sağlanabilmekte midir? Bakanlığınıza bağlı hastaneler dışında üniversite hastanelerine de dağıtım yapılmakta mıdır?

HDP’li dört belediyeye kayyım atandı; iki eşbaşkan gözaltında

Halkların Demokratik Partisi (HDP)  yönetimindeki Batman, Silvan, Lice ve Ergani belediye eşbaşkanları görevden alınarak yerlerine kayyım atandı.  Yerlerine kayyım atanan Diyarbakır’a bağlı Silvan Belediyesi eşbaşkanları Naşide Toprak ve Ahmet Kaya evlerine yapılan polis baskını sonucunda gözaltına alındı.

Yerlerine kayyım atanan Batman eş başkanlardan Mehmet Demir ve Songül Korkmaz 31 Mart yerel seçimlerinde yüzde 66 oy ile göreve gelmişti. Yerine kayyım atanan ve gözaltına alınan Silvan Belediyesi eşbaşkanları yüzde 75,69 oy ile çoğunluktaydı.  Diyarbakır’a bağlı Lice ilçesinde de HDP yüzde 77,73, Ergani ilçesinde ise yüzde 55,85 oy ile seçimi kazanmıştı.

İçişleri Bakanlığı tarafından verilen kayyım atama kararının ardından belediye binaları sabah saatlerinde polislerce ablukaya alınırken, belediyelerin önündeki caddeler trafiğe kapatıldı, belediyelere giden personeller de binalara alınmayarak evlerine gönderildi.

65 belediyeden 36’sına kayyım

HDP, 31 Mart yerel seçimlerinde 3 büyükşehir, 5 il, 45 ilçe ve 12 belde olmak üzere toplam 65 belediye kazanmıştı. Son kayyım atamalarıyla partinin 3 büyükşehir, 2 il, 29 ilçe ve 3 belde belediyesine kayyım atanmış oldu.

Korona krizi: Hayatını kaybedenlerin sayısı 30’a çıktı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs yüzünden bugün dokuz kişinin daha hayatını kaybettiği açıkladı. Böylece virüs nedeniyle vefat edenlerin sayısı 30’a ulaştı.

Bakan Koca Twitter’dan yaptığı açıklamada, “Mümkün olduğunca çok sayıda test yaptığımız unutulmamalı. Tedavi altına alınmış her hastayla salgının önünü kesmiş oluyoruz. Bugün 9 yeni vefat, 289 yeni tanı var. Evimizde kalalım. Risk almayalım. Hayat eve sığar” dedi.

Sağlık Bakanı Koca, ikinci mesajında ise şunları kaydetti:

“Bugüne kadar toplam 20 bin 345 test yapıldı, 1236 tanı kondu, hepsi yaşlı 30 hastamızı kaybettik. Hastalık ülkemizde yokken, ‘yok’ dedik. Şimdi gün gün durumu açıklıyoruz. Şeffaflığımızla sizi tedbire de davet ediyoruz. Tedbirli olalım. Bu ülke, bu tehdide yenik düşmeyecek.”

Son 24 saatte koronavirüs salgınıyla ilgili Türkiye’de yaşanan gelişmeler şöyle:

  • Türkiye’de Covid 19 sebebiyle ölenlerin sayısı 30’a, vaka sayısı da 1236’ya çıktı.
  • 22 Mart 2020 itibariyle lokanta, kafe, pastane ve benzeri yerlerden sadece al-götür ve paket servisine izin verileceği duyuruldu.
  • 65 yaş üstüne sokağa çıkma sınırlaması getirildi.
  • 15 dakikalık test kiti tanıtıldı.
  • KKTC‘ye 72 milyon liralık destek aktarıldı.
  • Morg ve defin hizmetlerine yönelik alınacak önlemler belirlendi. Buna göre, koronavirüs yüzünden hayatını kaybedenler ceset torbasıyla defnedilecek.
  • Berber ve kuaförlerin faaliyetleri geçici olarak durduruldu.
  • 46 ülkeye daha uçuş yasağı getirildi.
  • Toplu asker uğurlama törenlerini geçici olarak yasaklandı.
  • Kars ve Ağrı‘daki canlı hayvan pazarları kapatıldı.
  • Burdur’da 14 gün kuralına uymayan 12 kişiye para cezası kesildi.

Kamu çalışanları için ‘evden çalışma’ başlıyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla, ‘Koronavirüs’le Mücadele Kapsamında Kamu Çalışanlarına Yönelik İlave Tedbirler’ konulu genelge Resmi Gazete‘de yayımlandı. Yayımlanan genelgeye göre,kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlara uzaktan çalışma, dönüşümlü çalışma gibi esnek çalışma yöntemleri uygulanabilecek.

