Ana Sayfa Blog Sayfa 1952

TTB: Bir günde beş sağlıkçı koronavirüs yüzünden öldü

Sağlık Bakanlığı‘nın resmi verilerine göre, bir günde en az 1500 civarında kişi koronavirüse yakalanır ve ölüm-ağır hasta sayıları hızla artarken, sağlık çalışanları da isyanlarını sosyal medyadan duyuruyor. Türkiye’nin dört bir yanındaki hastanelerin yoğun bakımlarında yer kalmadığını, virüse yakalanan ve hayatını kaybeden meslektaşlarının sayısının her geçen gün arttığını ve tükenme noktasına geldiklerini anlatan sağlık çalışanlarının son isyanını Türk Tabipleri Birliği (TTB) dillendirdi. 

TTB’nin açıklamasına göre sadece dün beş sağlık çalışanı koronavis nedeniyle yaşamını yitirdi.

Buna göre, Dr. Nevruz Erez, Dr. Muhannad Mushavah, hemşire Seyhan Şahin, Kerim Koçoğlu ve Hasan Aslan isimli sağlık çalışanları, dün koronavirüs nedeniyle hayatlarını kaybetti.  Iğdır Eski İl Sağlık Müdürü Dr. Nevruz Erez Etimesgut Şehit Sait Ertürk Devlet Hastanesi’nde, Dr. Muhanned Mushavah ise Şanlıurfa Göçmen Sağlığı Merkezi‘nde görev yapıyordu.

Resmi Twitter hesabından açıklama yapan TTB, şunları söyledi: “Söz bitti. Beş sağlık çalışanını daha Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle yitirdik. Sözcüklerin tam anlamıyla canla başla mücadele ediyoruz ve… #Ölüyoruz”

Erdoğan’dan adli yıl açılısında ‘avukatlıktan men düzenlemesi’ sinyali

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Adli Yıl’ın Beştepe’deki açılış töreninde ölüm orucunda vefat eden Ebru Timtik’in fotoğrafının yer aldığı pankartın İstanbul Barosu binasına asılmasından bahsetti ve avukatlıktan men kararları verilmesi için düzenleme yapılacağına dair işaret verdi.

Beştepe’deki adli yıl açılış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şunları söyledi:

İnsan Hakları Eylem Planı: Son 18 yıldır kesintisiz bir şekilde gerçekleştirdiğimiz reformların en yoğun yaşandığı alanların başında yargı geliyor. Amacımız güven veren ve erişilebilir bir adalet sistemini tüm kuru ve kurallarıyla tesis etmektir. Attığımız her adımda demokrasinin güçlendirilmesini hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesini hedefliyoruz. İfade hürriyetinin bir parçası olan eleştiri ve haber verme hakkının mevzuatında daha güçlü bir temele sahip olmasını sağladık. Beklentimiz bu düzenleme sayesinde hukuk yargılamalarının çok daha kısa sürece sonuçlanmasıdır. Halen çalışmaları süren insan hakları eylem planını bu yıl içinde neticelendirmek istiyoruz.  

Terör örgütleriyle içli dışlı suçlaması: Barolarla ilgili rahatsızlığımı iletmek istiyorum. Şehit savcımız Mehmet Selim Kiraz’ı katleden terör örgütü mensuplarına destek için açlık grevine giden avukatları bu kararlarından vazgeçirmek için, devlet üzerine düşeni yapmıştır. İstanbul Barosu’na asılan pankartın, şehidimizin kemiklerini sızlatmanın ötesinde anlamları olduğunu düşünüyoruz. Diğer kurumlarda terör örgütleriyle böylesine içli-dışlı olan kişiler nasıl mesleklerinden men edilebiliyorsa, avukatlar için de böyle bir yöntemin gerekip gerekmediği tartışılmalıdır.

Bedeli olmalı: Teröristlerin avukatlığını yapanın teröristliğe soyunması mümkün değildir. Şayet yaparsa bunun bir bedeli olmalıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle çarpık bir duruma izin verilemez. Önümüzdeki dönemde avukatlıktan teröristliğe uzanan bu kanlı yolun önünü kesmek için gerekeni yapacağız. Hakimin, savcının, polisin, askerin yapamadığını, kamusal bir vazife icra eden avukat da yapmamalıdır. Uyuşturucu baronunu savunan avukat uyuşturucu tüccarlığına, katili savunan avukat cana kast etmeye, hırsızı savunan avukat hırsızlığa kalkışmıyorsa, teröristin avukatlığını yapanın da teröristliğe soyunması mümkün değildir.

Doğu Akdeniz: Modern sömürgecilik

Cumhurbaşkanı Erdoğan törende Doğu Akdeniz’deki gerilime ilişkin ise şöyle konuştu: “Doğu Akdeniz’deki egedeki faaliyetlerimizin de özünde hak ve adalet arayışı vardır. Türkiye’yi 780 bin metrekarelik devasa büyüklüğüne bakmadan 10 kilometrekarelik bir ada üzerinden kıyılarına hapsetme girişimi haksızlığın en açık ifadesidir. Çevresindeki her ülkenin hakkı olan Akdeniz’in zenginliklerinin üzerine adeta çökme çabası tam bir modern sömürgecilik örneğidir. Biz artık bu gölge oyunundan bıktık. Kendine bile hayrı olmayan bir devleti Türkiye gibi kürsel bir gücün önüne atıp yem etmeye çalışmak artık komik kaçmaya başladı.”

Barolar açılışa davet edilmedi

Adli Yıl açılış töreninin Beştepe’de yapılmasını ‘yargı bağımsızlığını zedeliyor’ ifadeleriyle eleştiren çok sayıda baronun geçen yıl törene katılmaması üzerine bu yılki açılışa davet edilmediler. Bu durumu değerlendiren baro başkanları, “Böyle bir dönemde açacağımız her adli yıl, adil olmayacak” yorumunda bulundu.

