Ana Sayfa Blog Sayfa 1990

Piyasalarda neler oluyor?

Geçtiğimiz hafta piyasalar yine çalkalandı. Hafta içerisinde döviz kurlarında yüzde 5’e varan, altında ise yüzde 7 artış olurken borsa yüzde 10 civarında düştü. Kredi ve borçlanma faizlerinde de kısmi artışlar kaydedildi. Euro bütün dünyada değer kazanırken dolardaki artış tamamen Türkiye’ye özgü bir durum çünkü bu dönemde Euro’ya ve diğer birçok paraya karşı dolar dünyada genel olarak değer kaybetti. Ekonomiyi çok yakından takip etmeyen insanların kafası karışık. Bu olup bitenlerin ne kadarı uygulanan ekonomi politikalarından ne kadarı Covid-19’un yarattığı sıkıntılardan kaynaklanıyor? Bu yazıda, yaşanan karmaşanın kafa karıştıran teknik detaylarını bir kenara bırakarak, işin özüne odaklanmaya çalışacağım.

Güven bunalımı

Yaşadığımız ekonomik çalkantının temelinde 2018 yazından itibaren ekonomi yönetimine duyulan güvenin azalmaya başlaması yatıyor. Bunun başlıca nedenleri ise yönetimin ekonominin temel sorunlarını görmezden gelerek pansuman tedavisine yönelmesi ve ne olursa olsun faizleri düşürme takıntısı olmuştur. Bu tutum, hem uzun zamandır Türkiye’ye borç vererek hızlı büyümesini sağlayan yabancı yatırımcılar ve bankaları, hem de ülke içindeki tasarruf sahipleri ve iş insanlarını ciddi bir şekilde endişelendirmiştir.

2018’de başlayan bu bozulma süreci, Covid-19 salgınıyla birlikte ülke içindeki ekonomik faaliyetlerin azalması, bunun yarattığı iflaslar ve işsizlik yanı sıra turizm ve ihracat gelirlerinin ani düşüşüyle daha da ağırlaştı. Ekonomideki bu güven problemini, 2015’ten beri iç ve dış siyasette görülen sertleşme ve yalnızlaşmayla birlikte yorumlamakta da fayda var. Yani sorunun özü güven azalması, ama salgın durumu daha da kötüleştirdi. Salgının etkisi sadece ekonominin küçülmesi, işsizliğin artması ve döviz gelirlerinin azalmasıyla değil, vergi gelirlerinin azalması ve kamu destek harcamalarının artması ile de kendisini gösterdi. Bunun sonucunda, ekonomide göreli olarak en iyi gösterge durumda olan kamu bütçesinde açık oldukça büyüdü.

Faiz ve enflasyon sarmalı

Enflasyon, biliyorsunuz, fiyatların artış hızı demek. Bugün bir ürünü veya ürün sepetini 100 TL’ye satın alıyor ama 1 yıl sonra aynı ürün veya sepete 112 TL ödüyorsanız, yıllık enflasyon %12 olmuştur. (Bu arada, resmi enflasyon hesaplarını açıklayan TÜİK’e uzun süredir güvenin azaldığını, çünkü herkesin satın aldığı mal ve hizmetlerin fiyatlarının TÜİK’in açıkladığı artış oranlarının çok üzerinde olduğunu düşündüğünü not edelim.) Enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda 2019 sonbahar aylarından itibaren faizler hızla düşürüldü. Bunun sonucunda faizler reel olarak negatife düştü. Yukarıdaki örnekten hareketle, yıllık enflasyon oranı %12 iken yıllık mevduat faizi %8 ise, tasarruf sahiplerinin reel faiz getirisi negatife düşmüş (basit hesapla 8-12=-4), yani fiyat artışının altında kalmıştır. Bu ortamda TL olarak tasarruf etmek cazip olmaktan çıkmıştır. O zaman ne yaparsınız? Paranızı ya harcarsınız ya da TL dışı varlıklara yatırırsınız. Türkiye’de tasarruf yapabilecek durumdaki kişilerin fazla tüketim ihtiyaçlarının olmadığını düşünürseniz bu paranın dövize, altına, gayrimenkule ve borsaya gitmesi kaçınılmaz. TL’ye olan talebin azalarak dövize yönelmesi ise döviz kurlarını artıracaktır. Nitekim öyle oldu.

Düşük reel faiz

Ekonomi teorisinde ekonomik faaliyetleri ve büyümeyi teşvik edeceği için faizlerin düşük olması tercih edilir. Faiz düşük olduğunda insanlar daha az tasarruf ederler ve daha fazla harcarlar ve tüketirler. Ayrıca, taksitli satın almanın faiz maliyeti düşeceğinden ev ve araba gibi yüksek tutarlı ürünlerin alımı daha kolaylaşır. Buna ilaveten, piyasada talep arttığı için iş insanlarının ucuza kredi alarak yatırım yapma iştahları da artar. Bütün bunların sonucunda ise ekonomi canlanır. Ancak, burada kastedilen reel faizdir. Enflasyon yüksekken faizlerin düşürülerek reel faizlerin negatife getirilmesi son derece yanlış bir politikadır. Reel faizleri kısa yoldan negatife düşürmek yerine hükümetin öncelikle enflasyonun üzerine giderek fiyat artış oranlarını düşürmesi gerekiyor. Maalesef, hükümet işin kolayını seçmiş, enflasyonun üzerine kararlı ve uzun vadeli politikalarla gidip enflasyonu düşürdükten sonra faizleri indirmek yerine, kısa yoldan faizleri düşürmeyi tercih etmiştir.

