Ana Sayfa Blog Sayfa 1983

Patlamanın ardından halkın ayaklandığı Lübnan’da orduya ek güçler verildi

Beyrut Limanı‘nda gerçekleşen patlama üzerine ülke genelinde başlayan protestoların ardından Lübnan Parlamentosu ülkede olağanüstü hal ilan edilmesini onaylayacaklarını bildirdi ve orduya ek güçler verdi.

Bunun yanı sıra patlamadan bu yana milletvekillerinin ilk kez bir araya geldiği oturumda parlamento başkanı yeni hükûmetin hızlıca kurulması için çağrıda bulundu.  Daha önce dört bakanın istifa ettiği ülkede gerçekleşen son kabine toplantısında hükümet toplu istifa kararı almıştı.

Yasalara göre OHAL halinde ordu ulusal güvenliğe tehdit olduğunu ifade ederek protestoları yasaklayabiliyor ve meydanları kapatabiliyor. AFP’nin aktardığına göre bir grup protestocu parlamentodaki oturumu engellemeye çalıştı ancak güvenlik kuvvetleri bunu önledi.

Neler yaşandı?

4 Ağustos günü içerisinde 2 bin 700 tonluk amonyum nitratın bulunduğu depoda meydana gelen patlama en az 158 kişinin hayatını kaybetmesine, 6 bin kişiden fazlasının yaralanmasına ve 300 binin üzerinde kişinin evinden olmasına sebep olmuştu.

Tedbirsizliği sebebiyle patlama yüzünden hükümeti sorumlu tutan halk Beyrut’ta protestolara başlamış, eylemler ülke geneline yayılmıştı. Binlerce kişinin gözaltına alındığı eylemlerin ardından iki bakan ve altı milletvekili istifasını sunmuştu.

Son olarak da Sağlık Bakanı Hamad Hassan açıklama yaparak toplantıda tüm bakanların istifasını Başbakan Hassan Diyab’a sunduğunu söyledi.

 

Doğaseverler sağlıklı bir gezegende yaşama hakkı için bir arada

Dünya Kuşları Koruma Kurumu’nun (BirdLife International) tüm dünyadaki ortaklarıyla birlikte sağlıklı bir gezegende yaşama hakkı için yürüttüğü “1Planet 1Right” kampanyası, kurumun Türkiye’deki ortağı olan Doğa Derneği’nin “Hak parçalanmaz bütündür” sloganıyla devam ediyor.

Eylül 2020’de gerçekleşecek olan Birleşmiş Milletler (BM) Biyolojik Çeşitlilik Zirvesi öncesinde taleplerini dile getiren doğaseverler, sağlıklı bir gezegende yaşam hakkının temel insan haklarından birisi olarak tanımlanmasını istiyor.

Doğayı korumak herkesin görevi

BM’nin sağlıklı bir doğal çevrede yaşama hakkını İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne dahil etmesi, sağlıklı bir ekosistem içerisinde yaşama hakkının en temel insan haklarından birisi olduğunu vurgulayan yüz binlerce doğaseverin talebi.

Emir Ozay

Eylül 2020’de yapılması öngörülen Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Zirvesi öncesinde kampanya çerçevesinde bir araya gelen doğaseverler, tüm dünyayı derinden etkileyen Covid-19 pandemisinin insanlığa, doğayla uyumlu bir yaşamın ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini vurguladı ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. Maddesi’nde geçen ifadeyi hatırlattı:

Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Bir milyondan fazla türün nesli tehlikede

Sağlıklı bir ekosistemde yaşama hakkı, aralarında Türkiye’nin de olduğu 100’den fazla devlet tarafından anayasal ya da hukuksal olarak bir hak olarak tanımlanıyor. Fakat dünyanın farklı yerlerinde milyonlarca canlı türünün yaşamlarını sürdürdüğü ekosistemler, tahrip edilmeye devam ediyor.

