Ana Sayfa Blog Sayfa 1237

Van Gölü Havzası’ndaki kuraklık kuşların yaşam alanlarını daralttı

Van Gölü Havzası‘ndaki bazı sulak alanların iklim değişikliğine bağlı kuraklık nedeniyle daralması, göç yolundaki kuşları da etkiledi.

Göçmen kuşların Kuzey Afrika‘dan İran‘a uzanan yolculuğunda en önemli konaklama merkezlerinden Van Gölü Havzası, sulak alanlarıyla çok sayıda türden binlerce kuşu bünyesinde barındırıyor.

Sıcaklıkların artması ve buharlaşma nedeniyle göl, baraj, akarsu ve sulak alanlardaki su seviyesinin düşmesi, bazı göllerin tamamen kuruması, başta flamingolar olmak üzere havzadaki kuşların konaklama alanlarının değişmesine yol açtı.

Fotoğraf: AA

Gölağzı ve Çelebibağı’nı mesken edindiler

Binlerce flamingoya her yıl ev sahipliği yapan Özalp ilçesindeki Akgöl ile Saray ilçesindeki Tuz Gölü‘nün tamamen kuruması, havzadaki sulak alanlardaki seviyenin düşmesi ve Van Gölü kıyılarında yaşanan çekilmeyle yaşam alanları daralan kuşlar, bu sene daha çok akarsularla gölün buluştuğu Gölağzı ve Çelebibağı sulak alanlarını mesken edindi.

Erçek sazlıkları, Erciş ilçesindeki sulak alanlar ve gölün sığ bölgelerinde daha önce yoğunlukla görülebilen kuşlar, bu yıl gölün iç kısımlarına ve diğer sulak alanlara gitmeye başladı.

Fotoğraf: AA

Flamingolar olumsuz etkilendi

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Biyoloji Bölümü Zooloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özdemir Adızel, AA’ya yaptığı açıklamada flamingoların her yıl ilkbaharda ülkenin iç bölgelerinden ve Kuzey Afrika‘dan gelip bir süre burada bekledikten sonra üremek için İran‘ın Urmiye Gölü‘ne ve Hazar bölgesine gittiklerini söyledi.

Flamingoların şubat ayından itibaren havzaya gelerek hava soğuyuncaya kadar bölgede kaldığını anlatan Adızel, bu yıl kurak geçen mevsimin flamingoların doğal yaşam alanlarını olumsuz etkilediğini belirtti.

Fotoğraf: AA

Van Gölü’nde iklim krizi etkisi

Son yıllarda daha fazla hissedilen küresel ısınmanın Van Gölü’nü de etkilediğine dikkati çeken Adızel, şöyle konuştu:

“Kuraklık ve hızlı buharlaşma sonucu göl ve gölü besleyen kaynaklar daralıyor. Gölde yaz sıcaklarının da etkisiyle daralma yaşanıyor. Bu nedenle kuşların barındığı kıyılar ve delta bölgeleri hızla küçülüyor. Bu durum kuşları daha dar alanlarda yaşamaya zorluyor.”

‘Gölün korunması şart’

Flamingoların suyun içinde yaşayan küçük canlılarla beslendiğini dile getiren Adızel, ” Flamingoların bedenleri yedikleri besinlerden dolayı pembe renge kavuşur. Gece olduğu zaman kıyıya çıkarlar ve geceyi kumsalda geçirirler. Günün ışımasıyla tekrar beslenmek üzere suya girerler” dedi.

Adızel, Van Gölü’nün korunması konusunda herkesi duyarlı olmaya çağırarak, “Başta kirlilik olmak üzere gölün çok hassasiyetle korunması gerekiyor. Göle veya gölü besleyen su kaynaklarına karışan bütün kirlilik kaynakları son yönetmeliklere göre acilen güncellenmelidir” diye konuştu.

 

 

Berkin Elvan’ın anne ve babasına ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ davası

Gezi Parkı eylemleri sırasında polisin attığı gaz kapsülü nedeniyle, uzun süre yoğun bakımda kaldıktan sonra yaşamını yitiren Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’la babası Sami Elvan’a Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettikleri iddiasıyla dava açıldı.

Diken‘den Canan Coşkun‘un haberine göre Elvan çiftinin, gaz kapsülünü atan polis F.D.’nin yargılandığı davanın 23 Eylül 2020 ve 29 Ocak 2021’de görülen duruşmalarından sonra yaptıkları açıklamalar sebebiyle ayrı ayrı dokuz yıl dört aya kadar hapisleri isteniyor.

Erdoğan, ‘Emri ben verdim’ demişti

Gezi Parkı eylemleri sırasında o dönem başbakan olan Erdoğan, “Herkes ‘Polise emri kim verdi’ diye soruyor. Açıklıyorum, emri ben verdim” demişti.

Erdoğan, Elvan’ı ölümünden üç gün  “Terör örgütlerinin içine aldığı, terör örgütlerinin içinde yüzü poşulu, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyelerle olan bir çocuk” diye tanımlamış, annesi Gülsüm Elvan’ı da miting alanında yuhalatmıştı. 

Gülsüm ve Sami Elvan, Erdoğan’ın bu açıklamaları nedeniyle 23 Eylül 2020 ve 29 Ocak 2021’deki duruşmaların sonrasında İstanbul adliyesinin önünde yaptıkları açıklamalarda oğullarının öldürülmesinde Erdoğan’ın sorumluluğunun bulunduğunu vurguladı, açıklamalarını eleştirdi.

Kağıthane Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Büro Amirliği’ne bağlı polislerin her iki duruşmanın sonrasında yapılan açıklamaları savcılığa bildirmesine üzerine Elvan çifti hakkında soruşturma başlatıldı.

‘2014’den beri adalet arıyoruz, sözlerimin arkasındayım’

Gülsüm Elvan, savcılıkta verdiği ifadede sözlerinin eleştiri olduğunu, kimseye hakaret etmediğini ifade etti. Sami Elvan da şunları söyledi:

“Biz 2014 yılında çocuğunu kaybetmiş ve o tarihten bu yana adalet arayan bir aileyiz. Adliyeye geldiğimizde bu adaleti bulamadığımız için eleştiri mahiyetinde söylemlerde bulunuyoruz. Bu sözlerimin arkasındayım. O dönemin başbakanı olan kişi çocuğumu terörist olarak nitelendirdi ve eşimi miting alanında yuhalattı. Ben kimseye hakaret etmedim. Gerçekleri dile getirdim ve eleştiride bulundum.”

İlk duruşma 20 Ocak’ta

Elvan çifti, takipsizlik kararı talep etse de Basın Suçları Soruşturma Bürosu savcısı Enes Kocakale, Elvan çiftiyle ilgili ‘cumhurbaşkanına hakaret’ suçlaması yönünden yeterli şüphe olduğunu iddia ederek iddianame düzenledi.

İddianame, İstanbul 43. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İlk duruşma 20 Ocak 2022’de yapılacak.

Trakya’nın eşsiz tarım toprakları göz göre göre nasıl yok edildi?

Dosya Haber: Serap CÖMERTOĞLU İŞCAN

*

Türkiye’nin buğday ve ayçiçek ambarı niteliğindeki Trakya toprakları yok olmak üzere. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sinin yaşadığı bölgenin yüzde 81,6’sı işlemeli tarıma uygun.

