Ana Sayfa Blog Sayfa 1561

Kuzey Ormanları’ndaki RES projesine karşı imza kampanyası başlatıldı

Kuzey Ormanları’nı ve göçmen kuşları tehdit eden İstanbul Rüzgâr Enerji Santrali (RES) projesine karşı çıkan çevre örgütleri change.org üzerinden imza kampanyası başlattı.

Almanya merkezli Dirkshof şirketinin sahibi olduğu Universal Wind Enerji Elektrik Üretim A.Ş. tarafından İstanbul Çatalca mevkilerindeki sık meşelik alanları yok ederek kurulumuna başlanan İstanbul RES Projesinde 44 adet RES tribünü dikilmesi planlanıyor. Türbinlerin yerleştirilmesi için de orman alanlarının tıraşlanarak yok edilmesi gerekiyor.

Göç yolu üzerinde

Bu bölgenin leylek ve kartal gibi birçok farklı göçmen kuş türünün Türkiye’ye giriş yaptığı göç yolu üzerinde bulunduğuna dikkat çeken örgütler, “Proje sahası, Istrancalarda ve Trakya bölgesinde yapılan RES projeleri nedeniyle göçmen kuşların güvenli geçiş yapabilecekleri ve dinlenebilecekleri son alanlardan birisi durumunda” dedi.

Neden iptal edilmeli?

Proje sahasının aynı zamanda Terkos Havzası Önemli Doğa Alanı’nın içerisinde yer aldığına dikkat çekilen kampanya metninde projenin neden iptal edilmesi gerektiği şu şekilde aktarıldı:

  • Proje sahası; sayıları her geçen gün azalan birçok yaban hayvanı türünün yuvası olan Çilingoz Yaban Hayat Geliştirme Sahası içinde ve çevresinde bulunuyor.
  • Proje; en az 300 yıllık kadim meşe ormanlarını ve bu ormanların içerisinde barındırdığı biyolojik çeşitliliği yok edecek.
  • Proje sahası her yıl 120 binden fazla leyleğin kullandığı göç yolu üzerinde yer alıyor. Küçük orman kartalının dünya nüfusunun %90’nıİstanbul Boğazı’ndan geçiş yapıyor. Rüzgar tribünleri kuşları girdabına alarak özellikle süzülerek göç eden kuşların ölümlerine neden olmasının yanında leyleklerin ve diğer süzülerek göç eden kuş türlerinin zorlu göç yolculuğunda dinlenme alanlarını yok edecek. Ayrıca bu alanda yaşayan en az 34 kuş türü, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle koruma altında bulunuyor.

  • Proje sahasının kuş uçuşu 2-20 km uzaklığında büyük yarasa kolonilerinin bulunduğu Çilingoz, Yaylacık Mağarası, Kocakuyu Mağarası, Gümüşpınar Mağarası ve İkigöz Mağarası gibi önemli mağaralar bulunuyor. Proje, aralarında küresel olarak tehdit altında olan yarasalar için doğrudan tehdit içeriyor.
  • Proje sahasının yer aldığı bölge, arıcılık faaliyetleri mutlak koruma altında bulunuyor.
  • Proje sahası, Tarihi Roma Su Yolu’na ait su galerisi hattı kalıntıları ile aynı bölgede bulunuyor

‘Hukuka ve ÇED işleyişine uygun değil’

Bu sayılan sebeplerden dolayı proje için verilen Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu raporunun hukuka ve ÇED işleyişine uygun olmadığı belirtilen açıklamada “Bölgedeki insanların yaşamını tehlikeye atan bu proje aynı zamanda İstanbul’un son doğal alanlarından birisini ve bu bölgede yaşayan yüz binlerce canlıyı yok edecek” denildi.

Açıklamada “İstanbul RES isimli rüzgar enerji santrali projesinin durdurulmasını, verilen ÇED olumlu kararının iptal edilmesini, başlatılmış olan tahribatın derhal durdurulmasını talep ediyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Çağrıda bulunan örgütler

Bireysel olarak da imza atılabilen kampanyaya çağrı yapan örgütler ise şu şekilde:

  • Kuzey Ormanları Savunması
  • Doğa Derneği
  • Türkiye Ormancılar Derneği
  • Çatalca Doğa Savunması
  • Doğal Yaşamı Koruma Vakfı (DAYKO)
  • Saray Doğayı Koruma Derneği
  • Vize İnsan Yaşam Doğa Derneği
  • Ergene Kent Konseyi
  • Marmaraereğliği Çevre Gönüllüleri Derneği
  • Silivri Çevre Derneği
  • Trakya Çevre Gönüllüleri Derneği
  • Doğaya Dönüş Derneği

Avrupa Konseyi Raporu: Türkiye, her 100 bin kişiye düşen tutuklu sayısında ilk sırada

Avrupa Konseyi‘nin bugün açıkladığı 2020 ceza istatistikleri raporuna göre, Konsey’in 47 üyesi arasında Türkiye 31 Ocak 2020 tarihi itibariyle her 100 bin kişiye düşen tutuklu ve hükümlü sayısında ilk sırada yer aldı.