Yüzbinlerce doğasever adına konuşan Doğa Derneği Biyoçeşitlilik Araştırma Koordinatörü Şafak Arslan’ın aktardığına göre, bir milyondan fazla canlı türünün neslinin tehlikede:

İklim krizi artık hepimizin yaşamını tehdit ediyor. Bütün dünyayı etkileyen bir salgının hayatlarımız üzerindeki etkileriyle birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz. Kabul etsek de etmesek de, bütün bu yok oluşun arkasında tercihlerimiz ve yaşam şeklimiz yatıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. Maddesi’nde sağlıklı bir doğal çevrede yaşama hakkı, anayasal bir hak olarak tanımlansa da bu yasa maalesef uygulanmıyor. Sağlıklı bir gezegende yaşayabilmemiz için birlikte yaşadığımız milyonlarca canlının ve yeryüzünün yaşam kaynakları olan derelerin, dağların, tuzcul çayırların, göllerin kısacası bütün ekosistemlerin korunması gerekiyor. Bu yüzden sağlıklı bir ekosistemde yaşama hakkının Birleşmiş Milletler tarafından hak olarak tanımlanması şart. Hak parçalanmaz bütündür.

Kampanyaya destek olmak isteyenler dogadernegi.org sitesini ziyaret eldebilir.

Mauritius’taki tanker faciasının etkisi yıllar boyunca sürecek

Hint Okyanusu‘ndaki Mauritius açıklarında bulunan resiflere çarpan Japon tankeri, tarihin en büyük çevre kirliliklerinden birini yaşatıyor. Tankerde bulunan 4 bin tonluk yakıtın 1200 ton kadarı denize yayıldı, bir kısmı ise sahillere ulaştı.

Geçmişte de büyük petrol faciaları yaşanmıştı. Ancak bu sefer farklı olarak, Mauritius’taki sızıntı dünya çapında önem taşıyan, koruma altındaki iki deniz ekosisteminin ve Blue Bay deniz parkının yakınında yaşandı.

Sızıntının yaşandığı yer endişe yaratıyor

BBC Türkçe’nin aktardığı Navin Singh Khadka’nın haberine göre sızıntının çevreye verebileceği zararla ilgili endişeler, denize karışan petrolün miktarından çok, sızıntının yaşandığı yere odaklanıyor.

Liman kenti Mahebourg kıyısında, sayısız Bollywood filmine ev sahipliği yapmış kristal berraklığındaki turkuvaz denizin ve mavi lagünlerin yerini siyah ve kahverengi tonları almış durumda.

Acil durum ilan edildi

MV Wakashio adlı tanker Mauritius’taki resiflerde Temmuz ayı sonlarında karaya oturdu ve geçtiğimiz hafta Perşembe günü tonlarca petrol tankerden denize sızmaya başladı. Anakara Pointe D’Esny ile Ile-aux-Aigrettes arasındaki petrol sızıntısı, uydu görüntülerine yansıdı.

Lagünlere 1000 tondan fazla petrolün sızdığı düşünülüyor. Adadan gönüllülerin yardımıyla geniş çaplı bir temizleme operasyonu başlatıldı. Başbakan Pravind Jugnauth, geminin karaya oturmasından yaklaşık iki hafta sonra, 7 Ağustos’ta “ulusal acil durum” ilan etti.

1700 farklı türe ev sahipliği yapıyor

Mauritius, bölgeye has bitki ve hayvanların yoğunlaştığı bir biyoçeşitlilik noktası. Petrol sızıntısının yaşandığı bölgede bulunan eski Greenpeace uzmanı Sunil Mokshananda, “Rüzgar ve su akıntısının yönü bize yardım etmiyor, aksine petrolü yaşamsal öneme sahip deniz ekosistemlerine doğru taşıyor” dedi.

Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne göre Mauritius’taki deniz ekosistemi 800 balık türünü, 17 deniz memelisi türünü ve iki kaplumbağa türünü içeren 1700 farklı türe ev sahipliği yapıyor.