Ancak bu topraklar yanlış tarım politikaları, çarpık kentleşme, plansız sanayileşme, çevre planlarına aykırı şekilde yapılan projeler, hukuk dışı uygulamalar ve çevre kirliliği gibi nedenlerle işlevsiz hale getirildi.

Trakya topraklarındaki uygulamalar, temiz hava, su ve toprağa ulaşımın engellenmesine neden olurken, temel yaşam hakkını da ihlal ediyor.

Kirlilik tarım yapılamayacak düzeyde

Tarım alanlarının, plansız sanayileşme ve çeşitli uygulamalarla yok edilmesi, gıda krizi açısından da risk oluşturuyor. Gıda ve halk sağlığına ilişkin uyarılarda bulunan uzmanlar, toprak kirliliğinin neredeyse tarım yapılamayacak düzeyde olduğunu söylüyor.

Trakya’da tarımsal ürünlerde bulunan ağır metallerin, Dünya Sağlık Örgütü ve Gıda Mühendislerinin ön gördüğü üst limitlerin 2-3 katı olduğu belirtilirken, toprak varlığı yerine sermaye ve yatırımların idareciler tarafından tercih edildiği öngörülüyor.

Kirlenmiş toprağın ciddi riskler oluşturduğuna dikkat çeken uzmanlar, Trakya’nın birinci derece tarım toprakları üzerindeki tehlikeleri ve tarım topraklarının amacı dışına nasıl çıktığını, Yeşil Gazete’ye anlattı.

Fotoğraf: Turhan Durukan

Türkiye ortalamasının çok üstünde

Trakya Platformu Bilim Kurulu Üyesi Profesör Osman İnci, çevre korunmasız ekonomik kalkınmanın kabul edilemeyeceğini ve geleceği yok ederek kalkınmanın asla olmayacağını vurguladı.

Türkiye’nin, Sudan’dan 99 yıllığına toprak kiraladığını hatırlatan İnci, Trakya’da amaç dışı kullanımla kaybedilen toprakların Sudan’da kiralanan toprakların yedi katı olduğunu vurguladı.

İnci’nin Trakya topraklarına ilişkin aktardığı verilere göre; Trakya topraklarının yüzde 81.6’sı işlemeli tarıma uygun, ülke topraklarındaki oran ise yüzde 34. Trakya, Türkiye topraklarının yüzde 2.3’ünü, tarımsal toprakların yüzde 8’ini oluşturuyor. Yüzölçümüne göre ise Türkiye tarımsal alanının 3.5 katı.

‘Ergene Nehri sanayi lağımı haline geldi’

Gıdaların toprakta bulunan mineral ve diğer yapı taşlarından alındığını aktaran İnci, son 20 yıldır bazı bölgelerde yetiştirilen gıdalarda toksik maddeler olduğunu ve bilimsel çalışmalarla kanıtlandığını kaydetti. Trakya’nın can damarı olan Ergene Nehri’nin günümüzde dördüncü sınıf sanayi lağımı haline geldiğini söyleyen İnci şunları söyledi:

“Atık suların arıtılmış olarak derin deniz deşarj projesi ile   Marmara Denizi’ne aktarıldığını fakat yapılan ağır metal analizlerinde su kalitesinde bir değişiklik olmadığı belgelendi. Son yıllarda yeraltından daha fazla su çekiliyor, daha fazla deşarj ediliyor.  Ergene’nin suyu arıtılıyor ise arıtılmış suyu neden denize veriyoruz?  İkinci derece kirlilik olan suyun tümü tarımda kullanılabilir. Çünkü biz onu arıtmıyoruz”

Devlet Su İşleri kayıtlarına göre bölgenin su kullanımının yüzde 78’i yer üstü suyu. Yer altı suları ile ilgili 2015 yıllarına kadar edinilen bilgilere göre; yer altı suları 18 yılda Çorlu’da yüzde eksi 30 Çerkezköy’de ise yüzde eksi 60 metre inmiş durumda.

Yer altı sularında toksik maddeler var

Devlet Su İşleri’nin dört alt havzada kuyu açmayı yasakladığını söyleyen İnci, Çerkezköy, Saray, Vize, Lüleburgaz gibi Ergene çanağına akış sağlayan Istranca eteklerinin oldukça sıkıntılı olduğunu dile getirdi.

İnci’nin yer altı sularına ilişkin yaptığı değerlendirmeye göre; yer altı sularında toksit maddeler mevcut. Son olarak Kırklareli’nde yapılan bazı dere analizlerinde Arsenik çıktığı kaydedilmekte. 50 metre ile 250 metre derinlikten su almanın bedeli ise aynı değil.

Sanayiye üç ilden fazla su verildi

2014 rakamlarına göre ise sanayiye verilen su miktarı Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli şehir merkezlerinde evlere verilen suyun iki katından fazla.

Verilere göre toprak kirliliğinin tarım yapılamayacak düzeye ulaştığını aktaran İnci, tarımsal ürünlerde bulunan ağır metallerin Dünya Sağlık Örgütü ve Gıda Mühendislerinin ön gördüğü üst limitlerin 2-3 katı olduğuna dikkat çekti.

Fotoğraf: Serap Cömertoğlu İşcan

Kanser oranı yüksek

Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Fonu destekli, İnsan odaklı üç çalışma gerçekleştiren Prof. İnci, birinci çalışmada; Ergene ile ilgisi olmayan Istıranca dağ köylerinden Kırklareli Üsküp Çukur Pınar’da yaşayan insanlardan ve Ergene Nehri’ne yakın bölgedeki prostat, mesane ve böbrek kanserli insanlardan tırnak örneği alarak araştırma gerçekleştiriyor.

Nehirde yoğun bulunan kadmiyum, kurşun, bakır, demir ve çinko değerlerine bakılan araştırmada, kadmiyum değeri nehir civarında yaşayanlarda dört katı, kurşun değeri ise 2,5 katı fazla çıktığı gözlemlendi.

2004 yılında onaylanan Ergene’yi koruma altına alan   çevre planı üzerinde ise iki yılda 43 değişiklik yapıldı.

‘Adamını bulan plan değiştirdi’

“Çantasını alan, adamını bulan Ankara’ya giderek, planda değişiklik yaptırdı” sözleriyle süreci eleştiren İnci, 2009-2010 yılındaki İstanbul çevre planı çalışmalarına Trakya Çevre Düzenlemesi Planının entegre edildiğini ve dava açıldığını aktardı.

Açılan davada mahkeme, İstanbul’da hazırlanan 1/100.000 ölçekli Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası Çevre Düzeni planın 26 maddesini koruma altına aldı.

Dava kararına uyulmadı

Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ’ın 1/25.000 ölçekli çevre düzeni planlarına kararlar işlenmezken, Edirne özelinde açılan ve kazanılan davaya rağmen plan uygulanmadı.

İstanbul’daki sanayinin Trakya’ya kaymasına ilişkin süreci aktaran İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Doğanay Tolunay ise birinci ve ikinci sınıf tarım arazilerinin yasak olduğu halde nasıl tarım dışı kullanıma açıldığını anlattı.

1970’li yıllarda Trakya’da sanayileşme süreci başlarken, son 10 -15 yıllık süre içerisinde ise İstanbul’un büyümesi nedeniyle Trakya’da artış yaşandı.

