Ana Sayfa Blog Sayfa 2094

Kendini beyaz sanma tuzağı ve ABD’de ırkçılığın öteki tarihi – Kumru Toktamış

ABDli siyah yazar James Baldwin 1970’li yıllarda hapiste olan devrimci Angela Davis’e yazdığı mektubunda “Beyaz Amerikalılar, tuzakların en vahşisi olan beyazlıklarına sığınmaya devam ettikleri sürece milyonlarca insanın sırf onları korumak adına öldürülmelerine göz yummuş olacaklar” der. Evet ten renginin pembeye çalıyor olmasının gerçekten bir koruyucu zırh ve ayrıcalıklı bir fırsatlar silsilesine tekabül ettiği bir dünyadır ABD. Oysa bu durum akla gelebilecek tuzakların da en büyüklerinden biridir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanagelen acımasız ırkçılığın tarihi kadar, beyaz olma halinin kurumsallaşmış tuzakları ile bu acımasızlık ve tuzaklara karşı verilen mücadelenin de geçmişini kavrayabilmek karşılaştırmalı bakış açısı geliştirebilmek açısından çok önemlidir.

Türkiye’de olduğu gibi, ABD’de de, mücadele tarihinden sistematik bir şekilde kopartılmış beyaz ve siyah Amerikalılar için bile geçerli olan en büyük yanılsamalardan biri bence bu geçmişi kölecilik ile doğrudan ilişkilendiren bir indirgemeci, kolaycı yaklaşım. Evet doğrudur, ABD kurulurken kaleme alınan “Bağımsızlık Bildirgesinde “Başımıza insanlık dışı köle ticaretini köleciliği saran İngilterenin Hıristiyan kralına” ağır eleştiri vardır ama bu paragraf bizzat kurucu meclisin köle sahipleri tarafından hasır altı edilmiştir. Evet bu zalim köleci düzenin ortadan kalkabilmesi için 19’uncu yüzyılın sonunda bir iç savaş çıkması gerekmiştir. Ama o gün bugündür hiçbir siyah Amerikalının köle sahibi olmayı anayasal hak olmaktan çıkartan 13’üncü Değişiklik Maddesi’ni kutladığını duymuşluğumuz yoktur. Çünkü, ABD ırkçılığının en korkunç ve bugünlere şekil veren yüzü kölecilik kalktıktan ve endüstriyel düzene geçildikten sonra yaşanmıştır.

Irkçılığın kökeni kölecilikten çok kapitalizm 

1870’ten 1970lere kadar süren bu anayasal ve meşru tecrit (segregation) düzeni “yasalar önünde eşit olabiliriz ama uzak durun” (Separate But Equal) sistemidir. Siyah yurttaşların hukuki ve meşru olarak ikinci sınıf yurttaş olmalarını kuran ve pekiştiren bu düzen, siyahları alınıp satılacak mal olarak gören düzenden daha ağır yaralar açmıştır ABD toplumunda. Yoksul beyazların üstünlük iddiaları ve arzuları da bu dönemde şekillenerek günümüze kadar gelmiştir de diyebiliriz.

Harvard Üniversitesi’nden doktora alan ilk siyah Amerikalı olan W.E.B. du Bois bu sosyolojik gerçekliği söyle açıklar: “İç savaş sonrası, tam endüstrileşme dönemi başlamışken, ABD’de üç yeni toplumsal grup talebi ortaya çıkmıştır: Eskiden köle sahibi olan toprak ağalarının ve yeni endüstri kaptanlarının ucuz işgücüne ihtiyaçları vardırAvrupa’dan akın akın gelmekte olan yoksul İtalyanların, İrlandalıların, Almanların ise acilen iş edinmeleri gerekmektedir. İş aramakta olan bir başka grup da şimdi artık özgür olan eski kölelerdir. Bu birbirinden yoksul iki grubun ucuz işgücü olabilmek için içine düşüşüverdikleri rekabet düzeni hem ABD’nin dünyanın en zengin ülkesi olmasını sağlamış hem de modern ırkçılığı sistematik olarak kurgulamıştır. Avrupa’dan göç eden ve endüstriyel işçi olarak eski kölelerden biraz daha kalifiye olan yoksul beyazlar ne zaman ücret artışı talep etseler, ne zaman greve gitseler işverenler Güney’de zaten terörize edilmiş bir biçimde korku içinde yaşamakta olan siyahları grev kırıcı olarak kullandıklarında yoksul beyazların öfkeleri ırkçı nefrete kolayca dönüşüvermiştir. Bu öfke, terör ve nefret düzeni ise tabii ki ücretlerin düşük tutulabilmesi ve kârların hızla yükselebilmesini sağlamıştır. Tecrit dönemi boyunca ve sonrasında pek çok sendikal mücadelenin hâlâ daha bu rekabetin sahnelenmekte olduğu alanlar olması ABD’dedeki ücretlerin gelişmiş ülkelere kıyasla çok düşük olmasının nedenidir.

