Ana Sayfa Blog Sayfa 1074

Şiddetli yağış, Manavgat’ta heyelana sebep oldu

Antalya‘da devam eden şiddetli yağış, Manavgat ilçesinde Ulukapı ve Karavca mahalleleri arasındaki yolda heyelan ve çökmeye sebep oldu.

Yol, jandarma ve belediye ekipleri tarafından trafiğe kapatıldı. Yolun açılmasının bir haftayı geçebileceği kaydedildi.

Antalya’da beş gündür etkili olan yağış sebebiyle Alanya ilçesinde dereler taşmış, sera ve tarım arazileri de sular altında kalmıştı.

Manavgat Belediyesi açıklama yaptı

DHA‘da yer alan habere göre, şehirde beş gündür etkili olan yağış nedeniyle Karavca ve Ulukapı mahalleri arasında ulaşımı sağlayan kara yolunda heyelan ve çökme meydana gelirken, ihbar üzerine bölgeye sevk edilen İlçe Jandarma Komutanlığı ve Manavgat Belediyesi ekipleri yolu trafiğe kapattı. Ulaşım, Külcüler Mahallesi üzerinde sağlanmaya başlandı.

Manavgat Belediyesi konuyla ilgili bir yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, “Karavca Mahallesi yakınında meydana gelen heyelan nedeniyle Karavca-Ulukapı yolu geçici olarak ulaşıma kapanmıştır. Karavca Mahallesi’ne ulaşım Külcüler Mahallesi üzerinden sağlanmaktadır. Bu yolları kullanacak vatandaşlarımızın, trafik işaret ve yönlendirme levhalarına dikkat etmeleri rica olunur” ifadeleri kullanıldı.

‘Tehlikeli ırk’ ilan edilen köpeklerin kaydı için yarın son gün: Devlet, köpekleri öldürmenin peşine düştü

Tehlike Arz Eden Hayvanlar” isimli genelgeye göre “tehlikeli ırk” diye nitelendirilen bazı köpeklerin 14 Ocak tarihine kadar kısırlaştırması, çip taktırılması ve kayıt altına alınması gerekiyor. Aksi takdirde, bu hayvanlardan sorumlu kişilere para cezası verileceği gibi hayvanlar da ellerinden alınacak.

Bununla birlikte, sokağa ya da barınağa terk edilen köpek sayısında ciddi ölçüde artış var. Her ne kadar sokağa terk edenlere 30 bin TL ceza kesilecek dense de bu uygulamanın hayata geçip geçmeyeceği bile henüz belli değil.

Kısırlaştırılan ve kayıt altına alınan hayvanlar kayıt belgesiz, ağızlıksız ve tasmasız olarak da dolaştırılamayacak. Halkın yoğun olarak bulunduğu yerler ile çocuk oyun alanları ve parklarına sokulamayacak. Aksi takdirde, 11 bin TL idari para cezası verilecek ve belirtilen yasaklara aykırılığın tekrarı halinde, idari para cezası verilerek hayvanlara el konulacak ve en yakın belediye tarafından hayvan bakımevine götürülecek.

Son günlerde Türkiye’nin gündeminde olan tehlikeli ırk ilan edilen köpeklerin akıbetini, bir anda bu nefretin neden tırmandığını ve 14 Ocak’tan sonra muhtemelen yaşanacakları Hayvanlara Adalet Derneği‘nden Avukat Barış Karlı ile konuştuk.

‘Bu hayvanların sonu ölüm’

14 Ocak’tan sonra yaşanacaklarla ilgili görüşlerini paylaşan Barış Karlı, el konulan hayvanların barınaklara götürülse bile barınakların böyle bir imkanı olmadığını kaydetti:

14 Ocak’tan sonra Bakanlık aslında köpeğine gayet iyi bakan ama belki de küçük olduğu için kaydettiremeyen insanların köpeklerine el koyacak. Bazı insanlar kısırlaştırma, kaydettirme yükümlülüğüyle uğraşmamak için, belki bütçeleri yetmediği için hayvanları sokağa terketmeye başladı. Sokaklarda birçok terkedilmiş ve diğer cins hayvanlardan var. Onlara Bakanlık gördüğü yerde el koyacak. El koyulan hayvana ne oluyor? Aslında hiçbir belediyenin öyle bir alanı yok ama bakımevinde ömür boyunca bakılacak gibi bir ifade geçiyor genelgede de, kanunda da. Asla hiçbir belediyenin böyle bir imkanı yok. Biz ne olacağını biliyoruz. Bu hayvanların sonu ölüm zaten.