Raporda, Rusya’dan sonra cezaevlerinde en fazla kişinin bulunduğu Konsey üyesi Türkiye olurken, Rusya’da tutuklu ve hükümlü sayısının 519 bin 618, Türkiye de ise tutuklu ve hükümlü sayısının 297 bin 19 olduğu açıklandı.

Rusya ve Türkiye’nin ardından 91 bin 870 tutuklu ve hükümlü sayısıyla Birleşik Krallık gelirken, Birleşik Krallık’ı 70 bin 130 tutuklu ve hükümlü sayısıyla Polonya takip etti.

Polonya’yı da sırasıyla, 70 bin 651 kişiyle Fransa, 63 bin 399 kişiyle Almanya, 60 bin 971 kişiyle İtalya, 58 bin 372 kişiyle İspanya ve 52 bin 609 kişiyle Ukrayna takip etti.

Her 100 bin kişiye düşen tutuklu ve hükümlü sayısı

Konsey üyesi ülkeler arasında 31 Ocak 2020 tarihi itibariyle her 100 bin kişiye düşen tutuklu ve hükümlü sayısı şöyle oldu:

Türkiye 357 kişiyle ilk sırada, Rusya 356 kişiyle ikinci sırada, Gürcistan 264 kişiyle üçüncü sırada, Litvanya 202 kişiyle dördüncü sırada ve Azerbaycan 209 kişiyle beşinci sırada yer aldı.

Rapor, Türkiye’nin cezaevi personeline en fazla tutuklu-hükümlünün düştüğü ülkeler sıralamasında da ilk sırada yer aldığını ortaya koydu.

Ayrıca, Türkiye cezaevlerinin en kalabalık olduğu ülke konumunda.

Türkiye’de cezaevlerinde her 100 yer için 123 tutuklu veya hükümlü kalırken, Türkiye’yi İtalya (120), Belçika (117), Kıbrıs (116) ve Fransa (116) takip etti.

Avrupa’da terör suçlarından hüküm giyen 30 bin 524 kişinin 29 bin 827’sinin Türkiye’de olduğu bilgisi de paylaşıldı.

Avrupa Konseyi kimlerden oluşuyor?

Avrupa Konseyi, 5 Mayıs 1949’da Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç tarafından Avrupa’da insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmak için kuruldu.

Türkiye ve Yunanistan, 9 Ağustos 1949’da Konsey’e katılıp kurucu üyeler arasındaki yerlerini aldı.

Konsey, 1950 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘ni kabul etti. Üye devletlerin sözleşmeye uyup uymadığı ise Konsey’e bağlı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından denetleniyor.

Danıştay’dan TSK’de türbana vize: Başörtüsü laiklik ilkesine aykırı değil

Türk Silahlı Kuvvetleri‘ndeki (TSK) kadın askerlerin türban takmasına izin veren yönetmeliğin iptali talebi Danıştay’da oy çokluğuyla reddedildi. Kararda, başörtüsünün laiklik ilkesine aykırı olmadığı savunuldu.

MSB: Düzenleme kamuoyunu ilgilendirmez

Halkın Kurtuluş Partisi (HKP), avukatları Doğan Erkan, Metin Bayyar ve Sait Kıran aracılığıyla söz konusu yönetmelik maddesinin iptali talebiyle Danıştay’da dava açtı. Düzenlemenin TSK’de türbanlı-türbansız ayrımı yaratacağı belirtilen dilekçede, bunun laiklik ilkesiyle bağdaşmayacağı, hukuksal düzenlemelerin dini kurala dayandırılamayacağı savunuldu.

Milli Savunma Bakanlığı ise Danıştay’a gönderdiği savunmada, “Bu düzenleme kurum ve kuruluşların kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum içi uygulamalarına ilişkindir. Partinin dava açma ehliyeti yoktur” iddiasında bulundu.

Oy çokluğuyla

DW Türkçe‘nin aktardığına göre, başvuruyu görüşen Danıştay 2. Dairesi, yönetmeliğin iptali talebini oy çokluğuyla reddetti. 5 üyenin 3’ünün oyuyla alınan karara başkan vekili Gürsel Mekik ve Mehmet Aydın muhalefet etti. Kabul oyu veren üç üye arasında bulunan Hayriye Şirin Ünsel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından daha önce HSYK üyeliğine, buradaki görevinin sona ermesinin ardından ise Danıştay üyeliğine atanmıştı.

