Ana Sayfa Blog Sayfa 1205

Avustralya’da rekor: 16 cm çapında dolu taneleri yağdı

Avustralya Meteoroloji Bürosu, 16 santimetre çapıyla bugüne kadar kayıtlara geçen en büyük dolu tanesinin yağdığını açıkladı.

Yapılan açıklamada, bu hafta Avustralya’nın doğu kıyısına rekor büyüklükte dolu yağışı düştüğü ve ülkenin tarihin en şiddetli dolu fırtınalarından birini yaşadığı söylendi.

Dolu tanelerinin Queensland eyaletinin bazı bölgelerinde camları ve güneş panellerini kırdığı, çatılarda çökmeye yol açtığı aktarıldı.

16 cm büyüklüğünde dolu

NTV’nin aktardığına göre Meteoroloji Bürosu, Brisbane‘in 954 km kuzeyindeki Mackay‘ın kuzeyindeki Yalboroo bölgesinde sert bir fırtına görüldüğünü ve 16 cm çapında rekor boyutlu dolu taneleri getirdiğini söyledi.

Çok nadir koşullarda yaşanıyor

Beş santimetre üzerinde görülen dolu tanelerine dev dolu taneleri deniliyor ve oldukça nadir durumlarda görülüyor.

The Guardian’ın haberine göre sıcak ve nemli havanın atmosfere yükselerek çok soğuk, kuru bir hava tabakasıyla karşılaşıyor ve fırtınanın yarattığı yağmur damlacıkları donarak dolu tanelerine dönüşüyor.

Oluşan hava akımı buzu daha uzun süre havada tutuğunda her tanenin dev doluya dönüşmesi mümkün hale geliyor.

https://twitter.com/SharonW19338665/status/1450677996017258506?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1450677996017258506%7Ctwgr%5E%7Ctwcon%5Es1_&ref_url=https%3A%2F%2Fwww.theguardian.com%2Faustralia-news%2F2021%2Foct%2F20%2Fgrapefruit-sized-australias-largest-hailstone-recorded-after-queensland-storms

Milyar dolarlık zarar

Meteoroloji Bürosu, en büyük dolu tanesi rekorunun 2020’de Queensland’deki bir fırtına sırasında kaydedildiğini belirtirken eyaletin bazı bölgeleri için şiddetli bir fırtına uyarısı yaparak fırtınaların eyaletin doğu bölgelerine yayılmasının beklendiğinin altını çizdi.

Bir sigorta şirketi sözcüsü ise şu anda Queensland’de çok sayıda poliçe sahibi olan üyeleriyle görüştüklerini söyledi.

Dolu fırtınaları, geniş bir alanı etkileyebildikleri ve birkaç dakika içinde büyük hasara neden olabiliyor. Geçtiğimiz yıl Queensland’de Ipswich‘i vuran Cadılar Bayramı dolu fırtınası 1.05 milyar dolarlık hasara neden olmuştu.

Fransa’nın enerji devi Total, ürünlerinin iklim krizine yol açtığını önceden biliyormuş

Fransa‘dan Christophe Bonneuil (CNRS’de araştırma direktörü), Pierre-Louis Choquet (Sciences-Po Paris) ve Stanford Üniversitesi tarih alanında doktora adayı Dr. Benjamin Franta tarafından Global Environmental Change dergisinde kaleme alınan makalede, Fransa’nın petrol ve doğal gaz devi Total Energies‘in, ürünlerinin neden olduğu iklim değişikliği risklerini 1971 gibi erken bir tarihte bildiği kaydedildi.

Bu konuda kamuoyu önünde sessiz kalan şirketin 1980’lerin sonunda küresel ısınmanın bilimsel temeli hakkında şüpheleri körüklerken, 1990’ların sonlarında da bilimi alenen kabul etmesine rağmen politikaları geciktirdiği ve fosil yakıt kontrolünü engelleyen politikaları teşvik ettiği belirtildi.

İklim politikasını zayıflatma kampanyası

Araştırmaları sırasında yazarlar ayrıca, Exxon‘un Uluslararası Petrol Endüstrisi Çevre Koruma Derneği (IPIECA) aracılığıyla 1980’lerin başında, iklim bilimini tartışmak ve uluslararası iklim politikasını zayıflatmak için Total‘in de yer aldığı uluslararası bir kampanyayı koordine ettiğine dair yeni kanıtlar ortaya çıkardı.

Yazarlar tarafından ortaya çıkarılan kaynak materyaller arasında, şirketin iç ve dış iletişim kanalı olan “Total Information”ın 1971 özel baskısı da yer aldı ve iklim araştırmalarına en aşina Fransız akademisyenlerden biri olan coğrafyacı François Durand Dastès‘in “Atmosferik kirlilik ve iklim” başlıklı makalesindeki şu ifadelere yer verildi:

CO2 konsantrasyonu 150 yılda zaten  yüzde 15 arttı ve 2010 yılında 400 ppm’ye ulaşabilir’ diyor. Bu durum, ‘oldukça endişe verici’ olarak değerlendiriliyor, çünkü muhtemel önemli etkilerle birlikte, ‘küresel ortalama sıcaklığı 1 ila 1.5°C artırabilir’ deniliyor.”