Bir de şöyle düşünelim. Bakacağını farz etsek bile neden kimsenin giremediği alanlar oluyor buralar? Neden bir şekilde fotoğraf çekilemeyen alanlar oluyor? Neden bu kadar gizli tutuluyor? Bu kadar şeffaf olmayan bir şeyin altından zaten iyi niyet beklemiyoruz. “

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından American Pitbull Terrier, Dogo Argentino, Fila Brasilerio, Japanese Tosa cinsi köpekler “tehlikeli ırk” ilan etmişti. Bu cins hayvanlar için kısırlaştırma ve kaydettirme tarihi 14 Ocak.

Barış Karlı, Hayvanları Koruma Kanunu‘ndaki hem bu söz konusu değişikliğin yürürlüğe girdiğini hem de Bakanlığın kanun değişikliğiyle kendine bir takdir yetkisi aldığını ve American Staffordshire Terrier ile American Bully cinslerini de tehlikeli ırk kategorisine soktuğunu kaydetti. Bu cins köpeklerin yavrularının dört aylık olması beklenecek ve ondan sonra da kaydettirilebilecek. Onlar için süre biraz uzasa da süreç aynı işleyecek.

‘Terk edilmeler artacak’

Karlı, 14 Ocak’tan sonra da terk edilmelerin giderek artacağını ifade etti. Ancak, köpekleri kötü amaçla kullananların köpekleri terk etmeyip, onlardan menfaat sağlamaya devam edeceklerini de belirtti:

Köpek dövüştürenlerin çarkı dönüyor. Bu çarkın içinde polis de var, savcı da var, devletin bambaşka kademelerinden insanlar da var. Onlar o yüzden ellerindeki hayvanları tabii ki terk etmeyecekler. Menfaat sağlamaya devam edecekler. Belki şunları bile yaşayacağız. Devletin topladığı bu hayvanlar arka planda bir yerde birilerine dövüşü için gönderilecek. Belki oralarda pazarlıklar dönüyor. Büyük bir kumar bu. Bundan büyük bir menfaat sağlanıyor. El koymaların neticesi o da olabilir.”

‘Devlet, köpekleri öldürmenin peşine düştü’

Karlı, devletin köpekleri dövüştüren, kaçak üretimde bulunan kişilere dokunmadığını, ancak köpeğine bakan insanların köpeklerine el konulacağını ifade etti:

Bu köpekleri devlet yok etmenin, öldürmenin peşine düştü. Bununla alakalı da iyi niyet göstergesi gibi altı aylık bir süre belirledi. Aslında kabul edilemez bir şey. Neden iyi bir şekilde bakabilecek bir insan, altı ay sonra bu anlamda kendini ispatladıktan sonra da o hayvanı barınaktan kurtaramıyor ya da sokakta gördüğünde sahiplenemiyor? Böyle bir süre çok saçma bir mantık.

Devletin gücü iyi bir şekilde bakan, erişebildiği insanlara yetiyor. Ama asıl bu köpeklerin belki de çoğunluğunu elinde bulunduran dövüşlerde kullanan insanlara yetmiyor. O ortama müdahale edemiyor, cesaret de edemiyor. Kaçak üretimler, dövüştürülen köpekler, kulakları kesilmiş köpekler, agresif hale getirilmiş köpekler varlığını sürdürüyor. Ama gayet güzel hayvanlarına bakan insanların köpeklerine el konuluyor. 14 Ocak’tan sonra tam olarak yaşayacağımız şey bu.”

‘Net bir tavır koymakla çözülecek bir mevzuydu’

14 Ocak tarihinin uzatılması yönünde yürütülen kampanyaların yeterli olmadığının altını çizen Avukat Karlı, daha net bir tavır koyulması gerektiğini söyledi:

Devletin bir şekilde getirdiği mantıksız süre kısıtlamalarına, uygulamalarına koşa koşa dahil olmamalıydık. Tepki olarak, ‘Böyle bir süre kısıtlamasını da kabul etmiyorum, kayıt zorunluluğunu da kabul etmiyorum. Benim köpeğime ben gayet iyi baktığım sürece kimseye de vermiyorum. Sen hayvana kötü davrananla uğraş’ şeklinde camia olarak, bu hayvanlarla yaşayan insanlar olarak düzgün bir tepki koyabilseydik aslında bu uygulamaların devamını getirmeye bile cesaret edemeyeceklerdi. Ama biz koşa koşa kaydettirmeyi tercih ettik.