AİHM kararına atıf

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından dini konularda yapılan düzenlemelerde devletin takdir yetkisine belli çerçevede sahip olduğunun kabul edildiği savunulan kararda, buna ilişkin AİHM’in Leyla Şahin/Türkiye ve Kurtulmuş/Türkiye kararları örnek verildi. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve anayasada “din ve vicdan özgürlüğünün korunduğu” belirtilen kararda, şu değerlendirme yapıldı:

“Din ve vicdan özgürlüğünün dış boyutu, kişinin dinini, inancını ve düşüncesini dışa vurma şeklidir. Başörtüsü takmanın da bu özgürlükler kapsamında bir dışa vurum şekli olduğu açıktır. Öte yandan başörtüsü takmanın dini bir gereklilik mi, bir ibadet şekli mi veya kültürel bir gereklilikten mi olduğuna ilişkin kişi kendisi karar verecektir. Bu karar din veya inanca ilişkin olmakla beraber kişinin manevi iç dünyası ile ilgili yönüdür.

Bu durumda başörtüsü takmanın din, inanç ve kültür boyutu bulunan bir uygulama olduğu, dışa dönük bir boyutunun bulunduğu ve yukarıda atıf yapılan sözleşmeler gereği din ve vicdan özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği hususunda bir duraksama bulunmamaktadır.”

‘Başörtüsü gündelik yaşamın bir parçası’

AİHM’in Singh/Fransa kararına göre, “başörtüsünün ‘kuvvetli dış sembol’ veya ‘pasif dış sembol’ olarak sayılmasının, toplumların yapısına göre nasıl algılandığına göre değişeceği ve bu belirlemenin ulusal makamların takdirine bırakılacağı” savunulan kararda, şöyle denildi:

“Ülkemizde başörtüsü, tarihi, dini ve kültürel boyutuyla uzun yıllar toplumun büyük bir kısmı tarafından kabul görmüş ve gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Başörtüsü takan bireylerle, takmayanların uzun yıllar bir arada hatta aynı aile ortamında bile sorunsuz bir şekilde yaşamaya devam ettikleri bilinmektedir. Bu da başörtüsü takan bireylerin diğer kişiler üzerinde sistematik bir baskı oluşturmadığını göstermektedir. Dava dosyasına ise davacı siyasi partinin belirttiği varsayımlar dışında bir baskı oluşturduğuna dair bir bilgi, belge veya sunulmamıştır.”

Gerekçeli kararda, mevzuatta, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personelin başı örtülü olarak çalışmasını açıkça yasaklayan herhangi bir kanun hükmünün de bulunmadığı vurgulandı. 

Muhalif üyeler: Resmi Gazete’de yayınlanmalıydı

Karara usul yönünden muhalefet eden Başkan Vekili Gürsel Mekik ve Mehmet Aydın, karşı oy yazılarında, kamu personeline ait genel hükümleri kapsayan yönetmeliklerin Resmi Gazete’de yayımlanması gerektiğini ifade etti. İki üye, bu nedenle hukuka aykırı olan yönetmeliğin iptal edilmesi gerektiğini belirtti.

Karar, davayı açan HKP’ye tebliğ edildi. Parti, 30 gün içinde kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu‘na taşıyabilecek. Danıştay’ın en üst karar organı olan İDDK’nin vereceği karar kesin nitelik taşıyacak. Parti avukatları, ret kararını Danıştay İDDK’ya götüreceklerini açıkladı.

AB’nin 87 milyar Euro değerinde doğal gaz yatırımı atıl kalma riski taşıyor

Bağımsız bir düşünce kuruluşu olan Global Energy Monitor tarafından  yayınlanan rapor, Avrupa Birliği‘nde inşaat halinde ya da proje aşamasında 87 milyar Euro değerinde doğal gaz altyapısının atıl kalma riskiyle karşı karşıya bulunduğunu ortaya koyuyor.

Kamu ve özel sektörün mevcut doğal gaz yatırımlarını hayata geçirmesi durumunda, AB’nin iklim hedeflerine ulaşma olasılığı azalacak ya da kapasitesinden çok daha az kullanılacak bu projelere milyarlarca dolar harcaması gerekecek.

Yüzde 55 azaltım taahhüdü var

Geçtiğimiz aralık ayında AB, emisyon taahhüdünü 2030 yılına kadar yüzde 55 azaltım şeklinde yeniledi. Avrupa Komisyonu tarafından 2020’de yayınlanan bir analiz, bu hedefe ulaşmak için bir fosil yakıt olan doğal gaz tüketiminin 2020 ile 2030 yılları arasında yüzde 36 düşmesini gerektiğini gösteriyor.

