Ana Sayfa Blog Sayfa 116

Hak savunucularından vekillere çağrı: Hayvanların ve yaşamın yanında olun!

Yaşam İçin Yasa İnisiyatifi sokakta yaşayan hayvanlara yönelik artan şiddet ve kanunsuz toplamalara dikkat çekerek, hak savunucusu milletvekillerine görev çağrısında bulundu. İnisiyatif, yeni yasa tasarısına karşı mecliste ve sokakta güçlü bir muhalefet sergilenmesini talep ediyor.

İstanbul’un çeşitli ilçelerinde ve Türkiye’nin farklı illerinde hayvan hakları savunucuları ile birlikte eylemler düzenleyerek, sokakta yaşayan hayvanlara yönelik nefret politikalarına karşı dayanışma ağları oluşturmak için çalışan inisiyatif, milletvekillerine “bugüne kadar görülmemiş ortak bir tepki ve direniş” çağrısında bulundu. Bu mesaj, web sitesi ve sosyal medya hesapları aracılığıyla tüm milletvekillerine iletilecek.

Yaşam İçin Yasa İnisiyatifi, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde (TBMM) görüşülecek olan yeni yasa tasarısına karşı milletvekillerini “hayır oyu” kullanmaya ve hayvanlar için hem meclis içinde hem de dışında somut bir karşı duruş sergilemeye çağırdı. Yapılan açıklamada, “Haktan, hukuktan ve adaletten yana olan milletvekillerine çağrımızdır. Sokakta yaşayan hayvanlara yönelik nefret saldırıları karşısında sessiz kalmayın. Tecrit ve katliam odaklı yasama sürecine karşı güçlü bir muhalefet sergilemeniz gerekiyor” denildi.

Kocaeli Valiliği’nden belediyelere ‘başıboş köpekleri öldürün’ talimatı!
Sokakta yaşayan hayvanlar için gönüllülerden belediyelere çağrı: Ortak hareket edelim

İnisiyatif, hayvan hakları savunucuları olarak yıllardır sokakta, mecliste ve hukuki mücadelelerde aktif olduklarını belirterek, milletvekillerinin de aynı şekilde yaşamdan yana olmalarını talep ediyor. “Sokakta yaşayan köpeklerin ölüm kamplarına hapsedilmesine ve ‘uyutma’ adı altında tür kırımına maruz bırakılmasına karşı sesinizi yükseltin. Sizden, bugüne kadar görülmemiş bir direniş bekliyoruz. Artık sıra sizde!” mesajı verildi.

Yaşam İçin Yasa İnisiyatifi, #SokaktayımYanındayım etiketi ile sosyal medya üzerinde geniş kitlelere ulaşmayı amaçlayan bir hareket başlattı. Hayvan hakları savunucuları, fotoğraflarını [email protected] adresine göndererek bu harekete katılabilir ve sosyal medya hesaplarında paylaşım yaparak farkındalık yaratabilir. Hak savunucuları, “Ne kadar çok kişi ‘sokaktayım, yanındayım’ derse o kadar farklı kitlelere ulaşabiliriz” diyerek herkesi bu harekete destek vermeye davet ediyor.

‘Çevre ve İklim Gazeteciliği Okulu’ ile Kastamonu ve Sinop’tayız!

Yeşil Gazete’nin düzenlediği Çevre ve İklim Gazeteciliği Okulu (ÇİGO) atölyeleri, Mayıs ve Haziran’da Kastamonu ve Sinop’ta devam ediyor.

Batı Karadeniz bölgesinde başlayan proje kapsamında Zonguldak ve Bartın’da gerçekleşen ÇİGO atölyelerinin ardından Yeşil Gazete ekibi, bu kez Kastamonu ve Sinop’taki gazetecilerle, öğrencilerle, akademisyenlerle ve sivil toplum örgütü temsilcileriyle bir araya gelecek.

27-28 Haziran’da Kastamonu’da, 29-30 Haziran’da Sinop’ta gerçekleşecek atölyelere katılım için başvuru formunu doldurmak yeterli.

çevre ve iklim gazeteciliği okulu

Çevre ve İklim Gazeteciliği Okulu (ÇİGO) nedir?

Yeşil Gazete ekibinin Alternatif Medya ve İletişim Derneği (AMİD) işbirliğiyle ve Hollanda Konsolosluğu’nun desteğiyle gerçekleştirdiği Çevre ve İklim Gazeteciliği Okulu, Batı Karadeniz bölgesinde çevre ve iklim gazeteciliği konusunda farkındalık yaratmayı amaçlıyor. İlk iki etkinlik Zonguldak ve Bartın’da yapıldıktan sonra, Kastamonu ve Sinop’ta devam edecek bu atölyelerle ÇİGO Batı Karadeniz turunu tamamlayacak.

ÇİGO’nun atölyelerinde Yeşil Gazete ekibinden deneyimli uzmanlar, çevre ve iklim gazeteciliği konularında eğitimler veriyor. Katılımcılar, yerel basın öncelikli olmak üzere sivil toplum örgütleri, öğrenciler, akademisyenler ve çevre ekoloji aktivistlerinden oluşuyor.

ÇİGO, yerel ekoloji haberlerine dikkat çekerek, ulusal ve yerel medyada yeterince yer bulamayan konulara ve büyük şehirlerden uzak alanlarda ortaya çıkan ekolojik yıkımlara odaklanıyor. İklim ve ekoloji haberlerinde neden-sonuç ilişkilerini ortaya koyarak, insan faaliyetlerinin doğaya etkisini tesadüfi gibi gösteren unsurları tartışmaya açıyor.

çevre ve iklim gazeteciliği okulu

Kastamonu ve Sinop atölyelerine herkes davetli

Katılımcılara kolektif bir öğrenme deneyimi sunan ÇİGO, karşılıklılığa dayalı ve eşitlikçi öğrenmeyi temel alıyor. Uygulamalı atölyeler kapsamında katılımcılar, hazırladıkları yazılı ve görsel ekoloji haberlerini Yeşil Gazete’de yayınlamak üzere paylaşma imkanı da bulacak.

Alev Karakartal, Cansu Acar ve Duygu İslamoğlu tarafından yürütülecek atölyelerin konu başlıkları arasında Çevre ve Ekoloji Haberciliği, Video Haber Üretimi ve Sosyal Medya Kullanımı bulunuyor.