14 Ocak uzatılsın diye kampanyalar düzenleniyor. Uzatılsa ne olacak? Yine yavru olanlar olmayacak mı? Yine olacak. Haberimiz bile olmayan yerlerden yavrular çıkacak. Bu uzatmayla çözülecek bir mevzu değil.

Net bir tavır koymakla çözülecek bir mevzuydu. Çok geri kaldık ama hala geç değil aslında. Şu anda bir polis, zabıta eve gelse nasıl ki komşumuzu, annemizi, babamızı vermemek için direneceksek köpeklerimizi biri almaya kalkarsa sonuna kadar direneceğiz. Gerekirse bize zarar vermek zorunda kalacak o köpeği almak için. Olay orada kopacak işte. Tüm insanlar bunu yapsa devlet bu uygulamadan vazgeçmek zorunda kalırdı.”

‘Tamamen yük olarak görülüyor’

Devletin köpekleri bir yük olarak gördüğünü ifade eden Karlı, bu yükten kurtulmak için de çeşitli yollar aradığını şöyle anlattı:

Köpeklere düşmanlık besleyen toplumda maalesef önemli bir kitle var. Sosyal medyada kampanyalar yürütüyorlar, bu söylemlerini genişletiyorlar. Medyada da köpek düşmanlığı haberler aracılığıyla insanlara veriliyor. Böyle böyle nötr alan insanlar bile negatif alana çekiliyor.

Bunun en temel sebeplerinden biri aslında devletin hayvanlara bakış açısıyla alakalı. Devlet hayvanlara kendine menfaat sağlıyor mu sağlamıyor mu noktasından bakıyor. Menfaatten kastımız para kazandırma. Avlanan hayvanlarda olduğu gibi, hayvanat bahçesi sektöründe, mezbahalarda olduğu gibi. Cebine para giren bir durum olduğunda o hayvanlara bir şekilde para için bir sistem kuruyor. Bakılmasının da yolunu yapıyor. Ama köpek dediğimizde devlete tamamen yük olarak görülen bir hayvan. O yüzden de bu yükten kurtulmanın yollarını hep arıyor.”

‘Türkiye’nin her yerinde inanılmaz bi köpek katliamı var’

Karlı, sadece tehlikeli ilan edilen ırklara yönelik değil ülkedeki birçok köpeğe yönelik bir şiddet sarmalı olduğundan şöyle bahsetti:

Köpeklerden kurtulmak için güzel bir altyapı akıllarına geldi. Bu altyapıyı kendi lehlerine iyice kullanmak için de yalan haberlerle de genişleterek güzelce kurguladılar. Kendilerine bir alan açtılar. Madem vatandaş mutsuz ben de artık müdahale etmeliyim gibi bir şeye döndü. Şu anda biz hep pitbull veya tehlikeli ilan edilen köpekleri konuşuyoruz.

Ama Cumhurbaşkanının açıklamasından beri mevzu sadece bu köpekler değil. Türkiye’nin her yerinde inanılmaz bi köpek katliamı var. Belediye görevlileri açık açık, ‘Cumhurbaşkanı talimat verdi. Bu köpeğin saldırgan olduğunu düşündüm ve alacağım’ diyor. ‘Saldırgan olduğu için çocuklara saldırabilir almak zorundayız’ diyor. Herkes kafasına göre uygulamaya başladı.

Toplumdaki köpeklere bakış açısı, onların medya aracılığıyla cesaret bulmaları, Cumhurbaşkanının açıklamasıyla cesaretin iyice zirveye çıkması hem kurumsal şiddeti hem bireysel şiddeti çok fazla artırmış durumda. Artık insanlar köpeklere şiddet uygulayabileceklerini, kimsenin de buna bir şey diyemeyeceğini, başlarına bir şey gelmeyeceğini düşünüyor. Bütün öfkesini köpeklerden çıkarabileceğini düşünüyor. Bu nefretini rahat rahat kusuyor.