Gazete Duvar’dan Müzeyyen Yüce‘ye konuşan İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu şunları söyledi: “Zaten davet edilsek de orada olmazdık. Geçtiğimiz sene 52 baro olarak yürütmenin boyunduruğu altındaki adli yıl açılışını protesto ederek, törene katılmadık. Bu sene davet dahi edilmedik. Adli yıl açılışının, Anayasa’nın 104. maddesine göre yürütmenin başının bulunduğu bir mekânda yapılması zaten doğru bir şey değil. Yargı mensuplarının da katılmalarını doğru bulmuyorum. Böyle bir dönemde açacağımız her adli yıl adil olmayacak” dedi.

Antalya Barosu Başkanı Polat Balkan özellikle ‘çoklu baro’ sistemine karşı ortaya koydukları eylem süreciyle iktidarın üzerlerini tam olarak çizdiğini belirtirken, Gaziantep Barosu Başkanı Bektaş Şarklı, “Baroların adli yıl açılışına çağrılmamasını bir tavır olarak değerlendiriyorum. Mahkeme kararıyla ‘kaçak’ olduğu tescil edilmiş bir yapıda düzenlenen adli yıl açılışına katılan yargı makamı nasıl orada bulunuyor; anlamak mümkün değil. Akıl tutulması” ifadelerini kullandı.

Diyarbakır Barosu Başkanı Cihan Aydın ise şöyle konuştu:  “Yargıtay’ın baroları davet etmemesi hayırlı bir durum aslında. Çünkü yargı bağımsızlığının zedelendiği, halkın güvencesiz bırakıldığı dönemde bu suça bizi ortak etmemeleri sevindirici. Geçen sene olduğu gibi çağrılsaydık bile bu sene de gitmeyecektir.”

DSÖ kontrolsüz açılmaya karşı uyardı, Almanlar önlemlere karşı sokaklara döküldü

Ghebreyesus, DSÖ’nün Cenevre‘deki merkezinde, videokonferans yöntemiyle düzenlenen basın toplantısında, salgının sekizinci ayında, insanların yorulduğunu ve hayatlarına devam etmek için “can attığını” vurguladı.

Ülkelerin toplumlarını ve ekonomilerini yeniden canlandırmak istediğini anladıklarını belirten Ghebreyesus, DSÖ’nün, “ülkelerin ekonomik faaliyetlerini ve toplumlarını açma çabalarını” tam olarak desteklediğini ifade etti. DSÖ direktörü şunları söyledi: 

“Ama bunun güvenli bir şekilde yapıldığını görmek istiyoruz. Gerçek şu ki, bu corona virüs kolayca yayılıyor, her yaştan insan için ölümcül olabilir. Ülkeler açılma konusunda ciddiyse, bulaşmayı bastırma ve hayat kurtarma konusunda da ciddi olmak zorundadır. Bu imkansız bir denge gibi görünebilir ama öyle değil. Yapılabilir ve yapılmıştır.”

‘105 ülkenin yüzde 90’ında sağlık hizmetleri aksıyor’

Tüm ülkelerde sağlık sisteminin aşırı baskı altında olduğuna ve diğer hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin gerçek etkisinin henüz görülmediğine işaret eden Ghebreyesus,  “DSÖnün bugün yayımladığı ve 105 ülkede yapılan bir araştırma, ülkelerin yüzde 90’ında sağlık hizmetlerinde aksama yaşandığını gösteriyor. En çok düşük ve orta gelirli ülkeler etkilendi” bilgisini paylaştı.

Rutin aşılama, kanser teşhisi ve tedavisi, ruh sağlığı, bulaşıcı olmayan hastalıkların teşhis ve tedavisi gibi sağlık hizmetlerinde yüzde 70 aksama olduğunu ortaya koyduğunu aktaran Ghebreyesus, ülkelerin, toplulukların ve bireylerin, ekonomik ve sosyal faaliyetlerdeki kısıtlamaların kaldırılması için 4 “kritik” tavsiyede bulundu: Toplu faaliyetlerin durdurulması, savunmasız grupların (yaşlılar ve hastalar) korunarak ölümlerin azaltılması, insanların kendilerini ve başkalarını korumak için kişisel tedbirler alması ve test, izolasyon, karantina, tedavi ve filyasyon ilkelerine riayet edilmesi. 

Almanya’da protestoya sert müdahale

Öte yandan Avrupa genelinde koronavirüs vaka sayılarında artış sürerken Almanya’da hükümetin aldığı tedbirlere karşı çıkanlar gösteri düzenledi. Protestolar sırasında polisle göstericiler arasında zaman zaman arbede yaşandı.

 
 

Olaylar sırasında dört polisin gözaltına almak istedikleri bir kadını, kelepçelenmeye direndiği için yumrukladığı görüntülerin sosyal medyada yer alması üzerine, büyük tepki oluştu.  Olay hakkında soruşturma başlatılırken, Alman medyasında yer alan haberlerde, polisin hamile bir kadına daha şiddet uyguladığı bildirildi. Polisten yapılan açıklamada ise hamile kadının polise tükürdüğü ve mukavemette bulunduğu, iki kadının da hastaneye gitmeyi reddettikleri belirtildi.

https://www.facebook.com/trtworld/videos/379192866407666

 

Berlin Eyaleti İçişleri Senatörlüğü, Covid-19 salgınına karşı alınan tedbirlerin protesto edileceği gösterileri, yasalara aykırı olduğu gerekçesiyle, yasaklamıştı. Fakat Berlin İdare Mahkemesi, bu protesto gösterisinin düzenlenmesine izin vermişti. Ülkede süpermarket gibi maske takmanın zorunlu olduğu yerlerde bu kuralı ihlal edenlere 50 avro ceza uygulanacağı duyurulmuştu.