‘Doğa’yı korumak herkesin hayatını kurtarmaktır’

Özel baskının baş yazısında yer alan bazı ifadeler şöyle:

  • “Total, faaliyetlerinin her birinin doğanın dengesini etkileyebilecek kirlilik yaratabileceğinin tamamen farkındadır.”
  • “Total Grubu, yararlı olan ve çevrenin korunmasına yardımcı olabilecek her türlü kısıtlamayı kabul etmeye hazırdır, ancak halkın tamamen farkında olması gereken bir şey vardır: bu tür müdahalelerin ağır bir maliyeti olacaktır.”
  • (…) “Bu yük adil bir şekilde paylaşılacak ve herkes ağırlığını taşımak zorunda kalacak. Bazı ekonomik dengeleri tehlikeye atacak çok daha kritik bir duruma yarın çare bulmak zorunda kalmak yerine, bu fedakarlıkları hemen yapmak muhtemelen en iyisidir.”
  • “Son olarak, Doğa’yı korumak herkesin hayatını kurtarmaktır ve bu elbette paha biçilemez.”

Bu ifşaları desteklemek için 350.org ve Fransa’nın sivil toplum kuruluşu Notre Affaire à Tous tarafından başlatılan özel kampanya kapsamında bugün TSİ 18:00’de çevrimiçi bir basın toplantısı düzenlenecek. Toplantıyla ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Boğaziçi akademisyenleri rektör atamasının iptali için yeniden Danıştay’a başvurdu

Boğaziçi Üniversitesi’nden yüzü aşkın akademisyen, Prof. Dr. Naci İnci’yi rektör olarak atayan 21 Ağustos 2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararının iptali için Danıştay’a başvurdu.

Halen Danıştay 8’inci Daire’de devam eden benzeri bir başvuruyu 2 Mart 2021 tarihinde 70 akademisyen bir önceki rektör Prof. Dr. Melih Bulu’nun hukuksuz ataması için de yapmıştı.

Başvuru dilekçesinde “Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri olarak özgür, özerk ve demokratik üniversite talebimizi farklı yollarla dile getirmeye ve hukuk mücadelemizi vermeye aynı sorumluluk ve tutarlılıkla devam ediyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Bugüne kadar birçok başvuru yapıldı

Daha önce de birçok başvuru yaptıkları belirtilen açıklamada şu başvurular hatırlatıldı:

“Bu kapsamda yaklaşık altı ay önce, halen Danıştay 8. Daire’de devam eden ilk başvuruyu Prof. Dr. Melih Bulu’yu rektör olarak atayan Cumhurbaşkanlığı kararının iptali için yapmıştık.

Sonrasında üniversitemiz bünyesinde iki yeni fakültenin kurulma kararlarının iptali için Danıştay’a, hukuksuz kurulmuş olan Hukuk Fakültesine YÖK tarafından yapılan dekan atamasının iptali için de İdare Mahkemesi’ne yaptığımız başvurularımızla yolumuza devam ettik.”

‘Hukuksuz işlemleri hız kesmeden devam etti’

Ancak bu başvurulara ve tepkilere rağmen atanmış yönetimin hukuksuz ve yasadışı işlemlerinin hız kesmeden sürdüğü belirtilen açıklamada “YÖK ve Prof. Dr. Naci İnci’nin rektör yardımcısı olarak katkıda bulunduğu üniversitenin atanmış yönetimince alınan hukuksuz kararların yürütmelerinin durdurulmalarını talep etmek amacıyla beş başvuru daha gerçekleştirdik” denildi.

  • Bunlardan birinci başvuruda İletişim Fakültesi’ne rektörün vekaleten dekan olarak atanmasına karşı açılan iptal davası idi.
  • İkinci başvuruda Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Muzaffer Eroğlu’nun Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne hukuken tartışmalı olan görevlendirilmesinin iptalini talep ettik.
  • Üçüncü başvuruda Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Muzaffer Eroğlu’nun Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin senatörü olarak atanmasının iptali içindi.
  • Dördüncü başvuruda üniversitenin yeni yönetimince senatoda yeterli oy çokluğuna ulaşarak, bir anlamda yasadışılıklarını yasallaştırma çabası olarak nitelenebilecek olan mükerrer oy kullanma hukuksuzluğunu gerçekleştirdikleri, senato toplantısında alınan kararların yürütmelerinin durdurulmalarını talep ettik.
  • Beşinci başvuruda da Danıştay’a kuruluşunun dayandığı Cumhurbaşkanlığı kararının iptali için başvuru yaptığımız Hukuk Fakültesi’ne, 07.2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan ilanla başlanılan, öğretim üyesi ve araştırma görevlisi alımı işleminin durdurulması istemiyle bir başvuru daha gerçekleştirdik.

Açıklamada “Yapılan tüm bu idari işlemler, bir idari işlemin hukuka uygunluğunu ifade eden bütün unsurlar bakımından sorunludur ve üniversiteyi telafisi güç, hatta imkânsız zararlar vermek pahasına idari açıdan tamamen kontrol etmeyi amaçlamaktadır” denildi.

‘Görevlerini kötüye kullandılar’

15 Temmuz 2021 tarihinde görevden alınan rektör Prof. Dr. Melih Bulu, yardımcıları Prof. Dr. Naci İnci, Prof. Dr. Fazıl Önder Sönmez, Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu ve YÖK başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç‘ın görevlerini açıkça kötüye kullandığı belirtilen açıklamada şunlar kaydedildi:

“Bu kamu görevlileri, kanunda kendilerine verilen görev ve yetkilerden, şahsi emelleri için yararlanmışlar, görevlerinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine ve kamunun zararına neden olacak şekilde idari işlemler gerçekleştirmişlerdir. Önemli bir kısmı Üniversite Senatosu ve Üniversite Yönetim Kurulu’nu ele geçirmeye yönelik bu hukuksuz işlemlerle TCK m. 257, açıkça ve birden fazla defa ihlal edilmiştir. Görevlerini tekrar tekrar kötüye kullanmış olan Prof. Dr. Melih Bulu, Prof. Dr. Fazıl Önder Sönmez, Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu ve eski YÖK başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç’ın yanı sıra, aynı derecede suçlu olan, duyurunun gerçekleştirildiği sırada rektör yardımcılığı yapan, rektör Prof. Dr. Naci İnci için de suç duyurusunda bulunduk.”