Finansal akış sürüyor

Global Energy Monitor’un raporu, AB’ndeki mevcut doğal gaz kurulu gücünün arz fazlası yarattığını gösteriyor. Buna rağmen bu doğal gaz projelerine finansal akış sürüyor.

İnşaat halindeki veya planlama aşamasındaki tüm projelerin tamamlanması durumunda, mevcut durumda zaten tamamı kullanılamayan kapasitenin yüzde 35 artması öngörülüyor.

Fosil yakıtlara bağımlı hale getirebilir

Rapora göre, kapanan kömür santrallerinin doğal gazla ikame edilmesi iklim hedefleriyle tutarsızlık barındırıyor; çünkü doğal gaz boru hatları, LNG terminalleri ve termik santraller gibi altyapıların uzun kullanım ömürleri var ve Avrupa’nın enerji sistemini fosil yakıtlara bağımlı hale getirme riski taşıyor.

Bu rapor, AB’nin enerji arz güvenliğini korumak üzere 2030 yılına kadar yeni doğal fosil gaz altyapısına ihtiyaç duymadığını ortaya koyan, enerji modelleme danışmanlık şirketi Artelys tarafından 2020 yılında gerçekleştirilen analizin bulguları üzerine inşa ediliyor.

‘İhtiyaç duyulmayan altyapıya milyarlar harcanıyor’

Raporun baş yazarlarından ve Global Energy Monitor‘da Petrol ve Doğal Gaz Programı Direktörü Mason Inman, “Araştırmamız, AB’deki doğal gaz altyapısının, AB’nin doğal gaz ithalat kapasitesini yüzde 35 artırma potansiyeline sahip hızda inşasına ve planlamasına devam ettiğini gösteriyor. Ancak AB’nin iddialı iklim hedefleri, doğal gaz tüketiminin 2030 yılına kadar keskin düşüşünü, 2050’ye kadar ise bu düşüşün devamını gerektiriyor” dedi.

Inman, “Dolayısıyla AB’nin emisyonlarının, iddialı iklim hedefleriyle uyuşmayan şekilde artması ya da AB’nin ihtiyaç duyulmayan doğal gaz altyapısına milyarlarca Euro harcaması olası görünüyor” ifadelerini kullandı.

Kömürde Çin riski

Global Energy Monitor geçtiğimiz günlerde dünyadaki kömürlü termik santral planlarının yıllık değerlendirmesini sunan “Yükseliş ve Çöküş 2021: Kömürlü Termik Santrallerin Küresel Takibi” isimli bir rapor daha yayınlamıştı.

Raporda, Çin haricindeki dünya genelindeki kömür kurulu gücünün art arda üç yıldır azaldığı ancak Çin’in bu ivmeyi aşağıya çektiği belirtilmişti. Rapora göre 2020’de toplam kurulu gücü 87,4 GW olan planlanan kömür santrallerinin yüzde 85’i Çin’de ve Çin, Türkiye ve Balkanlar’daki kömür santrallerinin de yegâne yatırımcısı olmayı sürdürüyor.

 

WWF: Hem sağlık hem de ekoloji için hayvan eti tüketimi azaltılmalı

Dünya Doğayı Koruma Vakfı, (WWF) Almanya halkının beslenme alışkanlığının bıraktığı ekolojik ayak izini ortaya koyan “Gelecek tabaklarımızda yatıyor” isimli araştırmasının sonucunda hem ekoloji hem de sağlık için hayvan eti tüketiminin azaltılması gerektiğine vurgu yaptı.

Çarşamba günü Berlin‘de açıklanan araştırmanın raportörü Tanja Dräger de Teran da “Beslenme alışkanlıklarımız gezegen açısından en üst seviyede belirleyici” ifadelerini kullandı.

Dünya genelinde yaşanabilir alanların yaklaşık üçte birinde tarımsal faaliyet yürütülürken, bu durum biyolojik çeşitlilik kaybının yüzde 70’ine, ormanların yok olmasının ise yüzde 80’ine neden oluyor.

Ayrıca, küresel ısınmanın başlıca sebeplerinden biri kabul edilen sera gazının yüzde 21-37’si ise beslenme alışkanlıklarıyla ilgili olduğu belirtiliyor.

Beslenme alışkanlıkları değişmeli

WWF tarafından hazırlanan raporda beslenme alışkanlıklarıyla ilgili, “Beslenme alışkanlığımızı değiştirmediğimiz sürece, etkili bir iklim koruma siyaseti ve Paris İklim Zirvesi hedeflerini tutturmak mümkün değil” denildi.