Topraklar tarım alanı dışına çıkarıldı

Tolunay, tarım dışı kullanıma yasak olan birinci ve ikinci sınıf tarım arazilerinin, toprak koruma kurulları tarafından tarım alanları dışına nasıl çıkarıldığını ise şöyle anlatıyor:

“Birinci ve ikinci sınıf tarım arazileri, toprak kurullarında değerlendiriliyor ve kurul, kamu kurumlarının temsilcilerinden oluşuyor. Tarım dışı kullanıma izin verilmesi yönündeki talepler, kuruldan kabul edilerek çıkartılıyor.”

Tekirdağ ilinde Çorlu, Çerkezköy, Kapaklı gibi ilçelerde ağırlıklı olarak bu tarz uygulamaların gerçekleştiğine dikkat çeken Tolunay, Trakya’daki diğer illerde de uygulanmaya başlandığını kaydetti.

Doğruyu yansıtmayan raporlar kullanılıyor

Tekirdağ’ın Ergene ilçesinde yapılması planlanan Plastik İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (POKAP) için 2 bin 253 hektarlık tarım arazisinin nasıl tarım dışı gösterilmeye çalışıldığını paylaşan Tolunay, şu ifadelere yer verdi:

“Tekirdağ’a yapılması planlanan POKAP için ÇED olumlu kararı verildi. Tarım arazisini, özel bir şahıs satın alarak, tarım dışına çıkartmak için bilinçli olarak uzun yıllar ekilmediği ve tarım arazisi olarak kullanılmadığı gösteriliyor.  Namık Kemal Üniversitesi tarafından tarım arazisi vasfının kaybolduğu iddia edilen rapor ile burasının tarım dışına çıkartılması yönünde girişimlerde bulunuluyor.  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED olumlu kararı verildi. ÇED raporunda, atık suyunun deşarjının Ergene Nehri’ne yapılması söz konusu. Ergene Nehri’nin kurtarılması kapsamında, mevcut organize sanayi sitelerinin yüzde yüz doluluğa ulaşmadan, yeni organize sanayi sitesi açılmayacağı yönünde bir karar var. Bu karara rağmen, yüzde yüz kapasiteye ulaşılmadan yeni organize sanayi sitesi planlanıyor.  Dolayısıyla Ergene Nehrini kurtarmak için alınan kararlara bile uyulmadan, birinci sınıf olmasa bile ikinci ve üçüncü sınıf tarım arazisi niteliğindeki bir alan, hem üniversiteden alınan ve doğruyu yansıtmayan bir raporla hem de Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay‘ın başkanlığında alınan bir karara uymadan tarım arazileri üzerinde, plastik organize sanayi sitesi açılması yönünde adımlar atılıyor.”

Yıkım projeleriyle tehdit altında

Trakya Platformu Hukuk Kurulu Üyesi Bülent Kaçar ise tarım toprakları üzerinde birçok hukuk dışı uygulamanın olduğunu belirtti. ÇED mevzuatı ve planlama hukukuna aykırı birçok proje ile karşılaşıldığını aktaran Kaçar, yıkım projeleri ile yaşamsal tehdit altında olduğunu söyledi.

Açılan davalar, hukuka ve mahkeme kararlarına karşı yapılmaya çalışılan projelere örnekler veren Kaçar’ın aktardıklarına göre; Edirne Uzunköprü Saçlımüsellim köyünde kurulması planlanan patlayıcı madde deposuna ait plan değişikliklerinde de plan uyuşmazlıkları bilimsel olarak tespit edildi. Mahkemenin, projeye dair uygulama planlarını iptal etmesine rağmen, Danıştay, tarım topraklarında patlayıcı madde deposuna dair plan değişikliğini hukuken uygun buldu.

Saros FSRU da tarım arazisinde

Saros Körfezi’nde halka rağmen kurulmak istenen Saros FSRU doğalgaz limanı ve kara boru hattı projesi de tarım arazileri üzerinde yapılıyor.

Projeye karşı açılan alt ölçekli imar planlarının iptali davasında da her iki ÇED olumlu kararın iptali için açılan davada da bilirkişiler söz konusu toprakların fiziksel ve kimyasal özelliklerinin analiz edilmeden ÇED raporu düzenlendiğini, üst ölçekli planlar gözetilmeden tarımsal olarak korunması gereken bir alanda tepeden inme bir yatırım faaliyeti ile tarım topraklarının yok olacağına işaret etti.

Hukuk ve mevzuatlara uyulmuyor

Gerek ÇED süreçlerinde gerekse Trakya’daki planlama süreçlerinde asıl olan yatırımdır zihniyetiyle hareket edildiğini söyleyen Kaçar, ÇED mevzuatı, planlama hukukunun bir kenara itildiğini vurguladı.

Diğer projelerde de ciddi şekilde tahribat söz konusu olduğunu aktaran Kaçar, Trakya’da yıkıcı birçok projenin önünün, siyasi iktidar, bakanlıklar veya idareler tarafından açıldığını ileri sürdü.

Bakanlık kendi kararlarını yok sayıyor

Trakya’daki üst ölçekli planlarda Çevre Bakanlığı’nın fonksiyon tarımsal faaliyetlerini onayladığını dile getiren Kaçar, “Bakanlık kendi yayınladığı bölge planındaki tarımsal faaliyetler ana fonksiyonuna aykırı ÇED kararları ve plan değişikliği kararları almaktadır. Bu, idare hukuku açısından çelişkili durumdur. Hukuken ve idareten bir garabettir” sözlerini kaydetti.

SİT alanı ilan edilmeli

Trakya topraklarının SİT alanı ilan edilmesi gerektiğini söyleyen Ziraat Mühendisleri Odası Tekirdağ Şube Başkanı Cemal Polat, gıdanın stratejik bir ürün olduğunu ve her geçen gün dünya nüfusu artarken, tarım alanlarının azaldığını vurguladı.

Trakya’nın temelinin kuru tarım olduğunu paylaşan Polat, kuyu suyu ile tarım yapılmasına rağmen verim ortalamasına bakıldığında ayçiçeğinde, Türkiye üretiminin yüzde 60’lık kısmının Trakya tarafından karşılandığını söyledi.

Çiftçi tarımdan uzaklaştı

Hükümetin uyguladığı tarımsal politikalar nedeniyle Anadolu’daki çiftçinin zor durumda olduğunu aktaran Polat, girdi maliyetlerinin çok yüksek olması ve daha fazla bedellere buğday gibi ürünlerin ithal edilmesi nedeniyle çiftçinin tarımdan uzaklaştığını kaydetti.

Son 20 yılda Konya ilinin sınırları kadar olan bir alanın tarım dışına çıktığına dikkat çeken Polat, plansız sanayileşme, otoyolları, demir yolları, boru hatları, başta Rusya doğalgazının geçtiği Kıyıköy bölgesi olmak üzere alanların tarım dışı ilan edilmesi, kömür ve kum madenleri, devletin projelerle üreticiye destek olup, tarım topraklarındaki verimi arttırma yoluna gitmemesi nedeniyle Trakya topraklarının tarım dışına çıktığını ve büyük bir gıda krizi tehlikesi olduğunu belirtti.

‘Biyosfer rezerv alanı ilan edilmeli’

Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Göksal Çidem de mevcut ekosistemin mutlak korunması gerektiğini ve biyosfer rezerv alanı ilan edilmesi gerektiğini paylaştı.

