Ana Sayfa Blog Sayfa 1838

Krizler Çağı ve karşılık verebilme yeteneğimiz

Krizler çağından geçiyoruz. Üstelik her biri insanlığın daha önce karşılaşmadığı büyüklükte oldukları gibi, birbiriyle iç içe geçen karmaşık krizler. Bu cümle daha da uzayabilir; çünkü bugün yaşadığımız felaketlerin, hastalıkların ya da ekolojik yıkımların aynı zamanda belli bir geçmişi, derin ve karmaşık bilimsel içerikleri var. Gezegen üzerindeki yaşamın farklı unsurları, bütün bunlardan farklı seviyelerde etkileniyor. Bu yüzden bilim insanlarının çalışmalarından aktivist eylemlere; devlet başkanı seçimlerinden sanat eserlerinin içeriklerine kadar yayılan tartışmalarda bu krizlerin anlamı önemli bir yer tutuyor.

İnsanın insan–dışı varlıklarla olan ilişkisi, yaşadığımız krizlerin en önemli meselelerinden (hatta belki de nedenlerinden) birini oluşturuyor. Gezegen üzerindeki jeolojik dönüşümler, şimdiye kadar insan faaliyetlerinden görece çok daha bağımsız koşullarda değişmiş; bilim insanları da bu değişimleri dönemin en belirgin özelliklerine göre isimlendirmişlerdi. Bugün ise tam tersine, gezegenin jeolojik değişimlerindeki insan faktörünün geri dönülmez bir sürece girdiği bilimsel çalışmalarda yerini buluyor. Bu da bizi, insanı ve eylemlerini kavramaya yönelik kapsamlı çalışmalara yöneltiyor. Bu anlamda sanat da, bilim ve politikayla ilişkisi açısından farklı bir dönemden geçiyor, diyebiliriz. Yaratıcı ifadenin olanakları, ilk olarak yaşadığımız bu yeniçağa verilen isimlerin tartışmalarında yerini buluyor. Bu tartışmalarda da öncelikle bilimsel bulgular ve bilim insanlarının onları nasıl yorumladığı üzerinde duruluyor.

Bilim 19’uncu yüzyılda uyarmıştı: Küresel ısınma insan eliyle gelecek 

Yaşadığımız dönemin özelliklerini anlamak ve anlatmak için en sık baktığım bilgilerden biri; 10 bin yıl önce insanların ve onların evcil hayvanlarının toplam biokütleye oranının yüzde 0,4, altıncı büyük kitlesel yok oluşun yaşandığı bugün ise yüzde 96 ve artmaya devam ediyor oluşu.  Bu değişimin nedeni olarak belirli pek çok faktörün yanında, ağırlık olarak insan faktöründen bahsediliyor ve bu mantıkla 19. yy’da ifade edilmeye başlanan Antroposen yani İnsan Çağı adı, genel olarak bugün de kabul görüyor. Antroposen’i kimyager Paul Crutzen ve göller uzmanı Eugene F. Stoermer, ilk olarak 2002 yılındaki bilimsel bir makalelerinde kullanıyorlar. İnsan faktörü göz önüne alınarak geri dönülmez bir sürece girildiği ve bunun yeni bir jeolojik çağ olduğu fikri kısa sürede kabul gördüğü gibi, bu çağın tam olarak ne zaman başladığı ve Antroposen isminin (yani insan çağının) yapabileceği göndermeler belli tartışmalara neden oluyor.

Tekrar belirtmek gerekirse, altıncı büyük kitlesel yok oluşu yaşıyoruz. Farklı sonuçları olan bu olgunun bilimsel tartışmalardaki belirleyici noktalarından devam etmek gerekirse, böyle bir insan etkisinin kabul gören birden fazla anlatısı olduğunu söyleyebiliriz. Antroposen’in başlangıcı açısından 8 bin yıl önce geçilen yerleşik tarım ile insan ve doğa ilişkisinin bugünkü halinin ilk tohumları atıldığı, bununla beraber sadece üretim açısından değil; doğanın bir kaynak olarak görülmesinin toplumlar arasındaki ilişkilerde de belirleyici olduğu belirtiliyor. Kolonyalizmin başlangıçlarının ve Avrupa merkezli tarih yazımının, modern anlamda doğa ve kültür arasındaki ilişkide belirleyici etkisi üzerinde duruluyor. Çoğaltılabilecek olan farklı tarihsel olgular, ilk sanayi devriminin öneminin de altını çiziyor.

İnsan Çağı’nın özelliklerini iyice belirgin kılan ve alanını daha hızlı ve şiddetli bir şekilde krize dönüştüren şey ise son 50 yıldaki ekolojik yıkım ve iklim değişikliğinin boyutları oldu. Fosil yakıt kullanımının atmosferdeki karbon miktarını arttırdığı ve bunun da belli ölçüde sıcaklık artışına neden olduğu kanıtladığından beri, bilim insanlarının baktıkları ilk olgulardan biri karbon salımı miktarı.  Bugün artık biliyoruz ki, gezegenin ortalama sıcaklığı sanayi devrimi öncesi dönemden 1 derece daha yüksek. Son Buzul Erimeden kitabında Levent Kurnaz bilimin, küresel ısınmanın insan kaynaklı olacağına 19. yy ortalarında karar verdiğini söylüyor. Atmosferdeki karbon miktarı ile sıcaklık ortalamasındaki ilişkinin bilimsel olarak kanıtlandığı yılların aynı zamanda bir çeşit uyarı da içerdiğini belirtiyor böylece. Bugün ise bu bilimsel verileri hiç de böyle bir uyarı niteliğinde okumamış olduğumuz ortada. IPCC’nin hazırladığı güncel rapora göre 1,5 derecelik bir ısınma yaşamsal anlamda çok kritik ve bugün ona çok yaklaşmış durumdayız. Aldığımız ve almadığımız bütün önlem ve kararlar, gezegen üzerindeki yaşamın öncelikle varlığını ve ardından gelecekteki koşullarını belirleyecek.