Muazzam bir sivil terör düzeni olan linç pratiği de tamamen bu tecrit döneminin ürünüdür. Bir kölenin linç edilebileceğini sanmak büyük bir akıl tutulmasıdır; para ile satın alınmış bir yük hayvanını öldürmek kadar gereksiz bir harekettir köle sahibi için. Oysa, ABD Anayasası’nın 13’üncü maddesi ile sözde özgürleşmiş zenci artık bir ekonomik, siyasi ve kültürel bir tehdit olarak algılandığı için avlanması gereken ve yok edilmesi mubah bir ikinci sınıf unsurdur.

Bu durumu, bir köle olarak doğmuş olan feminist gazeteci Ida B. Wells şöyle açıklar: Güneyli beyefendiler savaşa giderken karılarını kızlarını evdeki siyah kâhyalarına teslim etmişlerdi; bu kâhyalar köle oldukları için aile namusuna tehdit olarak görülmüyorlardı. Ancak özgür siyah erkek hayvani duygularını kontrol edemeyen bir canavar olarak kurgulandı ve pek çok linç eylemi “beyaz kadını koruma” adına gerçekleştirildi. Beyaz kadınları da aklı selimden yoksun çocuksu yaratıklar olarak kollayan ve kurgulayan bu anlayış bugün hâlâ daha ABD cinsiyete dair kültürel yapılanmasının köşe taşlarından birisi olarak karşımıza çıkar.

Ida B. Wellsin linç bahaneleri olarak üzerinde durduğu diğer iki konu da bugünlerden yarına şekil veren mevzulardır. Linçlerin birinci nedeni, kent ve kasabalardaki beyaz erkanın siyahların ayaklanmalarından ve başkaldırmalarından korkuyor olmaları idi. Dolayısı ile son yüz yıldır sokağa dökülen her siyah adam bir linç tarihinin ağırlığını omuzlarında taşır. Bu nedenle son yıllarda yaşanan polis elinde ölümlerin bu linç tarihinin bir devamı olduğu bilgisinin her iki tarafın da ruhunda izi vardır. Linçlerin ikinci nedeni ise siyahların anaakım politik yapılarda söz sahibi olmalarının önünü kesebilme hedefidir. Gerçekten ABD demokrasisi denen ve yaygın ve geniş katılım geçmişi 50 seneden fazla olmayan sistem siyahların canları pahasına temsili yapılarda yer alabilme kavgalarının tarihi ile de şekillenmiştir.

Bu tarih ile bakıldığında bugünlerde ayaklanan gençler ile gerek federal kurumlarda, gerek büyük şehirlerde önemli siyasi ve güvenlik konumlarındaki siyahlar arasında çok sıcak bir ortak tarih anlayışının var olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarih anlayışını hala daha tehdit olarak görmeye devam eden geniş bir “kendini beyaz sanmakta olmanın tuzağına düşmüş” bir kesim ise Trump seçmeni olarak karşımızda durmaktadır.

İktisadi ve kültürel tecrit sürerken 

Şimdi sokaklarda yaşanmakta olan öfke ve başkaldırı karşısında egemen siyasilerin duydukları şaşkınlığın bir önemli boyutu da gerek polisin, gerek kimi eyaletlerde boy göstermeye başlamış olan ulusal muhafızların içinde yoğun ve kalabalık bir siyah asker ve subayın olmasıdır. Siyahların, FBI gibi federal kolluk kuvvetlerinde ve orduda silah altına alınıyor olmaları uzun zamandır bir istihdam ve sosyal entegrasyon politikası olarak yaygın biçimde kullanılmaktadır. Böylesi güçlü federal yapılarda ve ayak işlerine baksınlar diye büyük şehirlerdeki polis birimlerinde siyahların resmi olarak silah altına alınmış olmaları yukarıda sözünü ettiğimiz tarihten gelen gizli veya açık ırkçı beyazlar için kabul edilemez bir durum olagelmiştir.

Bu nedenle Los Angeles, Şikago, New York gibi büyük şehirlerin polis birliklerindeki beyazlar ellerindeki güçleri kaybetmemek için on yıllardır her türlü reforma direnirler. Örneğin şu andaki New York şehri belediye başkanı Bill deBlasio zamanında “benim oğlum da siyah” diyerek oy toplamış olsa da, belediye başkanlığı boyunca aslında kendi otoritesi altında olan (ABD’de polis birlikleri kent belediyelerine bağlıdır) NYPD -New York Polis Kuvvetlerine verdiği tavizler sonucu büyük bir tepki çekmektedir.