HDK Ekoloji Meclisi: İklim krizi ve pandemi kabusu içinde 1 Eylül kutluyoruz

Halkların Demokratik Kongresi Ekoloji Meclisi 1 Eylül Barış Günü için yayınladığı açıklamasında “Dünyanın diğer birçok yerinde olduğu gibi, ülkemizde de bu günü gelecek kaygısı, ekonomik kriz, siyasi gerilim, iklim krizinin dayattığı ekolojik kaygılar ve pandemi kabusu içinde kutluyoruz” dedi.

Açıklama özetle şöyle:

“Savaş, milyonlarca insan için açlık, yoksulluk ve ölüm anlamına gelirken, dünyanın neresinde olursa olsun, ekosistem ve bölgede yaşayan bütün canlılar için yok olma anlamına geliyor. Bu savaş onların savaşı değil, hiçbir zaman da olmadı. Bedelini milyonlarca insanın ve diğer canlıların ödediği savaş, aslında egemenlerin paylaşım dalaşından, çıkar kavgasından başka bir şey değil. Büyümek ve saldırı kapitalist sistemin doğasında bulunuyor. 

“Daha güzel, daha yaşanası, doğaya ve bütün canlılara saygı gösterilmesini isteyenlerin farkında olması gereken en önemli nokta, gerek ekoloji mücadelesinde, gerekse de milyonlarca insanın vermekte olduğu mütevazı bir şekilde ayakta kalma savaşında, iki tarafın mevcut olduğudur. Savaş isteyenler ve istemeyenler. Daha doğrusu, barış isteyenler. Bunlardan bir tanesi var olduğu, büyüdüğü sürece de diğeri yok olacaktır. İşte biz, tam da bundan dolayı, bir ekoloji hareketi olarak tercihimizi barıştan yana kullanıyor, barış için mücadele ettiğimizi açıklıyoruz. Aynı şekilde, hem ekoloji mücadelesi veren kişi ve kuruluşları hem de diğer bütün duyarlı çevreleri barış cephesinde yer almaya davet ediyoruz.

“Farklı inançlardan, uluslardan insanların özgürce, eşit ve bir arada yaşayabileceği, adil, demokratik, tüm canlılara ve doğaya saygı gösterilen bir düzen için, yaşasın insanın insanla barışı, yaşasın insanın doğa ile barışı. Yaşasın barış.”

Dünya Barış Günü ne zaman? 

1991’de resmen dağıtılan Varşova Paktı ve geçmişte Sovyetler Birliği üyesi olan ülkelerin kararı ile Almanya‘nın 1939 yılında Polonya’ya saldırarak 2. Dünya Savaşı‘nı başlattığı 1 Eylül, Dünya Barış Günü ilan edildi.  

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ise 1981’de “Genel Kurul’un açılış günü olan her eylülün üçüncü salı gününü”nü “Uluslararası Barış Günü” olarak açıkladı. Buna istinaden her yıl 21 Eylül’de, BM Merkezi’nde, dünyanın tüm kıtalarından çocukların gönderdiği bozuk paralardan yapılan ve üzerinde  ‘Çok Yaşa Mutlak Barış’ yazan “Barış Çanı’ çalınıyor. 

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkeler Dünya Barış Günü’nü 1 Eylül’de kutlarken, dünyanın kalanı BM’nin ilan ettiği 21 Eylül’ü tercih ediyor. 

MEB, Bilal Erdoğan’ın vakfıyla yeni sözleşme imzaladı

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın oğlu Bilal Erdoğan‘ın başında olduğu Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) ile 2020-21 eğitim öğretim dönemi için yeni protokol imzaladı. 

MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nden il milli eğitim müdürlüklerine 25 Ağustos 2020 tarihinde gönderilen yazıda, “‘Bakanlığımız ile Türkiye Gençlik Vakfı arasında yapılan protokol ile öğrencilerin insani, ahlaki, milli, manevi, tarihi ve kültürel değerlerin kazandırılması amacıyla kulüp çalışmaları, sosyal kültürel, sanatsal, sportif, akademik, mesleki, bilimsel ve teknolojik etkinlikler, proje çalışmaları ve yarışmalar gerçekleştirilecek” denildi.

Yazıda, “‘söz konusu faaliyetlerle ilgili usul ve uygulama esaslarının resmi-özel temel eğitim ve ortaöğretim kurumlarına duyurulması ve gerekli planların yapılması” da istendi.

‘İddialı gençlik oluşturacağız’

Bilal Erdoğan’ın yüksek istişare kurulu üyesi olduğu TÜGVA, imzaladığı protokollerle Milli Eğitim Bakanlığı’nın çok sayıda görevini üstlenmesi gerekçesiyle eleştiriliyor ve dava konusu oluyor. 

“Çocuklarımızın sporla, sanatla ve kendi değerleri ile yoğrulmuş ortamlarda bulunmasına özen göstereceğiz ki yanlış ortamlara girmesin. Onun için TÜGVA iddialı bir gençlik yetiştirmek için çalışıyor” diyen Erdoğan’ın TÜGVA’sına, AKP döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden bazı taşınmazlar tahsis edilmiş; ancak yönetim değişince bu protokoller iptal edilmişti. 