 Farklı dönüşüm potansiyellerini barındıran böyle bir çağda bilim, politika ve sanat da buna bağlı olarak kesişiyor ve belki de çağı anlamak ve anlatmak için birbirine hiç olmadığı gibi ihtiyaç duyuyorlar.

Antroposen mi Kapitalosen mi Chthulucene mi?

İnsan etkisi, bu kadar önemli olunca İnsan Çağı da bu önemin etrafında tartışılıyor, diyebiliriz.  Öncelikle Antroposen, yani İnsan Çağı – insanı ve eylemlerini, onun biyolojik varlığına indirgeyerek açıklamış oluyor ki bu da ciddi bir eksiklik olacaktır diyen Jason Moore gibi yazarlar, bu çağa Kapitalosen denmesi önerisinde bulunuyorlar. Önerideki açık eleştiri, insan eylemlerinin belli bir tarihselliği olan siyasi sistem ve onun taşıdığı toplumsal eşitsizlik ve çatışmalar gibi politik koşullarla da beraber ele alınması gerektiğine vurgu yapıyor.

Kapitalosen’in eleştirisine katkı veren Donna Harraway, Antroposen’e dair eleştirilerinde “Species Man does not make history” cümlesini kullanıyor.  Yani, “Bir tür olarak insan;” diyor feminist yazar, “…tarih yazmaz.” Bu kısa cümlede İnsan Çağı’nın birden fazla eksik yönüne gönderme yapan Harraway, insan derken aynı zamanda adam anlamına da gelen, cinsiyetli bir kelime diyebileceğimiz Man sözcüğünü tercih etmiş. Ayrıca kelimenin baş harfini büyük bir şekilde kullanarak, bilim yazımında insan–merkezli olanın aslında erkek – egemen olduğuna da atıf yapmış.  Harraway’e göre jeolojik bir geçiş dönemi, yani yeni bir çağ artık toplumsal olanla beraber ele alınıyorsa hikâyesi de daha iyi bir anlatıyı hak ediyordur. Antroposen ve Kapitolosen gibi büyük dramatik anlatılara alternatif, batı – merkezli olmayan bir hikâye yazılabilir mi, diye soran yazarın önerisi; en küçüğünden biz insanlara kadar farklı türler arasındaki o görünmez ağın yaratıcı eylem ve hikâye anlatıcılığı ile dile getirilmesi. En küçük canlılarda dahi olan karşılık verebilme yeteneğini görünür kılmak için, insan–dışı varlıklarla beraber yaşadığımız bütün hikâyelerin – yani yaşamın kendisinin – anlatısının da çoğaltılıp yayılmasının önemini vurguluyor.

Sonuç olarak, Kapitalosen ya da Harraway’in önerdiği “Chthulucene” (akrabalık) gibi isimler eleştirilerinde en basit tabirle kadının ötekileştirilmesi ve doğanın sömürüsünde ortaklaşıyorlar. Özellikle feminist eleştirilerde getirilen öneriler, yaratıcı ifadelerin öneminin altını çiziyor.

Genç iklim aktivisti Greta Thunberg, iklim değişikliğinin boyutları ve buna karşın politikacıların yıllardır devam eden eylemsizliğinin küresel bir krize yol açtığını, bu yüzden artık krize kriz denmesi gerektiğini vurguladı. Greta, bilim insanlarının yaptığı uyarılara kulak tıkayan politikacıların yetersiz, isteksiz ve yavaş tepkilerinin sonucunda yaşananlara kriz demenin önemini savundu. Bugün artık iklim krizi deyimi akademik yayınlardan, haber – yorum ve makalelere kadar eskisine göre daha geniş kesimler tarafından kabul görerek kullanılıyor. Yokoluş İsyanı gibi iklim aktivisti gruplar, ekolojik yıkım ve iklim değişikliği gibi çok boyutlu krizler karşısındaki politik eylemsizlik, ana akım medyanın ilgisizliği nedeniyle karşılaştığımız bilgi edinme sorunu ya da büyük krizler karşısında empoze edilen yetersizlik hissinin toplumsal çöküşlere yol açtığını; bu nedenle yaşadığımız toplumların farklı alanlarda ve seviyelerde ahlaki bir çöküş içinde olduğunu belirtiyorlar. Toplumlar, Peter Singer gibi filozofların belirttiği gibi insanlar arası adalet kavramının insan-dışı varlıkları da kapsayarak genişleme gerekliliğine yeterince karşılık verebilmiş değiller ya da, bu kadarını yapabiliyorlar…

Sanat ve aktivizm ilişkisi

Krizler çağından geçiyoruz.

