Ana Sayfa Blog Sayfa 2135

Atmosferdeki karbondioksit oranında yeni rekor: 418.03 ppm

Atmosferdeki karbondioksit miktarı rekor kırarak 418.03 ppm (milyonda bir parçacık) oldu. 1 Mayıs tarihine ait değerin ölçümü Hawaii’de bulunan Mauna Loa Rasathanesi’nde yapıldı. Böylece 800 bin yıllık tarih içerisinde bildiğimiz en yüksek karbondioksit seviyesine ulaşmış olduk.

2020 yılı içerisinde ilk rekor ölçüm 21 Ocak tarihinde 415.79 ppm ile  kaydedilmişti. Kısa bir süre sonra 10 Şubat tarihinde  416.08 ppm ile yeni bir rekor kırılmıştı.

İki yıl üst üste kış ayında gelen rekor

Normal bir dengede bitkilerin büyümeye başladığı ilkbahar aylarında artan karbondioksit seviyesi yazın azalışa geçiyor. Bu yüzden de endüstri döneminden bu yana yükselmekte olan karbondioksit miktarları genel olarak Mart ve Nisan aylarında rekor değerlere ulaşıyordu.

Bunun iki istisnası ise geçtiğimiz yıl ve bu yıl gerçekleşti. Bu yıl Ocak ayında kırılan rekor geçtiğimiz yıl ise Şubat ayında kırıldı.

Sebebi insan faaliyetleri

Hükümetler Arası İklim Paneli (IPCC) 1,5 derece Raporu’nda binlerce bilim insanı iklim değişikliği ile havadaki karbondioksit miktarı arasında bağlantı bulunduğunu ve bunun sebebinin insanların faaliyetleri olduğunu belirtiyor.

Aynı zamanda bilim insanları 1,5 derece ısınma limiti aşıldığında birçok türün yok olacağı, sel ve kuraklık gibi felaketlerin çok daha fazla görüleceğini söylüyor. Bunun için yapılması gereken ise eşi benzeri görülmemiş önlemler alarak ülkelerin karbon emisyonlarını bir an önce sıfırlamaları.

11 hukukçudan infaz yasasına ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne çağrı

AKP ve MHP’nin oylarıyla kabul edilen ve belirli suçlarda ceza indiriminin yolunu açan infaz yasasının 6 Mayıs tarihinde Anayasa Mahkemesi’nde görülmesinden önce 11 kıdemli ve uzman hukukçu ortak bir metin kaleme aldı.

Metinde yapılan düzenlemede “eşitliğin gözetilmediği, siyasal muhalefetin kriminalize edildiği, yaşam hakkının özünün ihlaline zemin hazırlandığı, toplumsal barışa zarar verildiği” vurgulandı. Hukukçular, Anayasa Mahkemesi’ne bu yanlışı düzeltme çağrısında bulundu.

‘Kamu vicdanı yaralandı’

Emekli Anayasa Mahkemesi üyesi Ali Güzel, Prof. Dr. Cem Eroğul, Prof. Dr. Ergun Özbudun, Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, Prof. Dr. Köksal Bayraktar, Prof. Dr. Oktay Uygun, Prof. Dr. Osman Can, Prof. Dr. Ozan Erözden, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görev alan ilk Türk yargıç olan Dr. Rıza Türmen, Prof. Dr. Rona Aybay ve Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in imzasıyla yapılan ortak açıklama şu şekilde:

Kamuoyuna beyanımız, adalete çağrımızdır

Salgın nedeniyle cezaevlerinin boşaltılması söylemiyle iktidar partileri tarafından gündeme sokulan af tartışmaları, TBMM’ye sunulan kanun teklifiyle somutlaşmış, iktidar partilerinin talep ve programları doğrultusunda kabul edilerek “torba kanun” biçiminde yasalaşmış ve yürürlüğe girmiştir.

Bu kanunun gerek hazırlık gerekse yasalaşma safhasında muhalefetin, yargıç, savcı ve baroların, sivil toplum kuruluşlarının, uzman akademisyenlerin talep ve itirazları dikkate alınmamış, toplumun tüm bireylerinin özgürlük, güvenlik ve adaletin tesisi yönündeki meşru talep ve beklentileri karşılanmamış, kamu vicdanı yaralanmıştır.

İnfaz düzenlemesi 14 Nisan’da AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi.

‘Anayasal haklar yok sayıldı’

İnfaz sisteminde mahkûmların denetimli serbestlik veya şartlı tahliye imkânlarından yararlanmasının kolaylaştırılmasının yanında, geçici düzenlemelerle de özel af mahiyetinde düzenlemeleri barındıran bu yasada belirli bazı suçların yanında, muğlak terör örgütü üyeliği, yardım ve propaganda suçlamaları gerekçesiyle, gerçekte düşünce açıklamaları, kolektif özgürlük eylemleri veya basın faaliyetleri nedeniyle yargılanıp mahkûm edilen kişilerin başta ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı olmak üzere anayasal hakları yok sayılmıştır.

‘Eşitlik ihlal edildi’

Öte yandan, suçluluğu sabit olmayan tutukluların yasa kapsamı dışında bırakılmasıyla, gerekli adalet duyarlılığı gösterilmemiş, eşitlik kriteri bu açıdan da gözetilmemiştir. Yasa’nın geçici 9/5 maddesinde de yıl sonuna kadar yapılabilecek tahliyelerin tutukluları kapsamaması “eksiklik” ve eşitsizlik vurgusunu artırmaktadır.

Çıkarılan yasa, infazda eşitliği gözetmemiştir. Aynı cezayı alan iki hükümlüden biri, suçunun türü nedeniyle infaz yasasındaki koşullu salıverme ve denetimli serbestlikten yararlanıp tahliye olurken, başka bir gruptaki hükümlü cezasını çekecektir ki, bu durum Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine, 2. maddedeki hukuk devleti ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesine aykırıdır.

‘Kamu yararı gözetilmeliydi’

İktidar (Meclis çoğunluğu) elbette infaz rejiminde değişiklikler yapabilir, suç ve cezalarla ilgili tasarruflarda bulunabilir, istisnai durumda Meclisin 3/5 çoğunluğunun rızasıyla af da çıkarabilir. Ancak bunun sınırı, adil bir ölçünün göz ardı edilmemesi, eşitliğin bozulmaması ve temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmamasıdır.

Çıkarılacak yasanın öngörülebilir ve anlaşılabilir olması, sadece bir grubun, dünya görüşünün yahut sınıfın çıkarını değil, tüm farklılığıyla değerli, eşit özgürlük sahibi ve egemenliğin kaynağı Milletin tüm fertlerinin ortak iyiliğini ifade eden “kamu” yararını gözetmesi gerekir.

‘Nitelikli çoğunluk gözetilmedi’

Bu kanun özel af mahiyetinde hükümler barındırmış olmasına rağmen, nitelikli çoğunluğa riayet edilmemiştir. Düzenlemenin gerekçesi Covid-19 salgını olarak gösterilmiş olduğu halde, suçlar arasında ayrım yapılarak yaşam hakkıyla doğrudan bağıntılı sağlık hakkı gözardı edilerek yaşam hakkının özünün ihlaline zemin hazırlanmıştır.

Bir siyasal tercih ve bir atıfet olarak infaz kolaylığı ve özel af getirilmiş, ancak şiddet içerikli olup olmadığına dair bir ayrım yapılmaksızın, siyasal muhalefet mahiyetindeki eylemler istisna tutulmuştur. Bu şekilde kamu yararı gözetilmemiş, meşru sebep olmaksızın eşitliğe aykırı davranılmıştır. Devletin af yetkisinin hakkaniyetli ve toplumsal adalet duygusuna uygun olabilmesi için öncelikli olarak devlet tüzel kişiliğine karşı işlenen suçları af ve benzeri infaz kolaylığının kapsamına almak gerekirken, tersi yönde tutum alınmak suretiyle, atıfet ayrımcılığa, dışlanmaya ve siyasal muhalefetin kriminalize edilmesi imkânına dönüştürülmüştür.