Yargı kararları: Eğitim devletin sorumluluğunda 

Cumhuriyet’e konuşan Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan şunları söyledi: “Salgında vaka sayılarının her geçen gün arttığı ve yüz yüze eğitime başlama koşulları ile ilgili başta ek bütçe ve ek atama olmak üzere en temel adımların dahi atılmadığı süreçte MEB’in önceliğinin vakıflar, dernekler, dini yapılarla imzalanan protokoller olduğu gerçekliğini yaşıyoruz” 

Vakıflarla protokollere karşı sendikanın açtığı davalarda, yargı kararlarının çok net olduğunu belirten Aytekin Aydoğan “Kararlarda açık şekilde kamusal eğitimin devletin sorumluluğunda olduğunu, protokoller eliyle başka kişi, kurum ve kuruluşlara devredilmeyeceğini belirtmesine rağmen protokoller imzalanmaya devam ediyor” diye konuştu.

MHP’li yöneticiden gazeteci Payzın’a ölüm ilanlı tehdit

Gazeteci Şirin Payzın, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Boyalı medyanın, köksüz bazı siyasetçilerin ‘Malazgirt’i kutladılar, 30 Ağustos’u yasakladılar’ iftiraları yalnızca ecdada hakaret değil vatana ve millete ihanettir” sözlerini “Köksüz siyasetçi? Üslup gerçekten inanılmaz” diyerek Twitter’da eleştirdi.

MHP Merkez Yönetim Kurulu üyesi Selami Şişman ise Payzın’a ölen babası gazeteci Nizam Payzın’ın vefat ilanının fotoğrafını kullanarak tehdit etti ve şu mesajı attı: “Bülbül yuvasının, kapana kısılmış, suyun öbür yakasının köksüz, lağımcıları, Türk vatanında yaptıklarınız , yapacaklarınız için anlayacağınız dilden the end, Türk’ün kökleri sizleri sardıkça kuduracaksınız, nefes alamayacaksınız.”

https://twitter.com/selamisisman/status/1300381869389811712

Payzın’ın Selami Şişman’ın tehdit mesajına yanıtı ise şöyle: 

“MHP MYK üyesiymiş öyle yazıyor profilinde. Bana attığı mesaj, babamın vefat ilanını kullanmış… Bir de beni tehdit ediyor…  Şimdi bunu dava etsem bu ahlaksıza prim vermiş olacağım… Bu arada not: Korkmuyorum! İstediğin kadar tehdit et! Vefat etmiş babamın ölüm ilanını kullanarak beni tehdit eden, etmeye cesaret eden bu adam siyasi parti yönetiminde. Cesaret ediyor çünkü etmemesi için neden yok… Hukuk yok ,ahlak kalmadı. Rakip siyasetçilere ‘Soysuz’ de, milletvekili, gazetecileri tehdit et.” 

 

Türkiye’de koronavirüs: Yeniden kısıtlamalar başlayabilir

Yaz tatilinin bitmesiyle büyük kentlerde ‘alarm’ haline geçilirken, her geçen gün vaka ve ölüm sayılarının arttığı koronavirüs salgını için kış önlemleri de gündemde. Ancak bu dönem hayatı durdurmak yerine hareketliliği yavaşlatacak kararlar alınacağı öne sürüldü. 

Hürriyet’ten Nuray Babacan‘ın haberine göre uygulanması planlanan yeni koronavirüs tedbirleri şöyle:

  • Bundan sonra blok yasaklar uygulanmayacak. Bölgesel yasaklar ve kararlar devam edecek. Nerede sorun varsa orası izole edilecek. İşyerleri ve dükkanlar kapatılmayacak.
  • İllerdeki duruma göre haftasonu sokağa çıkma yasakları ilan edilebilecek.
  • Hareketliliği yavaşlatacak kararlar alınacak. Bu konuda 65 yaş üstü ve üniversite öğrencilerine yönelik kararlar etkili olacak. 65 yaş üstü gruplar için belli alanlara girememe yasağı devam edebilecek. Onların bineceği otobüs, gideceği parkın ayrı olması gibi yaklaşımlar sergilenebilecek.
  • Dışarıdaki hareketliliği gruplara ayırma planlaması yapılacak.
  • Ara kesmeler uygulanarak virüsün birinden diğerine atlamasının önlemi alınacak.
  • En önemli karar, okullar konusunda olacak. Toplantılarda ilköğretimin açık olması, kronik rahatsızlığı olan çocukların evde eğitim görmesi, üst sınıflarda sadece 8 ve 12. sınıfların okula gitmesine sıcak bakılıyor.
  • Üniversitelerin açılması ise planlar arasında değil. 8 milyon gencin tüm Türkiye genelinde harekette olmasının, yurtların, okul kantinlerinin, okulların çevresindeki kafeteryaların hareketlenmesi anlamına geleceği, bunun da kontrol edilemeyeceği konuşuluyor.

Selahattin Demirtaş’ın kızlarıyla görüşmesine izin verilmedi

Edirne Cezaevi‘nde 4 Kasım 2016’dan bu yana tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın kızları Delal ve Dilda‘ya babalarıyla görüşmeleri için izin verilmedi. 

Görüşmeye yönelik ayrıntıları Twitter hesabından paylaşan Başak Demirtaş, arada çift cam, iki tarafta demir parmaklıklar olmasına rağmen kızlarının babalarıyla birlikte kapalı görüş yapmasına izin verilmediğini belirtti. Başak Demirtaş, “Güç koşullarda çalışmak zorunda olan işçilere, kamu emekçilerine, özel sektör çalışanlarına, uçaklarda yan yana oturanlara, iktidarın etkinliklerine, mitinglerine katılanlara corona bulaşmıyor(!) Ama arada çift cam, iki tarafta da demir parmaklıklarla yapılan kapalı cezaevi görüşlerinde, maske ve siperlik taktığınız halde sevdiklerinize corona bulaşıyor(!)” ifadelerini kullandı. 

Adalet Bakanlığı ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül‘ü etiketleyen Başak Demirtaş’ın paylaşımları şöyle: 

“Güç koşullarda çalışmak zorunda olan işçilere, kamu emekçilerine, özel sektör çalışanlarına, uçaklarda yan yana oturanlara, iktidarın etkinliklerine, mitinglerine katılanlara corona bulaşmıyor (!)