Dövize yönelme

Döviz cephesindeki gelişmelerin temelinde ise birçok etken bulunmakta. İlki, yukarıda ifade ettiğim güvensizlik ve negatif reel TL faiz ortamı nedeniyle yerli yatırımcıların doğal olarak dövize yönelmesi. Bunun sonucunda Türklerin bankalardaki döviz hesaplarının toplam mevduata oranı 2011 başında %30 iken şu anda %54’e çıkmıştır. İkincisi, yabancı bankalar ve yatırımcılar artan güvensizlik nedeniyle Türkiye’ye borç vermeyi azaltmışlardır. Yıllardır borç alarak ve borcu borçla kapatarak büyüyen şirketler döviz bulmakta zorlanmaya başlamışlardır. Benzer ülkeler çok daha ucuza borçlanırken, Türkiye’nin yurt dışından borçlanması hem miktar olarak azalmış hem de maliyet olarak yükselmiştir. Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye ilgilerinin azalmasında izlenen ekonomi politikaları yanısıra ekonomi yönetiminden gelen ani ve tepkisel uygulamalar, bankalara kapalı kapılar ardından yapılan müdahaleler, hukuk sistemine güvensizlik, şeffaflık eksikliği, iki-üç ayda bir piyasaya servis edilen “İş Bankası’na el koyuyoruz” gibi haberler de maalesef etkili olmuştur.

Turizm gelirlerinde azalma 

Son olarak, Covid-19 nedeniyle turizm sektörü ciddi darbe yemiş, ihracat azalmış ve bu kanallardan ekonomiye döviz girişi de düşmüştür. Bütün bu faktörler dövizin arzını azaltıp talebini artırdığından döviz fiyatları yükselmiştir. Dövizin daha fazla yükselmesini engellemek isteyen Merkez Bankası ise uzun süredir döviz satarak piyasaya kamu bankaları kanalıyla müdahale etmektedir. Bu müdahale sonucunda Merkez Bankası döviz rezervlerinin azalması ise piyasaları daha da endişeye sevk etmiştir. Döviz rezervinin azalmasını telafi etmek isteyen Merkez Bankası bazı ülkelerle kısa süreli takas (swap) anlaşmaları yapma yoluna gitmiştir. Ama kısa vadeli olduğundan ve esasen borç niteliğinde olan bu tür anlaşmalarla ekonominin temelindeki endişelerin giderilmesi mümkün olmamaktadır.

Altın dövizle alınan bir varlık olduğundan, altın fiyat artışının arkasında esas olarak yukarıda açıkladığım döviz piyasalarında yaşanan gelişmeler bulunmakta. Bunun yanısıra Covid-19 bütün dünyada riskleri ve belirsizlikleri artırdığından altına sadece Türkiye’de değil, küresel düzeyde ciddi bir talep artışı olmuş, bu nedenle dövizden daha fazla değer kazanmıştır.  Hisse senetleri ise, şirketlerin çoğunun gelirleri ve karları Covid-19 nedeniyle azaldığından aslında hiç cazip olmadığı halde negatif reel faizler nedeniyle alternatif bir yatırım aracı olarak ilgi çekmiştir. Birçok yatırımcı hesap açtırarak ilk kez hisse senetlerine yatırım yapmıştır. Bu talep artışı bir süre hisse senetleri fiyatlarını yükseltmiş ama bu durum büyük ölçüde Türkiye’den çıkmak için fırsat bekleyen yabancı yatırımcıların işine yaramıştır. Yeni girenlerin artırdığı fiyatlardan hisse senetlerini satan yabancılar, Merkez Bankası’nın rezerv azalması pahasına sattığı ucuz dövizden satın alarak paralarını yurt dışına çıkarmışlardır.

Geçen hafta salı gününden beri yaşanan gelişmeler karşısında hafta sonuna doğru Merkez Bankası ve BDDK bazı palyatif adımlar atarak TCMB’nin bankalara verdiği paranın miktarını azaltıp, faizini biraz yükselttiler. Ayrıca kamu bankaları kanalıyla verilen konut, araba ve tüketici kredisi faizleri de yükseltildi. Bunları teknik bir incelikle ve mahcup bir şekilde yaptılar. Bu yolla piyasadaki likidite azaltılarak dövize olan talep frenlenmeye çalışılıyor. Özel bankalar da haftanın son iş günü mevduat faizlerini biraz artırdılar. Bu mütevazi adımlar pansuman tedavisi yaklaşımının sürdüğünü gösteriyor. Maalesef bu önlemlerle yangını söndürme ihtimali çok düşük.

Ne yapılmalı?

Sorunlardan bahsettim. Pekiyi, şimdi ne yapılması gerekiyor? Yapılması gerekenleri zaman/öncelik bazında üç başlık altında vermek istiyorum:

HEMEN: Öncelikle ve hemen faiz ve enflasyona odaklanmak gerekiyor. Enflasyonla mücadele orta-uzun dönemli bir politika olduğundan, ilk aşamada faizin yükseltilerek reel faizlerin pozitif seviyelere getirilmesi şart. Resmi enflasyon oranının %12 civarında olduğu bu ortamda mevduat faizlerinin şimdiki %8-10 seviyesinden %15-20 bandına gelmesine izin verilmelidir. Bu artış, TL’ye olan talebi artıracak (yani TL mevduatı artacak) ve dövize olan ilgiyi bir nebze azaltacaktır. Reel faizlerin pozitif olması elbette büyümeyi olumsuz etkileyecektir. Salgın etkisiyle ciddi bir daralma yaşayan ekonomi daha da yavaşlayabilecektir.

Zaten uzunca bir süredir sadece büyüme odaklı bakıldığı için ekonominin dengeleri bozulmuş, bugünlere gelinmiştir. İlk aşamada büyümeyi olumsuz etkileyecek olan pozitif reel faizler enflasyonun düşmeye başlaması ve ekonomiye güven tesis edilmesiyle tekrar ekonomiyi büyüme rotasına sokacaktır. Enflasyon düştükçe faizler de aşağıya çekilecektir.