‘Toplumsal barışa zarar verecek’

Bu yaklaşımın ülkemizdeki siyasal yarılmayı derinleştireceğine, şu günlerde en büyük ihtiyacımız olan toplumsal barışımıza zarar vereceğine inanıyoruz. Her şeye rağmen bir anayasal devlet olarak Türkiye’de Anayasa’nın eşitlik, hukuk devleti ve insan haklarına saygı ilkelerinin bağlayıcı olduğunu, bu ilkelerin toplumsal barışın da harcı niteliğinde bulunduğunu hatırlatıyoruz.

Anayasa Mahkemesi’nin bu yanlışlıkları, denetim yetkisi ve özgürlükler lehine yorum imkânları çerçevesinde düzelteceğine inanıyoruz. Siyasal çoğulculuğun, anayasal ilkelerin, hukuk ve adaletin ne ölçüde hayatî olduğunu, 100 yıllık tarihimizden çıkan dersleri hatırlatarak bir kez daha vurguluyoruz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

90 bin tutuklu ve hükümlü tahliye edildi

Belirli suçlarda indirim ve tahliye öngören 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 14 Nisan’da Meclis’te kabul edilmişti.

Pakette öldürme, cinsel taciz gibi suçlarda ceza indirimi devreye girerken siyasi suçlarda herhangi bir indirim uygulanmamıştı. Kanundan yararlanan yaklaşık 90 bin tutuklu ve hükümlü tahliye edilmişti.

Türkiye’de koronavirüs: Vaka Sayısı 126 bin 45’e, can kaybı 3 bin 397’ye yükseldi

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni koronavirüs salgınına ilişkin güncel verileri açıkladı. Buna göre son 24 saatte 1670 yeni vaka tespit edildi, 61 kişi ise hayatını kaybetti.

Böylece Türkiye’de ilk vakanın tespit edildiği 11 Mart tarihinden bu yana görülen toplam vaka sayısı 126 bin 45’e ulaşmış oldu. Bugüne kadar yaşanan toplam can kaybı sayısı ise 3 bin 397 oldu.

İyileşen sayısı hasta sayısını geçti

Bakan Koca yaptığı paylaşımda “11 Mart’tan bu yana ilk kez bugün iyileşen hasta sayımız, mevcut koronavirüs hasta sayımızı geçti. Tedbirlere uyuldukça, sonuç, çok daha iyi olacak” dedi.

Yapılan açıklamaya göre bugün iyileştiği belirtilen hasta sayısı 4 bin 892 oldu. Böylece toplam iyileşen hasta sayısı 63 bin 151’e çıktı. Şu anda yoğun bakımda bulunan hasta sayısı 1424, entübe hasta sayısı ise 766 olarak paylaşıldı.

 

 

Korona ve biz -1

ABD’nin Michigan eyaletinde yüzlerce kişiden oluşan grup, koronavirüs önlemleri kapsamındaki tecrit uygulamalarını protesto etti. Polis eylemcilerin Eyalet Meclis Binası’na girmesine izin verdi. Eyaletin Demokrat valisi Gretchen Whitmer, mart ayında ilan edilen ve dün süresi dolan acil durumun 28 Mayıs’a kadar uzatılmasını öngören bir düzenlemeye imza atmıştı. Evde kalma zorunluluğu da 15 Mayıs’a kadar uzatılmıştı. “Bizi içeri alın” diye slogan atan eylemcilerin arasında maske takanlar olduğu görüldü. Vali Whitmer’i Hitler’le kıyaslayan eylemcilerin ‘Zorbalar darağacını boylar’ yazılı pankartlar taşıdığı görüldü.

“ABD’nin Kaliforniya eyaletinde on binlerce kişi korona virüs salgınına karşı “Evde Kal” uyarılarını protesto etti. Binlerce kişi eyalet Valisi Gavin Newsom’ın ve yerel yönetimlerin çağrılarına tepki gösterdi. Dün itibarıyla eyalet plajlarını da kapatan Vali Newsom’a karşı slogan atan protestocuların sosyal mesafe, maske kullanımı gibi kuralları uygulamadıkları gözlemlendi.

“Gösteriler en çok Orange County, Los Angeles ve Kaliforniya’nın başkenti Sacramento’da yoğunlaşırken göstericiler ABD Başkanı Donald Trump’ın salgına karşı açıklamalarına destek verdi.

Los Angeles’ta da belediye binası önünde gerçekleşen protestolarda halk Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti ve Vali Newsom için istifa çağrısı yaparken “Özgür ABD” ve “Özgür Halk” sloganları attı. Protestoları birçok kişi de araçları ile korna çalarak destekledi.

Kaliforniya Eyaleti’nde koronavirüs vaka sayısı 52 bin 25’e, ölü sayısı ise 2 bin 124’e yükseldi. Vakaların büyük bir kısmı ise Los Angeles’ta bulunuyor. “(Haberler, çeşitli internet kaynaklarından alınmıştır)

*

Bunlar, üzerinde durmaya değer haberler. Bu haberleri evrensel bir durum olarak görmek ve analiz etmek için çaba göstermek gerektiği kanısındayım.

Ne görüyoruz?

Ne anlıyoruz bu haberlerden?

Bunun anlamı nedir ve bu anlamın boyutlarını nasıl saptayabiliriz?

Galiba, hepsi de oldukça zor sorular.

Önce, haberlerde ne gördüğümüzü ve anlayabileceğimizi belirlemeye çalışalım:

Koronavirüs bulaşına karşı, kamusal bir korunma yöntemi olarak bireyleri evlerinde izole etmeye çalışan bir kamu otoritesi görüyoruz. İnsanları evde tutmak, bir anlamda herkese ve her durumdaki insana ev hapsi vermek, ya da kamusal alandaki varlığını, yaşamın alışılmış kiplerini uygulamayı, bazı bakımlardan sınırlamaya çalışmak demek. Özgürlükleri sınırlayan otorite, bunu toplumun/ kitlelerin iyiliği ve sağlığı için yapıyor veya yaptığını düşünüyor/ düşünüldüğüne inanılmasını istiyor.

Kamusal otorite toplumun, kabaca ikiye ayrıldığından haberdar: 

  • Sağlık için alınan önlemlerin ve sınırlamaların/ yasakların, sonuç olarak, zorbalık olmadığını, öldürücü olabilecek bir virüsün yayılmasını önlemek için, kaçınılmaz olduğunu düşünenler ve
  • Kendi sağlıkları için alınmış olsa bile, yaşamlarının sınırlanmasını istemeyenler veya bu sınırlamayı kendi iradesi dışında ve üstünde bir kurumun yapmasını reddedenler…

Ama alacağı önlemler, toplumun bütününü kapsamazsa, etkili bir yarar sağlanamayacağı bilindiği için, herkesi kapsayan kararlar vermek zorunda.

-Sınırlanan kitlenin ikinci bölümü, yapılanın kendi sağlığının korunması için yapılmış olduğunu biliyor, ancak bu sınırlamaya uymak istemiyorlar.

-Toplu halde bir araya gelerek ve “toplumsal mesafe” kuralına uymaksızın bir protesto eylemi düzenliyorlar.

-Düzenlenen bu protesto eylemiyle, birey ve bireysel özgürlükler üzerinde, hangi nedenle olursa-olsun, başka bir otoritenin ya da seçilmiş bir kamusal otoritenin irade kullanımını reddediyorlar. 

-Onay veya protestonun kökeninde, politik parti kutuplaşmasının (burası ABD olduğuna göre “liberaller” ve “muhafazakârlar” arasında denilebilir veya kabaca bireyci sağ görüşle, bu görüşe katılmayanlar diyebiliriz) bulunduğu da düşünülebilir.

-Protestocu grup, böyle davranarak, hem kendi sağlıkları bakımından, hem de izolasyonist kamu politikasını doğru bulan toplumun diğer kesimi için risk yaratıyorlar.

-Eğer bu protesto sırasında virüs bulaşması artmaktaysa, bundan hem protestocuların bazıları hem de (doğrudan veya dolaylı olarak) protestocu olmayanların bazıları zarar görecek.

Bu olayı tarafsız bir gözle değerlendirebilmek için, bir de şu habere göz atmak, yerinde olacaktır: (Birgün 1 Mayıs 2020)

Krizle boğuşan halk salgın dinlemedi

Lübnan’da gittikçe zorlaşan hayat koşulları ve ağırlaşan ekonomik kriz nedeniyle (…) protestolar, önceki gün başkent Beyrut, güneyde Sayda ve kuzeydeki Trablusşam kentlerinde, yeniden düzenlendi.