Sanat da, krizler çağına dair olanaklarını farklı biçimlerde açıyor. Antroposen’de Sanat kitabının editörlerine göre İnsan Çağı’nın kendisi estetik bir deneyim ve yukarıda anlatılan bütün bilimsel veya politik içerikler de bu deneyime dâhil kabul edilerek onlarla birlikte yorumlanıyor. İstanbulluların da geçen yılkı Bienal’de karşılaştıkları gibi, katılımcı bir deneyim alanı açan buluşmalar sanatçılar tarafından aktivist ve bilimsel içeriklerle organize edilebiliyor. Ya da bir eser, belki de sadece ifade edip göstermeye, soru sormaya ve hatta bilgi vermeye de yönelik de olabiliyor. Sanatın olanakları her zaman sınırsızdı; ama bu klişeye bir ekleme daha yapacak olursak Dan Graham’a göre bütün sanatçılar aynı şeyi “… sanatın kendisinden daha sosyal, daha katılımcı ve hatta daha gerçek” bir şey yapmayı hayal ediyor ve işte Antroposen, insan ve onun bütün krizleriyle içimizden geçiyor.

Aktivizm ise sanatla her zaman ilişkiliydi. İklim krizi ve ekolojik yıkıma dair sivil itaatsizlik örnekleri de, güncel sanatın açtığı olanakları yaratıcı bir şekilde değerlendiriyor. Özellikle Antroposen’in krizlerine yoğunlaşırsak, nükleer çağın başlangıcı ve sonrasında yaşanan çevresel sorunlar ve toplumsal meseleler sanatçıların öncelikli ilgilendiği alanları oluşturmaya başlamıştı. 1968’in mirası ve sonrasında ise şiddetsiz yaratıcı eylem biçimlerini tercih eden nükleer hareketin yarattığı deneyim ve kazanımlar Avrupa, özellikle de Almanya’daki yeşil hareketin kurucu unsurlarını oluşturmuştu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından ise çevre adaleti, ilk olarak 1990’larda küreselleşme karşıtı hareketin, ardından ikinci olarak da 2008 krizi sonrası işgal hareketleri sırasındaki kent hakkı taleplerinin önemli içeriklerini oluşturdu.

Bununla beraber uluslararası sivil toplum ve çevre aktivistleri, 1988’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi tarafından oluşturulan hükümetler arası iklim rejiminin anlaşmalarını takip eden ve oluşturduğu politikaların yetersizliğine dikkat çeken örgütlenme, kampanya ve eylemler de yapıyorlardı. Yerel halkların yıllardan beri süre gelen doğa savunuculuğu da, iklim hareketinin destek verdiği; fakat bunun da ötesinde yerel, ekolojik, katılımcı, şenlikli ve demokratik unsurlarıyla hak mücadelelerinin en önemli deneyimlerini oluşturmaya devam ediyor.

Üçüncü dalga: İklim adaleti

2015’te Paris Anlaşması’ndan sonra bugün artık duvarın yıkılışından sonraki üçüncü toplumsal hareket dalgası; ekolojik yıkım ve iklim krizini merkezine alan iklim adaleti hareketi ve onun sanatsal ifadeleriyle beraber artık daha yoğun bir şekilde kesişiyor. Bu kadar katmanlı ve birbirine geçen krizler ve hak mücadelelerine bugün artık sadece yeni demek yeterli (ayrıca gerekli de) olabilir. Bruno Latour, İklim Rejimi olarak ifade ettiği bu yeni dönemi oluşturan gelişmeleri; ABD’de Trump’ın seçilmesi, Brexit, mülteci krizi ve Paris Anlaşması olarak sıralıyor. (Kronolojik olarak sıralanmayışına dikkat çekmek isterim.) Latour’a göre derin krizler içeren bu gelişmeler, yeryüzü üzerindeki yaşamlarını politik bir şekilde ören bizlerin yeni bir toprak aidiyeti oluşturması gerektiğine işaret ediyor. Kısaca bahsetmek gerekirse yazar bu noktada politik bir performans ihtiyacını vurguluyor.

Verdiği örnek ise, hepimizin gözlerinin önünde cereyan eden bir kutlama olması açısından oldukça ilginç. 2015’te Paris’te gerçekleşen COP25 müzakerelerinin sonunda Paris Anlaşması’nın kabul edilmesine verilen ilk tepkilerden biri Hollande’dan gelir: “Vives les Nations Unies, vive la planéte et vive la France!” Müzakereler sonucunda kabul edilen Paris İklim Anlaşması’nın son halini,  “Çok yaşa Birleşmiş Milletler, çok yaşa gezegen, çok yaşa Fransa” diyerek kutluyor dönemin Fransa Cumhurbaşkanı.

“Kurum ve ülkelerin yanında gezegenin de çok yaşamasını dile getirmek, aynı zamanda bir sonu olabileceğini de düşünmek anlamına gelebilir”, şeklinde yorumluyor Latour. Sorunlu ve en az bir alternatif ihtiyacına işaret eden bir performans olsa da Latour’un ifade ettiği aidiyet kurma ihtiyacına işaret ediyor Hollande’ın kutlamayı tercih ediş biçimi.

Kasım’ın ilk haftasında gerçekleşen Amerikan seçimleri öncesinde, iklim bilimi de benzer bir ihtiyaca cevap vermek zorunda kaldı. Daha önce politik bir tercih belirtmeyen iklimbilimciler ve Greta Thunberg gibi iklim aktivistleri, “Bilimin yeterince bilgisi olduğunu düşünmüyorum” diyen, Donald Trump’ın seçilmesinin yıkıcı ve yok edici anlamlarına dikkat çekerek Amerikalıları Demokrat Parti’ye destek vermeye çağırdılar. Latour, bizlerin çok aşina olduğu bir deyim kullanarak, Trump ile Thunberg’in aynı dünyalara ait olmadığını söylüyor…  

***

Dansçı bir kadın, boş bir evin içinde bir anda koşuyor ve bir anda durup dehşet içinde kalıyor. İşte bu tepki, herhangi bir aksiliğe – belki de bir felakete karşılık verebilme yeteneğimizin küçük bir performansı. Kadının hareket edebilirliğine alan açıldıkça, verebileceği tepkilerin olanakları da artıyor. Dehşet içinde kalabilmeyi dans içinde bir temsil, bir hareket ifadesi haline getirebildiğini görüyoruz. Bruno Latour da, o performansı düşünerek iklim aktivizmi üzerine yazmaya başladığını söylüyor. Sanırım, sanatın bize bu yeteneğimizi hatırlatmasına çok ihtiyacımız var.