Güvensizlik oyu aldılar

Prof. Dr. Melih Bulu’nun görevden alınmasından sonra YÖK tarafından verilen rektör adaylık ilanına, aday olarak başvuracaklarını bildiren Prof. Dr. Naci İnci ve Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu ile 17 Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesini yüzde 82’lik bir katılımla güven açısından değerlendirdiklerini belirten akademisyenler şu bilgileri paylaştı:

“Yapılan güvensizlik oylamasında Prof. Dr. Naci İnci ve Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu sırasıyla yüzde 95 ve yüzde 93 “güvensizlik” oyu aldılar. Diğer 17 adaya ise güvendiğimiz ortaya çıktı. Görevlerini kötüye kullanma suçunu işlediğini düşündüğümüz bu iki kişiye bu kadar çok güvensizlik duymamızdan daha doğal ne olabilir? Ciddi zaman kısıtı altında gerçekleştirdiğimiz bu çözüme yönelik çabamız değerlendirilmedi, güvenimizi belirttiğimiz 17 akademisyen YÖK tarafından görüşmeye bile çağrılmadı, üstüne üstlük % 95 güvensizlik oyu olan Prof. Dr. Naci İnci bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yeni rektör olarak atandı.”

Açıklama “Sonuç olarak bu ikinci başvuruyla, anayasaya aykırı olan Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle rektör atanması yöntemini kabul etmediğimizi, ülkemizin gelişmesi yolunda olmazsa olmaz olduğunu düşündüğümüz özgür, özerk ve demokratik üniversite için temel olan üniversite rektörünün üniversite bileşenlerinin görüşleri doğrultusunda belirlenmesi gerektiğini savunmaktan vazgeçmediğimizi bir kez daha belirtiriz” ifadeleriyle sona erdi.

Tekirdağ Barosu: Kadın cinayetlerini önlemek devletin temel yükümlülüğü

Haber: Serap Cömertoğlu İşcan

*

Tekirdağ Barosu Kadın Hakları Komisyonu, Tekirdağ Adliyesi önünde kadın cinayetlerine ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi.

Basın açıklamasından önce bir konuşma yapan Baro Başkanı Sedat Tekneci, ülkenin kanayan yarası kadın cinayetlerinin önüne geçilmesi için İstanbul Sözleşmesinin gerekli olduğunu belirtti.

‘İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmeli’

Sürekli kadın cinayetleri işlendiğine dikkat çeken Tekneci, “Tekirdağ’da da üç kadın cinayeti işlendi. Aile içinde, okulda, gerektiğinde asker ocağında toplumun her alanında kadın ve erkeğin eşit birey olduğunu ebeveynlere anlatmak gerekiyor. Uzun vadede sorunun çözülebileceğini düşünmekteyim” dedi.

Tekirdağ Barosu olarak İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının kadına yönelik şiddeti arttırdığını düşündüklerini aktaran Tekneci, “Bir an önce İstanbul Sözleşmesine dönülmesi gerekiyor” çağrısını yaptı.

2021 yılında 283 kadın öldürüldü

Baro Başkanı Tekneci’nin konuşmasının ardından Kadın Hakları Komisyonu Üyesi Kamil Can Yavaş ise basın açıklamasına 2021 yılında Türkiye’de 283 kadının öldürüldüğünü hatırlatarak başladı.

Cinayetlerin üç tanesinin Tekirdağ’da yaşandığını belirten Yavaş, eril kültürün uygulayıcı ve destekçilerinin korunduğu her gün cinayet haberlerinin devam edeceğini belirtti.

‘Devletin temel yükümlülüğü’

Kadın cinayetlerini önlemek için yapılması gerekenin belli olduğunu aktaran Yavaş, “Kadın cinayetlerinin faillerinin cezalandırılmasını sağlamak kadar bu cinayetlerin meydana gelmesini önlemek de devletin temel yükümlülükleri arasında” dedi.

Kadın cinayetlerinin önüne geçmek ve her türlü kadına yönelik şiddeti önlemek için İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyacımız olduğunu ifade eden Yavaş, “Eşitlik ve özgürlük mücadelesini kadınların kazanacağı bir gelecek olduğunu biliyoruz. Bu yüzden mücadeleden vazgeçmeyeceğiz ve tüm kadın cinayetlerinde adaletin sağlanması için sürecin yakın takipçisi olacağız!” sözlerini kaydetti.

Rapor: Fosil yakıt üretimi en az 2040 yılına kadar artacak

BM Çevre Programı (UNEP) tarafından hazırlanan 2021 Üretim Açığı Raporu, hükümetlerin 2030 yılına gelindiğinde küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırmak için gereken fosil yakıt üretiminin iki katından fazlasını planladığını ortaya koydu.

Rapora göre, önümüzdeki yirmi yılda hükümetler, küresel petrol ve doğal gaz üretiminde artış, kömür üretimi projeksiyonlarında ise yalnızca mütevazı bir düşüş öngörüyor. Bu planlar ve projeksiyonlar birlikte ele alındığında, küresel ölçekte toplam fosil yakıt üretiminin en az 2040 yılına kadar artacağı görülüyor. Bu durum, sürekli artan bir üretim açığı yaratıyor.