Sayda’da toplanan protestocular, devletin mali politikalarına tepki içerikli sloganlar eşliğinde kentteki Merkez Bankası şubesine taş fırlattı. Güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu, saatlerce süren gerginlik yaşandı. (…)”

Bu haberde ne görüyoruz, ne anlıyoruz?

– Öncelikle, Lübnan’daki toplumun, yaşamını sürdürecek olanakları giderek kaybetmesi ve açlık/ işsizlik gibi çok güçlü sorunları olduğunu, onun “salgın dinlememesinin” kökeninde daha vahim ekonomik sorunların varlığını anlıyoruz.

-Bunun yanı sıra, ülkeyi yöneten otoriteye güvenmeme/ yetersiz bulma ve politik olarak karşı çıkma gibi güdüler de olabilir, ABD’deki gibi.

-Burada da, kamu otoritesiyle, sivil toplumun bir kesimi arasında bir çatışma var. Ve elbette ne kamu yönteminin niteliği ve özellikleri aynı, ne de sivil halk topluluklarının ekonomik, toplumsal ve politik özellikleri… Ama buna rağmen, ikisi de kriz sırasında, iki tarafın çatışmacı bir biçimde karşılaşmasıyla ilgili (ve büyük bir olasılıkla virüs/ bulaşı bu farklara pek aldırmayacaktır). Sağlık açısından, karşılaştırılabilir durumlar olarak görülebilir.

Bu iki olay üzerinde birlikte düşünecek olursak; eğer virüsün bulaşması, salgının yaygınlaşması ve kamu/ insan sağlığı açısından değerlendirme yapacak olursak, belki şu sonuçlar çıkartılabilir:

Kamu otoritesinin (en azından izolasyon politikaları açısından) etkili sonuçlar alabilmesi,

  • Toplumun bütün kesimlerinin bilgilendirilerek/ koşullayarak ikna etmesi ve uygulanan politikalara gönüllü olarak uymasını sağlaması veya
  • Kamunun kolluk gücünü kullanarak politikasını zorla uygulamaya yönelmesi

ile elde edilebilir. Yukarıdaki her iki örnekte de, kamu otoritesinin güç kullanma ve zorbalık yaklaşımı dışında bir seçeneği kalmamış olduğu anlaşılıyor.

Ancak bu durumda, eğer sivil toplumun kamu otoritesine karşı çıkışının kökeninde, büyük ekonomik sorunlar ve giderek açlığa/ mutlak çaresizliğe doğru bir gidiş olmasıyla sadece politik ideolojiler arasındaki kutuplaşmalar gibi farklar varsa, çıkartabileceğimiz sonuçlar açısından farklılık olması, söz konusu mudur?

Belki bu durum, giderek güçlü bir dalga halinde gelmekte olduğunu duyumsadığımız ekonomik kriz nedeniyle, bütün dünyanın yakın geleceği gibi de değerlendirilebilir. Biz yine de, bakış açımızı sadece virüs yayılımı ile sınırlayarak ve sadece kısa erimli bir sonuç elde etmeyi dikkate alarak, bir fark olmayacağını söyleyebiliriz.

Ancak bu yanıt, doyurucu bir yanıt mıdır?

Değildir ve olamaz.

Neden olamaz? Çünkü pek çok öğeyi görmezden gelmekte ve kestirmeden, kalıcı olamayacak bir dengenin elde edilmesiyle yetinmektedir. En baştaki soruya geri dönecek olursak, peki, bu iki örneğin somutluğunu dikkate alarak, nasıl düşünmemiz ve kapsamlı bir anlama durumuna ulaşabilmek için ne yapmamız gerekeceğine dair, bir arayışa girişebiliriz?

Devam edecek…

[Korona İzolasyonu Notları] İdrak günleri

Günlerdir onlarca video paylaşıldı. İnsanın çekildiği alanlara göç eden yaban hayatı gösteren. Sokaklarda dolaşan geyikler, parklara gelen domuzlar, limanlarda hoplayan yunuslar ve niceleri bir oh çektiler. Troller kızakta, denizin dibini taramıyorlar; kıyı balıkçısı doğa dostu yöntemiyle balık hasat ediyor, yeteri kadar. Zaten yıllık yasak da başladı. Balık sürüleri popülasyonları onarılır mı biraz olsun? Atmosfere saldığımız gazlar azaldı, havalar temizlendi. Dünyanın öz titreşiminin sesi daha netleşti.

Doğa korumacıgil arkadaşlarımla için için doğanın bu haline sevinmekten insanların haline üzülemiyoruz hissiyatındayız. Vicdanları olan insanlar olarak, şimdiye kadar bu kadar açık söylememiş olabiliriz.

Öte taraftan, insanlık hasta yatağından kalkıp virüsten taburcu olunca daha hızlı mı yok edecek yeniden, sorusu da geliveriyor peşi sıra aramızda. Düşüncelerden duygulara savruluyoruz.

*
Derler ki, insan ruhunu teslim edene kadar değil yaptıkları anıldığı sürece yaşarmış. Yaşamdan sonra yaptıklarımızın etkisi devam ediyor ne de olsa.

Çamtepe’nin doğramalarını yapan marangoz ahşabını illa ki ben alacağım diye tutturmuştu ki bu yaklaşımı, marangozluk için alacağı hizmet bedelinden kaybına yol açacaktı. Israr edince; “Ağacını benim seçmem lazım, yanlış ağaç olursa eğrilir bükülür, sonra yıllarca adımı kötü anarsınız” demişti. Böyle öğrenmiş zanaatini.

Yaptıklarımızın sorumluluğu var ve öğrenmek de hiç bu kadar kolay olmamıştı. O nedenle artık öğrenememek değil, bilmemek ayıp. Sevgili Özcan Yüksek‘in hep anlattığı 1001 gecenin ilk gece anlatılan masalında olduğu gibi yaptıklarının sonuçlarını bileceksin, bilmiyorsan yapmayacaksın. Tahmin edeceksin. Her ne yapacaksan öyle yapacaksın. Kaos da böyle diyor. (Kelebek etkisi kuralının anlatımındaki Çin’de kanat çırpan kelebek metaforu enteresan bir tevafuk değil mi? )

Ve tabii bu bir kişisel gündem, odak, seçim meselesi.

Böyle böyle düşünürken, peki benim gündemim ne olsun diye de soruyor insan haliyle.
Bu soru zaten bir yandan zihnimin hep bir köşesinde.

*
Her şeyin bir yüzü şifa, bir yüzü zehir. Bir doz meselesi. Dünya ve kendimizle olan ilişkimiz de öyle. Gıda üretimi bir temel ihtiyaç, lakin dozunu kaçırırsak kendimizi zehirler hale geliyoruz. Şifa kaynağı bir zehir kaynağına dönüşüveriyor. Adaleti getirsin diye yarattığımız hukuk, bir tarafı fazla kayırınca toplumun bütününün en temel duygusal ihtiyacı olan güveni zehirliyor. Fiziken bütünlük içinde olalım, hastalanmayalım diye yaptığımız tıbbi müdahalelerle, hasta şekilde yaşar hale geliyoruz. Eğitim derken kastettiğimiz de bütün bu yapıyı ayakta tutacak insan yetiştirmek demek. Bir nevi seri üretim.

Dozu kaçırmaya meyilli davranışlarımızda son noktadayız. İşte doğanın dengesini bozmamak bu demek: Her an değişen dengede yerini almak.

İnsan için bu yeri, bilimle almak, sanatla almak, zanaatla (üretim anlamında) almak. Bu kan damarlarımızı başkalarına havale etmemek, buradaki sorumluluğu ele almak, bu sorumluluğu almadığımız sürece bedelini başkalarına, sisteme yüklememek.

Zanaat her ne yapıyorsak ustalaşma yolunda yürümek, sadece üretim değil sürekli “türetim” halinde olmak ise, bilim ve sanat bu zanaati yapma biçimimiz olmalı. Şimdinin en temel ihtiyacı olan “onarımı” arzu ederek. Günlük yaşamlarımızda.

*
Anlayış faslından kavrayış faslına geçiyoruz. Virüs bize her gün yeni bir durumu deneyimletirken, durumların arkasındaki bağları keşfediyoruz, durumu kavrıyoruz, idrak ediyoruz. Anlamaktan çok çok farklı bir durum.
Gerçek ihtiyaçlarımızı görüyoruz. Fazlalıklardan kurtulmak, yeteri kadarına razı olmak, “gönüllü sadelik” haline bürünmek iyi geliyor.