Araştırmaya göre, daha fazla sebze ve meyvenin tüketilmesi beslenmeye bağlı sera gazı emisyonlarını ve doğal alanların tüketimini önemli ölçüde azaltacak.

Rapordaki bir diğer bilgi de, günümüzde kişi başına düşen ortalama tarım alanı 2 bin metrekare. 2050 yılında, hem dünya nüfusunun artması hem de iklim krizi sebebiyle bu oranın bin 700 metrekareye düşmesi bekleniyor.

Tarım alanlarının tamamı gıda için ayrıldı

Raporu hazırlayan uzmanlar, beslenme alışkanlıklarıyla ilgili şu oranları paylaştı:

Bugünkü beslenme alışkanlıklarımız, sahip olduğumuz tarım alanının neredeyse tamamını gıda üretimine ayırmamızı zorunlu kılıyor. Bu alanların yüzde 75’i sadece et, süt ve yumurta gibi hayvansal besinlerin üretimi için kullanılıyor.”

Uzmanlara göre, söz konusu bu oranlar oldukça yüksek.

Mevcut tarım alanlarında, enerji üretiminde, tekstilde, ilaç sanayisinde, organik bazlı plastik yapımında kullanılacak bitkileri de yetiştirmeye ihtiyaç olduğu, temeli petrole dayanan ham maddelerden uzaklaşmak için bunun bir mecburiyet olduğu kaydedildi.

 

Hayvan yemleri bir diğer önemli konu

Raporda hayvan yemlerine de dikkat çekilirken, “Hayvan yemlerine katılan soya, tarımsal faaliyetler nedeniyle ortaya çıkan sera gazı emisyonlarının açık ara birinci sebebi” ifadeleri kullanıldı.

Rapor, tüketilen soyanın büyük bir kısmının Brezilya’da üretildiği ve bunun için de yağmur ormanlarının yok edildiğini açıklarken, bu ürün hayvanlardan insanlara bulaşan HIV, Sars, Ebola ve Covid-19 gibi hastalıkların ortaya çıkması için bir risk oluşturuyor.

Mehmet Boynukalın Ayasofya imamlığı görevinden ayrıldı

Anayasa‘nın değiştirilemez maddelerinden  “laikliğin” çıkarılmasını talep etmesiyle gündeme gelen ve sonrasında İstanbul Sözleşmesi konusundaki açıklamalarıyla tepki çeken Ayasofya Baş İmamı Prof. Dr. Mehmet Boynukalın’ın görevinden istifa etti. Boynukalın’ın Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘ndeki akademik görevine geri döndüğü belirtildi.

Geçici görevlendirme ile Ayasofya-i Kebir Camii’nde imamlık vazifesini yürüten Prof. Boynukalın’ın görevden ayrılma talebinin kendisinden geldiği belirtildi. Talep, olumlu yanıt buldu.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde akademik kariyerine devam edecek olan Boynukalın’ın son tweeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgiliydi. 

Paylaşımları AKP içinden de tepki çekmişti

“Anayasa’da İslam olsun”, “Kur’an-ı Kerim aileyi yönetim hakkını erkeğe vermiştir” açıklamaları tepki çeken Boynukalın, Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılması sonrası, “İstanbul sözleşmesi kaldırılmış. Hamdolsun. Allah razı olsun. Haklı ve güçlü insan = Haklı ve güçlü Türkiye” paylaşımında bulunmuştu.

Mehmet Boynukalın’ın açıklamalarına AKP içinden de tepki gelmiş, Halkla İlişkiler ve Sivil Toplum Başkanı Özlem Zengin “Bu açıklamalar siyasetin yükünü arttırıyor. Siyaset çok ağır bir iş. O yüzden bence herkes kendi işini yapmalı diye düşünüyorum” eleştirisinde bulunmuştu.

AKP TBMM Grup Başkanvekili Bülent Turan da “Sn. Mehmet Boynukalın Ayasofya’nın açılışı gibi tarihi bir meydan okumayı gölgede bırakacak bir tavırla sürekli polemiklerin içinde olmanız Ayasofya için bedel ödeyen herkesi üzmekte!” demişti. 

Samandağ’ın RES mücadelesi Anayasa Mahkemesi’nde

Video Haber: Burcu Özkaya

*

Hatay ve çevresinde inşa edilen rüzgar enerji santralleri, tarım alanlarına, yerleşim yerlerinin hemen yanına ve inanç merkezlerine kurulması nedenleriyle yöre halkı ve çevre aktivistlerinin tepkisine neden oluyor.

Son olarak  Samandağ ve Defne ilçeleri arası bir bölgede yer alan Aknehir’e 2009 yılında kurulan RES’ler bölge halkının uzun süre direnmesine rağmen hayata geçti.