Ama arada çift cam, iki tarafta da demir parmaklıklarla yapılan kapalı cezaevi görüşlerinde, maske ve siperlik taktığınız halde sevdiklerinize corona bulaşıyor (!) Bu yüzden görüşler ayda sadece bir defa yapıldı.

Hele ki iki çocuk babalarıyla kapalı görüş yaptı mı anında corona bulaşıyor (!) Tam da bu nedenle, kızlarımız Delal ile Dılda’nın, babalarıyla birlikte görüşmelerine izin verilmedi.

Corona tedbiri olarak açık görüş kaldırıldı, tamam. Peki ama kapalı görüşleri neden engelliyorsunuz? Hadi engellediniz, onun yerine neden telefonda görüş hakkı vermiyorsunuz? Görüntülü görüşme dediniz, ne oldu? Hakkımızı neden gasp ediyorsunuz?”

Hepsinden önemlisi, madem corona riski var, haksız yere cezaevinde olan siyasetçileri, gazetecileri, hayatları tehlikede olan insanları neden serbest bırakmıyorsunuz?”

İnternetimiz uçuyor mu kaçıyor mu? -Füsun Sarp Nebil

2-3 gün evvel Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) evinde internet olmayan öğrenci sayısını 1,5 milyon yani yüzde 10 olarak verdi[1]. Arkasından, TÜİK 2020 yılına ait internet rakamlarını yayınladı. Buna göre nüfusumuzun yüzde 79’u internet kullanıyor ve hanelerin de yüzde 91’inde internet var. TÜİK yetkililerini kutluyorum. “Kaçmakta olan” internet fırsatını “uçuyor” gibi gösterdikleri için. Neden böyle diyoruz açıklayalım.

Önce TÜİK rakamlarını görmeniz için aşağıda veriyorum;

Tablonun eğilimine bakarsanız, pat diye yüzde 10’larda atladığı yıllar da var. Son 3 yılda ise yüzde 5 artıyor. tahminen 2022’de yüzde 100 ve Cumhuriyetimizin 100. yılı olan 2023’de yüzde 105 internet kullanımına ulaşacağız. Ölmez sağ kalır ve bir 20 yıl kadar beklersek, yüzde 200’e ulaşmamak için neden yok!

AKP neden şişirilmiş internet rakamları yayınlıyor?

AKP iktidarının ilk günden bu yana olmayan hemen her konuda rakamları, “uçtuk”, “patladık” diye verdiğini gördük. Kendi oy kitlesi olarak ayırdığı yüzde 49-50 civarındaki insan bu laflara inandı. Bir açıdan belki haklıydılar; Türkiye, ondan önceki bilmem kaç on yıldır her konuda sürekli rölantide -mesela sporda- bekler haldeydi. İnsanlar başarıya aç durumdalar (hala öyle, Beşiktaş nasıl kaçırdı yahu).

Ancak geçmişte, şu ya da bu nedenle ve ilaveten rölantiden kurtulma içgüdüsü ile AKP’ye oy verenler, bugün rakamları anlamasalar da durumu biliyorlar. Pahalılığın yükselmesi ile birlikte ekonominin söylendiği gibi olmadığı en matematik bilmeyen tarafından bile farkedildi.

Geleceğe bakarken, önce AKP’nin bozduklarının nasıl düzeleceğini planlamalıyız ama sonra, geçmişin bu rölanti durumunun nedenlerine mutlaka bakmamız lazım geldiğini not edelim. İktidarın, kendisinden önceki 80 yıllık ekonomiyi 18 yıl içinde peyderpey üretimden, ithalata yönlendirmesinin sonuçlarını zamanında öngöremeyen, ama artık yaşadığı için anlamaya başlayan halk, karşısında durumu analiz eden ve çözümleri (projeyi) ortaya koyan alternatif bir yapılanmayı da henüz göremiyor. Eskiler, eski yöntemler (gençlerle ilgili yazımızda anlatmıştık[2]).

AKP de bu rahatlıkla başarısızlıkları örtmeye yönelik olarak tüm rakamlarla oynuyor. İnternet rakamları da bunlardan birisi. İnternet kullanımı gerçekte Afrika ülkeleri ile aynı hizada ama rakamlara bakarsanız sanki uçuyor. TÜİK rakamları üzerine tüy dikiyor.

Düşündük, TÜİK bu rakamları neden şimdi açıkladı?

Muhtemelen Milli Eğitimdeki büyük sorunu gözden kaçırmak yani elinde bilgisayarı ve interneti olmayan çocuklarla yapılan uzaktan eğitim rezaletini örtmek için.

AKP Fatih Projesini beceremedi

Oysa 2010 yılında Fatih projesi önümüze konulduğunda, hepimiz heyecanlanmıştık. Başta Bill Gates olmak üzere tüm satıcılar, entegratörler, operatörler, ama daha çok velilerle öğrenciler. Eğitimde gerçek devrim olabilirdi. Bugünkü salgına da çözümdü.

Projenin en başında hane internet sahipliği çalışıldığını, bu çerçevede kırsal bölgeler için internet yaygınlığı ve kapasitesini arttırmak için evrensel hizmet fonu kapsamında projeler geliştirildiğini de biliyoruz.

Yani kaynak da hazırdı; “Evrensel Hizmet Fonu”[3]. 

Evrensel Hizmet Fonunda 2006’dan bu yana (2020 hariç) 10,5 milyar TL para (faiz hariç) toplanmış ve ancak 3-4 milyar TL’si harcanmıştı. Bu paranın derhal kullanıma açılıp, çocuklara ayrılması olmaz mıydı? Ama bu fon da, aynen deprem parası gibi yok olmuş gözüküyor.