Peki, bütün bu krizlere karşılık verebildiğimiz anlara ya da şimdiden örülmeye başlayan hikâyelere verilebilecek örnekler var mı? Ben de tam olarak, sonraki yazılarda bu örneklerden bahsetmek istiyorum.

Temsilciler Meclisi’ne ilk açık kimlikli non-binary vekil: Mauree Turner

3 Kasım’da gerçekleştirilen ve hala oy sayımları süren ABD Başkanlık seçimlerinde Demokratik Parti adayı Mauree Turner, Oklahoma eyaletinden meclise seçildi. Böylece ABD Temsilciler Meclisi‘ndeki ilk açık kimlikli non-binary milletvekili oldu.

Pembe Hayat’ın aktardığına göre, şimdiden sonucu belli olan Oklahoma 88. Bölge’den seçilen Turner seçimlerden hemen sonra değil seçilen diğer politikacılarla beraber ocak ayında görev başına geçecek. Turner dört yıl boyunca mecliste görev olacak.

Turner kendini, Ulusal Cinsiyetler arası Eşitlik Merkezinin ne kadın ne de erkek olarak anlaşılması gereken cinsiyetleri tarif etmek için kullandığı “non-binary” olarak tanımlıyor.

Twitter’da yazdığı mesajında çok heyecanlı olduğunu belirten Turner,  88. bölge seçmenine bu fırsatı kendisine verdiği için minnettar olduğunu belirtti, “Asıl iş şimdi başlıyor. Gelecek şimdidir” dedi.

Süt toplama merkezindeki ‘süt banyosuna’ Bakanlık inceleme başlattı

Konya‘da faaliyet gösteren süt toplama merkezinde bir kişi, süt tankerinde ‘banyo yaptığı’ görüntüleri TikTok’ta paylaştı. Sosyal medyada tepki çeken görüntülere ilişkin olarak açıklama yapan Tarım ve Orman Bakanlığı, inceleme başlatıldığını duyurdu.

Benefit Süt Toplama Merkezi‘nde bir kişinin süt tankerinde banyo yaptığı anlara dair görüntüler sosyal medyada tepki çekti. Tarım ve Orman Bakanlığı, halk sağlığını ve gıda güvenliğini hiçe saydığını belirttiği olayla ilgili olarak inceleme başlatıldığını duyurdu.

Bakanlığın resmi Twitter hesabında yayınlanan açıklamasında “Konya’daki bir süt üretim tesisinde olduğu ileri sürülen halk sağlığını ve gıda güvenliğini hiçe sayan görüntüler üzerine söz konusu işletmeye ekiplerimiz ivedilikle yönlendirilmiştir. Gelişmeler, kamuoyu ile paylaşılacaktır” denildi.

‘Kişinin iş akdi iptal edildi’

Sputnik Türkiye’nin aktardığına göre Benefit Süt Toplama Merkezi’nden yapılan açıklamada ise TikTok‘ta yayınlanan bu görüntülerin temel hedefinin “itibarsızlaştırma” olduğu savunuldu. Firmanın açıklamasında şunlar söylendi:

Temel hedefi itibarsızlaştırma olan, elemanımız tarafından bilgimiz dışında çekilip çeşitli sosyal medya platformlarında paylaşılmış görüntüler ve yapılan eylem bizleri de üzmüş olup kesinlikle kabul edilmesi mümkün değildir.İlgili şahsın iş akdi iptal edilmiş olup, hakkında gerekli yasal işlem ve incelemeler başlatılmıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Gümrük vergisi, mercimekte düşürüldü, yağlık ayçiçek tohumunda sıfırlandı

Cumhurbaşkanlığı kararıyla, mercimek ve yağlık ayçiçeği tohumunda ithalatı teşvik için gümrük vergileri düşürüldü. İthalat Rejimi Kararına Ek Cumhurbaşkanı Kararı, Resmi Gazete’de bugün yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Karar uyarınca, mercimekteki yüzde 19,3 gümrük vergisinin 1 Ocak 2021’e kadar yüzde 9 olarak uygulanmasına karar verildi.

Gerekçe: Koronavirüs salgını

Yağlık ayçiçeği tohumunda ise yüzde 3+10 euro/100 kilogram net olan gümrük vergisi ve toplu konut fonu da 1 Temmuz 2021’e kadar sıfırlandı.

Karara gerekçe olarak da korona salgını nedeniyle gıda arzı güvenliğini ve fiyat istikrarını korumak gösterildi.

Yerli Covid-19 aşısının insan deneyleri başladı

Kayseri‘de Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Aşı Araştırma ve Geliştirme Uygulama ve Araştırma Merkezi’nce (ERAGEM), koronavirüs’e karşı geliştirilen yerli ERUCOV-VAC inaktif aşısının insan deneyleri başladı. Aşının ilk dozu bir gönüllüye uygulandı. 