*
Bir de etki alanımız var. Kim olduğumuzla, ne yaptığımızla orantılı. Kavrayışımızın sınırı yok. Bu kavrayışı her anımıza bir filtre gibi getirdiğimizde yapacaklarımızın da. Öğren öğren bitmez bir alan.

Tek mesele dengenin neresinde olduğunun bilgisine vakıf olmada.

Herkesin birbirini (insan dışı yaban da buna dahil) beslediği bir gıda sistemi.

Herkesin birbirine güven verdiği ve sonucunda Victor’un dediği gibi “herkesin aynı tarafta zaferi kutladığı” bir hukuk sistemi.

Herkesin kendinin farkında olarak başvurduğu, onarıldığı bir tıp sistemi.s

Herkesin ihtiyacını karşıladığı, fazlasını paylaştığı (biriktirmediği), sonunda helalleştiği bir ticaret anlayışı.

Herkesin potansiyelini, hayat amacını bilme kapasitesini ortaya çıkarma ve geçmişin bilgilerini bugünle birleştirip, geleceğin ihtiyaçlarına aktarma becerisinde bir eğitim (başka bir kelime mi bulsak artık buna?)

Sanat’la bilimin birleşerek akil ve dehalardan halka, sıradan insanın yaşamına nüfuz eden bir yaşam biçimi.

Temel amacının son ürünü üretmek değil, insanı tanımak, doğayı tanımak, kendi nefsini tanımak olduğu; “son” ürünün pekçok “yan” üründen biri, bir çarpan etki, bir bereket, bir bonus, nimet, rızk olarak değerlendirildiği bir tarım ve üretim sistemi.

Bütün bunların toplamı ile yaratılan teknoloji, inovasyonlar…

Fazla mı hayalciyim?

Hepsi bizim kararlarımızla, bir uçta devaya, bir uçta zehire dönüşebiliyor.

*

Evlerinde iyice yereline diffüz eden insan toplumu hiç olmadığı kadar küreselleşiyor bir yandan. Düzenin o kısmında da bir ben/biz ilişkisi ortaya çıkıyor. Bireyin gücüne inanıyorsak eğer, birleşmiş bireylerin gücünü hesap etmek imkansızlaşıyor. Teknoloji bize fiziksel mesafelerde bile sosyalleşebilme fırsatları sunuyor, küresel bir varlık olduğumuzu deneyimliyoruz.

*
Yalnız değiliz ama tekbaşınayız. Aradaki fark “sevgi”. Yalnızlık bir sevgisizlik hali ise, tek başınalık başta kendine olmak üzere herkese ve her şeye duyulan sevgi. Ve sevgi bir duygu değil, bir oluş, bir duygusuzluk hali. Bütün duygularına bir mesafeden bakabilme hali. Her pisliğin üzerine yapıştırdığımız Sevginin hakikatini anlamak için mesafelenmemiz gerekiyordu. Çünkü sevgi, tüm varoluşa ve onun küçük nüshalarına bir mesafeden bakabilme yetisi aynı zamanda.

*
Bu pandemi de geldi yaşlıları vurdu, iyi mi? Yaşlılar, şu anda 80 üstü yaş grubunda olanlar nasıl bir bilgi ve görgü kaynağı, düşünmeden edemiyorum. Karneyle ekmek alınan zamanları, savaşın etkilerini, yerinden yurdundan edilmeyi, bir türlü köklenememeyi; darbeler, ihtilaller gibi deneyimleri yaşamış bir kuşak gidiyor elden. Yukarıdaki dengede yerini bilen, daha da önemlisi bu şartlar altında nasıl hayatta kalınacağı bilgisine sahip son kuşak. Bilgeliğimiz biz ona yetişemeden kayıyor önümüzden. Görünen o ki, kosmosta rehberlerimiz de olmayacak. Tekbaşınalık, bunu da içeriyor bir yandan.

*
Özetle, bu böyle gitmez dediğimiz ne varsa o alanlara tekrar bakmak, bu kafayla bakmak, yeniden yeniden bakmak ve günün birinde bu dalga geçtikten sonra vereceğimiz kararların yönüne karar vermemiz gerekiyor önce. Bu vakit bize bunun için verildi demeden edemiyorum.

Sonucu değiştirecek olan soru, dünyanın nasıl bir yer olduğu değil, bizlerin ne edip, nasıl eylediği.

*
Virüs bize öğretiyor:

İklim krizi, ekolojik bir kriz değil (yabanıllığın kendini ne kadar çabuk onardığını gördük). Sosyolojik, kültürel ve psikolojik bir kriz. İnsana dair bir kriz ve yine bildiğimiz üzere çözüm insanda saklı. Yolları da sanat, felsefe ve zanaattan geçiyor.

Bir şey yaparken kendime sorduğum soru listesi:
• Yaptığım şeyi seviyor muyum?
• Yaptığım şey hakkında bilgim ne kadar?
• Yaptığım şeye bıraktığım iz ne?

Karantina’da Godot’u beklemek – Nihan Feyza Lezgioğlu

Salgın sürecini evinde geçirebilenler için kitap okumak iyi bir seçenek. Galiba herkes gibi, ben de “normal zaman”a oranla çok az okuduğumdan yakınıyordum ki Godot’yu Beklerken’i bugünün belirsizlik atmosferinde yeniden okumaya karar verdim. 1949 yılında yazılan, ilk kez 1953’te ve Paris’te sahnelenen oyun, “absürd tiyatro” türünün başyapıtlarından biri. Eser 1954’te -bazı değişiklikler yapılarak- Beckett tarafından İngilizce’ye çevirilmiş ve akabinde Fransa dışında da sahnelenmeye başlanmış. Ben Ferit Edgü’nün 1963 tarihli çevirisini okudum bu kez.

Çoğunluğun bildiği ve adından da anlaşıldığı üzere kitap, Vladimir (Didi) ve Estragon (Gogo) isimli iki adamın Godot adında bir yabancıyı beklemelerini konu alıyor. Eserde, diğer absürd tiyatro eserlerinde de olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkımın içinde varlığın anlamlandırılmaya çalışıldığı görülüyor. Ancak Beckett çok da istekli değil bu hususta. Varlığın öyle pek de anlamlanabilecek bir şey olmadığının bilincinde olarak yazıyor. Talihin ve musibetin, tabiri caizse, insanlar arasında “el değiştirdiği”ni, böylelikle sadece ara ara, umutsuz bekleyişimizin sonlandığı yanılgısına kapıldığımızı söylüyor: 

“Ağlamıyor artık. Onun yerini siz aldınız işte. (Bir düş içindeymişçesine). Yeryüzünün gözyaşları… değişmez. Biri ağlamaya koyuldu mu bilin ki yeryüzünün bir başka köşesinde mutlak bir başkasının gözyaşı dinmiştir. Aynı şey gülmek için de öyle. (Güler). İçinde yaşadığımız devir için kötü söylemeyelim, daha önceki devirlerden daha mutsuz değil. (Sessizlik).”

Ümit etmenin sahte büyüsü

Okumaya devam ettikçe Vladimir ve Estragon’un yapacak daha iyi bir şeyleri olmadığı için Godot’yu beklediklerini anlıyoruz. Beklemekten başka çareleri olmadığını düşünüyorlar çünkü.

VLADİMİR.- Çocuğun söylediğini duymadın mı?
ESTRAGON.- Hayır.
VLADİMİR.- Godot’nun yarın mutlak geleceğini söyledi. (Bir an). Senin için bir anlamı yok mu bunun?
ESTRAGON.- Desene burda beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.

Karakterler telaşla beklemekten yorgun düşse ve bundan yakınsa da belirsiz bekleyişlerinden içten içe keyif alıyor diyebiliriz. Ümit etmenin sahte büyüsüne kapılmışlar ve içinde sıkışıp kaldıkları belirsizliği Godot’nun aydınlatacağına inanmayı seçmişler. Godot’nun gelmesi kitapta hep uzak bir ihtimal olarak işleniyor olsa da okuyucunun öngörebildiği bu imkansızlık, karakterlerce kesin bir şekilde kabul edilmiyor hiç. Kitabın son sayfalarına yaklaştığımızda ümidin cılızlaştığını fark ediyoruz aslında. Öyle ki Godot’nun gelmeme ihtimali için ikinci bir seçenek düşünmeye başlıyorlar: Ertesi gün bir ip getirip gölgesinde bekledikleri ağaca kendilerini asmak. Fakat insan bu ya, Godot’nun geleceğine olan inanç alevi cılız da olsa yanıyor içlerinde. Daha iyi bir son bulacaklarından da değil. Neyse ki “Zamanla insan her şeye alışıyor.”