ÇİGO’nun Batı Karadeniz Bölgesi atölyeleri tamamlandığında ise iklim ve ekoloji haberciliği alanında kullanılmak üzere herkese açık dijital eğitim modülleri ve bir kılavuz hazırlanması planlanıyor. ÇİGO daha sonra Türkiye’nin diğer bölgelerinde de devam edecek.

27-28 Haziran’da Kastamonu’da, 29-30 Haziran’da Sinop’ta gerçekleşecek atölyelere katılım için başvuru formunu doldurmak yeterli.

Mikroplastikler her yerde: Köpek ve insan testislerinde de tespit edildi

New Mexico Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmada, köpeklerden ve insanlardan alınan testis dokusu incelendi. Çalışma sonucunda her örnekte mikroplastik bolluğunun insanlarda köpeklere göre neredeyse üç kat daha fazla olduğu tespit edildi.

Toksikolojik Bilimler dergisinde yayımlanan çalışmaya göreekip, köpeklerde gram doku başına ortalama 122,63 mikrogram, insanlarda ise gram başına 329,44 mikrogram mikroplastik buldu.

Bu çalışma, plastik kirliliğinin doğanın yanı sıra vücüdumuzun her yerine nasıl nüfuz ettiğine dair son tespit. Daha önce de insan kanında, akciğerlerinde, beyin hücrelerinde ve ceninde mikroplastikler bulunmuştu.

Bilim insanları beyin hücrelerinde de mikroplastik buldu
Mikroplastik ilk kez insan kanında tespit edildi
Yaşayan insanların akciğerlerinde ilk kez mikroplastik görüldü
‣ ‘Mikroplastikler insan vücudunda genetik bozukluklara yol açıyor’
Araştırma: Balıklardan sonra akbabalar da plastik atıklarla beslenmeye başladı
Plastik atıkların yol açtığı ilk hastalık tanımlandı: Plastikoz
‣ Yeşil ipuçları: Mikroplastik maruziyetini azaltmanın 7 yolu

Araştırma, mikroskobik parçaların erkek doğurganlığını nasıl etkileyebileceğine ilişkin bazı endişe verici soruları da gündeme getiriyor.

New Mexico Üniversitesi’nden çevre sağlığı bilimcisi Xiaozhong Yu, “Başlangıçta mikroplastiklerin üreme sistemine nüfuz edip edemeyeceğinden şüphe ediyordum” diyor: “Köpekler için sonuçları ilk aldığımda şaşırdım. İnsanlar için sonuçları aldığımda daha da şaşırdım.”

Sperm sayısını düşürüyor

Belirlenen 12 farklı mikroplastik türü arasında, araştırmacıların hem köpeklerde hem de insanlarda en çok bulduğu plastik polimer, plastik torba ve plastik şişelerin üretiminde kullanılan ve plastik kirliliğine en büyük katkıda bulunan polietilen (PE) yer alıyor.

İnsan dokusunda sperm sayısı test edilemese de araştırmacılar bunu köpek örnekleri için yaptı ve hayvanlarda daha düşük sperm sayısıyla ilişkili olarak daha yüksek seviyelerde polivinil klorür (PVC) plastik buldu.

PVC, birçok endüstriyel ve ev ürününde yaygın olarak kullanılıyor. Canlıların sperm sayısı, hali hazırda ağır metaller, böcek ilaçları ve çeşitli kimyasalların etkisiyle düşüyor. Bu çalışmanın bir sonraki aşamasında köpeklerde tespit edilen PVC sonuçlarının insanlarda da aynı etkiye sahip olup olmadığı araştırılacak.

Yu, “Plastik bir fark yaratıyor. PVC, spermatogeneze müdahale eden birçok kimyasal maddeyi açığa çıkarabilir ve endokrin bozulmasına neden olan kimyasallar içerir” diye konuşuyor.

Araştırma ekibi köpek ve insan testislerini, iki tür arasında pek çok biyolojik benzerlik olduğundan yola çıkarak karar verdi.

Mikroplastiklerin uzun vadede insan vücudunu nasıl etkileyebileceğinden hâlâ tam olarak emin değiliz, ancak daha önceki araştırmalarda ciddi inflamatuar etkiler ve sindirim sistemi sorunlarıyla bağlantılar bulunmuştu.

“İnsanları korkutmak istemiyoruz”  diyen Yu, şunları söylüyor: “Verileri bilimsel olarak sunmak ve insanların çok sayıda mikroplastik olduğunun farkına varmasını istiyoruz. Maruziyetlerden kaçınmak, yaşam tarzımızı ve davranışlarımızı değiştirmek için  seçimlerimizi yapmak zorundayız.”

 

Okyanusta alarm: Yüzyıl sonunda tropikal okyanusta hiç balık kalmayacak!

Living on Earth, kamu radyosunun çevre haber dergisinin , Avusturya merkezli Inside Climate News muhabiri Bob Bewyn ile yaptığı  röportajı ChatGPT’ye yaptırdığımız çeviri ve Yeşil Gazete editörlüğüyle  paylaşıyoruz.  

*

İklim bozulmasının etkilerinin çoğu halihazırda devam ediyor. Özellikle sert darbe alan yerlerden biri de okyanus. 

Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi‘ne göre denizler, sanayi çağının başlangıcından bu yana sera gazlarının hapsettiği ısı enerjisinin yüzde 90’ından fazlasını emdi. Tıpkı IPCC‘deki bilim insanları gibi, deniz bilimcileri de iklim krizinin devasa etkileri karşısında büyük üzüntü ve umutsuzluk içinde.  

10 yılı aşkın süredir okyanusları takip eden ve değişimleri raporlayan Berwyn’in konuya ilişkin verdiği bilgiler şöyle:

Aynsley O’Neill: Bilim insanlarının iklim krizine ilişkin okyanuslarda gözlemlediği etkiler neler? 

Bob Berywyn: Birkaç yıl öncesine kadar, farklı türde deniz organizmalarıyla ilgili birçok kitlesel ölüm vakası yaşandı. İlk olarak 2003 yılında Akdeniz‘de belgelenen bu olay, deniz bilimcilerinin sığ sularda yaşayan ve kum ve kayalarla karışık olan bentik organizmalar olarak adlandırılan küçük salyangozlar ve küçük kabuklular gibi türlerin neredeyse tamamen yok olduğunu gözlemlemeleriyle sonuçlandı.

Aradan birkaç yıl geçtiğinde, Pasifik Okyanusu’ndaki sıcak dalgası koşulları deniz memelilerinin açlıktan ölmesine neden oldu çünkü okyanustaki olağanüstü ısı, yiyecek kaynaklarının başka yerlere göç etmesine yol açmıştı.