Erciyes Üniversitesi İyi Klinik Uygulama ve Araştırma Merkezinde (İKUM) uygulanan ilk dozun gönüllüsü Nazif Durna olarak açıklandı. Gönüllü olmaktan mutlu olduğunu söyleyen Durna, “İnşallah insanlara umut olurum” diyerek, akademisyenlere çalışmalarından dolayı teşekkür etti.

“FAZ 1, ocak ayında tamamlanacak”

ERÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Çalış ise, ERAGEM tarafından Covid-19´a karşı geliştirilen ERUCOV-VAC aday aşısının periklinik çalışmalarının tamamlandığını belirterek, Faz 1 çalışmalarını gelecek yıl ocak ayının başlarında bitirmeyi planladıklarını belirtti.

Rektör Çalış şöyle konuştu: “Periklinik çalışmalarını tamamladığımız aday aşımızı bugün ilk gönüllümüze uyguladık. Böylece aşı çalışmamızda Faz 1 çalışmasına geçmiş bulunmaktayız. Faz 1 çalışması yaklaşık iki ay gibi bir zaman sürecektir. Önümüzdeki yıl ocak ayının başlarında bitirmeyi planlamaktayız. Faz 1 çalışmalarının başarılı olması halinde ise üniversitemizde diğer Faz çalışmalarına geçilmesi planlanmaktadır.”

ERUCOV-VAC inaktif aday aşısı, 18-55 yaş arasında, sağlıklı ve daha önce Covid-19 hastalığını geçirmemiş toplam 44 gönüllüye uygulanacak. 

Hava kirlililiğinin zirve yaptığı Kocaeli’ne lastik yakma fabrikası kuruluyor

Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi‘nin içinde Kocaeli‘nin Kartepe ilçesinde elektrik üretmek amacıyla bir lastik yakma fabrikası kurulmasının da yer aldığı ortaya çıktı. Komisyondan geçen yasanın önümüzdeki günlerde Genel Kurul‘a gelmesi bekleniyor. 

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu 46 maddeden oluşan  kanun teklifinde yer alan lastik yakma fabrikası projesiyle ilgili “Kötüleştirdikleri ekonomiyi düzeltmek için para babaları ile kafa kafaya vermişler, Kocaeli’nde insan sağlığını heba etmek, hava kirliliği oluşturmak pahasına bir yasa çıkarmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullandı. 

Kocaeli’nde hava kirliliğinin en üst boyutlarda yaşandığını belirten aktaran Gergerlioğlu şunları söyledi: “Yıllardır bu hava kirliliğini yaşıyoruz. Etkili ve kalıcı bir çözüm bulunmuyor. Bütün bunlara rağmen iktidar berbat ettiği ekonomiyi kalkındırabilmek, sıkıntıları giderebilmek adına Meclis’e bir yasa teklifi getirdi. Kocaeli’nin hava kirliliğini artıracak bir yasa teklifi ile karşı karşıyayız”

Yasanın Sanayi ve Teknoloji Komisyonu‘ndan geçtiğini ve Genel Kurul’a geleceğini söyleyen Gergerlioğlu, buna herkesin karşı çıkması gerektiğini ifade etti.

‘Ne AB’de ne de bizde böyle bir uygulama var’

Türkiye’de 550 bin lastik olduğunu ve bu lastiklerin Kartepe’de kurulacak fabrikada elektrik üretmek için yakılmasının planlandığını söyleyen Gergerlioğlu şöyle devam etti:

“Kocaeli’nde İzmit’te her yerde kötü kokudan, hava kirliliğinden duramıyoruz. Şimdi de orman atıkları, lastik gibi maddelerin yakılması sureti ile elektrik elde edilmesi düşünülüyor. Avrupa Birliği ülkelerinde böyle bir şey yok. Biz de de yok, ama böyle bir karar almaya çalışıyorlar. Neden, çünkü çok atık madde var. Çöpler var, lastikler var, orman atıkları var. Bunları yakarak hem halkın sağlığını kirletecekler hem de şirketler para kazanacak, iktidar da güya aklınca ekonomiyi düzeltecek.”

Gergerlioğlu, bölgedeki çoğu fabrikanın filtre de kullanmadığını, denetimlerin yetersiz olduğunu bildirdi: “Bir de şimdi gelip lastik yakarak enerji elde etme girişimi yapacaklar. Sonuçta birileri para kazanacak, Kocaeli halkının da sağlığı bozulacak. Zaten kanser oranları açısından da çok kötü bir yerdeyiz. Dilovası’nda, mesela, her üç ölümden birisi kanser. Kocaeli halkının sağlığı daha da bozulacak.”

Kocaeli halkına da seslenen HDP’li vekil, “Sizin kanser olmanızı göze alarak lastik yakma fabrikası açmaya çalışıyorlar. Gelin bu yasayı birlikte durduralım” dedi. Gergerlioğlu, tüm siyasi partileri, STK’lere, demokratik kitle örgütlerine de destek olmaları çağrısı yaptı. 

Akademi Odalar Birliği: Yenilenebilir kaynaklar dururken, kabul edilemez

 

Geçen ayın sonunda Akademi Odalar Birliği‘ni oluşturan KESK, Makine Mühendisleri Odası, Tabip Odası, Mimarlar Odası, Mali Müşavirler Odası, Eğitim Sen,  Yapıyol Sen ve CHP temsilcileri bir basın toplantısı düzenleyerek ‘O fabrikayı kurmak kenti gözden çıkarmaktır” demişti. 