 

Fina Enerji’ye bağlı Ziyaret RES Elektrik Üretim Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından işletilen ve yerleşim yeri, zeytinlik, tarım alanı, kuş göç yolu ve iki önemli ibadet merkezinin olduğu yere kurulan RES’lere karşı mücadele,  hem halk eylemleri hem de hukuki boyutuyla sürdü.

Dava Avukatı Mehmet Horus, bilirkişi raporlarında kendilerini haklı çıkaran birçok noktanın altı çizilmesine rağmen mahkemenin davanın reddine karar verdiğini, yargılama sürecinin Anayasa Mahkemesi’nde devam ettiğini belirtti.

İnanç merkezlerinin dibinde 

Geçmişi 1500 yıl önceye dayanan St. Simon Manastırı, Samandağ ve Defne ilçesi arası bir bölgede, 479 metre yükseklikte bir tepede yer alıyor. Arap Aleviler için önemli bir ziyaretgah olan El-Arabi Türbesi de manastırla aynı bölgede bulunuyor.

 

Meteorolojiden uyarı: Sıcaklıklarda sert düşüş yaşanacak

Meteoroloji Genel Müdürlüğü bugünden itibaren yurdun batı kesiminde, özellikle Marmara Bölgesi ve İç Anadolu’da çok sert sıcaklık düşüşleri olacağını açıkladı.

Dün 20 dereceleri gören İstanbul’da sıcaklık 8 dereceye kadar inecek. Yine dün 20 derece olan Ankara’da ise bugünkü sıcaklığın 5 dereceye kadar inmesi bekleniyor.

Kuvvetli yağış

Batı kesiminde kuvvetli rüzgârın yanı sıra gök gürültülü yağış da zaman zaman etkili olacak. Uzmanlar, rüzgârın Marmara’da fırtınaya da dönüşebileceği uyarısında bulundu. İstanbul’da bugün kuvvetli yağış geçişlerinin etkili olabileceği belirtildi.

Soba zehirlenmelerine karşı tedbir

Meteoroloji, Bursa’da da yine sert sıcaklık düşüşü yaşanacağını, Uludağ’da ise kar yağışının etkili olacağını açıkladı. Cuma, cumartesi, pazar günleri İç Anadolu’da da yer yer kar yağışının etkili olabileceği tahmin ediliyor.

Bursa, İç Ege ve İç Anadolu’da soba zehirlenmelerine karşı tedbir alınması da istendi. Doğu Anadolu’da kuvvetli rüzgâr bekleniyor. Urfa ve Mardin çevrelerinde ise toz taşınımı bekleniyor.

Rüzgârın saatteki hızının 70 kilometreyi bulacağı tahmin ediliyor. Hafta başından itibaren ise sıcaklıklar yükselecek.

İklim krizi denizlerdeki istilacı türleri artırıyor

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün 2020 yılında düzenlediği “İklim Değişikliği ve Denizlerimiz” konulu çalıştayda ortaya konulan bilimsel görüşler, İklim Değişikliği ve Türkiye Denizleri Üzerine Etkileri kitabında toplandı.

41 uzmanın katkıda bulunduğu kitapta, iklim değişikliği ile denizel ekosistemin ilişkisi üzerine yapılan çalışmaların sonuçları yer aldı.

‘Balon balıkları gibi türler artacak’

Kitabın editörlerinden İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi ve TÜDAV Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk, iklim değişikliğinin denizlerdeki etkilerini DHA’ya anlattı.

Prof. Dr. Öztürk, “Deniz suyu sıcaklığının artışı ile birlikte, Akdeniz’de başta mercan türlerinde beyazlama ile yılan balıklarının göç yollarının değişmesi görülebilir. Yine aynı zamanda iklim değişikliği yabancı türdeki balıkların farklı denizlere gelmesini kolaylaştırır. Deniz suyu seviyesinin artışı, bir yandan da deniz suyu sıcaklığının artışı demek. Deniz suyu sıcaklığının artışı da belli canlı türlerinin bir denizden başka bir denize gitmesi anlamına geliyor. Bu durumdan dolayı balıkçılıktaki verim azalabilir ve yabancı deniz anaları, balon balıkları gibi türler daha fazla denizlerimize girebilir” dedi.

‘İzleme programı şart’

İklim değişikliğinin araştırılması için izleme programının şart olduğunu belirten Prof. Dr. Öztürk, “Asitleşme ise deniz suyundaki PH değerinin düşmesidir. Denizlerdeki PH değerinin düşmesi de birçok canlı grubunun kabuk yapma sürecinin azaltması demektir. Deniz kestaneleri ve deniz yıldızları başta olmak üzere birçok türün popülasyonunun azalması anlamına gelir. Yine deniz suyundaki asitleşme ile aşırı plankton patlamaları yaşanabilir. Burada önemli olan denizlerin izlenmesidir” ifadelerini kullandı.