VLADİMİR.- Yarın asacağız kendimizi. (Bir an.) Tabii Godot gelmezse.
ESTRAGON.- Ya gelirse?
VLADİMİR.- O zaman kurtulmuş olacağız.

Pek tabii ki Godot gelmiyor. Oysa Godot’nun geleceği ihtimali veya buna olan inançları hayatta tutuyor onları: Godot gelmezse intihar edecekler, gelirse hayatta kalacaklar. Bu iki taşkın ucu aynı anda, heyecan duymadan düşünenler için “yaşayan iki adam” diyebilir miydik ya da diyebilecek miydik gerçi? Bitişi kitabın başından beri bilsek de (tahminden öte!) son cümleyi okuduğumuzda “Ya gelseydi?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Salisenin onda biri kadar hızlı geçiyor zihnimizden bu soru. Ama geçiyor.

‘Var olmanın’ duygusu…

Aslında her halükârda söyleneceksek de, yaşanamayan’ın olan’a üstün gelmesini ister, böylelikle şımarık yakınmalarımızda haklı çıkmak için bahaneler ararız çünkü. Başka hiçbir açıklamam yok bunun için.
Peki bekleyişin sona ermesi, yani Godot’nun gelmesi ile düzelecek miydi her şey? Vladimir ve Estragon özelinde kalmadan görmemiz gereken bir gerçek de, bu iki adam Godot’nun gelmesini ne kadar sabırsızlıkla beklese de Godot’nun gelmesi, en az gelmemesi kadar büyük bir sorun onlar için. Zaten Beckett sık sık ima ediyor bunu. Çünkü ilk sayfalardan beri çok iyi biliyoruz ki mesele Godot’nun gelmesi değil.

ESTRAGON.- Her zaman bir şey buluyoruz değil mi Didi, bize var olduğumuz duygusunu verecek?

Bütün bu yazılanların salgın ile ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Öyle sanıyorum ki beklemek, üstelik hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğiniz, tahminde dahi bulunamadığınız birini/ bir şeyi beklemek kadar yorucu çok az şey var dünyada. Ancak beklerken istemsiz şekilde, geleceğe dönük hayal kurmak, ümit etmeye başlamak çok daha yoruyor insanı. Birkaç aydır tüm dünya bir belirsizliği konuşuyor. Televizyonda, internette, radyoda beden sağlığı kadar ruh sağlığının da nasıl korunacağından bahsediyor uzmanlar. “Çünkü belirsizlik insanı tüketiyor.” Değil. Bizleri, düşünmek için hala çok vakti olan şanslıları tüketen şey, içinde bulunduğumuz ânı, yalnızca onu yaşayamamak, müşahede edememek aslında.

Onun yerine, “Bütün bunlar ne zaman biter?”, “Evden ne zaman çıkabilirim?”, “Bu güzel havada evde oturuyorum…” dertleriyle(!) boğuşuyoruz. Oysa kendisinin ve sevdiklerinin sağlığı yerinde olan, eve kapanıp kalabalıktan izole olabilme imkanına sahip bizlerin bir alışkanlığa dönüşmüş “yanlış yaşama biçimi”mizde mutlak doğruymuş gibi direnip -evi ve günlerimizi yaşanılır kılamıyoruz diye- yakınma lüksümüzün olduğunu düşünmüyorum.

Zorlu bir süreçten geçtiğimiz hepimizin malumu. Ancak süreci daha da zorlaştırmamak için, bu zamana kadar bilerek veya bilmeyerek es geçtiğimiz “kendimizle kalma becerisi”ni artık kazanmamız, okumamız, üretmemiz ve evde kalmaya devam ederek dışarıda olması gerekenlere elimizden geldiğince yardım etmemiz gerektiğini unutmamak gerek. “Uzun ve güçlüklerle dolu, ama sonu iyi olacak.” Eğer sonunu düşünmezsek!

1 Mayıs ya da Türkiye’de eski normalin yeni halleri

Mutat olduğu üzere, bu 1 Mayıs İşçi Bayramı‘nda güvenlik güçleri gene gösteri düzenlemişler, 45 bin polis görevlendirilmiş. Sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen, sendikaları, siyasal grupları temsil edecek küçük bir topluluğun harekete geçebileceğini çok iyi bildikleri halde. 

DİSK‘in Beşiktaş’taki merkez binasının kapısında önceden önlem alarak dışarı çıkmaya ve yürüyüşe geçmeye yeltenen 25 kişilik temsili korteji yaka paça göz altına almışlar. Taşıdıkları çelengi parçalamışlar. Gösteriyi bir şiddet eylemiyle taçlandırmışlar.

Haklı olarak şu soruyu sorabilirsiniz: Neden her 1 Mayıs’ta bu gösteriye ihtiyaç duyuluyor? Hele hele bu kriz ortamında bu kadar polise, araca, bariyerlere? İçinde bulunduğumuz koşullarda, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir günde, bir küçük anmayı engellemek için işi bu kadar büyütmenin, başka yerlere harcanabilecek kaynakları bu gösteriye tahsis etmenin ne alemi var? 

Bu şiddet gösterisinden belki birileri haz alıyor olabilirler. Ancak bu gösteri merakının nedenini anlayabilmek için önce söylediklerimi düzeltmem gerek. Polisler aracılığıyla her 1 Mayıs’ta bu gösteriyi sahneye koyan devlet. Polisler bu ülkede, başka yerlerde gördüğümüz gibi diğer emekçiler gibi, gösteri yapamazlar. Bu gösterinin amacı düzenin mantığını korumaktır.

Emekçinin ‘temsili’

Yasağın arkasındaki neden işçilerin, emekçilerin özgürce gösteri yapmaları, kendi örgütlenmeleri aracılığıyla kendi başlarına kalkıp meydanlara çıkmalarıdır. Yoksa çalışanlar, tıpkı askerler gibi, emir komuta altında, tıpkı askerler gibi meydanlara çıksalar, caddelerde yürütülseler, hiç bir sorun olmaz. Bu görüntüler onları hiç rahatsız etmez. İşte 1 Mayıs’ta yasaklanan budur.

Bu nedenle şiirinde Nazım Hikmet özgürlüğü “işçi sınıfının tulumuyla elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşması” olarak tarif eder. İnsanların bağımsız olarak sokaklara, meydanlara çıkabilmeleri, onları sahiplenmeleri otoriter rejimlerin imtiyazlı sınıflarının en çok korktukları şeydir. Çünkü o zaman imtiyazlı konumları sorgulanmış, otoriteleri sarsılmış olur. Anmalar otoriter bir rejimin temel ilkesini çiğnediği için yasaklanır, bu ülkede.

Buradaki mesele bir temsil meselesidir. İşçilerin, emekçilerin temsili meselesi. Onlar yönetilmeye mahkumdurlar. Onlara yalnızca talimatlar, emirler vermek gerekir, onlar ne yapacaklarını bilmezler. Sürekli denetim altında tutulmaları gerekir. Kamusal alanları düzenleyenlerin, imtiyaz sahiplerinin varsayımı budur.

Proleterleşmiş hayatlar üzerinde otoriter düzen

Şimdi gelelim diğer yasağa.

Virüs geldi, uzaktan çalışma imkanı olanlar kendi iradeleri ile, iş gücü oluşturmadığı varsayılan nüfus evlere kapatıldı.

Boğaz’da deniz kenarında gezmek yasak. Bisiklete binmek yasak. Spor yapmak yasak… Sokağa çıkmak yasak. Ama çalışmak serbest. Çalışmak özgürleştiriyor, toplu taşıma araçlarına binebiliyorsunuz. Hatta bir servis aracının arka kabinine toplu olarak sığışabiliyorsunuz. İşçiler de fabrikalara.