‘Sıcak dalgaları, dünya okyanuslarının üçte birine yayıldı’

Denizyıldızı ölümleri, Pasifik’teki çok sıcak okyanus koşullarıyla bağlantılıydı. Orada ayrıca kitlesel kuş ölümleri de meydana geldi. Diğer etkiler arasında hayvanları da etkileyen zehirli alg patlamaları buluyor. Zehirli alg içeren balıkları veya kabukluları yiyen çok sayıda balık ve kuşun ölüm vakaları belgelendi. Yani etkilerin oldukça yoğun ve yaygın olduğu söylenebilir.

Okyanustaki sıcak dalgaları ile ilgili olarak, Yeni Zelanda’daki bir iklim bilimcisinden alıntıladığınız bir istatistik gördüm ve bu oldukça korkutucuydu. Biraz bundan bahsedebilir misiniz?

15 yıl önce, insanlar denizlerdeki sıcak dalgalarından pek bahsetmiyordu çünkü bunlar sadece ara sıra oluyor ve küçük bölgeleri etkiliyordu. Son 10 yılda, bu durum  o kadar genişledi, büyüdü ve uzun sürdü ki, hiçbir deniz bilimcisinin görmezden gelemeyeceği bir hal aldı. .

Birkaç hafta önce, Yeni Zelanda’daki bilim insanı Ben Noll, mevcut deniz sıcak dalgası koşullarının kapsamını hesapladı ve bu koşulların, dünya okyanusunun yaklaşık üçte birine yayıldığını buldu. Bu, aynı anda Kuzey Amerika, Güney Amerika, Avrupa ve Asya‘da sıcak dalgaları yaşanması gibi bir şey. Çok büyük alanlar anlamına geliyor.

Haber yaparken, deniz kuşlarını inceleyen bir bilim insanı olan Jennifer Lavers ile konuşmuştunuz. Size neler söyledi?

Jennifer Lavers, Batı Avustralya çevresinde araştırma yapıyor ve birkaç on yıldır deniz kuşu kolonilerini inceliyor. Son yıllarda okyanus sıcak dalgalarının bu deniz kuşu kolonilerini gerçekten etkilemeye başladığını fark etti. Bu durumdan dolayı da  oldukça üzüntülüydü. Bana, araştırmasının incelediği türler arasındaki yelkovan kuşlarının yok oluşunu belgelediğini hissettiğini söyledi. Ve bu, okyanus sıcak dalgalarından ağır biçimde etkilenen birçok deniz türünden sadece biri.

‘Kasırgaların artması ve şiddetlenmesi kaçınılmaz’

Bu konuda bir süredir çalışıyorsunuz. Okyanus sağlığının ilerlemesi veya belki de eksikliği konusunda neler gördünüz?

Jennifer, konuştuğum tek bilim insanı değil. Birçok bilim insanı, bu inanılmaz canlı sistemin gerçek zamanlı olarak dağılmasını izlerken büyük bir üzüntü ve hüzün yaşıyor.

Bu değişim çoğu kişi tarafından henüz fark edilmiş değil, çünkü olayların çoğu su yüzeyinin altında gerçekleşiyor.

Genellikle, büyük  çapta bir balık ölümü olduğunda haberlerde yer verilir, ardından bir veya iki gün boyunca, büyük bir ölü balık yayılmasının fotoğrafları internet sitelerinde ve gazetelerde ön sayfalarında yer alır. Ama, bu tür olaylar çoğu zaman kimsenin görmediği okyanusta sürekli olarak meydana geliyor. Son birkaç yılda yapılan çalışmalar, fosil kayıtlarından bilinen en büyük kitlesel okyanus yok oluşlarına doğru ilerlediğimizi uyarıyor.

Fosillere bakarak, “Vay, dünya 350 milyon yıl önce hızla ısındığında, okyanustaki tüm organizmaların yüzde 90’ından fazlası öldü” diyebiliyoruz. Henüz o noktada değilsek de bu çalışmalar, o yöne doğru ilerlediğimizi söylüyor.

Kuzey yarımkürede yaz yaklaşmak üzere. Tropikal Kuzey Atlantik’te başlayacak olan kasırga sezonuna dikkat ediyoruz. Ve kasırga oluşumunda kilit faktörlerden biri, elbette deniz yüzeyi sıcaklığı.  Okyanus sıcak dalgalarının bu büyük fırtınalar üzerindeki sonuçları hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Bahsettiğiniz, Afrika ve Karayipler arasındaki Atlantik kuşağı aynı zamanda kasırga uzmanları tarafından ana gelişim bölgesi olarak adlandırılıyor.

Bazı kasırga bilimcileri, bu bölgedeki deniz suyunun şimdiden kasırga sezonunun gerçekten hızlandığı temmuz ortasında olduğu kadar sıcak olduğunu yazıyor. Onlara göre, diğer faktörlerle birlikte bu sıcaklık,  kasırga sezonunun bu yıl çok, çok aktif olabileceği konusunda bir uyarı işareti. Son birkaç yılda yapılan birçok araştırma da okyanuslar ne kadar sıcaksa kasırgaların o kadar güçlü olabileceğini; çünkü atmosferin buna bağlı olarak daha fazla nem tuttuğunu gösteriyor.

‘Yüzyılın sonunda tropikal okyanusta balık kalmayacak’

İklim katkı çalışmaları ise bu fırtınalardan bazıları karaya çıktığında daha soğuk bir iklimde olacağından çok  daha fazla yağış bıraktığını gösteriyor. Toplamda, Atlantik’in bu bölgesindeki aşırı sıcaklık ve uzun süreli sıcak dalgası, gerçekten şiddetli bir kasırga sezonuyla karşı karşıya kalabileceğimiz konusunda bir uyarıdır diyebiliriz.

Bu Atlantik bölgesi, aylarca rekor sıcaklıklar yaşadı. Bazen “sıcak dalgası” teriminin artık doğru bir isim olup olmadığını sorguluyorum. Çünkü karada bir ısı dalgası olduğunda, belirli bir başlangıç ve bitiş tarihi olan bir olayı düşünürsünüz: “Vay, geçen yazın sıcak dalgası bir felaketti, iki hafta sürdü!” Ama okyanustaki bu olaylar aylarca sürüyor.

Konuştuğunuz bilim insanlarının ortak duygusu neydi? 