ABD tarihinde polis kuvvetlerinin beyazları korumak ve siyahları kontrol etmek için yapılandırıldığı bir gerçek. Ancak artık ne siyahların ve diğer azınlıkların önemli bir güç oldukları kentlerdeki polis birliklerinden ne de çoğunluğu siyahlardan ve diğer azınlıklardan oluşan Ulusal Muhafızlardan ezici resmi terör birlikleri çıkartabilmek pek mümkün görünmüyor bana. Bugün ABD’nin en korkutucu gücü hala “beyaz olduklarını sanma tuzağına düşmüş” muazzam silahlı ırkçı sivil halktır, ve bu kesimin hayal kırıklıkları ile Trump başkan seçilmiştir. Cumhuriyetçi Parti de bu sivil silahlı yapıların baskısına boyun eğerek ateşe benzin atmaktadır.

Bu sivil güçlerin silahları ile vilayet binalarını ve eyalet meclislerini basıyor olmaları da en az yoksul bir siyah adamın boynunda polis dizi ile canından olması kadar tehditkar bir boyutu var. Yerel düzeyde her iki partinin eyalet valilerinin bu ateşe benzin atma politikasından uzak duruyor olmaları ise seçilebilmek için ırkçı tabanına ihtiyacı olan Trump’ı hem ürkütmekte hem de sinirlendirmekte.

Trump yönetiminin federal düzendeki güçsüzlüğünü ve iktidarsızlığını da göz önüne alırsak ben bu toplumsal kalkışmanın siyasi, hukuki ve kültürel düzeyde çok önemli kazanımlara yol açacağını düşünmekteyim. Ancak ABD’deki siyahların en son büyük siyasi ve hukuksal kazanımlar elde ettikleri 1970′li yıllar aynı zamanda büyük bir iktisadi çöküş ile birlikte yaşanmış ve ABD’dedeki bütün diğer yoksul göçmenlerin orta sınıf olarak entegre olmalarını sağlayan imalat ekonomisi ülkeyi hızla terkettiği için siyah nüfusun yoksulluktan çıkabilmesi gerçekleşememiş idi. Bugün de korona sonrası yaşanacak olan iktisadi kriz de siyah nüfusun toplumsal refahtan pay alabilmesi bir kez daha zor görünmekte.

ABD’deki yoksul beyazlar kendilerini ayrıcalıklı sanma tuzağına düşmeye devam ettikleri sürece siyahların başkaldırı tarihi tekrar tekrar kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

(Bu yazı ilk kez Duvar’da yayımlanmıştır.)

Türkiye’deki günlük sera gazı emisyonu yüzde 17,4 azaldı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı koronavirüs salgınına karşı alınan tedbirlerin ve kısıtlamaların sonucunda Türkiye’deki günlük sera gazı emisyonlarının yüzde 17,4 azaldığını açıkladı. Bu miktar dünya ortalamasının 0,1 üzerinde.

Paylaşılan verilere göre 21 Ocak 2020 tarihinde yüzde 0,8 (9,510 ton karbondioksit) olan günlük sera gazı emisyonu azaltımı, 30 Nisan 2020 tarihi itibarıyla yüzde 17,4 (210, 429 ton CO2) oldu.

‘İklim değişikliğiyle mücadeleye katkı’

Koronavirüs ile mücadele kapsamında seyahat kısıtlamaları, sınırların ve iş yerlerinin kapanmasına yönelik tedbirler, kişisel araç kullanımı ve hava yolculuğunun da azalmasını sağladı.

Bakanlık yaptığı açıklamada “alınan tedbirler, hava kalitesinin artmasının yanında çevre korunması ve iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağladı” dedi.

Kömür, petrol, nükleer ve doğal gaz talebi düştü

Dünya genelinde salgınla mücadelede alınan tedbirlerin kömür ve petrol talebinin düşmesini sağladığını belirten Bakanlık “Buna göre, ilk çeyrekte kömür talebi geçen yıla oranla yüzde 8 oranında, küresel petrol talebi de yaklaşık yüzde 5 oranında düştü” ifadelerini kullandı.

Bakanlık “Nükleer santrallerinden elde edilen üretim özellikle Avrupa ve ABD’de ciddi oranda azalırken, doğal gaz talebinde de geçen yıla oranla yaklaşık yüzde 2’lik düşüş yaşandı” bilgisini paylaştı.

Koronavirüse karşı alınan önlemler ve yapılan kısıtlamalar nedeniyle haftalık enerji talebi Çin’de yüzde 15, Avrupa’da yüzde 17, tam karantina uygulayan Hindistan’da ise yüzde 30 oranında azaldı.