Bugünlerde gördüklerimiz hem devletin işleyiş mantığı hem de kriz sonrası oluşacak “yeni normal”in inşası ile ilgili de bir ipucu niteliğinde olabilir.

Issızlaşmış sokaklara çıkmadan da özgürlük talep edebilir mi? Her zaman olduğu gibi eşitsiz durumlar, ötekileştirilen insanlar var. Avrupa‘da yönetimler parklara, deniz-nehir kenarlarına çıkmayı teşvik ediyor, sağlıklarını koruyacaklarını düşünerek insanların. Çalışanları ise koruyor. İstanbul‘da ise bisiklete binenleri, ormanda yürüyenleri zabıta kovalıyor. Niyeymiş? Yasakmış. Kamu kendi kendisine yasak uyduruyor. Tercih bu ikisi arasında: Size ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir yönetim ve proleterleştirilmiş bir hayat. Ya da sizi öğrenmeye, sorumluluklarınızı üstlenmeye teşvik eden bir yönetim.

Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nesne olarak mı görecekler? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, böyle mi yaşayacaksın diyecekler?

Diktatörlükler, her ne kadar şiddetle kamusal hayatı düzenlemeye çalışırlarsa, o kadar da çaresizdirler. Proleterleştirilmiş bir hayat yönetimlerin de aklını felç eder. Bu yüzden otoriter yönetimlerin ne yaptıklarını bildikleri söylenemez. Doğayı, şehri, canlıları ve cansızları nesneleştirirler. Otoriter düzenler proleterleştirilmiş hayatlar üzerine kurulur. Şehirlerin hali bunu göstermiyor mu? Ama bu durumda da şehirleri yönetebildikleri söylenebilir mi? Peki böyle bir devlet nasıl yönetilir? Daha doğrusu bu krizi nasıl yönetebilir?

Cevabı şu: Tesadüfen geliştirildiği söylenemeyecek bir yöntemle: Ötekileştirerek. Bunu bilerek, hesaplayarak yaparlar. Bunun son bir örneğine de geçtiğimiz hafta tanık olduk. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş,  Ramazan ayının ilk cuma hutbesinde LGBTİ+ bireyleri hedef aldı, kötülüklerin ve salgın hastalıkların kaynağını eşcinsellik ve nikahsız yaşam olarak gösterdi. Bunun üzerine Ankara Barosu ve Diyarbakır Barosu birer açıklama yayımladı. Açıklamalar nedeniyle her iki baronun yöneticileri hakkında Türk Ceza Kanunu‘nun (TCK) 216/3 maddesi kapsamında, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçundan soruşturma başlatıldı.

Dediğim gibi iktidar etrafında yuvalanan bu imtiyaz çevresi bunu bilerek ve hesaplayarak yapıyor. İktidarın önde gelenleri ise sanki danışıklı yapılıyormuş gibi, dini değerlerin aşağılandığını, Müslümanlığın ötekileştirildiğini iddia ettiler, eleştirenleri faşistlikle suçladılar.

İktidar olmanın anlamı

İktidarın eleştirilerin üzerine bu kadar saldırganca bir şekilde gitmesi önemli bir kurumsal hafızanın göstergesi. Belli ki bu konuda bir hassasiyet var. Ekonomik koşulların ağırlaştığı bir dönemde eski yöntemlerin sürdürülmesi.

Ali Erbaş’ı eleştirirseniz, kutsal değerlere dil uzatmış oluyorsunuz. Karışıklık şuradan kaynaklanıyor: Diyanet İşleri Başkanı bir kamu görevlisi. Dolayısı ile Allah ile inananlar arasına girmiş oluyor kendileri.

Mutlaka çok iyi biliyor ki insan hakları savunucuları eşcinsellerin ötekileştirilmesine karşı çıkacak. İktidar da bunu dini inançlara, değerlere  saldırı olarak gösterecek…

Elbette ki bir kişi ya da bir topluluk kendi inancı gereği eşcinselliğe karşı olabilir. Laik bir devlette kendi yaşam tarzını, cinsel hayatını kendi inancına göre düzenleyebilir. Devletin de onun bu hakkını, tercihini koruması gerekir. Ama bunun tersini düşünen varsa, aynı şekilde onun bu hakkını da, yaşama hakkını koruması gerekir. Azınlıkta da olsa.

İslami kurallara göre cinsel hayatlarını düzenleyenlerin de kendi yaşam tarzlarını sonuna kadar savunmaya hakları var. Kimsenin onların cinsel hayatlarına karışmaya hakkı olmadığına göre.

Türkiye’nin eski normalinin de, yeni normalinin de bu karışıklık olduğunu düşünüyorum. İktidar olmak, Türkiye Cumhuriyeti‘nin bir cumhuriyet olduğunu unutmak anlamına geliyor. Türkiye bir türlü ulusdevlet olamıyor çünkü bu imtiyaz sahipleri özel alanı sürekli devlete taşıyor. Çünkü kendi ayrıcalıklı varlıklarını başka yöntemlerle yeniden üretme, eylemselliklerini dönüştürme kabiliyetleri yok.

Akdeniz’in medyatik ama tehlikeli istilacıları: Balon balıkları – Ali Rıza Köşker *

Balon balıkları, yakın zamana kadar Akdeniz insanının akvaryumlarda gördüğü ya da belgesellerden izledikleri şirin ve ilginç bir balık grubuydu. Kısa süre içerisinde bu algı değişti ve sadece ülkemizde değil tüm Akdeniz ülkelerinde son yılların en popüler ve medyatik balıkları oldular. Balon balıklarının bu kadar popüler olmalarının iki önemli nedeni var: İçerdikleri ölümcül tetrodotoksin (TTX) ve çok kısa sürede tüm Akdeniz geneline yayılmaları.

TTX ve balon balıkları ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için linkteki makale faydalı olabilir. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bazı önemli bilgilere değinmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Tetrodotoksin (TTX) nedir?

TTX bilinen en güçlü deniz kökenli toksindir. İlk olarak Tetraodontidae familyası üyelerinde tespit edildiği için isimlendirilmesi bu doğrultuda yapılmış, balon balığı-fugu toksini olarak bilinegelmiştir. Ancak daha sonra yapılan araştırmalar denizyıldızları, ahtapotlar gibi farklı deniz canlılarında ve bazı kurbağa ve semender türlerinde de bulunabildiğini göstermiştir. Toksinin kökeni ve üretim mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamış olsa da en kabul gören hipotez; bakteriler tarafından üretildiği, balon balıkları ve diğer canlılar tarafından besin zinciri yoluyla alınarak biriktirildiği şeklindedir.

Akdeniz ülkelerinde balon balığı tüketiminden kaynaklı zehirlenme vakaları bildirilmişse de ölümle sonuçlanmış vaka yoktur. Ancak TTX zehirlenmeleri ve bundan kaynaklı ölümler hala Japonya, Çin, Malezya, Singapur, Bangladeş, Tayland, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Brezilya, Güney Afrika gibi ülkelerde yaşanmaktadır. TTX zehirlenmesi teşhisi klinik semptomlara ve balon balığı tüketiminin geleneksel olduğu ülkelerdeki deneyimlere dayanmaktadır. Semptomları felç, solunum yetmezliği, bulantı, kas koordinasyon bozukluğudur. Vücuda alınan toksin miktarına bağlı olmakla birlikte, semptomlar genellikle 10-45 dk. içerisinde görülmeye başlar. Bazı hastalarda bilinç kaybı, zihinsel yeti kaybı yaşanabilirken çoğu hastada 6-24 saat boyunca bilinç açık olur. Hasta eğer 24 saat içerisinde solunum yetmezliğinden ölmezse herhangi bir kalıntı olmaksızın iyileşir. TTX zehirlenmelerinde bilinen bir panzehir ve tedavi prosedürü yoktur. Sağlık personelinin balon balığı TTX zehirlenmelerinin klinik bulguları ve komplikasyonları ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmaları, tedaviyi doğru yönetebilmeleri için oldukça önemlidir.