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, kararı Twitter hesabından duyurdu: “Kamu hizmetlerini aksatmayacak şekilde, ihtiyacı karşılayacak kadar asgari sayıda personelin bulundurulması şartıyla; çalıştırılma biçimine bakılmaksızın kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlara, uzaktan çalışma, dönüşümlü çalışma gibi esnek çalışma yöntemleri uygulanabilir.”

Ayrıca genelgede; daha önce Covid-19 kapsamında idari izinli sayılanların, yeni bir karar verilinceye kadar idari izinli sayılmaya devam edeceği de bildirildi. Yıllık veya mazeret izni kullanabilecekleri belirtilen çalışanlar da genelge kapsamında belirlenecek esaslar dahilinde idari izinli sayılabilecek.

[Korona İzolasyonu notları] Mimoza sarısı merak

Dün 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı gelince, 82 yaşındaki annem her gün ziyaret edip açan çiçeklerini saydığı mimoza ağacına bir daha gidemem diyerek kalktı ve gitti. Dur gitme şimdi hava kararacak dediysek de Yeşin’le durdurmadık. Nasıl bir merak ve hevesse artık, gidip alacakaranlıkta az gören gözleriyle ağacını yokladı.

Böyle meraklar lazım bize.

İzolasyon, merakın iki yönünü gösteriyor. Belirsizlik ile imtihan veren, gelecek her bilgiyi Cem Yılmaz’ın deyimiyle hızla oksitlemeye hazır toksik bir merak. Her şeyi her an en hızlı ve doğru şekilde “bilmek” istiyoruz. Bir de başka bir merak türü var, anneminki gibi çocuksu, ilgili, gelecek her şeye açık. Dikkatinizi çekerim: kendisi 3 darbe (yoksa 4 müydü o?), bir dünya savaşı görmüş bir şahsiyet. Pandemi de endemi de vız gelir tırıs gider yani.

Bize böyle meraklar lazım. En çok da zor zamanlarda.

Alışkanlık meselesine de bir bağlama çekelim bu noktada; merakın olduğu yerde alışkanlık olamaz diye düşünüyorum. Bir rutin olmaksızın da değişimleri fark etmek mümkün değil öte taraftan. Merak, reflekslerden arındırıldığında alışkanlık oluyor, galiba bunu demek istiyorum. Kendiliğinden verilen reaksiyon olarak tanımlıyorum refleksi de. Yani düşünmeden, daha çok içgüdüsel olarak. Kendiliğinden olan.

Neyse, böyle böyle şeyler işte aklımdan gelip geçiyor.

Analogdan digitale hızlı geçiş

Malum 70 li yıllarda doğduk. 80’lerde büyüdük. Gerçi seksenler de herkesin hızlıca hayatın gerçekleriyle tanıştığı bir dönemdi. O nasıl bir köhnelikti, renksizlikti ve moral bozukluğu idi öyle. Modasından, müziğine; kitabından politikasına kadar bir depresyon hali. Vatkalar, şalvar pantolonlar, röfleli saçlar ve kelebek toka. Sanki biri dünya halklarının üstüne gri bir boya dökmüş gibiydi.

Ben de hep yıl 2000’e geldiğimizde nasıl olacağımı merak ederdim. Nasıl bir dünya ve nasıl bir ben. 29 yaşında olacaktım mesela, WOW. Ne yaş ama.

Aradan 20 yıl daha geçti. Biz fark etmeden çağlar atladık. Analog bir halden dijital bir hale kayarak geçiş yaptık gezegencek. Gençler kırsala kampında “evladım bizim zamanımızda televizyon tek kanaldı, siyah beyazdı ve günün belli saatlerinde yayın yapardı. Telefonu da elle çevirirdik, şehirlerarası veya uluslararası konuşmak istediğimiz zaman santrale yazdırırdık. Günün birinde bağlanırdı” dediğimiz zaman, annemin bize karneyle ekmek aldıkları günleri anlattığındaki yüz ifademiz geliyor yüzlerine.

Bir arkadaşımın babasının doğum yılı 1800’lerin sonuydu. Yüzyılları ve hatta çağları birbirine bağlamak da her kula nasip olacak cinsten bir olay değil.

Geçiş dönemleri, tuhaf zamanlar, yeni paradigma, yeni çağ, antroposen derken çağ da atladık galiba.

Her şey çok da hızlı olmadı mı?.

Biz de bu hızdan payımıza düşeni aldık ve bugün 49 dayız vesselam. Neredeyse yarım asırdır bu dünyadayım. Böyle söyleyince de bir tuhaf oluyor insan.