Bence onlar, küresel ısınmanın deniz yaşamı üzerindeki tehdidi konusunda büyük bir kırmızı bayrak sallıyor ve bu, insanların tehdit altında olduğu anlamına geliyor. Çünkü bütün bu olanlar, potansiyel olarak gıda arzını tehdit edecek değişiklikler.

Tropikal okyanuslar için projeksiyonlar şöyle: Yüzyılın sonuna kadar o kadar sıcak olacak ki, dünyanın tropikal okyanuslarında neredeyse hiç balık kalmayacak. Ekvatorun hemen kuzey ve güneyindeki tropik kuşak için öngörülen sıcaklıklara uyum sağlamış balık yok. Evrim bu kadar hızlı gerçekleşmez. Yetmiş yıl içinde bu ekolojik boşluğu dolduracak yeni bir balık türü de evrimleşemez. Yani, tropikal bölgelerde yaşayan milyonlarca insan, önemli bir gıda kaynağını kaybedecek.

Birçok bilim insanıyla konuştuğumda çıkardığım ana sonuç, küresel ısınmayı durdurmamız ve okyanusların ısınmasını yavaşlatmamız gerektiği. Uzmanlar, okyanus ekosistemlerine gerçekten zarar veren aşırı ısınma eğilimini yavaşlatmamız gerektiği konusunda hemfikir.

 

Manisa Kalemoğlu’nda köylüler madene karşı ormanı savunuyor

Manisa‘nın Gördes ilçesine bağlı Kalemoğlu’nda doğa savunucuları bugün (20 Mayıs’ta) ormanlarını korumak ve maden çalışmalarına karşı durmak için bir araya geliyor. Akhisar, Salihli, Manisa, Soma, Kırkağaç, Gördes, Saruhanlı, Gölmarmara çevre örgütleri ve gönüllüleri ile Manisa Çevre Platformu ve Ege Çevre ve Kültür Platformu‘nun (EGEÇEP) desteğiyle gerçekleştirilen etkinlik, Kalemoğlu Mahallesi‘nde saat 18:00’de başlayacak.

Kalemoğlu köylüleri, yıllardır Nikel Kobalt A.Ş.‘nin köylerinde ve çevresinde sürdürdüğü faaliyetler nedeniyle büyük zarar gördüklerini ifade ediyor. 2014 yılından bu yana köyün yakın çevresinde ormanlık alanların önemli bir kısmının yok olduğunu belirten köylüler, son olarak Kocamurt ormanının da maden sondaj çalışmaları için tehdit altında olduğunu dile getiriyor.

Köylüler, bu çalışmalar nedeniyle her gün zehirli hava soluduklarını ve içme sularının sürekli olarak tehdit altında olduğunu vurguluyor. Maden yetkililerinin, ormanı satın aldıklarını ve yasal olarak bu ormanın kendilerine ait olduğunu iddia etmeleri, köylüler tarafından kabul edilmiyor. Köylüler, bu ormanın satılık olmadığını ve sondaj çalışmalarıyla birlikte köylerinin tamamen yok olacağını ifade ediyor.

Kalemoğlu köylüleri, köylerini, havalarını, topraklarını ve sularını savunmanın anayasal hakları olduğunu belirterek, sadece kendi yaşamlarını değil, doğadaki tüm canlıları, endemik bitkileri ve doğal kaynakları korumak için mücadele ettiklerini söylüyorlar. Köylüler, madende çalışan diğer köylülerin de vicdanen yanlarında olduklarına inandıklarını ifade ediyorlar.

Köylüler, Nikel Kobalt A.Ş.’nin sondaj çalışmalarına kesin bir dille karşı çıkarak, köylerinin ve ormanlarının yok edilmesine izin vermeyeceklerini belirtiyor. Bu kapsamda düzenlenen büyük buluşmada, çeşitli çevre örgütleri ve gönüllüler de köylülere destek verecek.

Kalemoğlu’nda ne olmuştu?

Manisa’nın Gördes ilçesine bağlı Kalemoğlu köyü, uzun yıllardır nikel madenine karşı direniş sergiliyor. Köylüler, yaklaşık on yıldır Meta Nikel Kobalt Madencilik Şirketi’nin faaliyetlerinden zarar gördüklerini belirtiyor. Şirketin genişleme çalışmalarından tesadüfen haberdar olan köylüler, ormana sondaj makinelerinin sokulmasına engel oldu.

Kalemoğlu köylüleri, 2014 yılından bu yana Kızıloluk, Matal ve Türkmencardağı ormanlarını kaybettiklerini, şimdi ise köyle bütünleşik olan Kocamurt ormanının yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ifade ediyorlar. Köylüler, her gün zehirli hava soluduklarını ve içme sularının sürekli tehdit altında olduğunu vurguluyor. Bu nedenle köyün girişini ve yolları kapatan köylüler, sondaj makinelerinin ormana girmesini engellemişti.

İklim krizi: Denizanaları kutuplara doğru yayılıyor

İklim değişikliği sayısız deniz hayvanını baskı altına alıyor ancak denizanalarının okyanus ısınmasından faydalandığı ve yaşam alanlarını genişlettiği ortaya çıktı.

Almanya‘daki Alfred Wegener Enstitüsü‘nden (AWI) uzmanlar tarafından yapılan bir araştırma, sekiz farklı Arktik denizanası türünü inceledi. Bilgisayar modelleri aracılığıyla onları artan su sıcaklıklarına , deniz buzunun geri çekilmesine ve diğer değişen çevre koşullarına maruz bıraktılar .

Bilim insanları yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde sekiz türden yedisinin bu koşullar altında yaşam alanlarını kutuplara doğru genişletebildiğini buldu. Simülasyonlar, özellikle en büyük ısıran denizanalarından biri olan aslan yelesi denizanasının mevcut yaşam alanını neredeyse üç katına çıkardığını gösterdi.

NewScientist’te yayımlanan çalışma sonuçlarına göre,  yalnızca Sminthea arctica türünün yaşam alanında, optimum sıcaklık aralığını bulmak için daha derinlere çekilmek zorunda kalması nedeniyle  küçük bir azalma yaşayacağı öngörülüyor.

Helmholtz Araştırma Merkezi‘ne bağlı Alfred Wegener Enstitüsü’nde Arktik denizanası konusunda uzmanlaşmış genç bir araştırma grubu olan ARJEL’de (Arctic Jellies) kutup ve deniz anaları alanında çalışan Dmitrii Pantiukhin, “Bu sonuçlar, iklim değişikliğinin Arktik Okyanusu’ndaki ekosistemleri ne kadar dramatik bir şekilde etkileyebileceğini açıkça gösteriyor. Denizanası habitatlarının öngörülen genişlemesinin, tüm besin ağı üzerinde muazzam, kademeli etkileri olabilir” diyor.