Sonuçta AKP hükümeti Fatih Projesini 10 yılda beceremedi [4]. Şimdi de Uzaktan Eğitimi beceremiyor.

Eğitim-Sen bu eğitime “Acil Eğitim” diyor. Haklılar; “Uzaktan Eğitim” denilen şey bu değil.

AKP Fatih projesini ilgili kanunun öngördüğü ilk 5 yıl yani 2010-2015 arasında da beceremedi. 2015-2020 arasında da. Oysa önemli bir fırsattı ve hele korona gibi bir salgın/afet durumu düşünüldüğünde, çok daha önemli bir fırsatmış.

Ama halen yapılanlar yetersiz… Bu kadar beceriksizliğin de üzerinin örtülmesi lazım. “Uzaktan eğitim” salgın nedeniyle mecbur ama çocukların büyük çoğunluğunun ne bilgisayarı var ne de interneti. Sadece TV’lardan ocak-şubat ayında yayınlanacak videoların çekilmesi şeklinde bir hazırlık var. Ama “eğitim hakkı” çerçevesinde bu çocuklara interneti bedava verecek bir yapı hala yok. Operatörlerden indirim aldıkları gibi “güya” çözüm olan bir şeyler söylüyorlar.

Üstelik korona salgınının yeniden yükseldiği bir döneme girdik. Ne olacağı belirsiz. Okulların fiziksel olarak açılmaması ve en azından bir süre online yürütülmesi söz konusu. Ancak çocukların ben diyeyim yüzde 10, siz deyin yüzde 20 ve abonelik rakamlarının uzantısında gözüken o ki, yüzde 50 çocuğun elinde internet yok, bilgisayar yok.

İşte AKP bu rezaleti TÜİK tarafından açıklanan yüzde 91 evde internet var palavrası ile örtmeye uğraşıyor.

Hanelerin yüzde 90,7’sinde neden internet olamaz?

Peki bu rakam doğru mu? Hani sayın bakanlarımız zaman zaman, dünya listelerinde Afrikalı ülkelerle ya da Pasifik‘teki ada ülkeleri (Trinidad&Tobago gibi) ile aynı seviyelerde internet hızımız olmasını kendilerine göre yorumluyorlar ve yanlış olduğunu söylüyorlar ya, o nedenle bu rakamlara dışarıdan değil, bizzat içeriden verilerle bakalım;

Şimdi başka TÜİK raporlarında yer alan şu hane sayısını veren tabloya bir bakın;

Bu tablonun sol alt köşesine bakınca, Türkiye’de 2019 rakamlarına göre toplam 24,2 milyon hane olduğunu görüyoruz.

Buradan bakarsak TÜİK’in yüzde 90,7 evde internet var rakamı ile ;

24,2 milyon hane x yüzde 90,7 = 21,9 milyon hanede internet mi var?

Tabii ki yok.. Neden yok açıklayalım;

Türkiye’deki hanelerin yüzde 91’inde değil, yüzde 47sinde sabit internet var

Şimdi yeni bir rakama bakalım; Türkiye’de acaba kaç şirket ve bağlı işyeri var?

TUIK’in bir raporuna göre 2019 yılında aktif girişim sayısı 3.228.421.

Şimdi bu girişimlerde, -şirket büyüklüklerine bağlı olarak- internet kullanım oranına bakalım. Aşağıdaki tablo bunu veriyor.

Şimdi bu yukarıdaki 2 tabloyu birbiri ile orantılayalım;

Ortaya ne çıkıyor? Şubeleri hariç (ki bankalar vs düşünülürse o da 200 bin civarıdır), firmaların sabit internet sayısı 3 milyondur.

Peki ülkemizde toplam sabit internet abone sayısı nedir? BTK’nın en son yayınladığı, 2020 yılı ilk çeyrek raporuna bakalım;

Bu tablo özetle bize diyor ki, 2020 İlk çeyrek itibariyle evlere sabit internet miktarı şudur;

Yani Türkiye’de 2020 yılının ilk çeyreğinde toplam sabit abone sayısı 14,3 milyon. Bunun 3 milyonu şirketse, hanelere kalan rakam 11,3 milyondur.

11,3 ise 24,3 milyon evin ancak yüzde 47’sidir.

Şimdi biz fikrimizi söyleyelim.

Türkiye’deki hanelerin yüzde 91’inde değil, en fazla yüzde 47’sinde internet var.

Bu evlerin de kaçında 1-2-5 çocuk var bilmiyoruz. Ama 15 milyon öğrenci nüfusunun, 1 evde 1 çocuk desek bile en iyi ihtimalle yüzde 47’sinin evinde internet var diyebiliriz.

Neden mobil interneti saymıyoruz?

Peki neden TÜİK rakamı bu kadar farklı diyorsanız, açıklayalım. Bu rakamın içine mobil telefonlardan internete erişimi ekliyorlar. O rakamların da ne kadar doğru olduğu ayrı bir yazı konusu. Ama bu yazıda, neden biz mobil interneti öğrencilerin ders için kullanamayacağına bakalım;

Yukarıda verdiğimiz BTK tablosunda, 504 bini mobil bilgisayardan ve 62,4 milyonu mobil cepten internet olduğu belirtiliyor.

Bunları neden internetten saymıyoruz;

  1. Ara sıra, mailinizi ya da sosyal medyadaki mesajlarınızı kontrol etmek dışında, eğitim ya da iş için mobil internet kullanırsanız, kaç para ödersiniz bilginiz var mı?