‘Sızıntı bütün türleri etkileyecek’

Mercan resifleri, deniz yosunları ve mangrovlar, Mauritius sularını biyoçeşitlilik bakımından zenginleştiriyor. İngiltere’deki Brighton Üniversitesi’nden deniz biyoloğu Dr. Corina Ciocan, “Dünyada bu kadar zengin biyolojik çeşitliliğe sahip çok az deniz kaldı. Petrol sızıntısı buradaki neredeyse her şeyi etkileyecek” diyor ve ekliyor:

Mesele sadece suyun yüzeyinde gördüğünüz hafif yağ yüzeyi değil. Yağın suda çözünecek bileşenleri, yüzeyin altındaki köpüksü tabaka ve dibe çökecek kalıntılar da olacak ve tüm ekosistem bundan etkilenecek.

1200 ton denize döküldü

Geminin operatörü Japon Mitsui OSK Lines, MV Wakashio tankerinin 4 bin ton petrol taşıdığını, yaklaşık 1200 ton petrolün denize döküldüğünü bildirdi.

Tankerde kalan petrolün de denize karışmasından endişe ediliyordu. Başbakan Pravind Jugnauth, hava muhalefetine rağmen gemideki depolarda bulunan tüm petrolün başka yerlere taşındığını duyurdu.

Polis, tankerin lagünlere neden bu kadar yaklaştığına ilişkin soruşturma başlattı. Operatör firma Mitsui OSK Lines‘ın başkan yardımcısı Akihiko Ono, bir basın toplantısı yaparak şirketin neden olduğu felaket için özür diledi.

Bölgedeki halk temizlemek için seferber oldu. Fotoğraf: Sunil Mokshanand

 

Mercan resiflerinde beyazlama tehlikesi

Felaketin yaşanmasıyla ortaya çıkan en büyük endişelerden birisi, “denizlerin yağmur ormanları” olarak da anılan mercan resiflerinin zarar görmesi.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne göre okyanus balıklarının yüzde 25’i, varlığını mercan resiflerine borçlu. Kıyıları fırtına ve erozyondan koruyan mercan resifleri, Mauritius ekonomisinin büyük bölümünü oluşturan turizmin de en büyük dayanağı.

ABD’nin Alaska eyaletinden uluslararası petrol sızıntısı uzmanı ve deniz biyoloğu Prof. Richard Steiner, “Petrolle birlikte salınacak zehirli hidrokarbon, mercan resiflerini beyazlatarak ölmelerine neden olacak” diyor.

Mercanların beyazlaması, denizlerdeki yaşamı tehdit eden önemli tehlikelerden birisi olarak yıllardır çevrecilerin gündeminde.

Geçen yıl Solomon Adaları’nda bir tankerden sızan petrolün mercan resiflerine bulaşmasıyla ilgili hükümete yardımcı olan Profesör Steiner, yaşanan felaketi “Birkaç yüz tonluk sızıntı aslında çok fazla sayılmamasına rağmen, mercan resiflerinin gördüğü zarar çok büyüktü” sözleriyle anlatıyor.

Geçmiş sızıntıların etkileri

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan petrol sızıntıları ekolojik açıdan hassas bölgelerde yaşanmasa bile deniz hayvanlarına ve bitkilere ciddi zararlar verdi. 2010 yılında Meksika Körfezi’nde yaşanan Deep Water Horizon felaketi ile yaklaşık 400 bin ton petrol denize karıştı. Sızıntı, planktonlardan yunuslara kadar binlerce çeşit canlının ölümüne neden oldu.

Sızıntının denizlerdeki canlılar üzerinde, üremede bozukluk, gelişme bozukluğu ve deride yaralanma gibi uzun vadeli etkileri de gözlemlendi. Güney Florida Üniversitesi’nden deniz ekolojisti Dr. Steven Murawski ve Sherry Gilbert‘in The Conversation dergisinde yer alan makalesinde, Atlantik sularında yaşayan bir balık türü olan kırmızı kapanlevrek örneklerinde, sızıntıdan aylar sonra bile deri yaraları görüldüğü aktarılıyor:

Hidrokarbonun, ekonomik ve çevresel olarak önem arz eden lagos ve berlam balığı gibi türlerde de zaman içerisinde devam eden ve artan etkiler yarattığına ilişkin kanıtlar var.