Daha istikrarlı ve radikal bir düşüş gerekli

Öte yandan her ne kadar ülkelerin sera gazı emisyonu azalıyor olsa da atmosferdeki karbondioksit miktarı Mayıs ayında üçüncü kez rekor kırarak 418.03 ppm (milyonda bir parçacık) seviyesine ulaştı.

Bu da iklim krizine sebep olan atmosferdeki sera gazı emisyonlarının yoğunluğunun azalması bize emisyonlarda daha istikrarlı ve radikal düşüşler yaşamamız gerektiğini gösteriyor.

Ancak Çin’de karantina uygulamalarının sona ermesiyle birlikte kömür kullanımının hızlı bir şekilde artması ve ülkenin hava kirliliğinin geçtiğimiz yılın kirlilik seviyesini geçmesi bütün ülkeler için bir uyarı niteliği taşıyor.

AB safını seçti: Trump’a karşı Twitter’ın yanındayız

ABD Başkanı Donald Trump ile Twitter yönetimi arasında yaşanan anlaşmazlığa ilişkin Avrupa Komisyonu’ndan açıklama geldi. Komisyon,   Twitter’ın yanında durarak “Siyasetçiler olarak bizlerden hesap sorulmalıdır ve bizler, eleştiriye tehdit ve saldırıyla değil, gerçeklerle yanıt vermeliyiz” ifadelerini kullandı.
 
Twitter, Trump’ın siyasi rakibi Demokratlara karşı yanlış bir bilgi içeren paylaşımına uyarı işareti koymuş, ırkçılık karşıtı protestocuları şiddetle tehdit ettiği mesajını da ‘şiddeti yücelttiği’ gerekçesiyle gizlemişti. Trump ise küplere binerek sosyal medyaya ilişkin yasaların yeniden düzenlenmesi talimatı vermişti.

‘Temel haklar sadece iktidardakileri değil, herkesi korur’

Avrupa Komisyonu bir açıklama yaparak siyasetçilerin sorumluluklarına vurgu yaparak Twitter’a yönetilen eleştirilere karşı çıktı. Komisyonun Başkan Yardımcısı Vera Jourova’nın imzasını taşıyan açıklamada, “Twitter’ın, şeffaf, açık ve tutarlı bir moderasyon politikası geliştirip bunu uygulama çabalarını destekliyorum. Bu mesele sansürle ilgili değil. Kamuya zarar verebilecek türden kesinlikle yanlış olan veya yanlış yönlendirici olan bilgilerin işaretlenmesiyle ilgili” denildi.

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Yetkililerin görevi, özel şirketlerin içerik politikalarına müdahale etmek değil, ifade ve bilgi özgürlüğü, ayrımcılığa uğramama ve güvenlik gibi temel hakların hem çevrimiçinde hem de çevrimdışında korunduğundan emin olmaktır. Bu haklar sadece iktidardakileri değil, bütün vatandaşları korur. Siyasetçiler olarak bizden hesap sorulmalıdır ve bizler, eleştiriye tehdit ve saldırıyla değil, gerçeklerle yanıt vermeliyiz” 

Gölbaşı’nda flamingo dansı

Ankara’ya bağlı Gölbaşı ilçesinde yer alan Mogan ve Eymir gölleri yeni misafirlerini ağırlıyor: Flamingolar. Türkiye’de allı turna isiyle de bilinen flamingolar göç takviminin gelmesiyle Gölbaşı sularında renkli görüntüler oluşturdu.

Gölbaşı Belediye Başkanı Ramazan Şimşek “Yöreye özgü birçok bitki, sürüngen, kuş ve memeli türleri barındıran Kuş Cennetimiz bu sene flamingoları ağırladı” dedi.

Koruma tedbirleri alındı

Göç yolunda oldukları için flamingoların korunması için ellerinden gelen tedbiri aldıklarını belirten Şimşek “Flamingolar ilçemiz ve bizler için çok önemli. Kalıcı olmalarının ilçemize turizm anlamında da değer katacağını düşünüyoruz” dedi.

Belediye Başkanı Şimşek, açıklamasını “Kuş cennetimiz Mogan ve Eymir bu sene de bütün güzelliği ile misafirlerini ağırlayacak. Koronavirüs önlemleri kapsamında misafirlerimizi bekliyoruz” çağrısıyla sonlandırdı.

 

 

Yerli otomobil fabrikası için ‘ÇED olumlu’ raporu verildi

Fabrikanın kurulacağı alanın plan değişikliği 3 Mart’ta onaylanmış; ÇED raporu ise geçen mayıs ayında 10 günlüğüne halkın görüşüne açılmıştı. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank da “Covid-19 nedeniyle Gemlik’te kurulacak fabrikanın temel atma tarihine ilişkin büyük bir aksaklık öngörmüyoruz” demişti. 