Ben söyleyeyim; geçen 4 yılda 2 aylığına gittiğim tatillerde mobil internet kullanarak, maillerime ve sosyal medyaya bakmak dışında turk-internet.com sitesine haber girdim ya da girilmiş haberleri edit ederek onayladım. Film filan seyretmedim (öyle bir vaktim yoktu ve sadece güneşlenirken kitaba vakit ayırdım). Aşağı yukarı günlük 3-4 saatlik internet kullandım. Bunun karşılığında ödediğim faturalar -ki önceki yıllardan gelen daha ucuz paketlerim olduğu halde- 150+ TL oldu. 300 TL ödediğim ay da biliyorum. Evine sabit internet alamayan kaç tane aile bu mobil ücretleri eğitim için 7-8 ay üst üste ödeyebilir?

Kullanımı zaten BTK da raporluyor. Bakın sabit internet kullanıcısı ile mobil internet kullanıcısı ortalama kullanımları nasıl? Bu tabloya bakıp, öğrenci evinde ha sabit internet, ha mobil internet var, ikisi aynı şeydir diyebilir misiniz?

2020 ilk çeyrekte sabit abonenin kullanımı 138,6, mobil internet abonesinin kullanımı 7,6 Gbyte. Yani aradaki fark 18 kat. Mobil internet aboneliğini nasıl sabit internet ile birmiş gibi kabul edebilirizki?

  1. Kaldı ki, evinde sabit internet olmayan çocukların muhtemelen sadece babalarında internet var. Çünkü bu çocuklar digital uçurum dediğimiz gelir grubundaki ailelerde yaşıyor. Evde olsa olsa ancak babasının telefonunda internet var. Bu durumda interneti ancak gece kullanabilecek. Bunu “evinde internet var” diye kim sınıflandırıyor acaba? (Bu konudaki haberleri hatırlıyorsunuz)

Yukarıdaki tabloda, 8 bin dolar çevresindeki ortalama gelir ile nerede yer aldığımıza bakın. Bangladeş, Pakistan, Kenya vs. ile aynı düzeyde. Yüzde 91 hanede internet var diye hesaplayan kim ise utansın. Hem gelir düzeyi olarak, hem de internet fiyatlarının pahalılığı ile dijital uçurumun içindeyiz.

  1. Kaldı ki; BTK tablosunda yer alan 504 bini mobil bilgisayardan ve 62,4 milyonu mobil cepten internet sayısının da çoğu çift sayıma girer.

Benim 1 tablet ve 2 cep telefonum var. Şimdi beni 3 internet kullanıcısı olarak mı sayacaksınız. Bir de eşimin cep telefonunu, ilaveten evdeki sabit bağlantıyı sayarsanız, bizim evde 5 kullanıcı mı var?

Ya da bizim gibi olmasa da, çoğu modern çiftin sabit internet + 2 cep telefonu var. Bunları 3 kişi mi sayacağız?

  1. İnternet Kullanımı yüzde 79’muş. Peki Ama o zaman 15-64 yaş gurubundaki tüm insanlar internet mi Kullanıyor?

TÜİK internet kullanımı için de (en yukarıdaki tabloya bakarsanız) insanların ortalama yüzde 79’unun internet kullandığı veriliyor.

Yine TÜİK tablosuna bakalım; 2019 nüfus sayımını 83,2 milyon vermiş. Bu durumda;

83,2 milyon kişi x yüzde 79 = 65,7 milyon kişi internet kullanıyor demektir

İyi de, TÜİK tablosuna göre. 65+ ile 0-14 yaş arası yani interneti olmayan grubunda, toplam 27 milyon yani yüzde 32 insan var. Bunların bir kısmı kullansa, 15-64 yaş arasındaki tüm insanlar internet kullanıyor bile olsa, yüzde 79 rakamı tutmaz, yüzde 68-70 gibi bir rakam ancak olur. O da ne kadar doğru olur acaba?

Yani hem hane sayısı, hem de kullanıcı insan sayısı yanlış. Hane sayısı yüzde 100 şişirmece, kullanıcı sayısı da en az yüzde 15 belki biraz daha fazla şişirilmiş durumda.

Neden şişiriyorlar?

Telekom sektörü 1980’lerde atağa geçti. 1990’larda siyasete bulaştığı için yavaşladı ama 2002 sonrasında AKP iktidarı ve Binali Yıldırım’ın Ulaştırma Bakanlığı döneminde duraklama ve hatta gerileme dönemine girdi. Her ne kadar cafcaflı rakamlar olsa da, herkes elinde ne olduğunu biliyor, farkında.

AKP bunu önceleri muhtemelen Türk Telekom‘a gelen parayı yatırıma yönlendirmemek için yaptı. Zaten özelleştirme sözleşmesine göre Oger Telekom (OTAŞ) firmasının ne kadar yatırım garantisi verdiğini siyasiler, gazeteciler ve ilgili insanlar defalarca sordu ama cevap verilmedi, ticari sır olduğu söylendi. Oysa Türk Telekom halkın vergileri ve ödemeleri ile gelişmiş bir firmaydı. Halkın öğrenme hakkı vardı.

Ama daha sonra Gezi Parkı, 17/25 aralık filan gelince, AKP interneti geliştirmenin aleyhlerine çalışacağını, yani sansürlemenin daha iyi olacağını farkettiler. Bunu sosyal medya düzenlemeleri sırasında yazdığımız dijital nesiller yazısında da anlattık[2]. Medyayı kontrole alan AKP, interneti kontrole alamayacağı için gelişmesini engelliyor. Dolayısıyla son 10 yıldır internete yatırım yapılmıyor. Olması gerekenin 10’da bir altyapı ile sürünüyoruz.

Dolayısıyla 4.5G mi, 5G mi? Güldürmeyin beni!

Şu anda ülkenin ortalama hızı henüz 3G’ye ulaşmış değil.