1,5 derece sınırından uzak adımlar

Söz konusu rapor, Stockholm Çevre Enstitüsü (Stockholm Environment Institute, SEI), Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü (International Institute for Sustainable Development, IISD), Uluslararası Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü (Overseas Development Institute, ODI), E3G (Third Generation Environmentalism) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (United Nations Environment Programme, UNEP) tarafından hazırlandı. Rapora çok sayıda üniversite, düşünce kuruluşu ve araştırma kuruluşunda görev yapan 40’ı aşkın araştırmacı, analiz ve inceleme süreçlerine katkı sağladı.

Raporun ana bulguları şu şekilde:

  • Hükümetler, 2030’da küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırmaya yönelik sınırdan yaklaşık yüzde 110 daha fosil yakıt üretmeyi planlıyor. Bu yüzde, 2 derece ısınma hedefindeki sınırın ise yüzde 45 üzerinde. Üretim açığının boyutu, önceki değerlendirmelerimize kıyasla önemli ölçüde değişiklik göstermiyor.
  • Hükümetlerin üretim planları ve tahminleri, 2030’da küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandıracak seviyeyle kıyaslandığında yaklaşık yüzde 240 daha fazla kömür, yüzde 57 daha fazla petrol ve yüzde 71 daha fazla doğal gaz üretimi anlamına geliyor.
  • Hükümetlerin planlarına göre küresel doğal gaz üretiminde en fazla artış beklendiği dönem 2020 ile 2040 yılları arasında gerçekleşiyor. Doğal gaz üretimindeki bu sürekli, uzun vadeli küresel ölçekte yaşanan artış, Paris Anlaşması’nda belirlenen küresel sıcaklık artışı eşiğiyle tutarsızlık gösteriyor.
  • Ülkeler, COVID-19 salgınının başlangıcından bu yana fosil yakıtlara yönelik 300 milyar doları aşkın yeni finansman sağladı. Bu miktarın temiz enerji kaynaklarına yönlendirilen fonlardan daha fazla olduğu görülüyor.
  • Buna karşın G20 ülkeleri ile önde gelen çok taraflı kalkınma bankaları tarafından fosil yakıt üretimine yönelik uluslararası kamu finansmanı son yıllarda önemli ölçüde düşüş gösteriyor. Çok taraflı kalkınma bankalarının ve G20 kalkınma finansmanı kuruluşlarının üçte biri, fosil yakıt üretim faaliyetlerini gelecekte sağlayacakları finansmanın dışında bırakan politikalar benimsemiş durumda.

‘Temiz enerji için hala uzun bir yol var’

Rapora dair görüşlerini paylaşan BM Genel Sekreteri António Guterres, temiz bir enerjiye ulaşmak için hala uzun bir yol olduğuna vurgu yaptı:

Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinin uluslararası kömür finansmanını sonlandırmak üzere yaptığı güncel açıklamalar, fosil yakıtların aşamalı olarak sonlandırılmasına yönelik oldukça ihtiyaç duyulan bir adım. Ancak, bu raporun açıkça gösterdiği gibi, temiz bir enerji geleceğine ulaşmak için önümüzde hala uzun bir yol var. Fosil yakıtlara yönelik finansmanı sonlandırmayan tüm kamu finansman kuruluşlarının yanı sıra, ticari bankaları ve varlık yöneticilerini içeren özel finans kuruluşlarının, enerji sektörünün karbondan tamamen arındırılmasını sağlamak ve herkesin yenilenebilir enerjiye erişim sağlamasını teşvik etmek üzere acilen fonlarını kömür yerine yenilenebilir kaynaklara yönlendirmeleri gerekiyor.”

‘Ülkeler sorumluluklarının farkında olmalılar’

Stockholm Çevre Enstitüsü İcra direktörü Måns Nilsson ise, fosil yakıt üretimi yapan ülkelerin oynadıkları önemli rolün ve sorumluluğun farkında olmaları gerektiğine işaret etti:

Fosil yakıt üretimi yapan ülkeler, üretim açığını kapatarak ve bizleri güvenli iklim geleceğine yönlendirmek için oynadıkları önemli rolün ve sorumluluğun farkında olmalılar. Ülkelerin yüzyılın ortasına kadar net sıfır emisyon taahhütleri artış gösteriyor. Bu taahhütlerin, verilen iklim hedeflerinin gerektirdiği şekilde, fosil yakıt üretiminde hızlı düşüş gerektirdiğinin de farkına varmaları gerekiyor.”

Büyük küresel perakendecilerden deniz taşımacılığında sıfır karbon kararı

Amazon, IKEA, Inditex, Unilever gibi büyük küresel perakendeciler, 2040 yılına kadar tüm deniz taşımacılığını, kademeli olarak sıfır karbonlu yakıtlarla çalışan gemilere geçirme kararı aldı.

Uzmanlar bu kararın, denizyolu taşımacılığı kaynaklı emisyonların mutlak sıfıra indirilmesi ve böylece Paris Anlaşması‘nın 1,5 derecelik sıcaklık hedefiyle uyumlu hale getirme yolunda önemli bir adım olduğunu söylüyor.

Karbondioksit emisyonlarının yüzde 3’ünü oluşturuyor

Bu şirketlerin küresel nakliye faaliyetlerinin büyük ölçeği göz önüne alındığında, bu karar, denizcilik endüstrisine ve yakıt üreticilerine talebi karşılamak için karbonsuzlaşma çabalarını acilen hızlandırmaları gerektiğine dair de bir mesaj niteliğinde.