“Trakya için planlar kasıtlı şekilde yanlış yapılıyor yada doğru planlar yanlış uygulanıyor ki biz kaybediyoruz” diyen Çidem, tarım arazileriyle birlikte ormanlarda ki tahribatın da durdurulması çağrısında bulundu ve şöyle devam etti:

“Yer altı ve yer üstü su kaynakları üzerinde madencilik faaliyetleri bitirilmeli ve ruhsat verilmemeli. Tarım alanlarını yok edecek projelere olur verilmemeli. Kanal İstanbul ise Trakya’nın son vuruluşudur. Tüm ekosistemi değiştirecek, yok edecek bir projedir.”

‘Başarı hikayesi değil’

İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa ülkeleri kendi kaynaklarını aşırı tükettiği için bazı sektörleri bölgelerinden uzaklaştırmaya başlamasıyla, Türkiye de bazı sektörlerde endüstrileşme atılımı yaşadı.

Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi Murat Sevgi de Trakya’nın bu süreçte payına düşen sanayileşme yatırımını aldığını düşünenler arasında. Özellikle son 50 yıldır tekstilde yaşanan hamlenin altında yatan neden sonuç ilişkisi incelendiğinde ortaya bir başarı hikayesi çıkmadığını dile getiren Sevgi şunları söyledi:

“Aksine, suyumuzu, toprağımızı, iş gücümüzü, sosyal yapımızı bozan bir çarpık sanayileşme hikayesini alkışladığımız ortaya çıkıyor. Bu sorunlu sektörlerin terk edilmesi ve yerlerine kaynaklara zarar vermeyen, vasıflı iş gücüne ihtiyaç duyan, katma değeri yüksek ve atıkları ile çevreye zarar vermeyen sektörlerin başı çektiği bir endüstriyel dönüşümün mutlaka planlanması gerekiyor. Bu endüstriyel dönüşüm için sanayi stratejisi planları yapılırken; yatırımcıya girişeceği sektörde yol gösteren ve deneyleyen bir kamu otoritesini de tekrar inşa etmek gerekir.”

‘Ağır metaller sağlığı tehdit ediyor’

Tekirdağ Tabip Odası Başkanı ve Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Gamze Varol ise Trakya’da tarım arazilerinin uygun olmayan kullanımının halk sağlığına etkileri konusunda uyarılarda bulundu.

“İnsan sağlığı bulunduğu çevreden doğrudan etkilenir” ifadelerini kullanan Varol, iklim değişikliğiyle birlikte çevresel kirliliğin sağlık üzerindeki muhtemel etkilerini şu sözlerle anlattı:

“Sıcak çarpmalarına bağlı sağlık sorunları, sıvı elektrolit dengesizlikleri, yüksek tansiyon başta olmak üzere, kronik böbrek hastalıkları, inme, kalp krizi gibi sistemik sorunların yaşanma sıklığı artar.

Ayrıca yaşanan iklimsel olaylar ve yanlış uygulamalar tarımsal faaliyetleri de olumsuz etkileyeceğinden su ve gıda güvenliği sorunu, azalması ve giderek kıtlık gündeme gelir. Kıtlık, tarım ve hayvancılık ürünlerinde dışa bağımlılık, ekonomik-sosyal vb. nedenler ile kötü ve yetersiz beslenmeye ve bunlarla ilişkili sağlık sorunlarına zemin hazırlayacaktır. Özellikle bebek, çocuk, gebe, yaşlı ve kronik hastalığı olan bireyler için bu durumlar ölümcül olabilmektedir.”

‘Fiziksel ve ruhsal sağlık kaybedilebilir’

İnsan sağlığı üzerindeki etkilerin fiziksel sağlık ile kısıtlı olmadığını ifade eden Varol, “Hastalık/sağlıksızlık kısır döngüsü ile karşılaşırız. Sağlığa bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak baktığımızda bu bütüncüllük yok olur. Sadece fizik değil, ruhsal ve sosyal sağlığı da kaybederiz. Alkol, madde bağımlılığı, stres ve depresyon sıklığında artış gözlenir. Hastane başvurularında ve ilaç kullanımında artış da gözlenebilir. Huzursuzluk, uykusuzluk, intiharlarda, aile içi şiddette artış beklenir. Hırsızlık artar, toplumsal barış tehlikeye girer, bireysel ve toplumsal huzursuzluk artar” dedi.

Kanserlerin yüzde 80’i çevresel nedenlerle

Kronik hastalık ve kanserlerde de artışa neden olduğunu belirten Varol,  “Günümüzde bulaşıcı olmayan hastalıklar hem hastalık yükünün hem de ölüm nedenlerinin büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Temel nedenleri arasında toksik kimyasallar önemli yer tutmaktadır. Kanserlerin nedenleri araştırıldığında yüzde 80’e varan oranda çevresel kaynaklı olduğu ifade edilmektedir. Ulaşılabilen literatür, klinik gözlemler ve deneyimler kanser başta olmak üzere bulaşıcı olmayan hastalık sıklığının toksik kimyasallara maruziyetin artmasıyla birlikte giderek artacağı yönünde” ifadelerine yer verdi.

‘Bulaşıcı hastalıklar artar’

Gamze Varol kirliliğin bir başka etkisinin ise bulaşıcı hastalıklar konusunda kendisini gösterdiğini söyledi. Yoksulluk, kötü beslenme gibi durumların  enfeksiyon hastalıklarına karşı duyarlığı arttırabileceğini vurgulayan Varol, şunları söyledi:

“Özellikle zoonotik yani hayvandan insana geçen hastalık türlerinde artış beklenmektedir. Suyun kıtlığı/azlığı ve varolan suyun biyolojik kirliliği, su kaynaklı salgılarda özellikle ishalli hastalıklarda artışa neden olur. Sıklığı azaldı dediğimiz bulaşıcı hastalıklar yeniden sıkça görülmeye başlar, yeni hastalıklar türer.”

‘Sağlıklı çevre, temel bir insanlık hakkı’

“Sağlıklı olmak ve sağlık hizmetine erişmek temel bir insanlık hakkıdır” ifadelerini kullanan Gamze Varol konuşmasını şu hatırlatmayla sonlandırdı:

“Sağlıklı bir çevrede yaşamak da sağlıklı olmanın ön koşuludur. Anayamızın 56. Maddesinde de belirtildiği gibi ‘Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.'”

İş dünyası, G20 liderlerine iklim hedeflerini gerçekleştirmesi için acil çağrı yaptı

Aralarında Türkiye’den kuruluşların da bulunduğu G20 ülkelerinde faaliyet gösteren şirketler, kamu kaynaklarının 1,5 derecelik iklim hedefini gerçekleştirilebilir kılmaya yönlendirilmesi için hükümetlere acil çağrıda bulundu.

G20 liderlerine hitaben yazılan açık mektuba Arçelik, Unilever, Netflix, Volvo Cars, Iberdrola ve Natura&Co gibi şirketler de imza attı.

‘Taahhütler yerine getirilsin’

Mektupta liderler, dünyanın en büyük ekonomilerini, gelişmekte olan ülkeler için yılda 100 milyar dolarlık iklim fonu oluşturma taahhüdünü yerine getirmeye ve 2025 yılına kadar fosil yakıtlara verilen sübvansiyonları sonlandırmaya, karbon fiyatlandırmasını da başlatmaya çağrıldı.

İş dünyasının liderlerinin yaptığı çağrılar arasında, gelişmiş ekonomiler için 2030’a, diğer ülkeler için 2040’a kadar kömürden elektrik üretiminin aşamalı olarak durdurulması ve yeni kömürlü termik santrallerin kurulması ve finansmanına derhal son verilmesi de yer aldı.