Yeni referans teklifler onaylanırsa, internet ve sesli arama 5-6 kat zamlanır, tekel durum son halini alır

Önümüzdeki günlerde bugünleri de mumla arayacağımızı farkedin. Çünkü BTK’ya sunulan yeni “referans teklifler” yani küçük operatörlerin, büyüklerin altyapısını kullanma tarifeleri (ki serbestleşmenin şartlarındandır) bugünün 5-6 katı şeklinde. Bunun anlamı bu tarifeler geçerse, şu anda kullandığımız internet ve telefon ücretleri 5-6 kata çıkacak. Zamanla da küçük operatörler yok olacak ve tekel durumları güçlenecek olan 3 büyük operatör ne istiyorsa onu fiyat olarak önümüze koyacak (bu tarifeleri ayrıca inceleyen bir haber yapıyoruz).

Devletin görevi, eğitim hakkını sağlama almak

Bir zamanlar ortaokulda okuduğumuz Yurttaşlık Bilgisi dersinden de hatırlayın– devlet vatandaşı için vardır. Onun “sağlığı”, “eğitimi”, “güvenliği”, “iş güvenliği” en birinci görevidir.

Bu nedenle eğitim konusunda çok acil önlem alınmalı ve 1,5 milyon ya da 5 milyon çocuğa internetin ücretsiz verilmesi ve bilgisayar temin edilmesi sağlanmalıdır. Aksi durum, eğitimde fırsat eşitsizliği ve eğitim hakkının ihlali anlamına gelecektir. Devlet bunları sağlamak için vardır.

Geçen hafta, korona sonrası eğitimin durumunu ve bu konuyu yetkililer ile konuştuk. Av. Gökhan Candoğan bize eğitim hakkını, Eğitim Sen’den Özgür Bozdoğan, mevcut eğitimin durumunu, Yeditepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı Doç. Dr. Yelkin Diker Coşkun ise eğitimde olması gerekenleri anlattı. Bu videoyu da dinlemenizi öneririm.

(Bu yazı ilk kez T24’te yayımlanmıştır.)

UNFCCC: İklim acil durumu ile atılan adımlar arasındaki uçurum hiç bu kadar geniş olmadı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Üzerine Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) yıllık raporunu yayınlandı. Rapor, UNFCCC altında edinilen kazanımları, ve bu çerçevede yapılan aktivitelerin Çerçeve Sözleşme’nin, Paris İklim Anlaşması‘nın ve Kyoto Protokolü‘nün, uygulanmasına etkilerini inceliyor.

Rapor üzerine bir yorum yazan BM Genel Sekreteri António Guterres, “COP26’nın ertelenmesi iklim eyleminin ertelenmesi anlamına gelmemeli, ülkeler hala acil bir şekilde azaltım, adaptasyon ve finans konularında hedef yükseltmeliler ve bu da geleceğimizde yeri olmayan endüstrilere desteği sonlandırmak anlamına geliyor” dedi.

İklim eylemlerinin bir yılı mercek altında

Raporda bir yıl içerisinde emisyonların azaltımına, teknolojik gelişmelere, iklim krizine karşı uyum çalışmalarına, kapasite geliştirme çalışmalarına ve finansal duruma ilişkin gelişmelere yer verildi.

Hükümetlerin, kuruluşların, işletmelerin ve bireylerin karbondioksit emisyonlarını azaltan projelerden karbon kredisi satın almalarını ve böylece karbon ayak izlerini düşürmelerini sağlayan karbon piyasalarının incelendiği araştırmada bir yıl içerisinde 55 ülkenin bu mekanizmaya dahil olduğu belirtildi.

Raporda karbon piyasasında 2 bin 31 milyar ton karbondioksit eşdeğeri karşılığında 315 milyar ABD Doları yatırım yapıldığı aktarıldı.

COP25 değerlendirmesi

UNFCCC , Şili başkanlığında Madrid kentinde düzenlenen 25’inci Taraflar Konferansı (COP25) hakkındaki istatistiki bilgileri de paylaştı. 28 bin kişinin katıldığı COP25’te 2 bin 500’ün üzerinde görüşme yapıldığı, 260 yan etkinlik düzenlendiği, 190 ulusal açıklamanın 138 resmi dokümanın açıklandığı bilgisi paylaşıldı.

Konferans sonucunda 121 taraf, 14 bölge, 398 şehir, 786 işletme ve 16 yatırımcının 2050 yılına kadar net sıfır karbondioksit emisyonu için çalışmayı taahhüt ettiği belirtildi. Ayrıca 114 ülkenin 2020’de iklim eylem planlarını geliştirme sözü verdiği söylendi.

İki özel rapor yayınlandı

Bu süre zarfında bilim camiası ile de yakın ilişkilerin devam ettiğine vurgu yapılan raporda 2019 yılında iki özel rapor hazırlandığı belirtildi: İklim Değişikliği ve Arazi Özel Raporu ile Değişen İklimde Okyanus ve Kriyosfer Özel Raporu.

Bunun dışındaki yayınlar ile ilgili olarak ise ülkelerin envanterlerini iyileştirmelerine yardımcı olmak için 2006 IPCC Ulusal Sera Gazı Envanterleri Kılavuzunun geliştirildiği ve Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından kaleme alınan 2018 Küresel İklimin Durumuna İlişkin Bildiri’nin temel bulgularının COP 25’te sunulduğu söylendi.

‘2020 azim ve uygulama yılı olmalı’

Rapor sayfasında yapılan açıklamada “Kaydedilen ilerlemeye rağmen iklim acil durumu ile yapılan eylemler arasındaki uçurum hiç bu kadar geniş olmamıştı” denildi.

2020 hala azim ve uygulama yılı olmalı denilen açıklamada, ülkelerden daha iyi bir dünya inşa etmek için yüksek hedefli katkı beyanları beklendiğinin altı çizildi.