Deniz taşımacılığı, tüm küresel karbondioksit emisyonlarının yaklaşık  yüzde 3’ünü oluşturuyor. Fakat, gemileri fosil yakıtlardan uzaklaştırarak denizcilik emisyonlarının küresel ticarete etki etmeyecek şekilde 2050 yılına kadar yüzde 10’a yükselebileceği de belirtiliyor.

Taahhütte bulunan ve mutlak sıfırı hedefleyen şirketler ise şöyle: Amazon, IKEA, Inditex, Unilever, Michelin ve Tchibo, Patagonya, Brooks Running ve FrogBikes.

Birleşik Krallık net sıfır emisyon için yol haritasını açıkladı

Sera gazı emisyonlarını 2050 yılına kadar net sıfıra ulaştırma taahhütünde bulunan Birleşik Krallık hükümeti, bu hedefe nasıl ulaşacağına dair yol haritasını açıkladı.

Açıklama bu yıl 31 Ekim-12 Kasım tarihlerinde Glasgow‘da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 26’ncı Taraflar Konferansı‘na (COP26) 12 gün kala geldi.

Hükümetin “Net Sıfır Stratejisi: Daha Yeşil Şekilde Yeniden İnşa Et” isimli strateji belgesi 368 sayfa.

Strateji belgesinde neler var?

BBC’nin haberine göre strateji kapsamında 2030’a kadar Birleşik Krallık’ta 440 bin yeni iş imkanının oluşması ve özel sektörün 90 milyar sterlinlik yatırım yapması bekleniyor.

Ülkenin ısı pompaları, elektrikli araçlar, karbon yakalama ve depolama ve hidrojen gibi düşük karbonlu teknolojilerde rekabet avantajı kazanmasına yardımcı olmak da yol haritasının hedefleri arasında.

Bu stratejiyle birlikte, 2035 yılına kadar tüm elektriğin “arzın güvenilirliğine bağlı olarak” temiz enerji kaynaklarından sağlanması hedefleniyor.

Rüzgara ağırlık verilecek

Ülkede 2030 yılına kadar kurulu deniz üstü rüzgar tesislerinden toplamda 40GW enerji elde edilmesinin hedeflendiği dile getirilen strateji belgesinde, güneş ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanılmasına giderek daha fazla ağırlık verileceği vurgulanıyor.

Geçen yılın sonu itibariyle, yenilenebilir kaynaklar İngiltere’de üretilen toplam elektriğin yaklaşık  yüzde 40’ını karşıladı. Rüzgar enerjisi bunun yaklaşık yüzde 24’ünü oluşturuyor.

Hidrojen üretim kapasitesi

Ülkenin 2030 yılında kadar petrol ve gazdan türeyen emisyonlarını yarıya indirmesi ve 5 GW hidrojen üretim kapasitesine ulaşması öngörülüyor.

Küçük modüler nükleer reaktörlerin (SMR) geliştirilmesi için 120 milyon sterlinlik bir fonunun oluşturulmasına da karar verildi.

Elektrikli araçlar

Elektrikli araçların ve şarj istasyonlarının desteklenmesi için 620 milyon sterlinlik teşvikin verilmesi planlanıyor.

Otomobil üreticilerine her yıl belli bir oranda yeşil enerji ile çalışan araç satma zorunluluğu getirilecek. Otomotiv tedarik zincirinin elektriğe geçmesine yardımcı olmak için ek 350 milyon sterlin vaat edildi.

Hükümet ayrıca 30 milyon binadan kaynaklanan emisyonlarla başa çıkmaya yönelik stratejisini de açıkladı.

Binalarda ısınmada kullanılan mevcut doğalgazlı kombinin karbon emisyon oranı düşük olan ısı pompası ile değiştirilmesi için hane başına 5 bin sterline kadar hibe verilmesi planlanıyor.

Ağaçlandırma çalışmaları için de 625 milyon sterlin harcanacak.

Kampanyacılardan eleştiri

Uzmanlar ve kampanyacılar, Birleşik Krallık hükümetinin uzun zamandır beklenen net sıfır emisyona ulaşma stratejisinin yeterince büyük ölçekli olmadığını ve yeterli finansmanla desteklenmediğini savundu.

İklim ekonomisti ve Grantham İklim Değişikliği ve Çevre Araştırma Enstitüsü Başkanı Nicholas Stern, “Strateji, yeni ve çekici bir büyüme şekli oluşturmalı, ancak yatırımların teşvik edilmesi gerekiyor ve bazı hanelerin, özellikle de düşük gelirli olanların biraz yardıma ihtiyacı olacak” dedi ve ekledi:

“Yatırımların çoğu özel sektör tarafından yapılacak ve özel-kamu ortaklığı yoluyla doğru türde teşvikler ve risk yönetimi oluşturulması çok önemli.”

‘Eksikliklerle dolu’

Çevre grubu Friends of the Earth, “eksikliklerle dolu” olduğunu söylediği stratejiyi şu sözlerle eleştirdi:

“Yeni araçların hızlı bir şekilde elektrifikasyonu kesinlikle memnuniyet verici, ancak bunun getirebileceği karbon tasarrufunun çoğu, hükümetin 27 milyar sterlinlik karayolu programı tarafından silinecek.”

Ankara’da MTA yerleşkesindeki patlamada çıkan yangına müdahale sürüyor

Ankara‘nın Çankaya ilçesi Söğütözü Mahallesi Dumlupınar Bulvarı üzerinde bulunan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) yerleşkesinde doğal gaz vanasında art arda iki büyük patlama meydana geldi.