GELECEK 2-3 AYLIK DÖNEMDE:  İkinci aşamada, dövize yönelimin azalması ve ekonomiye güven duyulması için çok daha temel alanlarda doğru adımların atılmasına ihtiyaç var. Enflasyonu düşürmek amaçlı ciddi, uzun vadeli, tutarlı ve inandırıcı politikalar uygulanırken, Merkez Bankası bağımsızlığına uyulması, keyfilikten vazgeçilmesi, şeffaf olunması, ekonomiyi yöneten kadroların yetkin uzmanlarla takviye edilmesi gibi ilave ciddi adımlar atılmalı.

Ayrıca, ülkeye para getirirken baş tacı edilen, çıkarttığı zaman “düşman” ilan edilen yabancı yatırımcılara yönelik söylem ve uygulamaların da düzeltilmesi gerekiyor. Diğer yandan ekonominin acil döviz ihtiyacı var. Kısa vadede güven oluşturup yabancı banka ve yatırımcılardan fon sağlamak mümkün değil. IMF veya ABD Merkez Bankası benzeri bir kaynaktan kredi veya orta vadeli swap yoluyla döviz girişi sağlanması gerekiyor.

ORTA-UZUN VADEDE: Bunlar, ateşi söndürmek ve ortamı sakinleştirmek için gerekenler. Orta-uzun vadede ise yapısal reformlara gereksinim var. Adalet (hukuk) sisteminin bağımsızlaştırılması ve güvenin yeniden tesisi şart. 2000’lerin başında, krizi takiben yapılan bütün yapısal reformlar neredeyse heba edildi. Ülkenin üretim ve istihdam yapısının daha sağlıklı bir noktaya getirilmesi, gelir dağılımının iyileştirilmesi, kadının işgücüne katılımının artırılması gibi alanlarda mesafe alınması ise çok daha kapsamlı eğitim, sağlık, çevre, tarım, gıda, teknoloji… politikalarına, ama ondan da önemlisi, radikal bir “zihniyet değişimine” ihtiyaç gösteriyor. Kısaca, 2000-2001 reformlarının hepsinde oldukça geri adım attık ve hala uzun ince bir yolun başındayız!

Belarus’ta halk 26 yıllık diktatörlüğe karşı sokakta: Bir kişi hayatını kaybetti

Belarus‘ta devlet başkanlığı seçimini resmi olmayan sonuçlara göre ülkeyi 26 yıldır yöneten Aleksandr Lukaşenko‘nun kazandığının açıklanmasının ardından ülke genelinde protestolar başladı.

Seçim sonuçlarına hile karıştırıldığını iddia eden on binlerce kişi sokakları doldurdu.  Polis göstericilere sert şekilde müdahale etti. Başkent Minsk’te güvenlik güçleri protestoculara karşı TOMA, plastik mermi ve sis bombası kullandı.

Bir kişi hayatını kaybetti, en az 120 kişi gözaltında

Şehir içinde ana caddeler trafiğe kapatılırken, ülke genelinde internete erişim sağlanamadı. Polis aracının çarptığı bir kişi ise hayatını kaybetti.

DW’nin aktardığına göre insan hakları örgütü Viasna çıkan olaylar sırasında pek çok kişinin ise yaralandığını belirtti. Viasna temsilcisi Valentin Stefanoviç “En az 120 kişi gözaltına alındı. Ancak bunlar ilk veriler” dedi. Hükümet kanadından resmi açıklama ise henüz gelmedi.

Uzun zaman sonra güçlü bir muhalefet

Devlet yayın organı MIR’ın açıkladığı sandık çıkış anketine göre, Lukaşenko oyların yüzde 79,7’sini alarak yeniden devlet başkanı seçildi. Ankete göre,muhalif lider Svetlana Tikhanovskaya‘nın oy oranı yüzde 6,8’de kaldı.

İngilizce öğretmeni ve çevirmen Tikhanovskaya, eşi Sergey Tikhanovski’nin hükümet karşıttı bir eylemde yer alması yüzünden tutuklanmasından ve seçimlere girmesinin engellenmesinin ardından siyasete atıldı.

Tikhanovskaya AFP’ye yaptığı açıklamada, “İnsanlar uyanıyor ve özsaygılarını yeniden kazanıyor” dedi. Tikhanovskaya, seçimlerde hile yapılmasını beklediğini de sözlerine eklemişti.

BBC’nin aktardığına göre Tikhanovskaya, Temmuz ayında diğer iki kadın aday Maria Kolesnikova ve Veronika Çepkalo’nun da desteğini aldı. Ülkede üç kadın aday kendilerine “zavallı şeyler” diyen Lukaşenko’ya karşı ittifak yapma kararı almıştı.

Svetlana Tikhanovskaya

Seçimlerde hile iddiası

Sandık anketi sonuçlarının açıklanmasının ardından 37 yaşındaki muhalif lider Tikhanovskaya, sonuçlara güvenmediğini açıkladı. Seçim sonrasında da vatandaşlara sandığa gitme çağrısında bulundu.

Seçim sonrasında oyların çalındığına dair pek çok video sosyal medyada dolaştı. Görüntülerden birinde seçim kurulu görevlilerinden birinin arka pencereden merdiven ile indiği ve oyları polise teslim ettiği gözüküyor.

https://twitter.com/mehmetemredagli/status/1292581570835091456

Tikhanovskaya, “Ben gözümle gördüğüme inanırım. Çoğunluğun bizimle olduğunu gördüm” dedi. Seçimlerle ilgili kesin olmayan ilk resmi sonuçların ise bugün açıklanması bekleniyor.

Devlet Başkanı Lukaşenko seçim sonuçlarıyla ilgili açıklama yapmazken, İçişleri Bakanlığı’nda bir kriz toplantısı düzenlendi.

 

 

CHP’de yeni Genel Sekreter Selin Sayek Böke

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 16 kişilik yeni Merkez Yönetim Kurulu‘nu belirledi.

Buna göre, 18 kişilik MYK 16’ya düşürüldü. CHP’de Örgütlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı, Parti Sözcüsü Faik Öztrak, Genel Sekreter ise Selin Sayek Böke oldu.
 