‘Fedakarlığın boyutunu artırmamız gerekiyor’

Köpekler için belki de son mücadele noktasında olunduğunu dile getiren Barış Karlı, onlar için daha fedakarca mücadele edilmesi gerektiğini aksi takdirde köpekleri kaybedeceğimizi şöyle anlattı:

Her şeyimizi ortaya koyarak mücadele etmeliyiz. Çünkü hiçbir geri adım atmadan direkt olarak saldırmış, vitesi yükseltmiş bir kurumsal yapı var. Hem yürütme organı, yasama organı da köpeklerden yana olmayan tavrını ortaya koydu. Bir de vatandaş kanadında köpeklere yönelik öfkeleri görüyoruz.

Bizim camia olarak bunlar karşısında çok net ve dik durmamız gerekiyor. Yoksa köpekleri tamamen kaybedeceğiz. Hayatımız köpeklerin arkasından ağlamakla geçer. Şu an ağlama değil, direkt sahada bire bir mücadele etme zamanı. Hukuki haklarımızı da kullanma zamanı. Herkesin gördüğü olayla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunması, polise şikayet etmesinin zamanı.

Özellikle risk olarak sokak sokak, mahalle mahalle direnme hem sokak köpeklerine, hem diğer toplanmaya gelen köpekleri vermeme zamanı. Fedakarlığın boyutunu artırmamız gerekiyor. Sosyal medya paylaşımıyla, üzülmekle hiçbir yere ilerleyemiyoruz, kaybediyoruz.”

30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası gönüllülerini arıyor

Her yıl haziran ayının son haftası düzenlenen İstanbul Onur Haftası ve haftanın son günü yapılan İstanbul Onur Yürüyüşü’nü organize eden İstanbul Onur Haftası Komitesi, haftanın organizasyonu için gönüllüler arıyor.

Yatay örgütlenen ve gönüllülerden oluşan Komite, dayanışma ve örgütlenme ihtiyacı hisseden tüm lubunyalara açık.

Gönüllü buluşmaları İstanbul’da, 17 Ocak Pazartesi Beyoğlu’nda ve 24 Ocak Pazartesi Kadıköy’de gerçekleşecek.

30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası gönüllü toplantılarına katılmak için  buradan ya da [email protected] adresinden bilgi alabilirsiniz.

‘Dayanışma ve mücadele her zamankinden daha çok gerekli’

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası sosyal medya hesabında paylaşılan davet metninde,Maruz kaldığımız ayrımcılık ve şiddete karşı mücadele etmek, bizimle benzer deneyimlerden geçen lubunyalara alan açmak ve ihtiyaç duyduğumuz dayanışmayı inşa etmek için gülüşün, direngenliğin ve renklerinle sen de İstanbul Onur Haftası Komitesine katılabilirsin. Mücadele ve dayanışma sana her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyor lubunya! Sen yoksan bir eksiğiz!” denildi.

Rekor sayıda Amerikalı, iklim krizi konusunda endişeli

ABD‘de yeni yapılan bir anket çalışmasının sonuçları, rekor sayıda  Amerikalının iklim krizi konusunda endişeli olduğunu ortaya koydu.

Yale İklim Değişikliği İletişimi Programı tarafından yayınlanan çalışma , Amerikalıların genel olarak küresel ısınma konusunda giderek daha fazla endişe duyduklarını, sorunla daha fazla ilgilendiklerini ve soruna çözüm bulma konusunda daha destekleyici olduklarını ortaya koydu.

Çalışma, Amerikalıları inançlarına, tutumlarına, politika desteğine ve iklim değişikliği ile ilgili davranışlarına göre altı farklı gruba ayırıyor:

Küresel ısınma konusunda en çok ilgilenen ve en çok endişe duyan Alarm halindekiler; küresel ısınmanın önemli bir tehdit olduğunu düşünen ancak buna daha az öncelik veren ve önlem alma olasılıkları daha düşük olan Endişeliler; iklim değişikliğinin farkında olan ancak sebeplerinden emin olmayan ve çok endişeli olmayan Temkinliler;  küresel ısınmadan büyük ölçüde habersiz olan İlgisizler; bunun gerçekleştiğinden veya insan kaynaklı olduğundan şüphe duyan Şüpheciler ve gerçekliğini kesin olarak reddeden ve iklim değişikliği politikalarının çoğuna karşı çıkan Kayıtsızlar.