Saat 09.50’de meydana gelen ilk patlamanın ardından yangın çıktı. Çok geçmeden ise ikinci bir patlama daha oldu.

İhbar üzerine bölgeye itfaiye ve sağlık ekipleri gelirken, itfaiye alevlere müdahale etti. Polis de çevrede güvenlik önlemi aldı. Bölgede ulaşım kontrollü sağlanırken, yangını söndürme çalışmaları da hala devam ediyor.

MTA’dan açıklama

MTA Genel Müdürlüğü‘nden yapılan açıklamada, “Kurumumuz ısı santralinde meydana gelen patlama sonucunda herhangi bir yaralanma ve can kaybı bulunmamaktadır olaya müdahale edilmekte olup kontrol altına alınmıştır” denildi.

https://twitter.com/MTAGenelMd/status/1450726184698925057

‘Yangın kontrol altına alındı’

Ankara Valiliği‘nden de konuyla ilgili bir açıklama geldi. Açıklamada, yangının kontrol altına alındığı kaydedildi:

MTA Genel Müdürlüğü Yerleşkesindeki doğal gaz iletim hattında oluşan gaz sıkışması nedeniyle meydana gelen patlama sonucu çıkan yangın kontrol altına alınarak söndürülmüştür. Herhangi bir can kaybı ya da yaralı bulunmamaktadır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Birleşik Krallık’ta şirketlerin çevresel etki bildiriminde bulunmaları zorunlu olacak

Birleşik Krallık‘ta Hazine’den yapılan açıklamaya göre şirketlere sürdürülebilirlik bildirim zorunluluğu (SDR) getirilecek.

Bu da şirketlerin herhangi bir yatırım ürünü yoluyla finanse ettikleri faaliyetlerin çevresel etkilerini belirlemesinin ve bildirmesinin gerekliği olacağı anlamına geliyor.

Net sıfıra geçiş planı hazırlamalı

Açıklamada, emeklilik ve varlık yönetim fonları da dahil tüm yatırım ürünlerinin çevresel etki bildirim zorunluluğu kapsamına alındığı belirtildi.

Hazinenin açıklamasında ayrıca, uygulama kapsamında, ülkede faaliyette bulunan şirketlerin net sıfır karbon salımı planlarına geçiş süreçlerini de düzgün ve dayanaklı bir şekilde anlatmasının gerekeceği ifade edildi.

Açıklamada, bu uygulama ile şirketlerin çevresel etkilerine ilişkin gerçeklikten uzak hedefler koymasının önüne geçilmesinin de amaçlandığı kaydedildi.

‘Sürdürülebilirlik yatırımlar için hayati’

AA’nın aktardığına göre açıklamada yorumlarına yer verilen Birleşik Krallık Maliye Bakan Rishi Sunak, sürdürülebilirliğin yatırım kararlarının önemli bir bileşeni olmasını istediklerini belirterek şunları söyledi:

“Planımız, yatırımcıları daha fazla çevre odaklı kararlar almaları için doğru bilgilerle donatmak. Yeşil finans alanında zaten bir dünya lideriyiz. Bu yol haritası bize sürdürülebilirlik için ekonomiyi güçlendirecek, gezegeni koruyacak ve net sıfır hedeflerimizi destekleyecek yeni küresel standartları belirleme fırsatı verecek.”

AB’nin Türkiye raporu: Demokrasi ve insan hakları alanlarında gerileme devam ediyor

Avrupa Birliği‘nin (AB) yürütme organı görevini yürüten AB Komisyonu, her yıl yayınladığı “Türkiye Raporu ile İletişim ve Strateji Belgeleri” isimli raporunu yayımladı.

Raporda, Türkiye’nin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksiklikler olduğu, demokrasi ve insan hakları alanlarında gerilemenin devam ettiği kaydedildi.

Türkiye için hazırlanan 128 sayfalık raporda Haziran 2020-Haziran 2021 döneminde siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeler ile 35 müzakere başlığında gösterilen performans ayrıntılı şekilde ele alındı.

‘Birçok alanda geriye gidiş yaşandı’

AB Komisyonu, genişleme sürecindeki ülkelerin başta Kopenhag Kriterleri ve AB müktesebatına uyum düzeylerini gösteren ülke raporunu açıkladı.

Rapor, Türkiye’de muhalefet partilerinin hedef alınmaya devam ettiğini kaydederken, Türkiye’nin AB müktesebatına da uyum konusunda bir ilerleme göstermekten uzak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, AB Genel İşler Konseyi‘nin 2019 Haziran ayında aldığı kararla Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin durma noktasına geldiği ve hiçbir müzakere başlığının açılmayacağı da hatırlatıldı.

“Raporun yazıldığı dönemde, AB’ye katılım hedefine ilişkin kararlılığına karşın Türk hükümeti, bu kötüye gidişi geriye çevirmedi. AB’nin demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, demokrasi ve temel haklarda devam eden kötüleşmeye ilişkin ciddi kaygılarına yanıt verilmedi. Birçok alanda geriye gidiş yaşandı” denildi.

‘Başkanlık sisteminin yapısal eksiklikleri sürüyor’

Raporda öne çıkan bulgu ve değerlendirmeler başlıca şöyle:

Türkiye’nin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksiklikler var. Raporlama sürecinde, demokraside gerileme devam etti. Başkanlık sistemine ilişkin yapısal eksiklikler sürdü. Avrupa Konseyi ve organlarınca yapılan tavsiyeler yerine getirilmedi. Parlamento, hükümeti denetlemek için gerekli araçlardan yoksun kalmaya devam etti.