Enstitüsüde çalışmalar yürüten Charlotte Havermans ise denizanalarının kuzeye doğru yayılmasının ekosistem üzerinde tahmin edilemeyecek etkileri olabileceğine dikkat çekiyor: “Bu türlerden bazılarının ekolojileri hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.”

Havermans ve meslektaşları, en çok kaydedilen sekiz denizanası türünün ve bunların jelatinimsi akrabalarının büyük Kuzey Kutbu’ndaki dağılımına ilişkin çeşitli veri setlerini birleştirdi. Sadece bir veya iki santimetre uzunluğundaki küçük hidrozoa Aglantha digitale’den , 30 metreden daha uzun dokunaçlar geliştirebilen zehirli aslan yeleli denizanasına ( Cyanea capillata ) kadar uzanan temsili bir tür kümesine baktı. 

Daha sonra , orta ila yüksek emisyon senaryosu altında, bu yüzyılın ikinci yarısında suların ısınmasına, buzların erimesine ve okyanustaki diğer değişikliklere yanıt olarak her bir türün yayılımının nasıl değişeceğini modellediler .

Buna göre, çoğu türün yayılış alanı genişleyecek ve çoğunlukla deniz buzunun kaybı nedeniyle Kuzey Kutbu’na doğru kayacak .

Balık nüfusu tehlikede

Denizanasının bazen istenmeyen etkilerle birlikte kuzeye doğru genişlemeye başladığına dair bazı göstergeler zaten mevcut. Havermans, Norveç’in Svalbard takımadasındaki fiyortlara işaret ediyor. Burada denizanası morina balığına üstünlük sağlayarak balıkçılığı sekteye uğratıyor. “Gerçekten kontrolü ele geçirebilir ve sonra orada neredeyse hiç balık kalmaz” diyor.

Deniz ekosistemindeki önemine rağmen şeffaf jelatinimsi organizmalar ekolojik çalışmalarda sıklıkla unutuluyor. Bu araştırma bilgimizdeki önemli bir boşluğu kapatıyor.

İklim değişikliği denizanalarının hakim olduğu bir okyanus anlamına gelebilir
Araştırmacılar gelecekte denizanası ve diğer jelatinimsi zooplanktonların iklim değişikliğinden yararlanacak az sayıda organizmadan biri olabileceğini söylüyor .

Yapılan çalışmalar, cnidarianlar, ktenoforlar ve pelajik tunikatlar olarak bilinen deniz organizmalarının yalnızca artan su sıcaklıklarında değil, aynı zamanda besin kirliliği veya aşırı avlanma olduğunda da gelişebildiğini doğruladı. Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde, balıkların hakim olduğu çeşitli deniz ekosisteminden denizanasıyla dolu bir okyanusa geçiş anlamına gelebilir. Pek çok araştırmacı şimdiden yaklaşan ‘okyanus jölesi’ konusunda uyarıda bulunuyor.

Denizanasının deniz ürünleri ağında önemli bir rol oynadığını dikkat çeken Pantiukhin, iklim değişikliğinin rolünü de şöyle açıklıyor:

“İklim değişikliği deniz organizmaları üzerinde daha fazla baskı yarattığından, jelatinimsi zooplanktonlara balık gibi yiyecek konusunda rakiplerinden bir adım öne geçebiliyor. Bu da tüm besin ağını ve sonuçta balıkların kendisini etkiliyor: Birçok denizanası türü balık larvaları ve yumurtalarıyla beslenir, bu da zaten baskı altında olan ve genellikle insanlar tarafından yoğun şekilde avlanan balık popülasyonlarının toparlanmasını yavaşlatabilir veya engelleyebilir .”

Pantiukhin, birçok insan için önemli bir besin kaynağı olan balığın gelecekte nasıl gelişeceğini merak eden herkesin denizanasına göz kulak olması gerektiğini ekliyor.

[Dünya Arı Günü] Arılar yoksa biz de yokuz

Her yıl 20 Mayıs’ta kutlanan Dünya Arı Günü, arıların ekosistem ve tarım üzerindeki hayati önemine dikkat çekiyor.

Arılar, bitkilerin tozlaşmasında büyük rol oynuyor ve bu süreç, gıda üretiminin sürdürülebilirliği için kritik. Ancak, arı popülasyonları son yıllarda ciddi tehditlerle karşı karşıya. İklim değişikliği, pestisit kullanımı ve habitat kaybı, arıların yaşamını tehlikeye atan başlıca faktörler arasında yer alıyor.

Arılar, doğanın en önemli tozlayıcılarından biri. Dünya genelinde yetiştirilen bitkilerin yüzde 70’i arıların tozlaşma faaliyetlerine bağlı. Bu durum, gıda üretiminin yanı sıra biyolojik çeşitliliğin korunması açısından da büyük önem taşıyor. Arıların tozlaşma sürecine katkıları olmadan birçok bitki türü hayatta kalamaz ve bu da ekosistemin dengesini bozar.

Arı popülasyonlarındaki düşüş ise birçok nedene bağlı. İklim değişikliği, arıların yaşam alanlarını ve beslenme kaynaklarını olumsuz etkiliyor. Küresel ısınma, çiçeklenme zamanlarını değiştiriyor ve arıların beslenme düzenini bozuyor. Ayrıca, tarımda kullanılan kimyasal pestisitler arılar üzerinde toksik etkiler yaratıyor ve kolonilerin çökmesine neden oluyor. Habitat kaybı ise arıların yaşam alanlarını daraltarak yiyecek ve yuva bulmalarını zorlaştırıyor.

İklim krizi: Arılar bu yıl da uyuyamadı, baharda toplu ölümler görülebilir
İklim değişikliği karşısında çiçeksiz kalan arılara ‘şerbet takviyesi’ önerisi

Dünya genelinde birçok kuruluş ve birey, arıları korumak için çeşitli projeler yürütüyor. Organik tarım uygulamaları, pestisit kullanımını azaltarak arıların sağlığını korumaya yardımcı olurken; şehirlerde ve kırsal alanlarda arı dostu bitkilerin ekilmesi, arıların beslenme kaynaklarını artırmaya yardımcı oluyor. Ayrıca, arı kovanlarının korunması ve yeni kovanların kurulması da arı popülasyonlarının artmasına katkı sağlıyor.