Canım ailem, arkadaşlarım, dostlarım, yakın veya temas ettiğim, hatta etmediğim, beni tanıyan herkes; bugün yeniden keşfediyorum ki benim size bir doğum günü kutlaması yapmam gerekiyor. Zira hep sevildiğimi hissettim, sevgi mahrumiyetinin ne demek olduğunu göstermediniz bana. Şımarıklığım biraz da bundan.

Ezcümle; hepiniz iyi ki varsınız (ohh dedim en sonunda o lafı da), iyi ki varız.

Müteşekkirim.

 

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular…

Bir önceki yazının başlığı “Savaş, Virüs ve Mültecilik” idi ve Göç konusu üzerinde duruyordu. Oradan devam etmek istiyordum. Ancak, virüs konusu o kadar çok bastırmaya başladı ve yaşamı öylesine kuşattı ve belirledi ki virüs hiç yokmuş gibi davranarak göç ve mültecilik konusunu sürdürmeyeceğimi anladım. Gerçi, başlıktaki üç konuya da önem veriyor ve her biri üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum, ama mültecilik konusunu yeniden dönmek üzere erteleyerek ve başlıktaki “virüs” üzerinde birlikte düşünmeye girişmek, yararlı olabilir.

Gerçi virüs konusu da bıktırıcı olacak kadar çok yığıldı önümüze ve her şey, elektronik medyanın bütün kanalları ve gazeteler ve dergiler, mesajlar ve şakalaşmalar bile, sadece virüs üzerine gibi…

Söylenebilecek ne kaldı ki?

Galiba düşünmeye tam da buradan başlamak yararlı olacak. O kadar çok farklı alandan doğru yayılıyor ki virüs tartışmaları, bu konuda ne düşüneceğiz, daha da önce, içinde bulunduğumuz hali nasıl anlayacağız, yorumlayacağız ve olup-bitenleri, davranışımızı eleştirel bir biçimde gözden geçirmek ve gerekirse yeniden değerlendirmek üzere, nasıl sonuçlar çıkartacağız? Buradan başlanılabilir, belki de?

‘Sürüden ayrılmak ya da ona katılmak…’

Virüs üzerine haberler, düşünceler ve öneriler uçuşurken, kategorik olarak çekmeceler beliriyor aklımızda: “Doğru” ve “yanlış”lar, “yanında olmamız gerekenler” ve “karşı durulacaklar” ya da “hemen” ile “sonra” ve uzun erimde düşünülecekler, kısacası her tartışma alanında desteklediklerimiz (“pro”) ve desteklemediklerimiz ya da kaçınılmaz bir sonuç olduğu için kabul etmek zorunda kaldıklarımız veya karşı çıktıklarımız (“con”)’lar arasında kendi konumumuzu tartmak, “sürüden ayrılmak” ya da çaresiz “herkesin yapmak zorunda olduğuna uymak” gibi konumlar belirliyoruz kendimize. Örneğin:

(…) her şeye rağmen çalışmaya devam ile durmak ve üretime son vermek,

(…) sakınma ve özveri,

(…) hijyen durumuna dikkat etmek ve bunu kendisi için olduğu kadar, toplumun diğer bireyleri için yapmak; birey ve toplum arasında mesafe koymak veya bunları toplumsallığı yitirmeden yapma yollarını aramak…

(…) kendimizi yalıtırken, bu yalıtımdan zarar görebilecekleri/ görenleri de düşünmek

vb. türü birçok düşünce…

Virüs ile ilgili düşünceler hangi alanlarla ilgili olabilir?

  • Birey ya da toplum psikolojisi, genel olarak tutum ve (hijyenik ama itaatkar, otoriter ve emredici ya da sorgulayıcı ve tartışmak isteyen) davranışlar alanı,
  • Toplumsal yaşam ve kamu sağlığı,
  • Ekonomi,
  • Ekoloji,
  • Kültürel ilişkiler ve belki
  • Politika, strateji ve ideoloji,
  • Uluslararası ilişkiler,
  • Ulus devletler, küreselleşme

ve bütün bunların geleceği, dünyanın nereye doğru evrilmekte olduğu vb. gibi bazı başlıklar belirleyebiliriz.

Ölçek, bakış açısı, eksen…

Ayrıca bu konulara hangi ölçekte bakıyoruz; küresel olarak mı, ulus-devlet ölçeğinde mi, yoksa yaşadığımız kent veya kırsal çevre bakımından mı? Bunların hiç biri bile olmadan, sadece kendimiz ya da ailemiz için, bireysel ölçekte bakıyor da olabiliriz.