‘Deniz çayırları korunmalı’

20 sene sonra Trabzon’da ya da Giresun sahillerinde birçok farklı balık türlerinin olacağını söyleyen Prof. Dr. Öztürk, “Denizlerdeki durumun çözümlerinden biri Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’inde bulunan deniz çayırlarının çok iyi korunması” dedi.

Deniz çayırlarının oksijene destek olduğunu belirten Öztürk, “Yine Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin çevreye ve doğaya yatırım yapması lazım. Mesela deniz çayırlarının korunmasını rehine olarak gösterip, Dünya Bankası’ndan para almak mümkün” ifadelerini kullandı.

‘Akdeniz Havzası’ndaki yerel türler tehdit altında’

Denizlerle ilgili çalışmanın Birleşmiş Milletler Okyanus On Yılı (UN Ocean Decade, 2021-2030) dönemini kapsayan süreçte ve 22-23 Nisan’da çevrim içi gerçekleştirilecek iklim değişikliği temalı Liderler Zirvesi‘nin öncesinde çıkarılmasını önemsediklerini vurgulayan Prof. Dr. Öztürk şu ifadeleri kullandı:

‘İklim Değişikliği ve Türkiye Denizleri Üzerine Etkileri’ başlıklı bir kitapta ikim değişikliğinin denizel ekosisteme, kıyılarımıza, kültürel mirasa, insan sağlığına olan etkileriyle alınabilecek önlemler yanında başta belediyelere ve ilgili devlet kurumlarına değişime uyum konusunda fikir veriyor.  Denizel biyolojik zenginliğiyle bilinen Akdeniz Havzası, yerel türlerin çoğunun tehdit altında olduğu bir sıcak nokta artık. Kitabın, yayımlanması büyük önem taşıyor.

‘Akdeniz’in suyu 50 yılda 1,5 derece arttı’

Kitabın editörlerinden Orta Doğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu da “Türkiye denizlerinde zaman geçirmeden uzun erimli ölçüm ve izleme çalışmalarına her zamankinden daha fazla ihtiyaç bulunuyor. Son çalışmalar geçen 50 yılda Akdeniz’de yüzey deniz suyu sıcaklığının yaklaşık 1,5 derece arttığını gösteriyor” dedi. Salihoğlu konuşmasına şöyle devam etti:

Tahminler 2100 yılında deniz seviyesinin bir iki 2 metre arası artabileceğini, bundan Akdeniz sahil nüfusunun büyük ölçüde etkileneceğini gösteriyor. Deniz kıyısında bulunan bütün yerleşimlerin ayrıntılı uyum planlarını yapmaları gerekiyor. Soluduğumuz havadaki oksijenin yüzde 50’den fazlasını sağlayan denizlerde de iklime bağlı olarak değişimler yaşanıyor. Denizlerdeki iklim ilintili değişimler, bütün insanlığı olumsuz etkileyecek niteliktedir. Esasen, iklim değişikliği ve etkileri çok disiplinli uzmanlık isteyen konulardır. Deniz ekosistemlerin üzerindeki baskıyı azaltmak, değişen iklim ile beraber, iklim değişikliğine adaptasyon ve değişikliğin etkilerini azaltmak için sosyal ve ekonomik olarak uygulanabilir doğa temelli çözümler geliştirmek gerekiyor.

İstanbul Tabip Odası’ndan koronavirüs vaka sayıları hızla artan İstanbul için beş acil tedbir 

İstanbul’da son günlerde meydana gelen koronavirüs vaka sayılarındaki artış sebebiyle İstanbul Tabip Odası, hemen uygulanması için beş acil tedbirin alınmasını istedi.

İstanbul’un vaka sayısında Türkiye ortalamasının üstünde olduğu belirtilirken, şehirde altı hafta içinde vaka sayısının 10 kat arttığı vurgulandı.

Şehirde durumun daha da kötüleşmemesi için, yaygın test/hızlı aşılama, ekonomik-sosyal destekli kapanma/kademeli-kontrollü açılma, sistematik filyasyon/etkili izolasyon, acil kamulaştırma/yeniden izolasyon ve şeffaf yönetim/insan hakları merkezli pandemi mücadelesinin başlatılması gerektiği belirtildi.