Akdeniz ekosisteminin yeni fenomeni

Balon balıklarını Akdeniz ülkelerinde popüler kılan bir diğer olgu ise oldukça hızlı bir yayılım sergilemeleri. Akdeniz’de yaşadığı bildirilen 12 farklı balon balığı türü bulunsa da en popüler olan benekli balon balığı (Lagocephalus sceleratus) Süveyş Kanalı vasıtasıyla Kızıldeniz’den Akdeniz’e giriş yaptı (Lesepsiyen) ve ilk olarak 2003 yılında Antalya Körfezi’nde yakalandı.  Ardından yaklaşık 10-15 yıl içerisinde İtalya, İspanya, Libya, Tunus ve Cezayir kıyılarına kadar yayılarak tüm Akdeniz’e yayıldı. Bu tür, bilim insanları tarafından en tehlikeli istilacı türler arasında sınıflandırılmaktadır.

Benekli balon balığı (L. Sceleratus)

Avrupa Birliği hızlı bir şekilde 2004 yılında Tetraodontidae familyasında yer alan tüm balon balıklarının avlanmasını, karaya çıkarılmasını, satışını ve tüketimini yasakladı. Özellikle Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerde ilgili devlet kurumları tarafından yaygın bilgilendirme çalışmaları yapıldı. AB üyesi olmayan diğer ülkeler de benzer yasaklar getirdi. Kıyılarımızda görülmeye başladığı ilk yıllarda ülkemizde de balon balıkları balık tezgâhlarında kendine yer bulabilmişti, neyse ki herhangi bir zehirlenme vakası gerçekleşmedi. Türkiye’de de gerekli önlemler alındı ve –ilk aşamada tüm balon balıklarını içermiyor olsa da- iki balon balığı türünün (L. seleratus ve L. spadiceus) avlanması ve satışı yasaklandı, ardından diğer türler de yasak kapsamına alındı.  

Yanlış bilinenler

Peki ülkemizde balon balığı algısı ne durumda? Maalesef balon balıkları hakkındaki popülarite ciddi bir bilgi kirliliği yaratmış halde. Konu ile çalışmaları olan olmayan birçok bilim insanı dönem dönem medyaya demeçler vermeye başladı ancak bu bilgilendirmelerin bazıları yanlış algılar oluşmasına da neden oldu. Bunlardan belki de en önemlisi, “balon balıklarının Japonya’ya ihraç edilebileceği” düşüncesi.

Balon balığı tüketimi Japonya’da geleneksel mutfak içerisinde çok eski zamanlardan beri yer alıyor, ancak 1954-1963 yıllarında Japonya’da 1153 kişinin balon balığı kaynaklı zehirlenmeler sonucu hayatını kaybetmesi üzerine Japon Hükümeti “balon balığının satışı ve hazırlanması-tüketilmesi” ilgili yasal düzenlemelerle ölüm sayısının düşmesini sağladı. Ayrıca kültür ortamında yetiştirilen balon balıklarının zehirsiz olduğunun tespit edilmesi sonrasında, balon balığı yetiştiriciliğini teşvik ettiler ve bu balıkların sertifika sahibi eğitimli aşçıların görev aldığı ‘Fugu’ restoranlarında satışına izin verdiler. Buna rağmen Japonya’da günümüzde hala zehirlenme vakaları ve az sayıda ölüm gerçekleşmekte. Bu vakaların geneli ise restoranların dışında, evde tüketimlerden kaynaklanmakta. Fakat Japonya’da restoranlarda satılan balon balığı türlerinden hiçbiri ülkemiz ve diğer Akdeniz ülkelerindeki balon balığı türlerinden (L. spadiceus hariç) deği. Bu bağlamda balon balıklarının Uzakdoğu ülkelerine ihracı argümanı da çok gerçekçi değil.

Bir diğer yanlış algı ise, ‘bu balıkların ekosistemden temizlenebileceği.’ Bu kapsamda Tarım Bakanlığı bir çözüm yolu olarak yakın zaman içerisinde balon balığı toplama seferberliği başlattı ve balıkçıların getireceği her balık kuyruğu için ödeme yapılacağı duyuruldu.  Balıkçılardan toplanan balon balıkları için ödeme yapılması gibi uygulamalar farklı Akdeniz ülkelerinde de daha önce denendi, KKTC gibi ülkelerde hala sürdürülüyor. Ancak bu yöntem tüm Akdeniz genelini istila etmiş ve artık yerleşmiş balık türleri için gerçekçi ve efektif bir çözüm yolu değil. Ayrıca bu uygulamanın medya organları tarafından sıklıkla ‘Balon balığında avlanma yasağı kaldırıldı’ şeklinde duyurulması, halk sağlığı açısından ciddi riskler oluşturabilir.

Sorular yanıt bekliyor   

Akdeniz sahillerinde neredeyse tüm amatör olta balıkçıları istemeyerek olsa da balon balıklarını yakalıyor.  Amatör ya da profesyonel hangi balıkçı ile konuşsanız balon balıklarından (yerel adlandırmayla, kurbağa balıklarından) şikâyetçidir. Bu haberlerin etkisiyle bir kişinin dahi yakaladığı balığı tüketmesi ölümcül zehirlenmeler ortaya çıkabilir. Mevcut yasakların esnetilmesi değil daha da genişletilmesi, bu hususta bilgilendirme çalışmalarının yapılması bu aşamada daha da önem arz ediyor. Sahil bölgelerimizde çalışan sağlık personelinin de  balon ve aslan balıkları kaynaklı zehirlenmeler konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Zira bölgemizde yapılan bilimsel araştırmaların gösterdiğine göre, benekli balon balığı dışında,  kıyılarımızdaki diğer yaygın balon balığı türü olan cüce balon balığı (Torquigener flavimaculosus) ve Süveyş balon balığı (Lagocephalus suezensis) da yüksek oranlarda TTX içeriyor. Neyse ki 24.03.2020 tarihinde yapılan değişiklik ile bu türlerde dâhil olmak üzere sekiz balon balığı türü yasak kapsamına alındı.  

Yakın zamanlarda balon balıkları ile ilgili önemli bir haber daha medyada kendine yer buldu. Haberde balon balıklarının içerdiği toksinin ilaç hammaddesi olarak bir Kanada firmasına satışına dair anlaşma yapılacağı belirtiliyordu. Fakat bu plana dair de sorulması gereken bazı sorular var: Balon balığı zehrinin modern tıpta ilaç olarak kullanımı hangi düzeylerdedir? İlaç hammaddesi ya da endüstriyel bir ürün olarak kullanılacak ise kıyılarımızdaki balon balığı stokları yeterli midir? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak henüz ortaya konulabilmiş değil.  

Cüce balon balığı (T. Flavimaculosus)

Balon balıklarından nasıl kurtuluruz?

Balon balıklarının yayılımını azaltmayı amaçlayan tüm bu öneri ve çabalar elbette ki oldukça değerli. Ancak balon balıkları ekosistemden söküp alabileceğimiz canlılar değil ve artık ülkemiz ve tüm Akdeniz ekosisteminin bir gerçeği haline geldiler. Tüm Akdeniz’e yayılmaları Süveyş Kanalı’nın açılması ve küresel ısınma gibi insanoğlunun doğaya olumsuz etkilerinin ortaya çıkardığı sorunlardan biri. Bu nedenle balon balıklarından kurtulmayı değil onlarla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu balıkların artık Akdeniz’e yerleştiği bilinci ile toplumun bilgilendirilmesi, aynı sorundan mustarip diğer ülkeler ile birlikte ortak çözüm arayışlarına girilmesi ve balon balıklarının ticari bir değer olarak avlanmasını sağlayabilecek gerekçelere yönelik bilimsel araştırmaların teşvik edilmesi daha gerçekçi olacaktır.

* Dr./ Çukurova üniversitesi- Su Ürünleri Fakültesi
 
 

Koronavirüs salgınında günlük tutmak: Psikoçöküntü Günlükleri

En büyük tutkusu edebiyat olan benim için günlük tutma fikri hiçbir zaman benimseyemediğim bir fikir olmuştur. Ama neredeyse yarım asırlık hayatımda koronavirüsün tüm dünyayı etkisi alması ile günlük tutmanın hiç fena bir fikir olmadığını, hatta bundan daha iyi bir zamanın olamayacağını düşündüm. Daha önce hiçbir şekilde tecrübe etmediğimiz bir şeyi tecrübe ediyoruz. Hayatımız günden güne değişmeye başladı. Sanırım ilk olarak sosyal mesafe kavramı hayatımıza girdi. Türkçe dahil olmak üzere diller yeni bir tanım kazandı. Zaten öyle değil midir? Her anlamda yaratıcılığımız biraz da bu tür olaylar ile ivme kazanmaz mı? İnsanlık, zorlandığında yeni yeni şeyler bulmaz mı?