THY yurtdışı uçuşlara 18 Haziran’da başlıyor

 

Türk Hava Yolları’nın (THY) yurtdışı uçuşlara başlama tarihi belli oldu. Salgın sürecinde durdurulan uçuşlara 18 Haziran’da başlanacak ve ilk etapta 16 Avrupa şehrinden 14 noktaya uçuş olacak.

Kurumdan yapılan açıklamaya göre, söz konusu tarihte Almanya, İsviçre, Avusturya, Hollanda ve Danimarka’dan Anadolu kentlerine direkt uçuş başlayacak. Bu kapsamda Almanya‘da Münih, Berlin, Frankfurt, Stuttgart, Hannover, Köln, Düsseldorf ve Hamburg; İsviçre’de Zürih, Cenevre ve Basel; Avusturya‘da Viyana ve Salzburg, Hollanda’da Amsterdam; Danimarka‘da Kopenhag ve İsveç‘te Stockholm’dan uçuş yapılacak.

Sefer yapılacak iller 

Açıklamada, ilgili yurtiçi uçuş noktaları ise Antalya, Ankara, Gaziantep, Adana, Diyarbakır, Ordu-Giresun, Elâzığ, Samsun, Hatay, Kayseri, Trabzon, İzmir, Konya, Bodrum-Dalaman olarak sıralandı.

THY’nin daha önce uçmadığı Basel-Gaziantep, Hannover-Diyarbakır, Salzburg-Ordu/Giresun, Frankfurt-Elazığ, Amsterdam-Kayseri hatları da ilk kez uçuş planlamasına dahil edildi.

THY koronavirüs salgınına bağlı seyahat kısıtlamaları nedeniyle tarifeli yolcu uçuşlarını 28 Mart tarihi itibarıyla durdurmuştu.

THY Basın Müşaviri Yahya Üstün, Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Basel’den Gaziantep’e, Frankfurt’tan Elazığ’a… 18 Haziran itibarıyla Avrupa’daki 16 şehirden Anadolu’daki 14 noktaya direkt uçmaya başlayacağız. Bayrak taşıyıcı olarak memleketin yolunu biraz daha kısaltacak, misafirlerimizi sevdiklerine daha kısa sürede kavuşturacağız” ifadelerini kullandı.

Covid-19’a karşı ilk antikor tedavisi insanda deneniyor

Amerikalı ecza firması Eli Lilly, koronavirüs enfeksiyonuna karşı dünyada geliştirilen ilk antikor tedavisinin erken evre deneylerine başladığını açıkladı. Firma, dünya çapında 370 binden fazla can kaybına neden olan Covid-19’a karşı aşı, antiviral ilaç ve diğer tedavi yöntemleri geliştiren birkaç ilaç firması ve araştırma kurumundan biri.

Eli Lilly, yaptığı erken evre çalışmada hastaneye yatırılan hastaların tedaviyi ne ölçüde kaldırabildiğini ve tedavinin güvenli olup olmadığını değerlendireceklerini açıkladı. 

İlk sonuçlar Haziran ayı sonu

Firma tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarının Haziran ayı sonunda alınması bekleniyor.

LY-CoV555 adı verilen deneysel tedavi yöntemi, Eli Lilly’nin Mart ayında, merkezi Kanada’nın Vancouver kentinde bulunan AbCellera Biologics‘le kurduğu ortaklıkla geliştirildi. Tedavi, yeni tip koronavirüsünün taça da benzetilen çıkıntı şeklindeki protein yapısını doğrudan hedef alıyor ve bu proteinin insan hücrelerine kenetlenmesini engellemesi bekleniyor.  

Firma, antikor tedavisinin, ABD’de Corona enfeksiyonu geçirip iyileşen ilk hastalardan birinin kanından alınan numunede antikorun tespit edilmesinden sonra geliştirildiğini kaydetti.

Bir diğer ilacın klinik deneyleri de bu ay içinde

Eli Lilly, ilacın güvenli olduğunun belirlenmesi durumunda denemelerin bir sonraki evresine geçmeyi planlıyor. Bu evrede tedavi yöntemi, hastaneye yatırılmayan koronavirüs hastaları üzerinde test edilecek.

Rakip ilaç firması Regeneron Pharmacuticals Inc. ise kendi geliştirdiği antikor kokteylinin klinik deneylerine bu ay içinde başlamayı planladığını açıkladı. Firmanın hedefi, Ağustos ayı sonuna kadar yüz binlerce doz üretmek. 

Deniz çayırları tehlike altında

Birleşik Krallık merkezli Deniz Koruma Derneği (MCS) dünya çapındaki deniz çayırlarının korunması amacıyla Deniz Çayırlarını Kurtarmak isimli bir kampanya başlattı.