Anayasal mimari; yürütme, yasama ve yargı arasında sağlam ve etkili bir güçler ayrılığı sağlamadan, yetkileri Cumhurbaşkanlığı düzeyinde merkezileştirmeye devam etti. Etkin bir denge ve denetleme mekanizmasının olmaması yürütme organının demokratik hesap verebilirliğini seçimlerle sınırlı bıraktı. Rapor dönemi boyunca, Cumhurbaşkanı Merkez Bankası Başkanı’nı 2 kere değiştirdi.

Muhalefet partilerinin belediye başkalarına dönük baskıların sürmesi yerel demokrasiye daha da zayıflattı. Muhalafet belediye başkanları idari ve yargısal soruşturmalarla karşı karşıya kaldı. Kısıtlayıcı önlemler, sivil toplumun özgürlüklerini kullanmasında geriye gidişe neden oldu.”

‘Kamu yönetimi siyasileşti’

Cumhurbaşkanlığı sisteminin Meclisin yasal fonksiyonlarını zayıflattığı da kaydedildi:

Cumhurbaşkanlığı sistemi, Cumhurbaşkanlığı karar ve kararnamelerinin çok aşırı kullanımı nedeniyle Meclisin yasal fonksiyonlarını zayıflattı. Rapor döneminde, Meclis 821 yasa teklifinden 61 tanesini onayladı. Aynı dönemde sosyo-ekonomik politikalar gibi Cumhurbaşkanı kararnamesi alanlarına girmeyen konular da dahil olmak üzere 77 kararname yayımlandı. İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma sürecinde de Meclis’in dahli olmadı.

Cumhurbaşkanlığı sistemi, tek bir makamda aşırı yetki toplanmasına karşı koruma sağlamak ve yargının bağımsızlığını sağlamak için gerekli olan denge ve denetleme mekanizmalarını eksikliği ile tanımlanmaya devam etti. Cumhurbaşkanlığı sistemi, hükümet organlarının ve devlet idaresinin işletilmesini olumsuz etkiledi ve kamu yönetiminin siyasileşmesine yol açtı.”

Yargı ve yolsuzluk

Raporda yargıyla ilgili, “Yargı sisteminde 2016’dan beri gözlenen ciddi gerileme devam ediyor. Yargı bağımsızlığının sistemik eksikliği ve hakim ile savcılara dönük baskılardan kaynaklanan endişeler devam ediyor. Yeni insan hakları eylem planı bazı olumlu adımları öngörse de yargının bağımsızlığından kaynaklanan temel eksiklikleri ortadan kaldıracak adımları içermiyor” değerlendirmesi yapıldı.

Yolsuzlukla mücadeleyle ilgili de, “Raporlama döneminde bu konuda ilerleme sağlanmadı. Türkiye, uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde oluşturmak durumunda olduğu kurumlar konusunda adım atmadı. Yasal boşluklar ve kurumsal mimari, yolsuzluk dosyalarının soruşturulması ve kovuşturulması süreçlerinin siyasi etki altında kalmasına yol açtı” denildi.

İnsan hakları kötüleşiyor

İnsan haklarının kötüleşmeye devam ettiğine dair de şu değerlendirmeler yapıldı:

Temel insan haklarındaki kötüleşme devam etti. Olağanüstü hal zamanında getirilen önlemlerin büyük çoğunluğu hala uygulamada. Gazeteciler, yazarlar, avukatlar, akademisyenler, insan hakları aktivistleri ve eleştirel seslere dönük geniş kısıtlamalar özgürlüklerini kullanmalarında olumsuz etki yaptı ve onları otosansüre yönlendirdi.

Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala davalarında olduğu gibi Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamayı reddetmesi yargının uluslararası ve Avrupa standartlarına olan bağlılığına ilişkin endişeleri artırdı.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılması da bu kaygıları pekiştirdi. İfade ve toplanma özgürlüğü de bu dönemde geriledi. Cinsel şiddet, ayrımcılık, azınlıklara ve özellikle LGBTIQ kişilere karşı nefret söylemi hala ciddi bir endişe konusu.”

Protestolar ve gazetecilerin durumu

Boğaziçi Üniversitesi protestoları ve Onur Yürüyüşü‘nde kötü muameleye dikkat çekildi ve bu konuyla ilgili, “İşkence ve kötü muameleye ilişkin inandırıcı ve ciddi iddialar bildirilmeye devam edildi. Raporlara göre, işkence ve kötü muamele gözaltı merkezlerinde, cezaevlerinde ve gayri resmi gözaltı yerlerinin yanı sıra sokaklarda, çoğunlukla gösteriler ve toplantılar sırasında meydana geldi. Özellikle Boğaziçi Üniversitesi protestoları ve Onur Yürüyüşü’nde kötü muamele ve aşırı güç kullanımı yaşandı” yorumunda bulunuldu.

Raporda, gazetecilerin de durumuna dikkat çekilerek, “Genel olarak, tahminen 60’a yakın gazeteci cezaevinde. 2020’de en az 48 gazeteci gözaltına alındı ve 23 gazeteci toplam 103 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2021 Ocak ayı itibariyle, son 2,5 yılda en az 353 gazeteci kovuşturuldu. 2020’de en az 53 gazeteciye dava açıldı. Yaptıkları işten dolayı gazetecilere tehdit ve fiziki saldırı devam etti. Sivil toplum kuruluşlarına göre, 2021’in ilk haftalarında 5 muhalif gazeteci fiziki saldırıya uğradı” denildi.