1978 yılında ham petrol taşıyan bir geminin Fransa’daki Bretonya kıyısında karaya oturmasıyla yaklaşık 70 milyon galon petrol denize sızdı. 320 kilometrelik kıyı şeridi petrol tabakasıyla kirlenirken, milyonlarca omurgasız canlı öldü. Sızıntı nedeniyle tahmini olarak 20 bin kuş yaşamını yitirdi, istiridye yatakları petrolle kirlendi.

Yüzde 10’u ancak temizlenebilir

Uzmanlara göre benzeri sızıntılarda, en iyi temizleme operasyonu yapılsa bile petrolün ancak yüzde 10’u tamamen temizlenebiliyor.

Fransa, Mauritius yakınındaki Reunion adasına kirliliği önleme ekipmanları taşıyan bir askeri uçak gönderirken, çalışmalara destek olmak üzere Japonya’dan 6 kişilik bir ekip bölgeye sevk edildi.

Profesör Steiner, “Mauritius hükümeti çevresel etki değerlendirmesini bir an önce yapmalı” dedi ve ekledi:

“Bu etki, yıllar boyu süreceğe benziyor.”

 

Erkeklerden İstanbul Sözleşmesi’ne destek: Erkeklik öldü mü?

AKP’nin, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi yönünde başlattığı tartışmaya bir tepki de erkeklerden geldi.

Farklı meslek gruplarından 345 erkeğin imzasıyla yayınlanan “Erkeklik Öldü mü?” başlıklı metin, görselleştirilip 34 saniyelik bir video haline getirildikten sonra sanatçı ve insan hakları savunucusu Şanar Yurdatapan tarafından yayınlandı.

İmzalanan metin şu şekilde:

Erkeklik öldü mü?
Hayır, ölmedi, kadınları öldürüyor.
İnsanlığımızı da!..
Haydi artık dilimizden de hayatımızdan da söküp atalım bu ilkel, bu ayrımcı böbürlenmeyi.
“İnsanlık” hepimizi ayrımsız kavrıyor, yeter de artar.
Kadınların verdiği “hak ve eşitlik” mücadelesinde onların yanındayız.

Listede Yeşil Gazete yazarlarından Abdullah Akyüz, Abdullah Demirbaş, Akın Atalay, Akın Birdal, Atilla Kart, Aydın Engin, Aydın Selcen, Celal Başlangıç, Cemalettin Can, Cengiz Aktar, Çağatay Anadol, Emin Çapa, Ercan Karakaş, Emrah Kolukısa, Erdoğan Aydın, Engin Cinmen, Ertuğrul Günay, Eşber Yağmurdereli, Ferhat Kentel, Ferhat Tunç, Gencay Gürsoy, Hasip Kaplan, İbrahim Betil, Levent Gültekin, Mazlum Çimen, Orhan Alkaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Suavi, Ümit Kıvanç, Vecdi Sayar ve Zülfü Livaneli gibi isimler de yer alıyor

 

Galata Kulesi’nde önce yıkım, sonra izin

İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanı Mahir Polat, Galata Kulesi’nde dün yapılan hiltili yıkım için Koruma Kurulu izin talebinin bugün yapıldığını söyledi. Twitter hesabından restorasyona ilişkin kurul belgesini paylaşan Polat, “Önce yıkım sonra kurul izni olamaz!” ifadesini kullandı.

TEMA’dan animasyonlu video: Altın madenleri doğaya nasıl zarar veriyor?

TEMA Vakfı altın madenlerinin yapılma sürecinde ve sonrasında doğaya verdiği zararları aşama aşama anlatan animasyonlu bir video hazırladı.  “Altın madeni hakkında anlatacaklarımız var” başlığıyla yayınlanan videoda madenciliğin tüm süreçleri ve etkileri basit bir dil ile anlatılıyor.

Animasyon “Her aşaması doğaya ve insana büyük zararlar veren altın madenciliği, hangi aşamaları içeriyor gelin birlikte bakalım” sözleriyle bize altının topraktan çıkarılma yolculuğuna davet ediyor.

Videoda altın arama çalışmaları sırasında yapılan sondajlar, bu çalışmaların yapılabilmesi için açılan yollar anlatılıyor. Daha sonra projeye başlanacak alanda binlerce hektarlık toprağın nasıl sıyrıldığından bahsediliyor. Anlatı, madencilik sırasında yapılan dinamitli patlatma ve siyanürlü su vasıtasıyla yapılan altın ayırma işlemiyle devam ediyor.