Parti içi muhalif kanattan olan İzmir Milletvekili Böke, CHP tarihindeki üçüncü kadın Genel Sekreter oldu. Daha önce de, Oya Araslı ve Bihlun Tamaylıgil bu görevde bulunmuştu. Böke, daha önce Genel Başkan Yardımcılığı ve Parti Sözcülüğü yapmış, yönetimle uyuşmazlığa düşerek görevinden istifa etmişti.
 
MYK’de dört yeni isim yer alırken, 12 kişi yerini korudu.Tuncay Özkan ve Ünal Çeviköz‘e ise görev verilmedi.
 
CHP’nin yeni Merkez Yönetim Kurulu üyeleri şöyle:
 
Fethi Açıkel (Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu)
Onursal Adıgüzel (Bilgi ve İletişim Teknolojileri)
Veli Ağbaba (İşçi Sendikaları, Esnaf – Sanatkâr ve Sivil Toplum Kuruluşları)
Ahmet Akın (Enerji, Alt Yapı Projeleri)
Muharrem Erkek (Hukuk ve Seçim İşleri)
Gökçe Gökçen (Gençlik Politikaları)
Gamze Akkuş İlgezdi (Tanıtım ve Halkla İlişkiler)
Lale Karabıyık (Eğitim Politikaları)
Gülizar Biçer Karaca (İnsan Hakları)
Bülent Kuşoğlu (İdari ve Mali İşler)
Faik Öztrak (Ekonomi Politikaları ve İşveren Örgütleri) – Parti Sözcüsü
Ali Öztunç (Doğa Hakları – Çevre)
Oğuz Kaan Salıcı (Parti Örgütü, Örgüt Yönetimleri ve Yurtdışı Örgütlenme)
Yüksel Taşkın ( Sosyal Politikalar)
Seyit Torun (Yerel Yönetimler)
Selin Sayek Böke (Genel Sekreter)

 

Grup Yorum konserine saldırı

Grup Yorum‘un dün Yenikapı’da gerçekleştirmek istediği “9. Bağımsız Türkiye” konserine polis müdahale etti.

Giriş çıkışların kapatıldığı konser alanına girmek isteyenler güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı. Halkın Hukuk Bürosu tarafından yapılan açıklamada, gözaltına alındığı belirtilen 25 kişinin isimleri paylaşıldı; bu kişilerin ertesi gün savcılığa çıkacağı belirtildi.

Provaları engellenmişti

İstanbul Valiliği konsere izin verilmeyeceğini duyurmuştu. Önceki gün Beykoz Polonezköy‘de konser için prova yapan grup üyeleri, tutanağa “prova yaptıkları tespit edilmiştir” yazılarak gözaltına alınmıştı.

Aynı gün gözaltından bırakıldıktan sonra Cumhuriyet‘e konuşan grup üyeleri, darp edilerek gözaltına alındıklarını ancak tüm engellemelere karşın konseri yapacaklarını açıklamıştı.

Polisin şiddetle müdahale ettiği konser Grup Yorum üyeleri Helin Bölek ve İbrahim Gökçek‘e ithaf edilmişti.

Bölek ve Gökçek “Adil yargılanma talebi” ve “Grup Yorum üzerindeki baskıların kaldırılması” talebiyle başlattıkları ölüm orucunda yaşamını yitirmişti.

TÜİK: Mayıs ayında işsizlik de istihdam da düştü

Türkiye İstatistik Kurumu‘na (TÜİK) göre, mayıs döneminde Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 331 bin kişi azalarak 3 milyon 826 bine indi. İşsizlik oranı 0,1 puan artış ile 12,9 olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre istihdam edilen insan sayısı da 2 milyon 411 bin azaldı. Tarım dışı işsizlik oranı ise 0,2 puanlık artış ile yüzde 15,2 oldu.

İstihdam oranı yüzde 41, 4

İstihdam edilenlerin sayısı 2020 yılı mayıs döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 2 milyon 411 bin kişi azalarak 25 milyon 858 bin kişi, istihdam oranı ise 4,7 puanlık azalış ile yüzde 41,4 oldu.

Bu dönemde, istihdam edilenlerin sayısı tarım sektöründe 308 bin, sanayi sektöründe 274 bin, inşaat sektöründe 206 bin, hizmet sektöründe 1 milyon 622 bin kişi azaldı. İstihdam edilenlerin yüzde 18,8’i tarım, yüzde 20,4’ü sanayi, yüzde 5,2’si inşaat, yüzde 55,6’sı ise hizmet sektöründe yer aldı.

İşgücü 2020 yılı mayıs döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 2 milyon 742 bin kişi azalarak 29 milyon 684 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 5,3 puanlık azalış ile yüzde 47,6 olarak gerçekleşti.

Kayıt dışı çalışanların oranı da azaldı 

Mayıs 2020 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların toplam çalışanlar içindeki payını gösteren kayıt dışı çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 4,7 puan azalarak yüzde 29,7 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre 5,4 puan azalarak yüzde 17,4 oldu.

Kamu istihdamı yüzde 4,3 arttı

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın derlediği verilere göre, 2020 yılı II. döneminde toplam kamu istihdamı 2019 yılının aynı dönemine göre yüzde 4,3 oranında artarak 4 milyon 767 bin kişi oldu.

15-64 yaş grubunda işsizlik oranı yüzde 13,2, istihdam oranı yüzde 45,9 

TÜİK, 15-64 yaş grubunda işsizlik oranını bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,1 puanlık artışla yüzde 13,2, tarım dışı işsizlik oranını ise 0,2 puanlık artışla yüzde 15,3 olarak açıkladı. Bu yaş grubunda istihdam oranı 4,8 puanlık azalışla yüzde 45,9, işgücüne katılma oranı ise 5,4 puanlık azalışla yüzde 52,9 oldu.