Gün be gün değişen hayatlarımızda neler olmadı ki? Kimimiz evde kalarak biraz daha konfor içinde çalışmaya başladık. Başta sağlık çalışanları olmak üzere, başka meslek mensupları daha fazla mesaiyi, daha zor koşullarda yapmaya başladı.

Bu dönemde günlük tutma isteğine kapılmamın en büyük nedeni, ailenin gelecek nesillerine kendi hislerim ve tecrübelerim ile bu olağanüstü dönemde yaşananları aktarmaktı. Günden güne nasıl bir değişim yaşadığımızı, ruh halimizin nasıl olduğunu, sokağa çıkma yasağı gibi bazılarımızın daha önce hiç tecrübe etmediklerini, bazılarımızın da yaşı gereği askeri darbe sonrası yaşadıklarının çağrıştırdıklarını…

Aslında ne kadar kırılgan hayatlarımızın olduğunu, binlerce yıldır kat ettiğimiz mesafenin sonunda kendimizi Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşinin en temelinde, beslenme ve barınak ihtiyaçlarının olduğu yerde bulabileceğimizi gördük. Günlük tutma fikri, bana ilk defa bu kadar yakın gelirken hatta heyecanlandırırken İtalyan yazar Franco “Bifo” Berardi benden önce davranmış. Asla ona rakip olabileceğimi söyleyemem. Ben, neticede Çevre Ekonomisi uzmanlık alanı olan, edebiyat düşkünü bir faniyim. Ama diğer taraftan, ben de bir günlük tutsa idim muhtemelen Berardi’nin günlüğü ile çok örtüşen bir günlük olurdu. Çevre problemlerine kafa yoran ve astım hastası bir ekonomist çok benzer konuları gündeme getirirdi.

‘Normalliğe dönmek’

Berardi, Lizbon’dan Bolonya’ya dönüşünde havaalanında yaşadıkları ile başlayan ve  “Psikoçöküntü Günlükleri” olarak adlandırdığı günlüğünde günden güne hem İtalya’da hem de dünyada neler olduğunu anlatıyor. 21 ve 28 Şubat’ta yazılan metinler hariç, İtalyanca’dan Türkçe’ye çevirisini Serhan Ada’nın yaptığı günlüğün aklıma ilk getirdiği şey, Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” eseri oldu. Bu kitabın aklıma gelen ilk şey olmasının nedeni, neredeyse pek ortak noktaları olmamakla birlikte, her iki kitabın gün gün ilerlemesi sanırım. Galeano, kitabında bir takvim yılını esas alarak, her gün tarihte o gün neler olduğundan bahseder. Geleceğe yönelik umudu bize sürekli hissettirir. Hayatın temelinde umut yok mudur? Berardi de bu salgının, insanlık için normal diye bildiğimiz ama normal olmayana dönmek için bir şans olabileceğinden, bir umut olabileceğinden bahseder satır aralarında..

Psikoçöküntü Günlükleri’nin Türkçe’ye çevrilmiş tam metnine Açık Radyo’nun internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Ama ben birkaç alıntıya yer vermek istiyorum.

Berardi’nin, 16 Mart’ta yazdıklarında dikkatimi çeken cümleler, dünyadaki çılgın hızımızı durdurunca elde edebileceğimiz kazanımlara ilişkin.                  

Yeryüzü dünyaya isyan halinde. Kirlilik açık biçimde azalıyor. Çin’den ve Po Havzası’ndan iki ay öncekilerden tümüyle farklı fotoğraf yollayan uydular böyle söylüyor. Büyük ölçüde kent havasından dolayı ciddi astım teşhisi konulan- on yıldır bu kadar iyi soluk alamayan ciğerlerim de böyle söylüyor.”

17 Mart gününde düştüğü notlardan özellikle dikkatimi çekenler, beni etkileyenler ise şöyle:

“Farklı bir zenginlik anlayışı ileri sürülebilir: Zenginlik elindeki para miktarına değil, yararlanabildiğin hayat kalitesine bağlıdır.”

Özellikle bu tespit sahip olduklarımızı, onları nasıl fedekarlıklar sonunda elde ettiğimizi ve yaşadığımız hayatları sorgulamak açısından çok önemli: .

Bir ay, iki ay, üç ay… Makineyi durdurmaya yeter ve bu durmanın geri dönülmez etkileri var. Normalliğe geri dönmekten bahseden, makinenin hiçbir şey olmamış gibi yeni baştan çalışacağını düşünenler olup bitenden bir şey anlamamış demektir.”

18 Mart’ta arkadaşı ile birlikte yazdığı “İhtiyarlara Ölüm” adlı kitabından bir alıntı yer alıyor kitapta:

Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan bir salgın baş gösteriyor. On üç – on dört yaşında çocuklar ihtiyarları öldürüyorlar. Önce tek tük vakalar varken giderek artıyor ve en son her yere yayılıyor. Hikâyenin teknik- mistik sırlarını geçiyorum. Gençler kederli halleriyle havayı bozan yaşlıları öldürüyorlardı.”

Bu cümleler, salgının başında Türkiye’de sokaklardaki yaşlılara karşı gençlerin hoş olmayan davranışları ile İspanya’da huzurevlerinde unutulan yaşlıları aklıma getirdi. Ama yazar,  kendi kitabındaki bu cinayetleri, günlükte bir hesaplaşma olarak resmetmiş. İklim değişikliğinden sorumlu olan yetişkinler ile geleceğini isteyen çocuklar arasındaki bir tür gecikmiş intikam. Ne de olsa iklim değişikliği etkili önlemler alınamaması halinde çocukları ve gelecek nesilleri daha fazla etkileyecek.

Yazarın, 24 Mart’ta yazdıkları çok çarpıcı ve bir süredir bu işlere kafa yoran herkesin sorgulamaya başladığı konular:

“Daha en başta, normallik denen şey, gezegenin bedenini kırılgan hale getirip pandemiye yol açan şey.

Aynı zamanda daha pandemi patlak vermeden “tükeniş” kelimesi yüzyılın ufkunda görünmeye başlamıştı. Yine pandemiden önce, 2019 yılında, Kasım ayında, New Delhi’de soluk almayı imkânsızlaştıran kâbus, Avustralya’da korkunç yangınla zirveye ulaşan çevreyle ilgili ve toplumsal çöküş zirveye ulaşmıştı.
 
15 Mart 2019’da birçok kentin sokaklarında ölüm makinesini durdurma talebiyle yürüyen milyonlarca çocuk bir şey elde etmiş oldular: İklim değişikliğinin dinamikleri ilk kez kesintiye uğradı.”

Serhan Ada, bu metni Türkçeye kazandırarak çok güzel bir iş çıkarmış. İnsanlığın temel sorunlarından biri, fazlasıyla kirletilmiş bir dünyada, fazlasıyla emek sarf ederek hayatta kalmaya çabasıdır.  Daha az ile daha mutlu olarak yaşayabilmek için normalin ne olduğunu yeniden tanımlama zamanı geldi. Bu salgın öncesi ‘normal’ diye bildiğimiz yaşamlara dönmeden.

Türkiye’de koronavirüs: 78 kişi daha yaşamını yitirdi, toplam can kaybı 3 bin 336

 

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, yeni tip koronavirüs (Covid-19) nedeniyle son 24 saatte Türkiye’de 78 kişinin daha hayatını kaybettiğini ve 1983 kişiye daha tanı konduğunu duyurdu. Böylece toplam ölü sayısı 3 bin 336’ya, toplam vaka sayısı 124 bin 375’e yükseldi.

Bakan Koca yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

30 Mart’tan bu yana ilk kez, günlük vaka sayısı 2.000’in altına düştü. Yeni iyileşen hasta sayımız, bunun iki buçuk katına yakın.” 

Bakanlığın verdiği bilgilere göre, iyileşenlerin sayısı son 24 saatte 4 bin 451 artarak 58 bin 259’a ulaştı. Hastalardan 1445’inin yoğun bakımda olduğu ve 778 kişinin entübe (solunum cihazına bağlı) olduğu belirtildi.

Bugün yapılan 36 bin 318 testle birlikte toplam test sayısı 1 milyon 111 bin 366 oldu.