Meclis gündemine taşınan torba yasa teklifi ile, AB’nin Çevre Politikaları gereği Plastik Atıklar gibi, Ömrünü Tamamlamış Lastik(ÖTL)’ lerin ve kirli teknolojilerin taşınacağı, depolanacağı ve ülke topraklarımızın bir bütün olarak harabeye dönüştürülmesi yasallaştırılmak istendiğine dikkat çekilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı: 

“İnsan yaşam ve sağlığının, hava ve çevre kirliliğinin belirleyici olmaktan iyiden iyiye çıkartıldığı böylesi bir yaklaşım asla kabul edilemez. Güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynakları dururken, onlar için düzenlemeler yapılması, önceliklendirilmesi gerekiyorken, orta ve uzun vadede yaşamsal sorunlar yaratması kesin olan “lastik yakarak enerji üretimi” anlayışı kabul edebileceğimiz bir yöntem değildir. Araç egzos salımları ve sanayinin yarattığı hava, su, toprak kirliliği ile ortaya çıkan  insan yaşamına yönelik risklerin çoktandır yok sayıldığı; adı ölüm ovasına çıkan ve kanserden ölümlerin neredeyse artık ağza bile alınmadığı Dilovası gerçeği ortada dururken, adeta Kocaeli gözden tümüyle çıkartılmak istenmekte; kontrolsüz bir kent haline dönüştürülmektedir.”

Birlik, Türkiye’nin  ÖTL çöplüğü haline dönüşmesi endişesi taşıdıklarını da kaydetti: “Bu tür tesislerin ülke dışından ÖTL temini de yasaklanmalıdır. Bu yasa değişikliğinin, torba yasa ile öngörülen değişikliklerinin önemli bir bölümüyle birlikte TBMM Genel Kurulunca reddedilmesi, sadece Kocaeli halkının değil 83 Milyon insanımızın talebidir. Kar hırsı uğruna, halk sağlığı ve temiz çevre heba edilmemelidir.” 

TEMA’dan Meclis’e bir uyarı daha: Torba Yasa’daki 6’ncı madde geri dönülmez tahribat yaratır

‘Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’, 5 Ekim 2020 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına sunuldu. Bu kanun teklifi enerji piyasaları ile birlikte madenciliğe yönelik değişikliler de içeriyor. TEMA Vakfı, maden kanununa yönelik değişiklikler içinde özellikle 6’ncı maddeye dikkat çekiyor. Kanunun kabul edilmesi durumunda maden şirketlerinin ruhsat alanı dışına tesis kurmasının önü açılacak.

Maddenin kabul edilmesi halinde çevreye büyük bir tahribatın yapılmasının önü açılacak. Bu maddeyle bugüne kadar maden ruhsat alanı sınırları içinde yürütülen madencilik faaliyetlerinin bir kısmı artık işletmenlerin ruhsat alanı dışında da yürütülebilecek. Böylece ormanlar, tarım alanları, meralar, içme suyu havzaları ve kıyıları madencilik tesisi içinde yer alabilecek.

İki ileri bir geri

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, daha önce de söz konusu kanun teklifinde 3 ve 5’inci maddelere dikkat çektiklerini, bu maddelerle ilgili olumlu adımlar atıldığını hatırlattı. Fakat, eklenen bu 6. maddeyle maden şirketlerinin ruhsat alanları dışına tesis kurmalarının önünün açılacağını belirterek şunları kaydetti:

“Bu maddeyle maden şirketlerinin ruhsat alanı dışına tesis kurmalarının önü açılıyor. Mevcut uygulamada madenlerin çıkarılması ve işletilmesine dair faaliyetler ruhsat sınırları içinde yürütülüyor. Ruhsat alanları çoğu zaman doğa ve yaşam alanları ile su varlıklarına kabul edilemez biçimde zarar verecek şekilde belirlenmiş olsa da; madenlerin ruhsat sınırları içinde kalması oluşan çevresel riskleri, doğa tahribatını, halk sağlığını bütüncül bir şekilde ele alabilmek ve kontrol altında tutabilmenin önemli bir aracı”

‘Tesisler hiçbir planlama olmadan doğa alanlarına yayılabilir’

Ataç, madenciliğe ilişkin tesislerin açılması halinde hiçbir sınır ve planlama yapılmadan doğa alanlarına yayılabileceğini söyledi: 

“Yeni düzenleme ile madenciliğe ilişkin tesisler ruhsat alanlarının dışına taşıp hiçbir sınır ve planlama olmaksızın doğa alanlarına, tarım ve mera alanlarına, su havzalarına yayılabilecek. Düzenleme yasalaşırsa; doğal varlıklar, doğa alanları, tarım ve mera alanları tesislerle bölünecek; madencilik faaliyetlerine ilişkin kirlilik çok daha geniş alanlara yayılacak ve madencilik faaliyetleri o alanda var olan mevcut faaliyetlerden ve mülkiyet haklarından üstün tutulacak”

Ataç ayrıca 6. madde metninde ‘geçici tesis’ vurgusu da yapıldığını fakat bu geçici tesislerin de bulunduğu alana kalıcı zararlar verdiğini de hatırlattı. Geçici tesisleri hem halk sağlığını hem doğa sağlığı açısından oldukça yüksek kirlilik yaratan linçleme tesislerinden atık barajlarına, dev atık tepelerini oluşturan pasa alanlarından siyanür havuzlarına, patlayıcı madde depolarına kadar maden faaliyetleri için kullanılacak her türlü yapı olarak tanımlandı.

Gölbaşı’nın parkları artık yenilenebilir enerji ile aydınlanacak

Ankara‘nın Gölbaşı ilçesindeki parklar artık güneş enerjisi ile aydınlanacak. Parklara güneş enerjili aydınlatma direkleri yerleştirdiklerini belirten Gölbaşı Belediye Başkanı Ramazan Şimşek, “Parklarımız kendi enerjisini üretecek” ifadelerini kullandı.