Dünya Arı Günü, bu küçük ama hayati canlıların karşılaştığı tehditleri hatırlatıyor ve onları koruma çabalarını destekliyor. Her birey, arıları korumak için küçük ama etkili adımlar atabilir ve bu adımlar, geleceğimiz için büyük farklar yaratabilir.

Arılara nasıl destek olabiliriz?

Arılar ve diğer tozlayıcılar, ekosistemimizin sürdürülebilirliği için hayati öneme sahip. Ancak, iklim değişikliği, tarım uygulamaları ve habitat kaybı gibi insan faaliyetleri nedeniyle giderek artan tehditlerle karşı karşıyalar. Arıları korumak ve desteklemek için bireysel olarak, çiftçiler olarak ve hükümetler düzeyinde yapabileceklerimizi Birleşmiş Milletler, şöyle açıklıyor:

Bireysel olarak arıları desteklemek için:

Yerel bitkiler ekmek: Farklı zamanlarda çiçek açan yerel bitkileri ekmek, arıların yıl boyunca beslenmelerine yardımcı olur.
Yerel çiftçilerden bal almak: Yerel çiftçilerden ham bal satın almak, hem arıcılığa destek sağlar hem de yerel ekonomiyi destekler.
Sürdürülebilir tarım ürünleri satın almak: Sürdürülebilir tarım uygulamalarıyla üretilen ürünleri tercih etmek, arıların sağlığını korumaya yardımcı olur.
Bahçelerde kimyasal kullanımından kaçınmak: Bahçelerimizde pestisit, fungisit ve herbisit kullanımından kaçınmak, arıların zehirlenmesini önler.
Yaban arı kovanlarını korumak: Doğal ortamda arıların kendiliğinden oluşturdukları yaban arı kovanlarını korumak ve onlara zarar vermemek gerekir.
Arılara su vermek: Dışarıda uygun bir yerde temiz su dolu bir kap bırakarak arılar için su kaynağı sağlayabilirsiniz.
Orman ekosistemlerini desteklemek: Orman ekosistemlerini sürdürülebilir şekilde desteklemek, arıların yaşam alanlarını desteklemektir.
Farkındalık yaratmak: Bu bilgileri çevremizle ve topluluklarımızla paylaşarak arıların önemine dair farkındalık yaratabiliriz.

dünya arı günü

Çiftçiler ve arıcılar olarak arıları desteklemek için:

Pestisit kullanımını azaltmak veya değiştirmek: Pestisit kullanımını en aza indirmek veya daha az zararlı alternatifler kullanmak.
Ürün çeşitlendirmesi yapmak: Mümkün olduğunca arılar için ürünleri çeşitlendirmek ve tarlaların etrafına çekici bitkiler ekmek.
Çit bitkileri oluşturmak: Tarla sınırlarına çit bitkileri ekerek arılar için koruma ve beslenme alanları oluşturmak.

Hükümetler ve karar vericiler olarak arıları desteklemek için:

Yerel toplulukların karar alma süreçlerine katılımını güçlendirmek: Özellikle ekosistem ve biyolojik çeşitliliği bilen ve saygı duyan yerli halkların karar alma süreçlerine katılımını artırmak.
Stratejik önlemleri uygulamak: Değişimi teşvik etmek için parasal teşvikler de dahil olmak üzere stratejik önlemleri uygulamak.
Ulusal ve uluslararası işbirliğini artırmak: Ulusal ve uluslararası organizasyonlar, akademik ve araştırma ağları arasında işbirliğini artırarak tozlaşma hizmetlerini izlemek ve değerlendirmek.

Petrol şirketlerinin medyayı manipüle ettiği belgelendi

ABD Temsilciler Meclisi Denetim Komitesi, petrol ve gaz endüstrisinin iç yazışmalarını içeren 4 bin 700 belgeyi kamuoyuna sundu. Bu belgeler, ExxonMobil gibi büyük petrol şirketlerinin gazeteciler üzerindeki etkisini ve medyayı nasıl manipüle etmeye çalıştığını ortaya koyuyor.

The Nation’ın aktardığına göre 2016 yılında Reuters‘ın Houston büro şefi ile ExxonMobil medya ilişkileri yöneticisi Alan Jeffers arasında geçen bir e-posta yazışması, bu manipülasyon stratejilerinin bir örneği olarak öne çıkıyor. Jeffers, ExxonMobil’in iklim değişikliği konusundaki yanlış bilgilendirme kampanyalarını ifşa eden haberlerin yayımlanmasını engellemeye çalışıyordu.

Bu belgeler, petrol şirketlerinin gazetecileri nasıl manipüle ettiğini ve medya stratejilerini nasıl oluşturduğunu gösteriyor. İç yazışmalar, şirketlerin hangi haberlerin yayımlanmasını istediklerini ve hangi gazetecilerle daha yakın ilişkiler kurmaya çalıştıklarını ortaya koyuyor.

Örneğin, BP‘nin 2021 yılında Wall Street Journal‘da yayımlanacak bir röportaj için hazırladığı beş sayfalık bir notta, gazetecinin geçmişte BP ile ilgili adil ve dengeli haberler yaptığı belirtiliyor. Shell’in 2018 yılında bir Seattle Times muhabirinin karbon fiyatlandırması konusundaki sorusuna yanıt olarak muhabirle gayri resmi bir görüşme yapma çabası da belgelerde yer alıyor.

Petrol ve gaz endüstrisi, yaklaşık yüz yıldır medyadaki imajını kontrol etme çabası içinde. 1970’lerde Mobil Oil Corporation, The New York Times’ın görüş bölümünde ürünlerini ve görüşlerini tanıtan reklamlar yayımlamaya başladı. Bu reklamlar daha sonra “advertorial” olarak bilinen formatta hazırlandı. Ancak, 2015 yılında InsideClimate News ve Los Angeles Times tarafından yayımlanan haberler, ExxonMobil’in onlarca yıldır iklim bilimini inkar etme kampanyasını ifşa etti ve petrol şirketlerinin medyadaki imajı zedelenmeye başladı.