Sınır ötesi operasyonlar

Sınır ötesi operasyonlar ve HDP’ye yönelik tutumla ilgili, “Güneydoğu’da durum son derece kaygı verici olmaya devam etti. Hükümet, ülke içinde ve Irak ve Suriye’de sınır ötesi askeri operasyonlar gerçekleştirdi. AB’nin terör listesindeki PKK’nın terörist eylemleri nedeniyle sınır bölgelerinde güvenlik durumu riskli olmaya devam etti. Soruna barışçıl ve sürdürülebilir bir çözüm bulunması için inandırıcı bir siyasi sürecin başlatılması ilişkin bir gelişme olmadı. Aralarında milletvekillerinde olduğu 4 bine yakın HDP üyesi ve yetkilisi cezaevinde kalmaya devam etti ve ayrıca Anayasa Mahkemesi, HDP’nin kapatılmasını isteyen iddianameyi kabul etti” denildi.

Türkiye’nin dış politikası

Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili de şu değerlendirmelere yer verildi:

Türkiye’nin iddialı dış politikası, Kafkasya, Suriye ve Irak gibi bölgelerde AB’nin politik öncelikleriyle karşı karşıya gelmeye devam etti. Türkiye’nin AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikasına (CFSP) uyum oranı yüzde 14’te kaldı. Türkiye’nin askeri destek vermesi, sahada asker bulundurması ve AB’nin İrini operasyonuna karşı çıkması Libya’da karşıt yaklaşımların çıkmasına neden oldu.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetkilendirilmemiş hidrokarbon faaliyetleri nedeniyle tırmanan gerginlik 2021 başında dindi. Ancak Türkiye, Ekim başında Kıbrıs münhasır ekonomik bölgesinde çalışma yapan Nautical Geo gemisini engelledi ve daha sonra da sismik araştırmalar için Kıbrıs Cumhuriyeti MEB’inin bazı bölümlerini kapsayacak şekilde bir NAVTEX yayımladı.”

Sığınmacı konusunda ilerleme

Göç ve sığınmacı konularına da değinilen raporda, “Göç ve sığınmacı konusunda bazı ilerlemeler gözlendi. 2016 Türkiye-AB anlaşması, sonuç vermeye devam etti. Dünyadaki en büyük mülteci topluluğunu barındıran Türkiye bu insanların gereksinimlerinin karşılanması için çok önemli çaba göstermeye devam etti” değerlendirilmesi yapıldı.

Raporla ilgili AB Komisyonu’ndan yapılan yazılı açıklamada, AB’nin Türkiye ile aşamalı, orantılı ve geri döndürülebilir bir şekilde çalışmaya devam etmek niyetinde olduğu kaydedildi. Ancak, hükümetin Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuku çiğneyerek tek taraflı provokatif eylemlerde bulunması durumunda bütün seçeneklerin kullanılacağı uyarısı da hatırlatıldı.

Dışişleri Bakanlığı’ndan rapora cevap

Dışişleri Bakanlığı da raporla ilgili yayımladığı değerlendirmede, Türkiye’ye karşı sorumlulukların göz ardı edildiği ve ilişkilerde çifte standartlı yaklaşımın sergilendiği iddia edildi:

Avrupa Komisyonu 2021 yılı Genişleme Strateji Belgesi ile Türkiye dâhil tüm aday ve potansiyel aday ülkeler için hazırlanan Ülke Raporlarını bugün açıklamıştır. AB ile olumlu bir siyasi gündem oluşturmaya çalıştığımız ve üst düzey diyaloğumuzu canlandırdığımız bir dönemde, ne yazık ki aday ülke Türkiye’ye karşı sorumlulukların göz ardı edildiği ve ülkemizle ilişkilerde yine çifte standartlı yaklaşımın sergilendiği bir Türkiye Raporu yayımlanmıştır.

Özellikle siyasi kriterler ile Yargı ve Temel Haklar faslındaki mesnetsiz iddiaları ve haksız eleştirileri kabul etmiyoruz. 23. Yargı ve Temel Haklar ile 24. Adalet, Özgürlük ve Güvenlik fasılları önündeki siyasi engelleri kaldırmayan AB’nin, üye devletler bakımından bile tartışmalı olan pek çok konuda, ülkemize özgü koşulları değerlendirmeden, yönetim ve siyasal sistemimize, temel haklara, bazı yargı/idari kararlar ile terörle mücadelemize yönelik haksız ve orantısız tespitlerini reddediyoruz. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sınamalar ile PKK/PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ gibi terör örgütlerinin tehditlerini dikkate almayan bu yaklaşım, Avrupa’daki AB ve Türkiye karşıtı radikal kesimleri mutlu etmekten başka bir amaca hizmet etmemektedir.

18 Mart Mutabakatının tüm boyutlarıyla güncellenmesi çağrılarımıza rağmen, Rapor’da Mutabakatın sadece göç boyutuna yer veren ve Türkiye’nin yaptıklarını övmekle birlikte kendi yükümlülüklerinden bahsetmeyen AB’nin, yalnız kendi çıkarlarına hizmet eden alanlarda bizimle günlük al-ver ilişkisi yürütmek istemesi kabul edilemez.

Bir yandan aday ülke Türkiye ile dış politika, bölgesel gelişmeler, güvenlik, savunma ve sektörel konularda mevcut üst düzey diyalog ve işbirliği mekanizmalarını engellerken, diğer yandan bu kritik alanlarda AB politikalarına uyumumuzun azaldığını ve çıkar çatışmaları doğduğunu belirtmek AB’nin tutarsızlıklarına yeni bir örnektir.”