Yapılan araştırmaların deniz çayırlarının en az yüzde 35’inin son 40 yılda yok olduğunu veya hasar gördüğünü gösterdiğini söyleyen kurum, bu eşsiz güzellikteki yapıların denizaltı biyoçeşitliliğine ev sahipliği yapmasının yanı sıra önemli bir karbon yutağı olduğunu belirtiyor.

Ecologist’te yer alan habere göre deniz çayırları her yıl okyanus tortusuna gömülü karbonun yüzde 10’unu emiyor. Bu da gezegenin ısınmasının ve okyanus asitlenmesinin önüne geçmek için oldukça önemli bir aktör olduklarını gösteriyor.

Ormanın tutacağı karbon ile eş değer

MCS, deniz çayırlarının iklim değişikliği ile mücadelede gizli bir silah olabileceğini vurguluyor. Birleşik Krallık’taki sığ sularda bulunan deniz çayırlarının neredeyse kıtanın üstündeki ormanlık alanlardaki ağaçları kadar karbon emme ve depolama kapasitesine sahip.

Elbette tek etkileri karbonu absorbe etmek üzerine değil. Birleşik Krallık’taki deniz çayırları aynı zamanda iki deniz atı türüne ev sahipliği yapıyor: Dikenli deniz atı ve kısa burunlu deniz atı. Ayrıca çayırlar mürekkepbalığı ve köpekbalıkları gibi birçok balık türü için beslenme alanları sağlıyor.

‘Habitatın korunmasına yardımcı olacak’

Deniz Koruma Derneği Baş Uzmanı Dr. Jean-Luc Solandt projeyle ilgili “Deniz çayırları önemli karbon yutaklarıdır. Ancak sanayi devriminden bu yana sayıları ciddi şekilde azaldı. Eğer bu proje ile yeni çayırlar oluşturabilir ve mevcut çayırları koruyabilirsek balıklar ve omurgasızlar için büyük bir fayda sağlayacak. Kampanya, büyük miktarda karbondioksit emdiği kanıtlanmış bir habitatın korunmasına ve büyümesine yardımcı olacak” dedi.

Özellikle bir turizm merkezi olan güney kıyılarındaki gemilerin kıyıya yanaşması, demir atmasının yanı sıra çok sayıda ziyaretçinin gelmesi sebebiyle deniz çayırları büyük bir tehlike altında. Proje ile gemilerin geleneksel demirleme yöntemlerinin değiştirilmesi amaçlanıyor.

Gene proje çerçevesinde deniz çayırlarının nasıl korunması gerektiğiyle ilgili halkı bilgilendirici eğitimler yapılması planlanıyor.

 

 

Zenginlere daha fazla vergi, düşük karbon ekonomisi için bir model olabilir

Yazan: Dario Kenner /Anglia Ruskin Üniversitesi

Yeşil Gazete için çeviren: Hanife Aliefendioğlu

*

Bir kuşağın en kötü halk sağlığı krizinin ortasında ekonomik bir felaket yaşanıyor. Uzmanlar, Covid-19’un yayılmasının tarihi bir gerileme dönemine neden olabileceğini tahmin ediyor. Bu arada, yakın zamanda yapılan bir araştırma, 2070 yılına kadar üç milyardan fazla insanın “yaşanamayacak düzeye yakın” sıcaklıklardaki yerlerde yaşamasının bekleneceğini gösteriyor. Salgın sonrası iyileşme çabalarının uzun süreli refah yaratmak için iklim kriziyle mücadele etmesi de gerekecek.

Ayrıca ekonominin yeşil dönüşümünü hızlandırmak için hükümet yatırımlarına ihtiyaç olacak. Böylece enerji, ısınma ve ulaşım sistemleri mümkün olan en kısa sürede net sıfır emisyonlara ulaşabilir. Peki böyle bir para nasıl toplanabilir?

Fransa’dan yakın geçmişten bir örnek, bunun da tam olarak nasıl yapılamayacağını gösteriyor. Emmanuel Macron hükümetinin yakıt vergisi zammı – insanları daha az benzin, dizel ve ısıtma yağı kullanmaları için teşvik etmeyi amaçlamıştı – 2018- 2019 boyunca geniş protestolara yol açtı. Gilets Jaunes (Sarı Yelekler) hareketi, artan maliyetlerle ilgili hoşnutsuzluğa, karbondan arındırma maliyetinin halkın omuzuna yüklenmesinin de eklenmesiyle ortaya çıkan derin kızgınlığın ifadesiydi.