‘Halkın sağlığından kaygılıyız’

Yukarıdaki cümle, ülkemizdeki halk sağlığı uzmanı hekimlerin meslek örgütü olan Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) 6 Ağustos tarihinde yaptığı basın açıklamasının giriş cümlesi… Son yaşadığımız pandemi günlerinde günlük rapor ve açıklamalarıyla kamuoyunu doğru bilgilendirme mücadelesi yapan, üyelerinin hemen hemen tamamı ülkemizin dört bir köşesinde salgına karşı yaşamlarını ortaya koyarak mücadele eden dernek, bugün gelinen noktayı yaptığı basın açıklaması ile ‘zor günler’ olarak niteliyor ve halkın sağlığından kaygılı olduğunun altını çiziyor.

Peki, mayıs ayı içinde salgını kontrol altına alınması bakımından oldukça umutlu olan HASUDER  yönetimi bugün halkın sağlığı için neden kaygılı? Dernek açıklamasında buna ‘ 11 Mayıs’ta başlayan ve 1 Haziran itibari ile her sektörde yaşanan açılımlar ile yeniden normalleşme sürecinin iyi yürütülememesinin neden olduğunun’ altını çiziyor. Açılım sürecinde minik adımlarla yürünmesi gerekirken ve HASUDER’e göre epidemiyolojik kanıtlara bakıp gerekirse bir adım geri atıp sonra tekrar ilerlemeye devam edilecekken bu yapılmadı ve halen de yapılmıyor. Bu nedenle de günlük yeni vaka sayıları artışa geçti. Derneğin altını çizdiği diğer bir konuysa yeni açılım sürecinin topluma iyi anlatılmaması ve bu dönemin eskisi gibi olamayacağının vurgulanmaması…

Bünyesinde ülkemizdeki tüm halk sağlığı akademisyenlerini de barındıran HASUDER’in açıklamasından da anlaşıldığı gibi pandeminin başlangıcından bu yana başta sağlık örgütü olmak üzere birçok kuruluşun verdiği emek, açılım sürecinin sadece ekonomik kaygılarla iyi yönetilmemesi sonucu heba edildi. Günlük yeni vaka sayıları açılım süreci öncesi binin altına düşmüşken özellikle 1 Haziran’da tüm sektörlere izin verilmesi ile beraber yeniden binin üzerine çıktı. Yoğun bakımda yatan hasta sayısı arttı. Aktif vaka sayısı ise hemen hemen her gün yükseliyor. HASUDER’i halkın sağlığı açısından kaygılandıran bu tablo yeniden kontrol altına alınabilir mi? Derneğe göre bu mümkün. HASUDER, on başlıkta tespit ettiği yapılan yanlışları ve çözüm önerilerini de bu açıklamasıyla kamuoyuna sunuyor.

Tespitler arasında yanlış açılım politikaları sonucu toplumun güven duygusunu kaybetmesi, günlük ve haftalık verilerin diğer ülkelerdeki gibi açık ve net olarak paylaşılmaması, veri sunumunun hiçbir geçerli gerekçe gösterilmeden değiştirilmesi, son dönemde daha çok gözlemlenen sağlık çalışanlarının yorgunluk ve giderek artan umutsuzluğu, test uygulamalarındaki standart eksikliği, artık anlamını yitiren 65 yaş ve üstü vatandaşlarımıza uygulanan kısıtlamalar, hastalığın tedavisine dönük bazı kesimlerce uygulanan bilim dışı tedaviler, büyük konser, açılış ve gösterilere hiçbir önlem alınmadan izin verilmesi ve hastalığın ağır seyrettiği vakalar hariç olmak üzere; hastalık belirtisi gösteren kişiler ile temaslı oldukları kişilerin numunelerinin evlerinde alınması, izolasyon süreçlerinin evlerinde izlenmesi, tedavilerinin evlerinde yapılmasına kararı var.

Dernek tespit ettiği bu yanlışlara karşı yapıcı önerilerini de sıralıyor. Bu önerilerden bazıları şöyle: 

  • Toplumun güveninin yeniden kazanılması ve moralinin artırılması için toplumdaki farklı kurumsal yapıların koordineli olarak salgınla mücadele sürecine dahil edilmesi,
  • Salgın ile ilgili tüm verilerin diğer ülkelerde de yapıldığı gibi tam bir şeffaflıkla il ve hatta ilçe bazında düzenli olarak açıklanması,
  • Zaman içindeki değişimi takip edebilmek için, yoğun bakım ve entübe hasta sayıları verilmesine devam edilmesi ve günlük açıklamalara yeni eklenen tanımların da standardının sağlanması,    
  • Sağlık çalışanımızın bu süreçte korunması, onlara yönelik bir tarama stratejisini geliştirilmesi ve COVID-19’nun sağlık çalışanları için “meslek hastalığı” olarak kabul edilmesi,
  • Ülkemizin verilerine dayalı araştırmaların bir an önce bilimsel dergilerde yayınlanmasının teşvik edilmesi,
  • Bir an önce 65 yaş ve üstü yaş grubu ile ilgili kısıtlamaya son vermesi,
  • Hastalarımıza herhangi bir şekilde hekimlik evrensel değerler ve bunların güvence altına alındığı etik bildirgeler ile çelişen bir tedavi yapılması yetkili makamlarca engellenmesi,
  • Açılışlar, düğünler, dini törenler, taziye ziyaretleri, partiler, kısaca her türlü kamusal ya da özel kalabalık kitlesel hareketliliğin engellenmesi,
  • Sağlık Bakanlığı pandemi sürecinde -başta tedavi ve izlem şekilleri olmak üzere- alınacak her kararın çıktığı asıl merci olması,
  • Tedavilerin evde yapılması ile ilgili uygulamanın birinci basamağın koşulları açısından bir kez daha gözden geçirilmesi…

Uzun süre yüksek olgu sayılarını ne sağlık altyapısı ne sağlık personeli; ne ekonomi ve ne de toplum hayatının farklı dinamikleri kaldırabilir. Bu nedenle HASUDER’e göre bir an önce doğru adımlar atılmalı… Aslında Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) bir süredir bazı ülkelerin salgını kontrol altına aldığını düşünerek yürüttüğü yeni normale geçiş ve açılım politikalarından rahatsız… Örgüt sık sık salgının henüz kontrol altına alınamadığını vurguluyor ve açılım politikalarının sadece ekonomik kaygılarla değil, sağlık kaygılarının da göz önünde bulundurularak belirlenmesini istiyor.