Bu kapsamda Bahçelievler mahallesi 281. Caddede 725 m2 parka 3 adet kamelya, 3 adet çöp kovası ve 6 adet güneş enerjili aydınlatma direğinin kurulumunun yapıldığını belirten Şimşek “Güneş enerjili aydınlatma direği sayesinde elektrikten yüzde 100 tasarruf sağlanıyor. Herhangi bir elektrik bağlantısı ve alt yapı gereksinimi olmadan aydınlatma direği güneş ışığını depo ediyor ve hava karardığı zaman direk aydınlatmaya başlıyor. Bu sayede 4 saatlik güneş ışığı deposu ile 24 saat aydınlık verebiliyor” ifadelerini kullandı.

‘Amacımız güneş enerjisi ile tasarruf’

Güneş enerji sistemi sayesinde elektrik israfına son vermeyi amaçladıklarının altını çizen Başkan Ramazan Şimşek “Güneş enerjisi ile aydınlatma sağlayan direklerimiz sayesinde Gölbaşımızda tasarruf, insanlarımızda da çevre bilinci oluşturmayı amaçlıyoruz. Hedefimiz daha çok alanda bu güneş enerjisi ile aydınlatma sisteminin kurulumunu sağlamak. Amacımız ise hem doğaya duyarlı hem de toplumsal duyarlılık odaklı bir Gölbaşı’nı gelecek nesillere bırakmak” dedi.

Şahika Ercümen Halfeti’de sıfır atık dalışı gerçekleştirdi

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Türkiye Ofisi, Suriye krizinin çevresel etkilerine yönelik atık ve atık yönetimi konusunda Kilis ve Şanlıurfa-Haliliye belediyeleri ile birlikte yürüttüğü proje kapsamında UNDP ‘Sudaki Yaşam Savunucusu’ Şahika Ercümen ile Halfeti’de sıfır atık dalışı gerçekleştirdi.

Dalış etkinliğine dünya serbest dalış rekortmeni Ercümen’in yanında UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi Claudio Tomasi de katıldı.

“Ev Sahibi Topluluklar İçin Etkin Kentsel Atık Yönetimi, Faz 2: Katılımcı Atık Yönetimi Aracılığı İle Sosyal Uyumun Güçlendirilmesi” projesi kapsamında gerçekleştirilen etkinlik, Kilis ve Haliliye’nin atık sorununa yönelik sürdürülebilir çözümlere ve sosyal uyum konusuna dikkat çekmeyi amaçlıyor.

Dalış öncesinde Şanlıurfa’da sürdürülebilir kalkınma ve sosyo-ekonomik gelişmeye yönelik çeşitli UNDP projeleri ziyaret edildi ve konuyla ilgili bir basın açıklaması düzenlendi.

Açıklamada  Şanlıurfa Vali Yardımcısı Metin Esen, Halfeti Kaymakamı Selami Korkutata, Halfeti Belediye Başkanı Şeref Albayrak, Haliliye Belediye Başkanı Mehmet Canpolat ve Kilis Belediye Başkanı Servet Ramazan’ın yanı sıra, Claudio Tomasi ve Şahika Ercümen de yer aldı.

‘Gezegen evimiz ve başka evimiz yok’

Etkinliğin açılış konuşmasını gerçekleştiren UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi Claudio Tomasi, “Nüfus hareketleri, göç, artan kirlilik, çevresel kaygılar ve iklim değişikliği giderek daha fazla bağlantılı hale geliyor. Kilis ve Şanlıurfa’da ani nüfus artışı ile birlikte UNDP’nin krizlere müdahale yaklaşımı, gelişen, büyüyen ve mültecileri ağırlayan şehirlerin acil ihtiyaçlarına, uzun vadeli ve sürdürülebilir çözümler sunmayı hedefliyor. Çevre kirliliği, ağırlaşan atık sorunu ve kentlerin altyapı gereksinmeleri, bizi ve belediyeleri krizin çevresel etkileri üzerinde birlikte çalışmaya yönlendirdi” dedi.

Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanmaması durumunda, ekonomik sürdürülebilirliğin de sağlanamayacağını dile getiren Tomasi, “UNDP olarak bizim amacımız, sorumlu bir şekilde üreten ve sorumlu bir şekilde tüketen toplumlar oluşturabilmek. Üretimimizi gerçekleştirirken ürettiğimiz ürünlerin geri dönüşümünün yapılabilmesi gerekiyor. Atıkların en aza indirgenmesi gerekiyor. Sıfır atık toplumuna bu şekilde ulaşabileceğimizi düşünüyorum” şeklinde konuştu.

Ercümen: Su altında en çok çöple karşılaşıyorum

Şahika Ercümen ise, “Son yıllarda en çok karşılaştığım şey, suyun altındaki atıklar ve çöpler. Etkilenen bir doğa, artık nefes alamayacak hale geldiğimiz bir gezegen ve beraberinde ekonomimizin de bundan çok etkilendiğini görüyoruz. Geri dönüşüm imkanlarını kullanmadığımız için çok büyük ekonomik kayıplar yaşadığımız bir gidişattayız. Sudaki Yaşam Savunucusu olarak bu görevi yapmaktan çok büyük bir onur duyuyorum.” dedi.