‘İklim eylem planlarını hızlandırmaları çok önemli’

“Hükümetlerin, iş dünyasının bugüne kadar ki en büyük ve en iddialı politika eylemi çağrısını yaptığı bu mektuptan güç almaları ve iklim eylem planlarını hızlandırmaları çok önemli” diyen mektubun hazırlık sürecini koordine eden isim We Mean Business Koalisyonu CEO’su María Mendiluce, sözlerine şöyle devam etti:

COP26 öncesinde ülkeler ulusal planlarını yenilemeli ve bu mektupta belirtildiği gibi bunları somut politikalara dönüştürmelidir. Hükümetler ve iş dünyası tarafından kararlılıkla uygulanacak eylemler, enerji sistemimizin dayanıklı ve karbonsuz bir gelecek inşa etmeye yardımcı olacak şekilde dönüşmesinin yolunu açabilir.”

Şirketlerin önümüzdeki ay boyunca imzalayabileceği mektup, “temiz enerjiye geçiş süreçlerinin hızlandırılmasını sağlamak için” şirketlerin yüzde 100 yenilenebilir elektrik alımının önündeki engellerin kaldırılması da dahil olmak üzere, ulaşımın elektrifikasyonu ve tüm sektörlerde yenilenebilir enerji kullanımının artırılması gibi eylemlerin hayata geçirilmesi çağrısında bulunuyor.”

İklim Eylem Takipçisi’nin (Climate Action Tracker) yakın zamanda tamamladığı bir analize göre, G20 ülkelerinin hiçbiri küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefini gerçekleştirme yolunda değil. Küresel gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 90’ını temsil eden G20 ülkeleri, küresel ticaret ve sera gazı emisyonlarının da yüzde 80’inden sorumlu.

‘Çevreci iş modelleri tasarlanmak zorunda’

Türkiye’de de, birçok iş dünyası ve sanayi sektörü temsilcisinin desteklediği yeşil dönüşüm ve karbonsuz bir ekonomiye geçiş sürecinin, Paris İklim Anlaşması’nın onaylanacağının açıklanmasıyla birlikte ivme kazanması bekleniyor.

Arçelik CEO’su Hakan Bulgurlu, daha çevreci iş modelleri tasarlamak zorunda olduklarını kaydetti ve şunları söyledi:

Gezegenimiz oldukça kritik bir dönüm noktasında. Bireyler, şirketler ve kamu kuruluşları olarak, daha yeşil ve sürdürülebilir bir gelecek için bugünden harekete geçmemiz gerekiyor. İklim krizi ile mücadelede, küresel sıcaklık artışını 1,5C ile sınırlı tutmak için 2030 yılına kadar küresel emisyonları yarı yarıya azaltmak ve daha çevreci iş modelleri tasarlamak zorundayız. Bu değişimin tek yolu ise doğru yatırımlarda bulunarak geleceğe yön verecek stratejiler geliştirmekten geçiyor.”

‘İş dünyası hızlı bir değişim sağlama potansiyeline sahip’

Asics yönetim kurulu başkanı ve CEO’su Motoi Oyama da, G20 liderlerini hep birlikte bir an önce harekete geçmeye çağırdıklarını kaydetti:

Küresel emisyonların 2030’a kadar yarı yarıya azaltılması ve sıcaklık artışının 1,5 derece ile sınırlandırılması için G20 liderlerini hep birlikte bir an önce harekete geçmeye ve ellerinde ne varsa öne sürmeye çağırıyoruz. Daha çok yatırım yapıldığında ve doğru politikaların benimseneceğine dair işaret gördüğümüzde, biz de mevcut çözümleri güçlendirebilir, yenilerinin geliştirilmesi sürecine katkı sağlayabiliriz. İş dünyası hızlı bir değişim sağlama potansiyeline sahiptir ancak yatırımların önünü açacak net ve tutarlı politikalara ve hem işletmelerimizin tüm dünyada yürüttüğü faaliyetler hem de G20 ülkelerindeki iş ortaklarımızın faaliyetleri açısından büyük önem taşıyan daha güçlü, adil ve daha dayanıklı ekonomiler inşa edecek kararlara ihtiyacımız var. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur ama bunun için sağlam bir dünya gerekir.”

İBB’nin bin yeni taksi teklifi dokuzuncu kez reddedildi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin (İBB) ‘Bin Yeni Taksi Plakası’ teklifi, UKOME toplantısında dokuzuncu kez reddedildi.

9 Şubat 2020’de Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelikle UKOME’nin yapısında değişiklik yapılmıştı. Daha önce UKOME’de 11’i İBB, 10’u hükümet tarafından belirlenen 21 üye bulunuyordu. Şu anda ise UKOME’nin 27 üyesi bulunuyor. Bu üyelerin 11’i İBB, 16’sı ise hükümet tarafından belirleniyor.

Orhan Demir: Taksi sorunu yok demek, rüzgâra karşı yürümek gibi

Yeni taksi teklifi oylanmadan önce, “Bu teklifi neden tekrar getirdiğimizi açıklamak istiyorum” diyen İBB Ulaşımdan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Orhan Demir şunları söyledi:

“Pandeminden önce kart basarak yolculuk yapan günlük ortalama 7.5 milyon yurttaş vardı. Şimdi okullar açıldı, hayat normale döndü ama günlük ortalama toplu taşımayla yolculuk yapan sayısı yaklaşık 6 milyonda kaldı. Yani toplu taşıma kullananların yüzde 20’si taksilere ve özel araçlarına kaçtı. İstanbul Valiliği vatandaşlardan gelen şikâyet ve talepler nedeniyle taksilerle ilgili bugün yeni bir genelge yayımlandı. Taksi sorunu yok demek, bu sorunu görmemek rüzgâra karşı yürümek gibi bir şey. İstanbul’un taksi sorunu var.”

Taksiciler Odası Başkanı: Sanki İBB her sorunu çözdü de..

İBB temsilcilerine yönelik “Sizler bizi vatandaşla düşman ettiniz” diyen İstanbul Taksiciler Odası Başkanı Eyüp Aksu ise şöyle konuştu:

Taksiciler olarak 15 Temmuz’da köprülere ilk biz çıktık, ayrıca Kızılay’ın kan stoku bittiği, azaldığı zaman ilk önce taksici esnafı gidip kan veriyor. Yolcu ve taksiciyi buluşturan bir aplikasyon oluşturulursa yeni taksiye ihtiyaç olmayacak ve verimlilik artacak. Dokuz seferdir konuşuyoruz ve dilimizde tüy bitti artık. Trafik tıkanıklığı yüzde 50 arttı İstanbul’da.

İBB her sorunu çözdü de sanki taksi de taksi taksi… İBB önce toplu taşımayı yürütsün ve oradaki sorunları çözsün, sonra hep beraber oturup taksiyi konuşalım. Amaç 16 milyona hizmet için taksi artışı değil tam tersi burada bir siyasi rant var.”

 

BÜ ve çevresindeki arazinin statüsü değiştirildi, mezunlar ve mimarlar iptal için başvuracak

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yaptığı yeni düzenlemeyle, Nitelikli Doğal Koruma Alanı ve Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı olarak tescil edilen Boğaziçi Üniversitesi ve yakın çevresindeki arazinin, yapılaşmaya açılabileceği endişesini doğurdu. Mezunlar ve Mimarlar Odası, kararın iptali için yasal işlem başlatacak.