WHO’nun kaygılarında haklı olduğunu gösteren çok sayıda gelişme de var. Bazı Avrupa ülkelerinde yeni vaka sayıları artmaya başladı. Bu ülkeler tekrar bazı önlemlere geri dönüyor, seyahat kısıtlamaları yeniden uygulanıyor. Almanya’da iki eyalette olduğu gibi açılan bazı okullar tekrar kapatılıyor. Ülkemizde ise HASUDER’in açıklamasında da altı çizildiği gibi minik adımlarla ilerlenmesi ve artan vaka sayılarına bakıp gerekirse bir adım geri atılıp, sonra tekrar ilerlemeye devam edilmesi gerekirken bu yapılmıyor. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere karar vericilerin derneğin 6 Ağustos’taki açıklamasını dikkatlice okuması gerek… Açıklamanın son bölümünde de altı çizildiği gibi hepimiz aynı gemideyiz ve gemi haziran ayının başından bu yana su alıyor. 

Mardin’de kısmi sokağa çıkma yasağı

Mardin‘in Mazıdağı ve Derik ilçelerinin 2 kırsal mahallesinde 5442 Sayılı İl İdaresi Kanununun ilgili maddeleri uyarınca kısmi sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yasağın ne kadar süre geçerli olacağı belirtilmedi.

Mardin Valiliği’nden yapılan açıklamada “08 Ağustos Cumartesi günü saat 21.30’dan itibaren Mazıdağı ilçesi Konur Mahallesi ile mezralarında ve Derik ilçesi Çayköy Mahallesi mezraları ile kırsal alanlarında ikinci bir duyuruya kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Söz konusu yasağa vatandaşlarımızın uymaları kendi can ve mal güvenliği açısından önem arz etmektedir” denildi.

 

Bulgaristan sınırındaki yangın söndürülemedi

Bulgaristan’ın güneydoğusundaki Hasköy bölgesinde başlayan ve rüzgarlı havanın etkisiyle yayılan orman yangını dört gündür söndürülemedi. Ülkenin Haskovo, Dimitrovgrad, Harmanlı ve Toplovgrad kentlerinde yangınlar nedeniyle acil durum ilan edildi. Ordu birlikleri de yangını söndürmek için göreve çağırıldı.

AA Sofya muhabirlerinin aktardığına göre, bölgede bulunan İtfaiye Genel Müdürü Komiser Nikolay Nikolov, Hasköy bölgesinde üç gündür süren iki dev yangının birleştiğini ve buralarda afet durumu ilan edildiğini söyledi. Söndürme çalışmalarına bölge itfaiye ekipleri ve silahlı kuvvetleri personelinin yanı sıra yerel halktan gönüllüler de katıldı.

Türkiye’ye yaklaşıyor

Öte yandan yangının, Türkiye tarafına sıçrama ihtimaline karşı bölgeye sevk edilen Orman İşletme Müdürlüğü’nden itfaiye ekipleri ile AFAD ekipleri, sınırda bekleyişlerini sürdürüyor.

Edirne Valiliği yazılı açıklama yaparak yangının Hamzabeyli sınır kapısından Büyükismailçe köyüne kadar olan bölgenin karşı tarafında Bulgaristan sınır hattı boyunca 30 kilometre uzunluğundaki bir alanda devam ettiğini belirtti.

Önlem amaçlı iş makinaları ile sınır hattında 32.5 kilometre uzunluğunda güvenlik şeridinin oluşturulduğu ifade edilen açıklamada, yangının yeni yayıldığı bölgelerde ise sınıra 1.5 ile 3 kilometre mesafe olduğu ifade edildi.

Açıklamada belirtildiğine göre yangın nedeniyle Edirne Valiliği AFAD Müdürlüğü bünyesinde 24 saat esası ile görev yapacak kriz merkezi kuruldu, müdahale ve önleme çalışmaları için dokuz kamu kurumundan 52 araç ve 224 personelin olay yerinde görev yapıyor.

Lübnan’da patlamanın ardından: Halk sokakta, 2 bakan ve 6 milletvekili istifa etti

Beyrut Limanı‘nda gerçekleşen patlamanın ardından başlayan protestolar devam ediyor. Halk tedbirsizliği sebebiyle patlama yüzünden hükümeti sorumlu tutuyor. Eylemlerin sonucunda Lübnanlı iki bakan ve altı milletvekili ise istifa etti.

4 Ağustos günü içerisinde 2 bin 700 tonluk amonyum nitratın bulunduğu depoda meydana gelen patlama en az 158 kişinin hayatını kaybetmesine, 6 bin kişiden fazlasının yaralanmasına ve 300 binin üzerinde kişinin evinden olmasına sebep olmuştu.

Polis göstericilere şiddetli bir şekilde müdahale ediyor. Bariyerleri aşarak hükümet binasına girmek isteyen protestoculara yoğun miktarda biber gazı kullanıldı.

İki bakan istifa etti

İstifa edenler arasında hükümetin reform beklentilerini gerçekleştiremediğini belirten Lübnan Enformasyon Bakanı Manal Abdussamed ve Çevre Bakanı Demianos Kattar yer aldı.

Çevre Bakanı Danışmanı Saad İlyas, AA muhabirine verdiği demeçte, Çevre Bakanı Damianos Kattar’ın istifa kararını Başbakan Hassan Diyab‘a ilettiğini belirtti. İlyas, Kattar’ın istifa kararından vazgeçmesi için görüşmelerin devam ettiğini söyledi.