Etkinliğe katılan Kilis Belediye Başkanı Servet Ramazan ve Haliliye Belediye Başkanı Mehmet Canpolat da katı atık ve geri dönüşüm alanlarında UNDP ile birlikte yürüttükleri çalışmalar hakkında katılımcılara bilgi verdi. Konuşmaların ardından tekneyle dalış noktasına geçen heyet, Şahika Ercümen ve Claudio Tomasi’nin gerçekleştirdiği ‘Sıfır Atık Dalışı’nı takip etti.

‘Atık yönetim sistemi geliştirmeyi amaçlıyor’

UNDP, Hatay, Kilis, Şanlıurfa ve Gaziantep’te yerel idareleri ve özellikle belediyeleri sıfır atık sistemlerinin kurulması, etkin, verimli ve sürdürülebilir atık yönetimi ve bertarafı konularında gerekli plan, strateji ve politikaların geliştirilmesi, halkın çevre ve atık konularındaki duyarlılığının artırılması yoluyla destekliyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile UNDP tarafından yürütülen proje, yoğun göç baskısı altındaki Kilis ve Haliliye’de atık yönetimi uygulamalarını iyileştirmeyi ve toplum temelli, katılımcı bir atık yönetim sistemi geliştirerek toplumsal uyumu da desteklemeyi amaçlıyor.

Amerika Birleşik Devletleri Nüfus, Mülteciler ve Göç Yönetimi Bürosu (USBPRM) tarafından finanse edilen proje kapsamında belediyelere teknik ekipman, araç desteği, modern atık getirme merkezleri sağlanıyor. Proje sıfır atık konusunda bilinçlendirme eğitimleri, geri dönüşüm atölyeleri, geri dönüşüm konusunda mesleki eğitimler gibi aktivitelerle yerelde sıfır atık ve sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşılması amacıyla toplum desteği oluşturmayı amaçlıyor.

Ayrıca toplumu, sıfır atık hedefi doğrultusunda harekete geçirmek için çeşitli teşvik mekanizmaları oluşturuluyor. Proje kapsamında ayrıca iki kadın kooperatifinin desteklenmesi yoluyla kadınların istihdama katılımının sağlanması ve geri dönüştürülebilir atıkların ekonomiye kazandırılması için eğitimli “Geri Dönüşümcüler” yetiştirilmesi de hedefleniyor.

 

Çocukları panzerle öldüren polise verilen 19 bin TL. ceza ‘kanuna uygun’ bulundu

Şırnak‘ın Silopi ilçesinde bir eve çarpıp yedi yaşındaki Muhammed Yıldırım ile altı yaşındaki Furkan Yıldırım‘ın ölümüne neden olan polis memuru Ö.Y. hakkında verilen 19 bin TL para cezası ile amirine verilen beraat kararına dair yapılan istinaf başvurusu “kanuna uygun” denilerek reddedildi.

Zırhlı araç sürücüsü polis Ö.Y. ve onu görevlendiren amiri M.M. hakkında açılan dava, geçen yılın haziran ayında karara bağlanmıştı. Cizre 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi, panzer sürücüsü hakkında “taksirle bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanması” suçlamasıyla verilen 2 yıl 1 ay hapis cezasını 19 bin TL para cezasına çevirmişti. Mahkeme, polis amiri M.M. hakkında ise beraat kararı vermişti.

Esastan reddedildi

MA‘dan Gökhan Altay ve Mahmut Ruvanas‘ın haberine göre Yıldırım kardeşlerin aile avukatları, dosya savcısı ve Ö.Y.’nin avukatları, kararın bozulması talebiyle Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 16’ncı Ceza Dairesi, yapılan itirazları esastan reddetti.

Mahkemenin ret kararında, sanıkların ifadeleri hatırlatılarak, yerel mahkemenin verdiği kararın “kanuna uygun” olduğu savunuldu. Kararda, yerel mahkemenin verdiği karara ilişkin şu ifadelere yer verildi:

“Mahkemenin kararında …vicdani kanaatin kesin tutarlı ve çelişmeyen delillere dayandırıldığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksikliğin olmadığı ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğu eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu cezanın kanuni bağlamda uygulandığı anlaşıldığı…”

Bu gerekçelerle sanık Ö.Y.’nin avukatlarının yaptığı “beraat” başvurusu reddedilen kararda, sanık M.M. hakkında verilen beraat kararının da “hukuka uygun” olduğunu belirtildi. 

Dosya Yargıtay’a taşınacak

İstinaf Mahkemesinin verdiği kararı değerlendiren Yıldırım kardeşlerin aile avukatlarından Rojhat Dilsiz, gerçek sorumluların yargılanması ve soruşturmanın genişletilmesi taleplerinin bugüne kadar reddedildiğini anımsattı. Dilsiz, bu durumun “kabul edilemez” olduğunu belirterek, benzer taleplerle dosyayı Yargıtay’a taşıyacaklarını aktardı.

Ne olmuştu?

Şırnak, Silopi ilçesinin Karşıyaka Mahallesi‘nde 3 Mayıs 2017’de kullandığı panzerle manevra yaparken bir eve çarpan polis, içeride uyuyan yedi yaşındaki Muhammed Yıldırım ve altı yaşındaki Furkan Yıldırım adlı kardeşlerin ölümüne neden oldu. Panzer, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ilçe binasını korumakla yükümlüydü.

Savcılık olayla ilgili soruşturma başlattı, panzerin de sürücüsü polis Ö.Y. tutuklandı. Ö.Y. ile onu görevlendiren amiri M.M.’ye “taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak” suçundan dava açıldı. 15 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanan sanık polis Ö.Y. ilk duruşmada tahliye edildi.