Eğer zaten pandemiden kötü şekilde etkilenen ve nispeten küçük karbon ayak izleri olan sıradan insanların yeşil bir ekonomi teşvikini finanse etmek için paraları sökülmelerini bekleniyorsa, programın popüler olması pek olası değil. Ancak İngiltere’nin, son büyük toparlanma çabasından 75 yıl sonra, geçmişte nasıl düze çıktığını hatırlamakta yarar var.

Sarı Yelekliler protestoları, en yoksul tüketicileri en sert şekilde etkileyen bir karbon vergisiyle tetiklendi.

Neden zenginler daha çok katkıda bulunmalı?

İngiltere’deki milyonerler ve milyarderler yaşam tarzları ve yatırımları nedeniyle iklim değişikliğinden daha fazla sorumlular. Bir çalışmaya göre, İngiltere’deki en zengin %1’in kişi başına ortalama sera gazı emisyonları, en yoksul %10’luk gruptaki bir kişinin ortalaması olan dört ton CO₂’ye karşın  147 ton CO₂. Zenginlerin daha büyük karbon ayak izlerine sahip olmasının nedenlerinden biri, ortalama bir kişiden daha fazla ve daha sık uçmaları.

En zengin %1’lik kesim, servetlerini kirlilik yaratan şirketlere de yatırıyor. Büyük petrol, gaz ve madencilik şirketlerinde en üst düzey yöneticilerin ve daha alt düzey yöneticilerin sahip olduğu hisselere bağlı sera gazı emisyonlarını hesapladığım bir veritabanı oluşturdum. Bu metodu uygularken Bloomberg Green’in çalışmaları, dünyanın en zengin on milyarderinin servetinin, iklim değişikliğini nasıl beslediğinin belirlenmesine yardımcı oldu. Warren Buffett – dünyanın dördüncü en zengin adamı – birçok havayolu şirketinde ve enerji hizmetinde pay sahibi bir holding olan Berkshire Hathaway‘in sahibi. Bloomberg Green’in analizine göre, Buffett’in holdingi “2018’de 189 milyon ton sera gazı emisyonundan doğrudan veya dolaylı olarak sorumlu”. Bu miktar, 21 milyar galon benzin yakmak veya 24 trilyon akıllı telefonu tamamen şarj etmeye karşılık geliyor.

İngiltere’nin, ulusal kriz dönemlerinde en zenginlerin katkılarını artıran bir geçmişi var. Savaşı ve 1945’ten sonra savaş ertesi yeniden yapılanmayı finanse etmek için İngiltere hükümeti motorlu araçların yanı sıra, gelir, miras ve lüks mallar için vergileri artırdı. 20. yüzyılın başlarında karbon eşitsizliği, birçok bakımdan daha da görünürdü, çünkü sadece en zenginler araba sahibi olabiliyordu.

Araba sahibi olmak bir zamanlar büyük bir zenginliğin ve ayrıcalığın göstergesiydi. Crownbrook/Flickr, CC BY

En yüksek marjinal gelir vergisi oranı 1938’de %75’ten 1941’de %98’e yükseltildi ve 1952’ye kadar bu düzeyde kaldı, sadece 1978’de %89’un altına düşürüldü. En yüksek miras vergisi oranı 1938’de %50’den %65’e yükseltildi. 1949 ve 1968 arasında % 80’e yükseltildi. Bununla beraber İngiltere bir refah devleti oldu ve Ulusal Sağlık Sistemi’ni (NHS) kurdu.

2020 yılında ise, 150.000 Pound’tan fazla kazanç elde edenler için %45 oranında gelir vergisi, %40 oranında veraset vergisi belirlendi. Milyonlarca çalışan insan salgın tarafından işsizliğe ve borca ​​itildiğinden, ilk yardımı alanlar onlar olmalıydı.

Çalışanların kurtarılması

Petrol talebindeki küresel düşüş, binlerce insanın Kuzey Denizi petrol ve gaz sektöründeki işlerini kaybetmesine neden oldu. Yaklaşık 270.000 kişi, bu sektöre bağımlı. Ancak belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kalan bu insanların becerileri daha iyi amaçlar için yeniden kullanılabilir.

Kullanılmayan sondaj makineleri ve sığ su platformları. Cromarty Firth, İskoçya, 27 Nisan 2020. EPA-EFE/Robert Perry

1970’lerden başlayarak, Birleşik Krallık hükümeti büyük teşvikler ve yatırımlarla Kuzey Denizi’nde petrol ve gaz çıkarılmasını sağladı ve teşvik etmeye devam ediyor. Aynı şey, halihazırda sağlam temelleri olan açık deniz rüzgar enerjisi için de yapılabilir.

Kuzey Denizi petrol ve gaz tedarik zincirlerindeki çoğu işçinin becerileri, İngiltere’yi, deniz rüzgar enerjisinde küresel bir güç merkezi haline getirmek için kullanılabilir. Uzman becerilere sahip olanlar için yeniden eğitim verilebilir.