Polis göstericilere şiddetli bir şekilde müdahale ediyor. Bariyerleri aşarak hükümet binasına girmek isteyen protestoculara yoğun miktarda biber gazı kullanıldı.

Sokaktaki mücadeleye katılmak için istifa etti

Öte yandan Beyrut Limanı’ndaki patlama nedeniyle 1 milletvekili daha görevinden istifa etti. Bağımsız milletvekili Mişel Muavvıd, düzenlediği basın toplantısında, “Hükümetin düşürülmesi ve erken seçimlerin yapılması için Lübnanlılarla birlikte sokaktaki mücadeleye katılmaya ve meclisteki görevimden istifa etmeye karar verdim” dedi.

Uluslararası soruşturmayı kabul etmeyen bir yönetim ve sistemle karşı karşıya kaldıklarını söyleyen Muavvıd, hükümetin istifa etmediğine ve meclisin toplanmadığına dikkati çekti.

Fotoğraf: Felipe Dana

İfram istifasını geri çekti

Daha önce istifa ettiği duyuran Lübnanlı bir diğer milletvekili Nimet İfram ise televizyon kanalına yaptığı açıklamada, “Meclis’e, görev süresini kısıtlayacak bir kanun çıkarması için 2-3 günlük süre tanıdığını ve istifasını geri çektiğini” belirtti. İfram, aksi taktirde istifa edeceğini aktardı.

Gün içerisinde Lübnan Enformasyon Bakanı Menal Abdussamed de görevinden istifa ettiğini duyurmuştu. Ayrıca bu süreçte 5 milletvekili de istifa kararını açıklamıştı.

Son istifalarla birlikte Beyrut Limanı’ndaki patlamanın ardından istifa eden bakan sayısı 2’ye, milletvekili sayısı 6’ya yükselmiş oldu.

Hükümet devam ediyor

Başbakan Hassan Diyab ile bazı bakanlar toplantı yaptı. Lübnan Çalışma Bakanı Lemya Yemmin toplantı sonrasında yaptığı açıklamada, hükümetin istifa etmesi yönünde bir karar alınmadığını söyledi. Sanayi Bakanı Imad Hubbullah da toplantı akabinde, “Hükümet direniyor. Çalışmaya ve halka karşı sorumluluğumuzu yerine getirmeye devam ediyoruz” dedi.

Uluslararası zirve

Yetkililer, patlamanın 15 milyar dolarlık bir zarara yol açtığını belirtiyor. Pazar günü internet üzerinden bir zirve gerçekleştiren dünya liderleri de Beyrut Limanı’ndaki patlamanın etkilerinin giderilmesi için yardım sözü verdi.

Zirveye Fransa’nın yanı sıra diğer Avrupa Birliği ülkeleri ile ABD, Çin, Rusya, Mısır, Ürdün ve İngiltere de katıldı. Ayrıca Birleşmiş Milletler, Arap Birliği ve Kızılhaç da zirvede yer aldı.

Fotoğraf: Phil NIJHUIS

‘Toplanan yardım Lübnan halkını aktarılmalı’

BBC Türkçe’nin aktardığına göre toplantıda Lübnan ekonomisinin toparlanması için destek vermeye hazır olunduğu belirtildi ancak “zamanında önlem alınması gerektiği” vurgulandı.

Toplantı ardından yapılan açıklamada “Bu yardım, Lübnan halkı için doğru zamanda, yeterli ve ihtiyaçlara uygun biçimde olmalıdır” denildi. Ayrıca yardımın “azami verimlilik ve şeffaflıkla” Lübnan halkına doğrudan aktarılması gerektiği vurgulandı.

Zirvede  Birleşik Krallık 5 milyon sterlinlik yardım paketine ek olarak 20 milyon sterlin daha yardımda bulunacağını açıkladı. BM, Lübnan’a kısa vadeli su ve gıda gibi acil yardım malzemeleri ile ve uzun vadeli yeniden inşaa faaliyetleri için 100 milyon dolar gerektiğini açıklamıştı.

 

 

 

 

Türk Lirası’na ne oluyor?

Medyada geçtiğimiz günlerde Türk Lirası’nın (TL) yaşadığı değer kaybıyla ilgili pek çok haber yer aldı. Ekonomistler Merkez Bankası’nın (MB) müdahaleleri hakkında yorum ve tahminlerde bulundu, gelecekte neler olabileceğine dair öngörülerini sıraladı. Bu yorumların geneline göre, durum pek de iç açıcı görülmüyor, fakat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a bakılırsa Türkiye, 2002 yılından beri tırmanışta. Öte yandan, bunun tam tersi olduğunu savunan pek çok ekonomist, düşüşün yeni olmadığının da altını çiziyor.

Yeşil Gazete olarak görüşlerine başvurduğumuz, Yeşil Ekonomi alanında çalışan İstanbul Teknik Üniversitesi‘nden Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı ile sorunların ne zaman başladığını, kaynağını ve ileride olabilecekleri konuştuk.

‘Türkiye’nin ekonomik sorunları yapısal’

Aşıcı’ya göre Türkiye’nin ekonomiyle ilgili sorunları yeni değil. Hükümetin şimdiye kadar nüfuzunu kaybetmemek adına kısa vadeli çözümlerle başa çıkmaya çalıştığı sorunlar, zaman içinde giderek derinleşti ve bunlar önümüzdeki dönemde vatandaşlar tarafından daha çok hissedilecek.

Bu, aslında hükümete yakın isimlerin “felaket tellallığı yapmakla” suçladığı pek çok ekonomistin yıllardan beri sözünü ettiği, beklenen bir durumdu. MB’nin piyasanın canlandırılması için faizleri düşürmesi, değer kaybının önüne geçmek için de dolar rezervlerini öne sürmesi, birbirinin ardından gelen ancak giderek derinleşen bir bataklık yaratıyor, ekonomistler bunun sürdürülebilir olmadığı yolunda uyarılarda bulunuyordu. Peki bu durum neden şimdi bu kadar gündemde?