Geleneğin aşırı sarmaş-dolaş halinden, birden, kentlerde üç çeyrek yüzyılda sağlanamamış, modernitenin ve bilim-sağlık kurallarının o soğuk ve acımasız ölçülerine uyarak yaşamaya geçmek aşamasında, bazı bocalamalar söz konusu olabilir. Ya da geleneğin ve dinin veya Türklük geninin, her türlü kalkanı otomatik olarak, zaten sağlayacağı inancı da güçlü olabilir…

Her olay veya haber, aynı zamanda çeşitli açılardan veya eksenlerden görülebilir. Diyelim toplumsal yaşam ve kamu sağlığı ile ilgili bir haberi, sınıflar açısından bakarak yorumlayabiliriz. Çalışan sınıflar açısından baktığımızda doğru bulmayacağımız bir karar, sermaye sınıfı bakımından, tam da olması gerektiği gibi olabilir. Ya da bir ulus devlet için alınmış olan bir karar (diyelim ABD’nin kendisine duvarlar örmesi ve diğer ulus devletlerle dayanışmaya girmeye hiç yanaşmaması) diğer devletlerin ya da ulus üstü birliklerin (AB gibi) onaylamayacağı bir davranış olabilir. Her olayda olabileceği gibi, uçlar ve kutuplaşmalar oluşmaya başlayabilir.

Toplum sağlığı bakımından gerekli görülerek alınan “toplumsal mesafe, hatta “evlerde yalıtılmak” ya da herkesin “kendi OHAL’ini ilan etmesi” bireylerin korkularını yatıştırırken, öbür uçta başka durumlar belirmeye başlayacaktır: Alışılmış zamanlarda, sokaklarda ve toplumsal beraberliklerin her zaman olduğu gibi mümkün olduğu kamusal alanlarda, “normal” (olağan zamanlar) beklentilere göre kurulmuş düzenekler çözülmeye başlayacak ve belki de, işlerini “bıçak sırtında” götüren pek çok insan, küçük üretici, sanatçı ve zaten ilgileneni az olan ender işler yapanlar, ayakta duramaz hale gelecektir.

Belki kentler çökmeye başlayacak, kentlerin kendine özgü kimliklerinin ortaya çıkmasına neden olanlar silinmeye başlayacak ve özgünlükler azalıp standart ve daha kaba tanımlara göre yapılabilen, “ortalamaya en uygun” yapma biçimleri çoğalacaktır.

Yaşam biçimindeki serbestlikler ve insan-insana yakınlıklar, okulların kapanması, toplutaşım kullanımının azalması, kolektif olarak yapılabilecek her şeyin korku verici olmaya başlaması ve sonuç olarak yasakların zorunlu olduğu türde bir anlayışın kolayca kabulü ve otoritelere itaatin her şeyden önemli hale gelmesi, demokrasinin gereksizliği ve olanaksızlığı, despotluğun gereği ve yararı gibi düşüncelerin ortaya çıkması, kötümser ama hazırlıklı olmayı gerektirebilecek öngörüler olabilir.

Her alanda ne olup-bittiğini değerlendirmeye çalışırken, virüsün gerektirdiklerine uygun davranışların bir yönüyle ve bazı gruplar için “kazanım” olduğu, diğer yönden ve diğer kesimler için de, aynı olgunun “kayıp” olarak görüldüğü anlaşılacaktır.

Daha da ilerletirsek düşünceyi, diyelim ekonomik alandaki kayıplar, işyerlerinin kapanması, üretimin durması ve küreselleşmiş bir dünyadaki “tedarik zincirlerinin” bozulması, her ölçekte ekonomik büyümenin dinmesi, “ekonomik kayıp” ve istihdam kaybı anlamına gelirken, başka bir alandan baktığımızda, örneğin ekoloji perspektifinden, kazanım, kirlenmelerin azalması, doğa üzerinde yaratılmış olan baskı sömürünün hafiflemesi anlamına gelecektir.

Özetle her alanın kendi içinde virüs, kutuplara doğru yeni tarzda çekilmeler yaratırken farklı alanlar arasında da, başka nedenlerle, kazanım ve kayıplar yaratmaya başlayacaktır.

Virüsle ve bundan sonra gelebilecek başka virüslerle, bundan önce gelmiş veba ve koleralarla ve İspanyol nezlesi salgınlarıyla yaşadığımız gibi olmayan, kapsamlı bir bakış açısını nasıl elde edeceğiz? Bulunduğunuz yeri, daha doğrusu bu durum karşısında bulunmamız gereken konumu, virüs paranoyasını veya vurdumduymazlığını, DSÖ’nin “pandemi” ilan ettiği yaygınlıktaki riski vb. nasıl tartacağız ve kavramsallaştıracağız?

Gelecek yazı, bunun üzerinde durmaya çalışacak.