 

Trump’un saçları ABD’de su tasarrufuna son verdiriyor

 
Saçlarıyla ilgili sürekli gündemde olan ve peruk olduğu iddialarına ateş püsküren Trump, Beyaz Saray’da geçen ay gerçekleşen bir toplantıda, konuyu bir anda duş başlıklarına getirerek şunları söylemişti:

Duş başlıkları – duş alıyorsunuz ama su gelmiyor. Elinizi yıkamak istiyorsunuz, su gelmiyor. Saçlarınızı yıkamak istiyorsunuz, su gelmiyor. Ne yapacaksınız? Orada daha uzun süre duracaksınız ve daha uzun süre duş alacaksınız. Sizi bilmem ama benim saçlarım mükemmel olmak zorunda.”  

Trump’un sözlerine karşı ekoloji örgütleri ‘israf ve gereksiz’ eleştirileri getirse de Enerji Bakanlığı’nın duş başlıklarıyla ilgili federal standartları değiştirmek için çalışmaya başladığı öğrenildi. . Bakanlık, su tasarrufu için 1992‘de getirilen sınırlamaları kaldırmayı planlıyor.

Söz konusu düzenlemeye göre, bir duş başlığından bir dakikada 2.5 galon (yaklaşık 9.5 litre) su akmasına izin veriliyor. Çoklu duş başlıklarının yaygınlaşmasıyla bu sınırlama, akacak toplam su miktarı dakikada 2.5 galon’ şeklinde değiştirilmişti. Bakanlık şimdi bunu duş başlıklarının tümünden değil tek bir duş başlığından akacak miktar olarak değiştirmeyi amaçlıyor.

‘Bununla banyoyu bile yıkarsınız’

Enerji ve doğal kaynaklar konusunda farkındalik yaratmayı hedefleyen Appliance Standards Awareness Project adlı kurumun yöneticisi Andrew deLaski, düzenlemeyi ‘aptalca’ diye niteledi.

Dört-beş başlık kullanılması halinde bir dakikada 15 galona kadar su tüketileceğini belirten deLaski, Bununla banyoyu bile yıkarsınız” dedi. deLaski Başkana duş başlığı önerisinde de bulundu:

Eğer Başkan’ın bu konuda tavsiyeye ihtiyacı varsa, yoğun bir tazyik ve iyi bir duş sağlayacak güzel bir duş başlığı belirlemesine yardımcı olacak bazı harika web sitelerine yönlendirebiliriz.” 

Consumer Reports’un Başkan Yardımcısı David Friedman ise ABD’de halihazırda mevcut düzenlemenin bile ihlal edildiğini söyledi. Yasalaşması halince düzenlemelere karşı dava açılabileceği belirtiliyor.

UNICEF: 818 milyon öğrenci ellerini yıkayamıyor

Koronavirüsle mücadelede yapılması gerekenlerin başında, ellerin sık sık sabunla yıkanması geliyor. Ancak Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu‘na (UNICEF) göre, milyonlarca öğrencinin okulunda bunun için yeterli donanım yok.

DW Türkçe‘nin DSÖ ve UNICEF’in Cenevre‘de gerçekleştirdiği ortak basın toplantısından aktardığına göre, okulların yüzde 43’ünde, öğrencilerin ellerini yıkamaları için gerekli olan su, sabun ya da lavabo bulunmuyor.

Toplantıda bu durumdan etkilenen yaklaşık 818 milyon öğrencinin 295 milyonunun, Afrika‘da bulunan Sahra çölünün güneyinde kalan ülkelerde yaşadığı ifade edildi.

462 milyon öğrencinin okulunda su ya da musluk yok

Yeni eğitim-öğretim yılında hükümetlerin okullardaki gerekli hijyen donanımını sağlaması gerektiğini vurgulayan DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, elleri düzenli ve sık yıkamanın koronavirüse karşı alınabilecek basit ancak bir o kadar da etkili bir önlem olduğunun altını çizdi.