Kayıtsızların sayısı azalıyor

Çalışma, en büyük grup olan Alarma geçmiş durumda olan vatandaşların (%33), küçümseyenlerden (%9) sayıca üçte bir oranında fazla olduğunu ortaya koydu. Her 10 Amerikalıdan yaklaşık altısı (%59) ya alarmda ya da endişeli iken, yaklaşık olarak her 10 Amerikalıdan ikisi (%19) şüpheci ya da kayıtsız.

Son beş yılda, alarm duygusunu yaşayan grubunun büyüklüğü neredeyse iki katına çıktı ve toplamda yüzde 15 büyüdü. Yalnızca Mart 2021’den Eylül 2021’e kadar bu grubun büyüklüğü yüzde 9 arttı. Kayıtsızlar grubu son beş yılda %11’den %9’a düştü ve her 10 Amerikalıdan sadece biri şu anda insan kaynaklı küresel ısınma gerçeğini kesin olarak reddediyor.

Grup, anketlerine 2008 yılında ilk başladığında “endişeli” olanlar en büyük grubu oluşturuyordu. İki yıl sonra “temkinli” grup büyüdü. Alarm halinde olanlar ise 2015’in başlarında en küçük ikinci gruptu.

Tedbirli, şüpheci ve kayıtsız grupların tümü son yıllarda oran olarak düştü.

Çalışmanın yazarları; “Alarm halindeki segmentin büyümesi cesaret verici çünkü iklim değişikliği konusundaki ilerleme güçlü, koordineli ve sürekli eylem gerektiriyor ve bu kişiler liderlerden iklim eylemleri talep etme ve destekleme olasılığı en yüksek olanlardır” dedi.

Cemaat baskısı nedeniyle yaşamına son veren Enes Kara haberine engel getirildi

Ailesinin zoruyla kaldığı cemaat yurdunda gördüğü baskıları ve gelecek kaygısını anlatarak yaşamına son veren tıp fakültesi öğrencisi Enes Kara‘ya dair habere İskenderun 2. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından erişim engeli getirildi.

Enes Kara’nın babası Mehmet Kara, “kişilik haklarına saldırıldığı, söz konusu haber ve videoların acılarını artırdığı, özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği, toplumsal basıya maruz kaldığı, bazı haber sitelerinin sırf kendi ideolojik yaklaşımlarını desteklemeye yönelik yapmış oldukları bu yayınların, ailenin mağduriyetini arttırdığını, bu nedenlerle yapılan yayınların kişilik haklarına ağır saldırı niteliği taşıdığını” belirterek haberlere erişim engeli getirilmesini talep etti.

İskenderun 2. Sulh Ceza Hâkimliği, erişim engeli talebini kabul ederek karar metninde şu ifadelere yer verdi:

“Konu somut olayların gelişimine bakıldığında, başvurucunun oğlu olan ve Elazığ ilinde tıp fakültesi öğrencisi olduğu anlaşılan Enes Kara’nın intihar ederek yaşamına son verdiği, ölümünden önce kendisini intihara sürükleyen sebeplere ilişkin bir video kayda aldığı, ölümünden sonra bu video kullanılarak birçok haber sitesinde haber konusu yapıldığı, Enes Kara isimli kişinin intihar etmesi sonucu ölmesi şeklinde gerçekleşen olayın her ne kadar haber değeri bulunsa da, yapılan haberlerin içeriklerine bakıldığında, müteveffa Enes Kara’nın kayda aldığı videodaki konuşmalarına atfen, ölümünden ailesini sorumlu tutacak şekilde yayınlar yapıldığı, oğlunun ölümünden dolayı zaten üzüntü ve ızdırap içinde olan başvurucu ve ailesinin, yaşamış oldukları bu acının, yapılan yayınlar nedeniyle arttığının izahtan vareste olduğu, yayınların devam etmesi halinde bu mağduriyetlerinin de devam edeceği, internet ortamında yapılan yayınlar nedeniyle, içeriklere erişen kullanıcıların yaptıkları ve/veya yapacakları yorumlarla başvurucunun mağduriyetini arttırabilecekleri, başvurucunun ve müteveffa oğlu Enes Kara’nın, geçmişleri itibarı ile şöhret sahibi, kamuoyunca tanınan ve kamuoyunun ilgisine mazhar olan kişilerden olmamaları, haber içeriklerindeki başvurucunun özel hayatını ve yaşam biçimini ilgilendiren hususların da bulunması nedenleriyle, başvurucunun yapılan haber içeriklerine katlanma yükümlülüğünün bulunmadığı ve yayın içeriklerinin 5651 sayılı yasanın 9/A maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal mahiyetinde de olduğu, bu haliyle başvuruda bulunanın 5651 sayılı yasanın 9 maddesi kapsamında erişimin engellenmesi yönünde talepte- bulunmasının usul ve yasalara uygun olduğu, talebin yeter ve yasal başvurunun kabulüne dair aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir.”