27 Ağustos tarihli Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ait duyuru şu şekilde:

”Söz konusu proje kapsamında İstanbul ili içerisinde çalışılan alanlardan biri olan, Sarıyer ilçesi, Rumelihisar ve Bebek Mahalleleri sınırları içerisinde yer alan Boğaziçi Üniversitesi ve Yakın Çevresi Boğaziçi Doğal ve Tarihi Sit Alanı’nın koruma statüsünün yeniden değerlendirilmesi için hazırlanan Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu‘nun İstanbul 3 Numaralı Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’nun 08.07.2021 ve 13.07.2021 toplantılarda görüşüldüğü ifade edilmekte olup, alınan 1248 ve 1530 sayılı komisyon kararları ile; söz konusu alana ait Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporunda önerilen ve ekli haritalarda gösterilen toplam 217,867,09 metrekarelik alanın ”sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı” ve 205,454,884 metrekarelik alanın “nitelikli koruma alanı” olduğuna ve onaylanmak üzere Bakanlığımıza (Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü) gönderilmesine karar verildiği belirtilmektedir. ”

Karar, söz konusu doğal SİT alanı için koruma ve kullanım koşullarının yeniden düzenleneceği şeklinde yorumlandı. Uydu görüntüsüne göre yeşil renkli kısımlar, imara açılabilecek olan, Doğal SİT’e göre derecesi düşük alanlar.

‘Rapor gizleniyor’

İstanbul Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim görevlisi Özgün Emre Koç, kararla ilgili sosyal medya paylaşımında şunları söyledi:

“Bu rapor duyuru ekinde yer almıyor. Dahası bugün bir grup Boğaziçi mezunu raporun örneğini görmek üzere Çev. Şeh. İl Müdürlüğüne başvurdu. Müdürlük yetkilileri, hukuki olarak isteyen herkesin görme hakkı bulunan bu raporu paylaşmayacağını beyan etti.

Normalde arazi statüsünün değiştirildiğini beyan eden kararın ekinde yer alması gereken bu raporu saklamanın nedeni nedir? Yetkililer ısrarlı talep üzerine, “dava açın” karşılığı veriyor. Acaba gerçekten böyle bir rapor var mıdır? Şu an bu bile şüpheli. Suç işleniyor.

Şimdi mezunlar ve Mimarlar Odası, ilgili kararın iptali için dilekçeyle başvurmaya hazırlanıyor. Bölge sakinlerinin de böyle bir başvuru hakkı var. Başvurmak isteyen herkesle dilekçe taslağını daha sonra paylaşacağım. 8 Ekim’e kadar itiraz yapılması gerekiyor. Sonrasında, gerekli olması halinde dava da açılacak. Boğaziçi Üniversitesi arazisini koruyacağız.”

Erdoğan: Putin’e iki yeni nükleer santral yapımını önerdim

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Soçi‘de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘le yaptığı zirveden dönüşte, S-400’ler, savaş uçakları ve denizaltıları da kapsayan savunma sanayi, yeni nükleer santralların yapımı ve uzay çalışmaları konularında Moskova ile bugüne kadarki en ileri işbirliği planlarını açıkladı.

Görüşmenin ardından uçakta gazeteci gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan, ABD’nin Orta Doğu Koordinatörü Brett McGurk’ün Suriye’de terör örgütlerinin adeta sevk ve idaresini yaptığını söyledi:

“Bu aslında teröre destek veren bir isimdir. Bu adam PKK/YPG/PYD’nin adeta yönetmeni durumundadır. Tabii benim bu ifadem birilerini ciddi manada rahatsız edecektir. Ama terör örgütleri ile el ele, kol kola oralarda dolaşan adamdır bu. Bu da beni ciddi manada rahatsız etmektedir”

Erdoğan görüşmede Suriye, Karabağ, Libya ve Afganistan ile özellikle İdlib‘teki gelişmelerin ayrıntılı şekilde ele alındığını açıkladı.

‘Parlamenter sisteme dönüş yok’

Fahiş fiyat artışlarıyla son dönemde gündeme gelen ve denetlenen zincir marketlere “Bazı cezai müeyyideler” geleceğini belirten Erdoğan, parlamenter sisteme dönüşün söz konusu olmadığını, başkanlık sistemiyle devam edileceğini söyledi.

Erdoğan’ın gazetecilerin bazı sorularına verdiği yanıtlar özetle şöyle:

‘İdlib’te güvenliğini sağladığımız bölgelerde bazı sıkıntılar yaşanıyor’

“İdlib’te Türkiye’nin gözlem noktalarına yönelik saldırı girişimleri oluyor. Türkiye olarak Suriye’de Rusya’yla birlikte kararlaştırdığımız her hususa bağlılığımızı sürdürüyoruz. Buralardan herhangi bir geri adım atmak söz konusu değil.  Ama tabii aynı yaklaşımı muhataplarımızdan da bekliyoruz.

İdlib’de güvenliğini sağladığımız bölgelerde zaman zaman bazı sıkıntılar yaşanmıyor değil. Ama bu sıkıntıları aşmak için ilgili birimlerimiz muhataplarıyla görüşmek suretiyle bunu da çözmenin gayreti içinde oluyorlar. Bu konuda da birlikte hareket etmenin önemine vurgu yapıyoruz.

Tabii bölgede ateşkesin sağlıklı bir şekilde devamı, özellikle Türkiye’den geri dönüşleri hızla artıracaktır. 400 bini İdlib bölgesine olmak üzere 1 milyondan fazla kişi evlerine, topraklarına dönüş yaptı. Bu rakamı artırmak ve ülkemizde misafir ettiğimiz Suriyelilerin güvenle topraklarına dönüşü için gerekli çalışmaları aralıksız sürdürüyoruz.”

‘PKK-YPG Beyaz Saray’da ağırlandı’

Benim özellikle üzerinde durduğum bir diğer konu da PKK/YPG’nin Moskova’da olmasıydı. Bunu kendilerine hatırlattım. Aynı şekilde bu örgüt ABD’de de Beyaz Saray’da ağırlandı. Malum Amerikalı McGurk denilen bir adam var. Bu adam terör örgütlerinin adeta sevk ve idaresini yapıyor. ‘Terörle mücadele konusuyla ilgili dayanışmamızı daha da artırmamız gerekir’ dedik.”

‘İkinci ve üçüncü nükleer enerji santralleri konusunu görüştük’

“Görüşmemizde bölgedeki mevcut durumu değerlendirmekle birlikte, bizim gündemimizi ağırlıklı olarak Türkiye-Rusya ilişkilerini daha da geliştireceğimiz hususlar, savunma sanayiinden siyasi ve askeri konulara kadar atabileceğimiz ortak adımlar ve beraber yapabileceğimiz yatırımlar oluşturdu. Bu konularda Sayın Putin çok açık ve net yapabileceğimiz yatırımları gündeme getirdi. Örneğin Akkuyu’nun yanı sıra ikinci ve üçüncü nükleer enerji santralleri konusunu, savunma sanayiine yönelik atılabilecek adımları görüştük.