Petrol şirketleri, 1,5°C hedefi için 2030’lara kadar üretimlerini en az yarı yarıya düşürmeli
Yenilenebilir enerji küresel elektrik üretiminin üçte birini geçti
ABD, iklim tahrifatçısı Exxon’un Türkiye ile işbirliğini ‘teşvik ediyor’

Bugün, medya sektöründe çalışan gazeteciler zor günler geçiriyor. 2024 yılında ABD’de 500’den fazla gazeteci işini kaybetti ve birçok ödüllü haber kuruluşu kapandı. Bu durum, petrol şirketlerinin medya üzerindeki etkisini artırıyor. Bloomberg, Reuters, Politico, The Washington Post ve The New York Times gibi büyük medya kuruluşları, petrol şirketlerinden aldıkları reklam gelirleriyle ayakta kalmaya çalışıyor. Bu, medya kuruluşlarının petrol şirketleri hakkında daha olumlu haberler yapmalarına neden olabilir.

ABD Temsilciler Meclisi Denetim Komitesi’nin yayımladığı belgeler, gazetecilerin petrol şirketleriyle olan ilişkilerini ve bu şirketlerin medya üzerindeki etkisini anlamaları açısından önemli dersler içeriyor. Uzmanlar gazetecilerin, petrol şirketlerinin manipülasyon stratejilerini bilerek ve bu stratejilere karşı bilinçli olarak hareket etmeleri gerektiğinin altını çiziyor.

Kaplumbağa yuvası Akdeniz sahillerine gece giriş yasaklandı: Cezası 387 bin TL

Dünya Doğayı Koruma Birliği‘nin (IUCN) “nesli tehlike altındaki türler” listesindeki caretta caretta ve chelonia mydas türü deniz kaplumbağalarının Akdeniz sahillerindeki yuvalama dönemi başladı. Her yıl nisan sonu veya mayıs ayında başlayan süreç, erişkin kaplumbağaların kumsallara çıkıp yumurta bırakması, temmuz ortasından itibaren de yuvalardan yavruların çıkışı ve denize ulaşması şeklinde eylül ayı sonuna kadar devam ediyor.

20 yuvalama kumsalı var

Türkiye’de 9’u Antalya’da olmak üzere, Muğla, Mersin, Adana ve Hatay illerinde 20 deniz kaplumbağası yuvalama kumsalı bulunuyor. Doğa Koruma Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü ile Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü sorumluluğundaki bu kumsalların tamamında, yuvalama ve yavru çıkış dönemi olan mayıs-eylül ayları arasında geceleri sahile girişler yasak.

Ayrıca bu sahillere araçla giriş, çadır kurmak, kamp yapmak, ateş veya mangal yakmak gibi faaliyetlere izin verilmiyor. Bu yasakları ihlal edenlere ise idari para cezaları veriliyor. Bu ceza miktarı 2024 yılı için 387 bin 141 TL olarak belirlendi.

Geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da ilk yuva Deniz Kaplumbağaları Araştırma, Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi‘nin (DEKAMER) sorumluluğundaki Dalyan İztuzu plajında 23 Nisan günü gerçekleşti. DEKAMER Başkanı Prof. Dr. Yakup Kaska, 23 Nisan’da ilk yuvanın oluştuğu İztuzu kumsalında şu anki yuva sayısının 50’yi aştığını belirterek, kumsalın gündüzleri yerli yabancı turistlere, geceleri de deniz kaplumbağalarının kullanımına ait olduğunu söyledi.

Kumsala giriş yasağının saat 20.00’de başlayıp sabah 08.00’e kadar sürdüğünü açıklayan Prof. Dr. Kaska, bu konudaki tüm uyarı tabelalarıyla gelen yerli ve yabancı turistlere yönelik bilgilendirme yapıldığını söyledi.

Koruma sayesinde rekor kırıldı

Kaş ilçesi sınırlarındaki Patara kumsalındaki Deniz Kaplumbağaları Koruma ve İzleme Projesi ise Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından Pamukkale Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Eyüp Başkale başkanlığında yürütülüyor.

Bu yıl 15 Mayıs’tan itibaren Patara kumsalında da gece sahile girişler yasaklandı. Koruma çalışmalarının önemi sayesinde geçen yıl 524 yuva ve 30 binden fazla yavru ile rekor kırıldığını belirten Başkale, “Kumsal günün 24 saati gözlem altında. Carettaların hem ergin bireyleri hem de yuvaları ve yavruları kumsalda çalışan 20 civarındaki gönüllü arkadaşımızla koruma altına alınıyor. Kumsalda belirli noktalara yerleştirdiğimiz fotokapanlarla anlık verileri görebiliyoruz” dedi.

Gece saatlerinde yuvalayan deniz kaplumbağalarının, kumsalda herhangi bir tehdit unsuru olduğunda yuva yapmadan denize geri döndüğüne dikkati çeken Prof. Dr. Başkale, “Yavru çıkışları da gece saatlerinde gerçekleşir. Bu nedenle plaj, hem Özel Çevre Koruma alanı olması hem de kaplumbağaların yuvalama zamanı olan akşam saatlerinde tamamen kullanıma kapatılarak koruma altına alınmaktadır. Böylece hem anne kaplumbağaların tehdit edici bir unsur olmadan rahatça yuvalamalarını, hem de yavruların güvenle denize ulaşmaları sağlanmaktadır” diye konuştu.

Kumsal giriş noktalarına mobese

Yuvalama sezonunda kumsalda ışık yakmanın kaplumbağaların yönlerini kaybetmelerine, ışığa yönelerek denize ulaşamamalarına sebep olduğuna işaret eden Başkal şunları anlattı:

“Yuvalama kumsallarını kullanırken çukur kazmamalı, rastgele şemsiye çakmamalı ve plaj eşyalarımızı kullanırken yuvaları da göz önünde bulundurmalıyız. Kumsala her türlü araç ile giriş kesinlikle yasaktır. Farkında olmadan yuvaların üzerinden geçebilir ve yumurta ve yavruların ölümüne sebep olabilir. Bu kapsamda kumsal giriş noktalarına mobese kameraları yerleştirildi. Kaçak girişlerin tespit edilmesi ve gerekli uyarıların yapılması daha da kolaylaştı. Her yıl bilgilendirme seminerleri, yüz yüze görüşmeler ve eğitim çalışmaları kumsalı kullanan yerel halk ile yerli ve yabancı turistlerin kaplumbağalara ilgisini artırdı. Ancak bilgilendirilmesi ve doğaya farkındalığının artırılması gereken daha çok insan var.”