DSÖ ve UNICEF, okullar hakkındaki hijyen donanımı hakkındaki verilerine göre 355 milyon çocuğun okullarında lavabo var, ancak sabun yok. 462 milyon öğrenci ise su ya da musluğun dahi olmadığı okullara gidiyor. Ayrıca okulların üçte biri öğrencilerine içme suyu sunamıyor.

Kara Rapor yayınlandı: 2019’da hava kirliliği en çok İstanbul, İzmir ve Manisalıları öldürdü

Temiz Hava Hakkı Platformu‘Kara Rapor 2020: Hava Kirliliği ve Sağlık Etkileri’ çalışmasını yayınladı. Rapor, Türkiye’nin dört yıllık hava kirliliği ve bu kirlilikten kaynaklanan önlenebilir can kayıpları verilerine odaklanıyor.

Rapora göre 2019 yılında, Türkiye’de hava kirliliği, yeterli veri olan 51 ilin yüzde 98’inde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün sınır değerlerinin üzerinde gerçekleşti.

Hava kirliliği kronik sorun haline geldi

Geriye kalan 30 ilde yaşayan yaklaşık 18 milyon kişinin ise yıl boyunca soluduğu havanın kalitesine (PM10) dair yeterli veri yok. Yani her beş ilden birinde hava kirliliğinin sağlık etkileri yetersiz veri (PM2.5) nedeniyle hesaplanamadı.

Kara Rapor içerisinde son dört yıl boyunca düzenli olarak yüksek derecede kirli hava soluyan Iğdır, Düzce, Manisa, Bursa, Kahramanmaraş, ve Afyon’da hava kirliliği sorununun çözülemeyen kronik bir sorun haline geldiği gözlemleniyor.

Trafik kazasının 6 kat fazlası ölüme yol açıyor

2017 yılından beri her yıl hava kirliliği trafik kazalarının 6 katından fazla ölüme sebep oluyor. İstanbul, 2017 yılından beri hava kirliliğine bağlı ölüm sayısının en yüksek olduğu il.

Platform, “Türkiye’de hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü kılavuz değerine indirilseydi; 2019 yılında tüm ölümlerin yüzde 7,9’u (31 bin 476 ölüm) ve 2018 yılındaki tüm ölümlerin yüzde 12,13’ü (45 bin 398 ölüm) önlenebilirdi” değerlendirmesini yapıyor.

‘Salgın temiz havanın önemini gösterdi’

Covid-19 salgını boyunca hava kirliliğinin yarattığı sağlık tehdididinin daha da görünür hale geldiğini belirten Temiz Hava Hakkı Platformu üyelerinden Yuva Derneği temsilcisi Dr. Pınar Özfırat şunları söylüyor:

Bazı illerimizde, 2016’dan beri hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllık sınır değerlerinin 4-6 katına kadar çıkıyor. 2020 yılının ilk altı ayında kapanan kömürlü termik santraller ve karantina nedeniyle azalan trafik sebebiyle bazı illerde hava kalitesi iyileşmiş olsa da, yeterli yapısal önlemler alınmadığı için kirlilik Haziran itibarıyla tekrar artmaya başlamıştır.

En fazla ölüm İstanbul’da

2017 yılından beri hava kirliliğine bağlı ölüm sayısının en fazla olduğu il İstanbul. 2019 yılında hava kirliliği nedeniyle en fazla ölümün yaşandığı ilk üç il sırasıyla İstanbul (3.761), İzmir (2.075) ve Manisa (1.680) oldu.

İstanbul’da 2019 yılında yıllık ortalama partikül madde (PM10) seviyesi iyileşmiş olsa da; yıl boyunca Sultangazi, Mecidiyeköy, Alibeyköy ve Kağıthane istasyonlarında neredeyse 200’den fazla gün günlük limitin üzerinde kirli hava ölçüldü.

Iğdır’da ölüm yüzdesi yüzde 33,5

İl nüfusuna oranla en çok hava kirliliğine bağlı ölümün yaşandığı il ise Iğdır olarak öne çıkıyor. 2019 yılının en kirli havasına sahip Iğdır ilinde, son üç yıldır sürekli yüksek olan hava kirliliğine bağlı ölüm yüzdesi, ilde yaşanan toplam ölümlerin %33,5’ini oluşturarak rekor seviyeye çıktı.