Tüm bunlarla beraber mesela Türkiye’nin uzay çalışmalarını konuştuk. Uzayla ilgili atılabilecek adımlarla ilgili heyetlerimizi, ekiplerimizi çalıştıracağız. Yapılacak çalışmayla da bunun zamanlamasını, yol haritası belirleyeceğiz. Ona göre de inşallah ilerleyeceğiz. Yani uzay çalışmalarında da çok daha ileri boyutta bir teklif var. Bir tane karada, bir tane denizde platform oluşturmak suretiyle, buradan uzaya roket fırlatma çalışmalarını beraber yapabileceğimizin teklifini yaptılar. ”

‘Gemi inşası, uçak motorları, denizaltılar…’

“S-400 konusunda sürecimiz devam ediyor. Geri adım atmak gibi bir şey söz konusu değil. Hatta uçak motorları yapımında ne gibi adımlar atacağız, savaş uçaklarıyla ilgili ne gibi adımlar atacağız; bunları da yine etraflıca konuşma imkanımız oldu.

Allah nasip ederse uçak motorları konusunda da aynı adımı atacağız. Bir diğer konu, gemi inşasında da yine beraber birçok adım atabiliriz. Denizaltılara varıncaya kadar, burada da yine Rusya ile müşterek adımlarımız olacaktır.

Almanya ile yaptığımız Reis serisi denizaltılarında işi biraz gevşek alıyorlar. Bize verdikleri sözü yerine getirmeklerse, yapacağımız iş alternatifleri bulmaktır.

“ABD ile hayra alamet bazı adımlar atılıyor”

(ABD Dönüşü, ‘Biden ile gidişat hayra alemet değil’ açıklamasının hatırlatılması üzerine)Bunları söyledik, cevap geldi zaten. Nasip olursa Roma’da görüşeceğiz. Oradan da inşallah Glasgow’a gideceğiz. Glasgow’da da büyük ihtimalle görüşeceğiz. Demek ki hayra alamet bazı adımlar atılıyor.

‘Taliban’la görüşmemek gibi bir ön yargımız yok’

Biz artık Afganistan’dan tüm askerlerimizi çektik. Fakat Taliban’ın bizle uyumlu bir çalışma içerisine girmesi halinde bizim Taliban’la görüşmemek gibi bir ön yargımız da yoktur. Çünkü Afganistan halkı bizim yüz yıllara dayanan geçmişimiz olan bir halktır. Yönetimle de uyum olması halinde biz her türlü görüşmeyi yapabiliriz. Buna da kapımız açıktır.

‘Yeni Anayasa çalışması bitmek üzere’

Bizim anayasa ile ilgili çalışmamız bitme noktasına geldi. Bu arada yaşadığımız afetler sebebiyle bir kesintiye uğradı. Tekrar bir araya gelip, çalışmamızı süratle bitireceğiz. Siyasi Partiler Kanunu ile ilgili çalışmada da Genel Başkan Yardımcım Hayati Bey, MHP’deki muhatabıyla yaptıkları çalışmayı belirli bir noktaya getirdiler.

Son durumu bana bildirecekler. Ondan sonra da hayırlısıyla buradaki kararımızı da vermiş olacağız. Devlet Bey ile de bir araya gelip üzerinden geçme imkanımız olabilir. Zaten özellikle baraj vesaire gibi konular medyaya da yansıdı.

10. Pembe Hayat KuirFest İstanbul’a geldi

Bu sene onuncusu düzenlenen festival, Ankara‘nın ardından bugün itibariyle 3 Ekim’e kadar İstanbul’daki izleyicilerle buluşacak.

Festival, bugün Institut-français’de başlıyor. Festival programında KuirFest Pavyon ve queerwaves işbirliğiyle Okşa partisi de yer alıyor.

‘Gökkuşağının Altında’

Her yıl kurmaca uzun metrajların programlandığı Gökkuşağının Altında seçkisi, bu yıl göçmenlik, çok aşklılık ve komünite güçlendirici tematik alanlara odaklanacak. ABD, Fransa ve Almanya’dan yapımların ağırlandığı seçkide Dilberim, Güzelim (Ma Belle, My Beauty, 2021), Ölüm ve Bowling (Death and Bowling, 2021) ve Alınmaca Yok (No Hard Feelings, 2020) filmleri yer alacak.

Yarın, Institut français’te yönetmen katılımlı KT Film Yapımcılığı LTD. ŞTİ. oturumu da gerçekleşecek.

Kuir Belgeseller

Kuir Belgeseller dünyanın dört bir yanındaki hareketleri ve hareketlerin güçlenme pratiklerine dair belgeselleri kadraja alan filmleri bir araya getirecek. Seçkide, Cinsiyet Jenerasyonları (Genderation, 2021), Şöyle Böyle Çizgiler (No Straight Lines, 2021) ve Anne Evi Gibi (Your Mother’s Comfort, 2020) filmler yer alıyor.

Festival, bu yıl Kuir Diziler seçkisinde Rikke Kolding’in yönettiği 8 bölümlük Danimarka yapımı Minço Ağrısı‘nı (Ondt i Røven, 2019) ağırlayacak. Dizinin 2 Ekim Cumartesi günkü gösteriminin ardından Institut français’te Saadat Munir’in katılımıyla bir söyleşi de gerçekleştirilecek.

kÜLT ve Ğ bölümü

Bu yıl kÜLT seçkisinde Dünya kuir sinemasının öncü isimlerinden Monika Treut’un Cinsiyet Kimlikleri (Gendernauts: A Journey Through Shifting Identities, 1999), festivalin onuncu yılına özel izleyiciyle yeniden buluşacak. Film, 7. Pembe Hayat KuirFest’te de gösterilmişti.

Filmin yönetmeni Monika Treut, 2 Ekim cumartesi günü Feminist Mekan’da düzenlenecek söyleşi ile sevenleriyle bir araya gelecek.

Türkiye’den çıkan kuir yapımların yer aldığı Ğ seçkisinde bu yıl Hayalimdeki Sahneler (Scenes I Imagine, 2020) ve Patrida (Patrida, 2021) yer alacak.

Hayalimdeki Sahneler filminin 3 Ekim İstanbul’daki gösteriminin ardından yönetmen katılımlı söyleşisi de gerçekleşecek.

Festival etkinlikleri

Festival kapsamında İstanbul’da yapılacak etkinlikler ve atölye çalışmaları şöyle:

  • Oturum: KT Film Yapımcılığı LTD. ŞTİ (1 Ekim Cuma, Institut français)
  • Söyleşi: Eleştirel erkeklik: Trans maskülen deneyimler (2 Ekim Cumartesi, Institut français)
  • Söyleşi: Cinsiyet Jenerasyonları (1 Ekim Cuma, Institut français)
  • Sunum: Minço Ağrısı üzerine (2 Ekim Cumartesi, Institut français)
  • Söyleşi: Cinsiyet Kimlikleri (2 Ekim Cumartesi, Feminist Mekan)
  • Söyleşi: Patrida /Film ekibi ile söyleşi (2 Ekim Cumartesi, Institut français)
  • Söyleşi : Hayalimdeki Sahneler /Film ekibi ile söyleşi (3 Ekim Pazar, Institut français)
  • Atölye: Vogue! (3 Ekim Pazar, The Circle)
  • Atölye: K’nın sesi / Kadınların & Kuirlerin Sesinden Podcast Üretimi (2 Ekim Cumartesi, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi)

Festival hakkındaki daha detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Analiz: Türkiye’de rüzgar ve güneş ile elektrik üretmek kömürden çok daha ucuz

İklim ve enerji odaklı düşünce kuruluşu EMBER, Türkiye’de rüzgâr ve güneş enerjisi ile ithal kömürün maliyetlerini karşılaştıran bir analiz yayımladı.