Çıralı’da uyarıcı tabelalar

İztuzu ve Patara kumsalında olduğu gibi Çıralı sahilinde de Kemer Kaymakamlığı, Kemer Belediyesi, DKMP’nin desteğiyle her yıl koruma çalışmaları yürüten Ulupınar Çevre Koruma Kooperatifi’nce kumsala gelen yerli ve yabancı turistlere yönelik uyarı tabelaları asıldı. DKMP Genel Müdürlüğü’ne ait ‘Lütfen kurallara uyalım’ ibareli tabelalarda yasaklar şöyle açıklanıyor:

“Her türlü motorlu araç girişi yasaktır. Çadır kurmak ve gecelemek yasaktır. Ateş yakmak ve mangal yapmak yasaktır. Gece 21.30-05.30 arası kumsala çıkmak yasaktır. Deniz kaplumbağalarına dokunmayın ve yavruları elinize almayın. Kumu kazmayın, kum almayın ve kendinizi kuma gömmeyin. Çıralı kumsalı, Tarım ve Orman Bakanlığı ‘Deniz Kaplumbağalarının Korunması Genelgesi hükümlerine tabidir. Yukarıdaki kurallara uymayanlar hakkında yasal işlem uygulanır.”

‘Yuvalar kafeslerle korumaya alınıyor’

Ulupınar Çevre Koruma Kooperatifi Başkanı Habib Altınkaya, Çıralı kumsalında yuvalama sezonunun başladığını, yuva sayısının yediye çıktığını belirterek, “Yuvalar kafeslerle koruma altına alınıyor. Bu yıl da akşam 21.30’dan sabah 05.30’a kadar sahile insan girişi yasaklarımız başladı. Ayrıca çadır kurmak, kamp yapmak, araçla giriş, ateş veya mangal yapmak gibi zarar verici tüm faaliyetler sahilimizde yasak. Beldemize tatile gelecek tüm yerli ve yabancı misafirlerimizin dikkatli ve bu konularda hassas davranmasını bekliyoruz” dedi.

Latmos Dağı’nda maden tehdidi büyüyor: Çörlen’e kepçeler girdi

Aydın ve Muğla illeri arasında yer alan ve beş parmağa benzeyen kaya kitleleriyle ünlü ve Milli Park ilan edilmesi için yıllardır çaba gösterilen Latmos Dağı‘nda, Çörlen Yaylası‘na giren maden kepçeleri tarihi kayaları kırmaya başladı.

Doğa savunucularından Selahattin Aydın, bölgedeki yıkımı göstererek burada yapılan tarım ve hayvancılık faaliyetlerine dikkat çekti.

Latmos Platformu üyesi Dr. Varol Aydın ise, Egamin şirketine ait iş makinesinin arkeolojik SİT alanından geçirilerek maden sahasına ulaştırıldığını belirtti. Evrensel’in aktardığına göre Aydın, “Şirketin mevcut yolu kullanma izni yok, bu nedenle arkeolojik SİT alanından geçmek zorunda kaldılar. Orman sahası içinde yapılacak yeni yol için gerekli izinleri olup olmadığı belli değil” dedi. Maden ocağıyla ilgili hiçbir bilginin paylaşılmadığını da ekledi.

Aydın, Çörlen Yaylası’nın çevresinin kültürel varlıklarla dolu olduğunu ve Bizans döneminden kalma tarım teraslarında üretim yapan insanların bulunduğunu vurguladı ve “Latmos’un eşsiz doğasını yok edecek bu maden ocağına nasıl izin verildiğini anlamak mümkün değil” dedi.

Aydın, Egamin şirketinin ruhsat sahasından bir kilometre kadar güneyde bir başka maden işletme sahasının olduğunu belirtti. Bu iki işletme sahasının etrafındaki asırlık tarım terasları ve eski eserlerin korunmaması nedeniyle madencilerin bu alanlara girebildiğini söyledi.

Aydın, Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na çağrıda bulunarak, yüzyıllardır yaşam alanı olarak kullanılan bu eski eserleri tescil edip koruma altına almalarını istedi. “2007 yılında verilen ‘ÇED gerekli değildir’ kararına dayanarak başlatılacak çalışmaların yasa ve mevzuatlara aykırılığı ile ilgili hukuki süreç birkaç gün içinde başlatılacak ama bu süre içinde yapılacak çalışmalar da bölgeye geri döndürülemeyecek zararlar verecek” dedi.

Latmos Dağı

Latmos Dağı’nda yapılması planlanan iki madene karşı hukuki mücadele başlatıldı. 8 bin 500 yıllık kaya resimleri ve arkeolojik eserlerin bulunduğu bu bölge, tarihi ve doğal güzellikleriyle korunmayı bekliyor. Latmos Platformu, bu maden faaliyetlerinin doğaya ve tarihi eserlere geri döndürülemez zararlar vereceği konusunda yetkilileri uyarıyor.

Latmos Dağı’nda ne olmuştu?

Aydın’ın Söke ilçesi yakınlarındaki Latmos Dağı, dünyanın nadir jeolojik oluşumlarından sayılan gnays kayaları ve 8 bin 500 yıllık kaya resimleriyle ünlü bir bölge. Latmos Dağı aynı zamanda fıstık çamları, zeytinleri ve meyveciliği ile yöre halkı için önemli bir yaşam kaynağı. Neolitik Dönem’den günümüze kadar insan yerleşimlerine ait birçok arkeolojik eserin bulunduğu bu bölgenin, milli park ve jeopark ilan edilmesi için yıllardır mücadele veriliyor.

Latmos Dağı’nda işletilmek istenen madenlere karşı hukuki mücadele de hız kesmeden devam ediyor. Söke’ye bağlı Yeşilköy ve Çavdar mahalleleri yakınında işletilen feldspat–kuvars madeninin kapasite artışı için verilen “ÇED olumlu” kararına karşı açılan dava, bu alanların “orman alanı”, “mera alanı” ve “tarım arazisi” olarak tescil edilmesi gerektiğini vurguluyor. Ancak, bu alanlarda maden faaliyetlerinin başlaması, yerel ekosistem ve kültürel miras açısından büyük bir tehdit oluşturuyor.

Aydın’da 8,500 yıllık tarihe sahip Latmos’a yapılması istenen iki madene karşı dava açıldı
Maden aramalarına açılan Munzur Dağları’nda ağaç kesimi ve orman tıraşlamasına hız verildi

Ayrıca, Kormad Madencilik şirketi tarafından işletilmek istenen ve “ÇED gerekli değildir” kararı verilen kuvars ocağı projesine de dava açıldı. Bu projelerin, bölge halkının sağlığına ve geçim kaynaklarına zarar vereceği ifade ediliyor. Hukuki süreçlerin devam ettiği Latmos Dağı’nda, köylüler ve çevre aktivistleri tarihi ve doğal güzelliklerin korunması için mücadeleye devam ediyor.