Raporda, illerdeki kömürlü termik santraller başta olmak üzere sanayi tesisleri ve evsel ısınma amaçlı kömür kullanımının, özellikle coğrafi koşullar dikkate alındığına kirliliğin ana sebebi olduğu vurgulandı.

Yeterli veri yok

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan ölçümlerdeki veriler yetersiz olduğu için, 2019 yılında 30 ilde yaşayan yaklaşık 18 milyon kişi (nüfusun %21’i) yıl boyunca soluduğu havanın kalitesi (PM10) konusunda yeterli veriye ulaşamadı.

Toplam 2 milyon 196 bin kişinin yaşadığı Eskişehir, Muş, Uşak ve Şırnak illerinde hava kirliliği seviyesi üç yıldır bilinmiyor. Ayrıca, kanserojen olan ince partikül madde (PM2.5) ölçümü yılın yüzde90 ve üzeri günde yapılmadığı için 60 ilde de yeterli veri bulunmuyor.

2019 yılında hava kirlililiğinin sağlık etkilerini hesaplamakta çok ciddi veri sıkıntısı yaşadıklarını belirten Platform’un Halk Sağlığı Uzmanları Derneği temsilcisi Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan şunları söyledi:

Kanserojen bir madde olan ince partikül madde (PM2.5) 60 ilde yeterli (yılda yüzde 90 gün ve üzeri) ölçülmüyor. Örneğin, 2019 yılında asgari düzeyde bile veri olmadığı için her 5 ilden 1’inde hava kirliliğinden kaynaklanan sağlık etkilerini hesaplayamadık. Acil olarak hem PM10 istasyonlarındaki ölçüm yapılan gün sayısı açısından veri kalitesinin iyileştirilmesi, hem de PM2.5 ölçümü yapılan istasyon sayısının artırılması ve mevzuatta PM2.5 için ulusal sınır değer belirlenmesi gerekiyor.

Santraller hala çalışıyor

Son dört yıl boyunca ölçüm ortalamalarına bakıldığında düzenli olarak yüksek derecede kirli hava soluyan Iğdır, Düzce, Manisa, Bursa, Kahramanmaraş, ve Afyon’da hava kirliliği sorununun çözülmeyen kronik bir sorun haline geldiği anlaşılıyor.

Ayrıca, Amasya, Bursa, Iğdır, Manisa’da yaşayanlar da son dört yıldır düzenli olarak yılın en az yüzde 68’inde (200 gün) mevzuatta belirtilen günlük sınır değerin üzerinde kirli hava soludu.Platform’un Greenpeace Akdeniz temsilcisi İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Onur Akgül şöyle söylüyor:

Son dört yıldır hava kirliliği riskli derecede yüksek olan Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde, iyileştirme yapıldığı söylenerek tekrar çalışmasına izin verilen Afşin-Elbistan A Kömürlü Termik Santrali ’nden her gün siyah dumanların yükseldiğini gösteren görüntüler geliyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan, çevre mevzuatına uyabilmesi için gereken yatırımları yapmamış olan bu santrallerin çalışmasına izin vermemesini istiyoruz.

Bölgede çalışan iki kömürlü termik santralin çok yakınına altı yeni santralin daha inşa edilmesi planlanıyor ve sağlık etkileri hesaplanmıyor. Planlanan santrallerin yapılması, şehirdeki hava kalitesini daha da düşürecek, mevcut santrallerin neden olduğu hava kirliliğinden kaynaklanan sağlık sorunlarını daha da artıracak.

Türkiye’nin en temiz illeri

Türkiye’de yalnızca Ardahan, Tunceli, Rize, Artvin, Bitlis’te hava kirliliği üç yıl üst üste en düşük seviyede ölçüldü. Yine de, bu illerdeki hava kalitesi seviyelerinin bazıları Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği kılavuz değerlerin üzerindedir.