Kuruluşun analizine göre Türkiye’de rüzgârın seviyelendirilmiş elektrik maliyeti son on yılda yüzde 64 azalırken, son beş yıldaki düşüş yüzde 32 seviyesinde oldu.

Benzer şekilde, büyük ölçekli güneş santrallerinin seviyelendirilmiş elektrik maliyeti 2016’ya göre yüzde 50 daha düşük.

Bu gerileme yeni yatırımlar için seviyelendirilmiş elektrik üretim maliyetlerinin rüzgâr enerjisinde 40,8 ABD Doları/MWh güneş enerjisinde ise 51,9 ABD Doları/MWh seviyesine gerilemesini sağladı.

Kömür fiyatı arttı

Öte yandan kömürde fiyatlar dört aydan kısa bir süre içinde iki kat artarak  son on yılın en yüksek seviyesine çıktı. Bu durum, Türkiye’ye çoğunlukla Kolombiya’dan ithal edilen kömürün fiyatını da etkiledi.

Bununla birlikte yalnızca son dört ay içinde iki katına çıkan ve son 10 yılın en yüksek seviyesine ulaşan kömür fiyatları, ithal kömürlü termik santralleri için aynı değerin 73 ABD Doları/MWh seviyesine yükselmesini sağladı.

Analizde Türkiye’deki mevcut kömürlü termik santrallerin yüzde 45’inin ithal kömür kullandığına dikkat çekilirken, 2021’de Türkiye’nin kömür ithalatına 3 milyar dolarlık bölümü elektrik üretimi için olmak üzere 5 milyar dolar harcayacağı öngörüsü paylaşıldı.

Çok yönlü faydası olacak

Raporda Türkiye’nin, elektrik üretiminde ithal fosil kaynaklardan yerli alternatiflere geçmesinin çok yönlü faydaları olacağı belirtildi ve şunlar söylendi.

  • Böyle bir dönüşüm, sadece ithalat faturalarını azaltmakla kalmaz, aynı zamanda elektrik üretiminin karbon yoğunluğunu da azaltır.
  • AB’nin Türkiye’den ithal ettiği mallardan kaynaklanan, dolaylı emisyonları da kapsayan bir sınırda karbon vergisinin uygulaması, 2030 yılına kadar Türkiye’nin GSYİH’sının yüzde 2,7 ila 3,6’sı kadar ekonomik kayba neden olacağı hesaplanmaktadır.
  • İthal kömürden rüzgâr ve güneşe geçiş, ekonomik açıdan daha elverişli olmasının ve büyük miktarda paranın Türkiye’de kalmasını sağlayacak olmasının yanı sıra, hava kirliliğini de azaltacaktır.
  • Türkiye’de ithal kömürle çalışan bazı santraller, çok eski olmamalarına rağmen Avrupa’daki tüm kömür santralleri arasında hava kirliliği açısından üst sıralarda yer almaktadır.
  • İthal kömürden rüzgâr ve güneşe geçiş, Türkiye’nin elektrik üretiminde yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasına dayanan ulusal enerji stratejisine de uygundur.

Yeni bir dönem

YEKDEM garantisinin, son zamanlarda enerji dönüşümünü hızlandırdığı ve  rüzgâr ile güneşin elektrik üretimindeki payının yüzde 13’e ulaştığı belirtilen açıklamada “Ancak, şimdi Türkiye, son yıllardaki kadar cömert yenilenebilir enerji teşviklerinin sağlanmayacağı yeni bir döneme giriyor” denildi.

Açıklamada “Bu yeni dönemin kaderi, Türkiye’nin ithalat faturasını azaltma konusundaki kararlılığına da bağlı olacak” ifadeleri kullanıldı.

 

Birleşik Krallık’taki neredeyse tüm portakal ve üzümlerde ‘pestisit kokteyli’ var

Alışveriş sepetlerimizdeki en kirli meyve ve sebzeleri araştıran Birleşik Krallık merkezli bir çalışmaya göre hemen hemen tüm üzüm ve portakallar “pestisit kokteyli” içeriyor.

Pestisit Eylem Ağı (PAN) tarafından yapılan analiz, en kirli 12 üründe 122 farklı pestisit tespit etti. Bunların çoğunluğu da insan sağlığına zararlı. Yaklaşık yüzde 61’i Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sağlığa ve çevreye en zararlı maddeleri belirlemek için kullanılan bir kavram olan yüksek derecede tehlikeli pestisitler (HHP) kategorisinde.

Yarısı kanserle bağlantılı

Meyvelerin içerdiği pestisit listesinde kanserle bağlantılı 47, cinsel işlev ve doğurganlık üzerinde olumsuz etkisi olan 15 ve solunum sistemine zarar veren 17 pestisit türü yer alıyor.

Bulunan pestisitlerin dörtte birinin ise hormon sistemlerine müdahale edebilen ve doğum kusurları ve gelişim bozuklukları dahil bir dizi sağlık sorununa neden olabilen endokrin bozucu olduğundan şüpheleniliyor.

Kokteyl etkisi yaratabilir

Listedeki her meyve veya sebze en az iki pestisit içeriyor ancak bazılarında bu sayı 25’e kadar çıkabiliyor. Her birindeki pestisit seviyesinin tekil olarak yasal sınırlar içerisinde olduğunu belirten araştırmacılar, birden fazla kimyasalın kombinasyonunun insan sağlığına zarar verebilmesinden endişe ediyor.

The Guardian’ın haberine göre PAN’den Nick Mole, “Bu rakamlar, diyetlerimiz yoluyla her gün maruz kaldığımız çok çeşitli kimyasalları vurguluyor. Bir seferde yalnızca bir pestisit için güvenlik sınırları belirlenmeye devam ederken, kimyasalların bir araya gelerek kokteyl etkisi yaratabileceğine dair kanıtlar artıyor” dedi.

‘Yıkamak çözüm değil’

Pestisitlerin kullanımını azaltmak için kampanya yapmaktan başka bir çözüm olmadığını söyleyen PAN sözcüsü “İnsanların pestisitlerden kaçınmasının en iyi yolu organik satın almak. Tabii ki, Birleşik Krallık’ta neredeyse hiç kimse tamamen organik beslenmeyi mali olarak karşılayamaz. Bu yüzden de tüketicilerin hangi ürünlerden kaçmaya öncelik vermelerini göstermek için en kirli 12 ürünü yayınlıyoruz” dedi.

Yıkamanın bir fayda getirmeyeceğini de sözlerine ekleyen Mole, “Birçok modern pestisit bitki tarafından emilir ve dokuları boyunca dağılır….Sonuç olarak pestisit kalıntıları genellikle ürünün gövdesinde bulunur. Bu nedenler yüzeyi yıkamak onları ortadan kaldırmaz” dedi.

Güvenli olduğu algısı yanlış

“Tüketiciler, yiyeceklerinin sıkı testlerden geçtiğini ve Birleşik Krallık’ta satışa sunulan bir ürünün güvenli olması gerektiğini varsayıyor” ifadelerini kullanan Mole bunun gerçek olmadığını söyledi.

Mole, “Aslında hayatımızın her günü onlarca farklı pestisitten küçük miktarlarda tüketmenin insan sağlığına uzun vadeli etkileri konusunda çok sınırlı bir anlayışa sahibiz” ifadelerini kullandı.