Kuzey Denizindeki enerjini geleceği? Riekelt Hakvoort/Shutterstock

İklim değişikliği konusunda en fazla sorumluluğu olan en zenginlerin gelir ve miras vergilerinin yükseltilmesiyle, petrol ve gaz işçilerinin ve torunlarının geçim kaynaklarını güvence altına alacak geliri artırabilir. Tıpkı en geniş omuzları olanlardan savaşa katkıda bulunmaları istendiği gibi en zenginler, toplulukların bugün ayağa kalkmasına yardım edebilir.

Başbakan Boris Johnson, salgının İkinci Dünya Savaşı’nın tahribatına eş düzeyde ulusal bir kriz olduğunu söyledi. Tıpkı 75 yıl önce olduğu gibi, 2020’de insanlar Zafer Günü‘nün (Vday) yıldönümünü, yeni bir ihtiyaç anıyla kutluyorlar. Hükümet daha fazla kaynağa ve en büyük karbon ayak izine sahip olanlardan, ülkenin yeşil yeniden inşasına daha fazla katkıda bulunmalarını istemelidir.

Makalenin İngilizce orijinali

Altı saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde yağmur ormanı yok oluyor

Uydu tabanlı verilerden yola çıkarak yapılan bir analiz geçtiğimiz yıl tüm dünyada kaybedilen tropikal yağmur ormanlarının miktarının arttığını ve altı saniyede bir futbol sahası eşdeğerindeki alanın yok olduğunu ortaya koydu.

Maryland Üniversitesi’nden alınan verilere göre tropik bölgelerde yaklaşık 12 milyon hektar ağaçlık alan kayboldu. Bunlardan dört milyon hektarını ise eski ve yoğun yağmur ormanları oluşturdu.

Avustralya’da altı kat fazla kayıp

Guardian’dan Adam Morton’a göre tropiklerin ötesinde, Avustralya’nın yıkıcı orman yangınları 2019 yılında kıtadaki ağaç örtüsü kaybında bir önceki yıla göre altı kat artışa neden oldu.

Küresel Orman İzleme ağının bir parçası olan ve analizi yayımlayan Dünya Kaynakları Enstitüsü’nden Rod Taylor, benzeri görülmemiş yangınların 2020’ye kadar devam ettiğini ve bu verinin yalnızca güney yangın mevsiminden etkilenen alanı gösterdiğini söyledi.

Fotoğraf: Matthew Abbott/ New York Times

‘İklim değişikliği yangın mevsimlerini artırabilir’

Avustralya’nın okaliptüs ağaçlarının genellikle yangına karşı daha dayanıklı olduğunu söyleyen Taylor, bu yılki alevlerin çok daha yoğun olduğu ve rüzgar ve kuraklık ile güçlendiği için yangının hızlı bir şekilde yayıldığını belirtti.

Kıtadaki yangınlar sebebiyle yüz milyonlarca hayvan ölürken, 33 kişi doğrudan, yaklaşık 445 kişi de dumanı soluduğu için hayatını kaybetti.

Taylor “Normal bir ateş yalnızca ağacın kabuğunu kömürleştirirken bu yılki yangınlar birçok ağacı kömür çubuklarına dönüştürdü. Avustralya iklim değişikliği nedeniyle önümüzdeki sürelerde daha fazla yangın mevsimi yaşayabilir” uyarısında bulundu.

En büyük kayıp Brezilya’da

2019 yılındaki tropik ağaçların kaybı verilerin toplanmaya başladığı 2002 yılından bu yana gözlemlenmiş en büyük üçüncü kayıp oldu. İlk iki sırada 2016 ve 2017 yılları bulunuyor. En büyük değişim hala yağmur ormanlarının üçte birinden fazlasını kaybeden Brezilya’da gerçekleşiyor.

Hükümetin yayınladığı veriler de ormansızlaştırma ve tarım ve benzeri kullanımlar yüzünden alan kullanımının geçtiğimiz yıl çok hızlı bir şekilde arttığını gösteriyor.

En büyük artış Bolivya

Geçtiğimiz yıla kıyasla orman kayıplarında en büyük artış yaşayan ülke ise yüzde 80 artış ile Bolivya oldu. Enstitü, yangınların çoğunun kasıtlı olarak ekim yapmak için arazinin boşaltılması sonucunda gerçekleştiğini, iklim krizinin yol açtığı şiddetli kuraklıklar nedeniyle de yangınların iç bölgelere yayıldığını söyledi.

Bolivya hükümeti de tarımın genişlemesini teşvik etmek için bu uygulamaların yolunu açıyor.