Genlere etki ediyor

Raporda, hava kirliliğinin neden olduğu sağlık sorunları ile ilgili güncel bilgilere de değinildi. Hava kirliliğinin genleri etkilediğini söyleyen Platform’un Türk Nöroloji Derneği temsilcisi Doç. Dr. Semih Ayta şöyle konuştu:

Hava kirliliğinin genlerimiz üzerindeki etkisi, yaşamın tüm dönemlerinde eşit değildir. Gebelik öncesi, anne karnındaki dönem, erken çocukluk ve yaşlılık dönemlerinde partikül maddenin etkilerine yatkınlık artıyor.

Çocuk hastalarda yapılan çalışmalar, hava kirliliğinin genlerde yarattığı etki sonucu astım ataklarını tetiklediğini gösteriyor. Ayrıca, yeni çalışmalar partikül maddeye maruz kalmanın depresyon gibi mental hastalıklarla da ilişkili olduğunu göstermiştir.

Yapılan çalışmalar, uzun süreli hava kirliliğine maruz kalan kişilerin, ortaya çıkan kronik hastalıklar nedeniyle Covid-19 gibi virüslere yakalanma ve olumsuz etkilenme riskinin daha yüksek olduğunu belirtiyor.

Havadaki her 10 µg/m³’lük partikül madde (PM10) artışı, kalp ve damar sisteminden kaynaklı sorunlarda yüzde 0,7 ve solunum yolu kaynaklı sağlık sorunlarında yüzde 1,4’lük bir artışa neden olabiliyor.

Temiz hava solumak için öneriler

Platform, sağlıklı bir çevrede yaşamanın en temel şartlarından birisi olan hava kalitesini kalıcı olarak iyileştirebilmek için yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde tüm ilgili ve yetkili kurum ve kuruluşları aşağıdaki belirtilen konularda adım atmaya davet ediyor:

  • Tüm hava kalitesi ölçüm istasyonlarının veri kalitesinin arttırılması,
  • Kanserojen olan ince partikül madde (PM2.5) kirleticisinin tüm illerde ölçülmesi ve
  • İnce partikül madde (PM2.5) için ulusal sınır değerleri içeren mevzuat düzenlemeleri yapılması,
  • Çevre yatırımlarını tamamlamamış kömürlü termik santrallerin çalışmasına izin verilmemesi,
  • Planlanan sanayi tesisleri için sağlık etki değerlendirme yapılması,
  • Halk sağlığını merkeze koyan, sürdürülebilir istihdam ve krizlere karşı dayanıklı modeller oluşturmayı amaçlayan ekonomik toparlanma paketleri oluşturulması.

Temiz Hava Hakkı Platformu Hakkında

Temiz Hava Hakkı Platformu (THHP), doğa koruma ve sağlık alanında çalışan 16 sivil toplum kuruluşunun bir araya gelmesiyle 2015 yılında çalışmalarına başladı. Platformun amacı, öncelikle kömürlü termik santraller olmak üzere; çevresel kirleticilere bağlı olarak ortaya çıkan hava kirliliğinin azaltılması, halk sağlığının korunması ve temiz hava hakkının savunulması için çalışmalar yapmak. Bileşenleri ise şu şekilde:

Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) • Çevre için Hekimler Derneği • Greenpeace Akdeniz • Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) • İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları Derneği (İMUD) • Pratisyen Hekimlik DerneğiSağlık ve Çevre Birliği (HEAL) • TEMA VakfıTürk Nöroloji Derneği Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) • Türk Tabipleri Birliği (TTB) • Yeşil Barış Hukuk DerneğiYeşil Düşünce DerneğiYuva Derneği 350.org WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı)

Acun Karadağ evi basılarak gözaltına alındı

 
 

Polislerin Karadağ ile birlikte aldığı kitapların gazeteci Hüseyin Aykol’un “Türkiye’de Sol Örgütler”, Fatih Yaşlının “Kinimiz Dinimizdir- Türkçü Faşizm Üzerine Bir İnceleme”, Nicos Poulantzas’ın “Faşizm ve Diktatörlük” olduğu paylaşıldı.

HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu da şafak baskınına tepki göstererek, “Eriyen iktidarınız zorbalıkla ayakta durmaz” dedi.