Yayın test/Hızlı aşılama

İstanbul Tabip Odası, koronavirüs aşısının iktidarın bir lütfu değil, her vatandaşın hakkı olduğunun altını çizdi:

Ülkemizde halen uygulanan PCR testi daha yaygın olarak kullanılmalı, bunun yanında daha hızlı sonuç veren testler ile sistematik bir filyasyon planlaması yapılmalı, testlerle hangi varyantların görüldüğü, kümelenmeler ve bulaş kaynakları kamuoyuna açıklanmalıdır.

Ücretsiz, güvenli ve etkili aşı siyasi iktidarın bir lütfu değil her yurttaşın en doğal hakkıdır. Öncelik sırasında 2A grubunda yer alanlar başta olmak üzere etkili ve güvenli olduğu kanıtlanmış aşı hızlı bir şekilde tüm yurttaşlara sağlanmalıdır.”

Ekonomik-Sosyal Destekli Kapanma/Açılma

İstanbul için kapanmanın kaçınılmaz hale geldiği ve 28 günlük adil bir tam kapanmanın uygulanması gerektiği kaydedildi:

Şimdiye kadar yürütülen salgın politikalarının sonucu olarak ‘kapanma’ bugün İstanbul için kaçınılmaz hale gelmiştir. Kısıtlamaların herkese eşit uygulandığı 28 günlük ‘adil bir tam kapanma’ uygulanmalı; sağlık, gıda, taşımacılık, güvenlik, belediye hizmetleri gibi yaşamsal önemdeki sektörler hariç olmak üzere tüm işyerlerinde çalışma durdurulmalı, çalışmanın sürdürüldüğü sektörlerde mesai saatleri kısaltılmalı, güvenli çalışma ortamı sağlanmalı ve mümkün olan işlerde evden çalışmaya geçilmelidir.

‘Kapanma’ ile vaka sayılarında azalma sağlanması sonrasında epidemiyoloji biliminin kurallarına uygun şekilde ‘kademeli, kontrollü açılma’ uygulanmalıdır.”

Sistematik filyasyon/Etkili izolasyon

Hastaların ve temaslıların tespitinin tek başına yeterli olmadığı dile getirilirken, hastaların izolasyonunun sağlanması gerektiğine işaret edildi:

Salgınla mücadele için filyasyon çalışmaları sistematik olarak hayata geçirilmelidir.

Ancak hastaların ve temaslıların tespiti kendi başına yeterli değildir. Hasta kişilerin izolasyonu ve temaslıların karantina altına alınması gerekir. Bu koşulların ise evlerde sağlanması birçok durumda mümkün olmamakta ve ev içi bulaş ciddi bir sorun oluşturmaktadır.

Bu nedenle kamuya ait yurtlar, misafirhaneler ve benzeri yerler izolasyon ve karantina amacıyla kullanılmalıdır.”

Acil kamulaştırma/Yeniden sosyalizasyon

İstanbul Tabip Odası, koronavirüs salgınına yakalanmış hastaları tedavi etmekten kaçınan veya ücret talep eden özel hastaneler hakkında gereğinin yapılması gerektiğini ifade etti:

Salgınla başa çıkabilmek için birinci basamağı parçalayan düzenlemeden ve liste tabanlı uygulamadan vazgeçilmeli; hızla uygulanacak ‘Yeniden Sosyalizasyon’ programıyla topluma dayalı ve nüfus tabanlı, birinci basamak sağlık örgütlenmesi hayata geçirilmelidir.

Covid-19 hastalarını kabul etmekten kaçınma ve/veya hastalardan ücret talep etme benzeri salgını fırsata çevirmeye çalışan özel hastaneler hakkında hızla gerekli yaptırımlar uygulanmalı, bunun yanında ihtiyaç durumunda pandemi ile mücadelede yeterince etkili ve verimli olmadığı görülen özel sağlık kuruluşları kamulaştırılmalıdır.”

 

Şeffaf Yönetim/İnsan hakları merkezli pandemi

Salgına karşı alınan önlemler öne sürülerek her türlü muhalefetin bastırılmasının kabul edilemeyeceği gibi, salgınla mücadele için insan hakları merkezli pandemi mücadelesi uygulanması gerektiği ifade edildi:

Salgınla ilgili bütün veriler başta Türk Tabipleri Birliği ve uzmanlık dernekleri olmak üzere toplumla açık olarak paylaşılmalı, salgın mücadelesinde ilgili bütün kurumlara yer verilmelidir.

COVID-19 salgınıyla mücadelenin bir ‘güvenlik meselesi’ haline getirilerek insan hakları ihlallerinin yaygınlaştırılması; ‘tedbirler’in her türlü muhalefetin bastırılması, demokratik hakların engellenmesi için kullanılması hiçbir şekilde kabul edilemez. Salgınla mücadele için insan hakları merkezli pandemi mücadelesi uygulanmalıdır.”