İstanbul Arkeoloji Müzesi yenilenmiş yüzüyle ziyaretçilerini bekliyor

Foto-Haber: Gürcan ÖZTÜRK

*

Ressam, arkeolog, sanatçı ve müzeci Osman Hamdi Bey tarafından 13 Haziran 1891’de inşa ettirilen İstanbul Arkeoloji Müzesi yenilendi.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri, “İskender Lahdi” ve “Ağlayan Kadınlar Lahdi” gibi önemli eserlere ev sahipliği yapıyor.

Müzedeki yenilenen bölümler yaklaşık sekiz yıllık kapsamlı bir güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim çalışmasının ardından ziyaretçilere sunuldu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla hazırlanan beş yeni sergi salonunda, yaklaşık 5.000 eser sergileniyor.

Ayrıca, her sergi salonunda belirlenmiş temalara uygun bilimsel arkeolojik verilerle hazırlanan panolar da ziyaretçilerin arkeoloji ve müze deneyimini artırıyor.

Yeni açılan bölümlerde arkeolojiye meraklı çocuklar için de deneysel ve eğitici bazı çalışmalar yapıldı.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri üç ana birimden oluşuyor: Eski Şark Eserleri Müzesi, Çinili Köşk ve Arkeoloji Müzesi.

Osman Hamdi Bey’in yaklaşık 650 eserle bıraktığı müzenin bugünkü koleksiyonu 1 milyona ulaşıyor. Ancak şimdilik bu eserlerin tamamını sergilenmesi mümkün değil.

Yeni yapılan sergilemenin iki önemli özelliği bulunuyor: ilki teşhir yöntemi olarak, bütün dikkat ve algının eserlere yoğunlaştırıldığı bir anlayış benimsenmiş olması. Yani, ziyaretçinin bütün dikkatinin, önünde durduğu esere toplanacağı bir sergileme yöntemi ve fotoğraflar için etkili bir ışık tasarımı yapılmış.

İkincisi de her bölümde bilgi ve o dönemin yaşantısını yansıtan ve bilgi veren tematik panoların konulmuş olması.  Ayrıca, müze binası da ana binanın içine alınmış.

Yenilenmiş yüzüyle yerli ve yabancı ziyaretçilerin büyük ilgisini çeken Müze’nin tek olumsuz noktası ise bahçedeki Kafe ve mağazada belirlenen aşırı yüksek fiyatlar.

İstanbul Arkeoloji Müzesi, tarih ve fotoğraf meraklılarını bekliyor.

İklim değişikliği mide bulandırıcı olacak

Bu yazı, müsilajın Marmara Denizi’ni kapladığı yaz aylarını da kapsayan bir çalışma yapan Jenna Scatena tarafından The Atlantic için yazılmış ve  change.org için Anıl Ceren Altunkanat tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. 

*

Onu ilk kez bir haziran sabahı, feribotla Boğaz’dan geçerken gördüm: Deniz yüzeyinde zehirli bir parıltı. Başta Boğaz’dan geçen çok sayıda büyük konteynır gemisinin birinden dökülen petrol olduğunu düşündüm. Ancak parlayan tabakaya yaklaştığımızda solgun bir çamur, geminin etrafındaki suyu harelendirdi. Kimi bölgelerde fiberglas yalıtım maddesi kadar kalın ve yüzer haldeydi. Köpüklü kabarcıklar ve yapışkan çamurla kaplı yüzeyi balonlar, ekmek kabukları ve suni köpükten yemek kaplarıyla doluydu.