Aşıcı’ya göre bunda koronavirüs salgınının da payı var:

Ekonominin canlı olması için sunni bir şekilde faizler düşük tutuldu; yani para basıldı. Miktar (TL) arttıkça da değer düştü. Uzun yıllardır Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları vardı, üzerine Covid 19 da eklenince şok etkisi oldu. Ülke 20-25 milyar dolar yıllık turizm gelirini de kaybetti.

Faizlerin düşük olması, yatırımcı için cazip, ancak bunun uzun vadede sonucu TL’nin değer kaybetmesi. Şimdiye kadar MB’nin buna çözümü dolar rezervlerini piyasaya bırakmak oldu. Ancak pek çok defa bunun geçici bir çözüm olduğu görüldü. Dahası rezervlerin bir sınırı var; tamamen tükenmesi durumunda ülke borçlarını ödeyemez hale gelebilir, büyük bir spekülasyon atağında tamamen savunmasız kalabilir.

‘Rezervler biter, işimiz Allah’a kalır’

Hükümetin elinde, rezervleri ortaya sürmekten başka bir enstrüman kalmadığını söyleyen Aşıcı Türkiye ekonomisinin çıkmazını şöyle özetliyor:

Kuru sabitlemek ve serbest bırakmak gibi iki seçeneğiniz var. Kuru sabitlemediniz, değerin düşmesini engelleyemiyorsunuz, ne yapacaksınız? Bu durumda rezervleri ortaya sürersiniz. E onlar da bitti, ne olacak? İşimiz Allah’a kaldı.

Aşıcı, rezervlerin zor zamanlar için olduğunu hatırlatıyor. Bu, yalnızca ülkenin dış borçlarının belli bir plana göre ödenmesinin değil, spekülatif ataklardan -spekülatörler tarafından yapılan işlemler sonucunda TL’de yaşanan ani değer kayıplarının- fazla yara almadan çıkabilmenin de teminatı. Ancak Aşıcı, günaşırı yapılan spekülatif ataklara hiçbir ülkenin rezervinin dayanamayacağını, bu nedenle sorunun kökenine inmek gerektiğini söylüyor:

Sizin yapısal olarak ekonominiz sorunluysa, bu spekülatif ataklar devamlı olacaktır ve dünyanın hiçbir merkez bankasının, devamlı olacak spekülatif atakları bertaraf edecek rezervi olamaz; buna Çin de dahil.

‘IMF bu günler için kuruldu’

Aşıcı’nın anlattıklarına göre, ülke ekonomisinin bu denli spekülasyonlara odaklı olmasının ardında, siyasi iradenin köşeye sıkışmış olması yatıyor. Ekonomiye yapılacak en küçük müdahalenin sistemin yıkılmasını beraberinde getirebileceği düşüncesinin buna yol açtığını belirten Aşıcı’ya göre uzun vadede çözülmesi gereken asıl sorun dış borçlar. 

Türkiye’nin dışarıya borçlarını ödemesi, bunun için ülkeye döviz girmesi (turist, yabancı yatırımcı vs.) gerekiyor ancak bu son yıllarda Türkiye’nin zorlandığı bir konu. Bunun için MB faiz indiriyor, ancak bu eninde sonunda Türkiye’nin dolar rezervleriyle sınırlı ve sürdürülemez bir yöntem. IMF gibi seçenekler ise Aşıcı’ya göre AKP açısından benimseneceğe benzemiyor:

Aslında IMF tam da bu günler için kuruldu. IMF düşük faiz ile yüksek miktarda borçlanma kapısıdır. Ama hükümet IMF ile anlaşmayı bir hıyanet tartışmasına dönüştürdüğü için bu kapı kapalı görünüyor.

‘Beklentileri iyi tutarsanız savaşı kurşun atmadan kazanabilirsiniz’

Ekonomi haberlerini okuyan ancak konuya dair bilgisi olmayanları zorlayan iki önemli konuya, MB’nin kararları neticesinde kurda yaşanan değişime ve “likidite sorununa” da değiniyoruz.

MB ve BDDK başkanları bir araya geldi

Aşıcı, MB ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) bir araya gelmesi neticesinde “piyasaların rahatladığı”, kurun düştüğü yolundaki haberlerde saklı neden sonuç ilişkisini şöyle özetliyor:

Finans piyasalarını hareketlendiren beklentiler, algılardır, verilen sinyal önemlidir. BDDK ile MB’nin bir araya gelip toplanması şu demek: “A, demek ki uzun zamandır alınmayan kararlar alınacak.”

Beklentileri iyi tutabilirseniz savaşı kurşun atmadan kazanabilirsiniz.

Aşıcı, bunun tam tersi bir durum olarak da geçen yıl MB Başkanı’nın görevine son verilmiş olmasını hatırlatıyor:

Faiz indirmediği için Başkan’ı kovdular. Sonra gelen kuru serbest bıraktı e ne oldu? Doların sekiz liraya yaklaşması bundan.

‘Faiz artırımı kararı geç geldi, etkisi sınırlı olacak’

Son olarak dün yapılan toplantının ardından MB, “fiyat istikrarı ve finansal istikrar temel amaçları çerçevesinde, elindeki bütün araçları piyasalardaki aşırı oynaklığın azaltılması doğrultusunda kullanacaktır” şeklinde bir açıklama yaptı ve “piyasaya verilen likiditenin bir kısmının geri çekileceğini” söyledi. Peki bu ne anlama geliyor?

Özetle bu aslında şu demek: MB bankalara verdiği krediyi azaltacak, bu da daha önce sunni olarak düşürülen faizlerin, kademeli olarak yükseltilmesini beraberinde getirecek.

Ancak Aşıcı’ya göre bunun için fazlasıyla geç kalındı; dolayısıyla da etkisi sınırlı olacak.