Bu deniz müsilajıydı, ama mayıs ayında Marmara Denizi’ni kapladığında virüs gibi yayılan hikâyeler sayesinde, dünya onu daha çok “deniz salyası” adıyla tanıyor. İnternet kullanıcıları bu pislik karşısında önce bir şaşkınlık göstedi ancak sonra yoluna devam etti. Ama burada, İstanbul’da deniz salyası yazı gasp etti. Doğaüstü, kaçınılmaz mevcudiyeti plajları kapattı, sohbetleri ele geçirdi. Bazılarımız ise daha derin bir huzursuzluk içindeydik.

Küresel ısınmanın böyle gözükeceğini düşünmemiştim. Kendimi, kontrol edilemeyen çok büyük yangınlara ve denizlerin yükselmesine hazırlamıştım; deniz salyasına değil. Marmara Denizi’nin 2021’deki hikâyesi yaklaşmakta olanın habercisiyse iklim değişikliğinin etkileri korkunç derecede yıkıcı olmakla kalmayacak; aynı zamanda tuhaf, rahatsız edici ve dayanılmaz ölçüde iğrenç olacaktır.

Marmara Denizi’nin yüzey ısısı, çoğu denizdeki gibi, iklim değişikliği nedeniyle yükseliyor ama Marmara’da bu artış 2,5° C’ye vardı – küresel ortalamadan 1,5 derece fazla.”

Marmara; İstanbul ve Çanakkale boğazlarıyla Karadeniz’i ve Ege’yi birbirine bağlayan tarihi bir iç denizdir. Limanlar, iskeleler, yazlık evler ve fabrikalarla çevrili kıyılarında balıkçılar hâlâ ahşap teknelerde denizden levrek, kefal ve hamsi çekiyor. Ancak son on yılda mavi yüzgeçli orkinos ve kılıç balığı gibi deniz türlerinin ticari açıdan nesli tükendi, diğer birçok balık türünün sayısı azaldı, sahil şeridi denizanalarının istilasına uğradı; bunlar hasta bir ekosistemin bütün belirtileridir. Marmara Denizi’nin yüzey ısısı, çoğu denizdeki gibi, iklim değişikliği nedeniyle yükseliyor ama Marmara’da bu artış 2,5° C’ye vardı – küresel ortalamadan 1,5 derece fazla. Bu da onu dünyadaki denizler açısından başı çeken bir gösterge kılıyor.

‘Bir noktadan sonra kendi kendine bir yaşam geliştiriyor’

Bu büyük ısınma, on yıllardır süren kirlilik ve aşırı avlanmayla birlikte Marmara’yı bir tür şok durumu içine soktu. 2020’nin sonunda fosfor ve azot yoğunluğunun artması, Yunancada “avare bitki” anlamına gelen tek hücreli organizmaların, fitoplanktonların sayısında bir patlamaya yol açtı. Marmara’nın artan yüzey sıcaklığı da normalde alg büyümesini dağıtmaya yardımcı olan akıntıları yavaşlatarak sularının katmanlaşmasına neden oldu.

Nihayet fitoplanktonlar besini tüketmeye başladı, bu bazı türlerin hücrelerinin yapışkan bir madde salmasına neden oldu. Bu hücreler ölünce çarpışarak birbirlerine yapıştılar ve katmanlı suyun en sıcak tabakasında asılı duran topaklar haline geldiler. Zamanın ve açıkta kalmanın etkisiyle bu topaklar etrafındaki hemen her şeyi –bakteriler, balık larvaları, ölü hücreler, atıklar– hapseden batık bir mukoza tabakasına dönüştü. Ölü fitoplanktonların üstünde büyüyen bakteriler bu tabakanın kütlesine eklendi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü’nde öğretim görevlisi olan Doç. Dr. Mustafa Yücel bana “O noktada kendi kendine bir yaşam geliştiriyor” dedi. Dediğine göre, su sıcaklıklarının artmasıyla denizlerimizde daha aşırı tepkiler görmeye hazırlıklı olmalıyız – bunlara istilacı türler, büyük alg ve yosun patlamaları da dâhil.

İstanbul’un balıkçılık kooperatiflerinden birinin başkanı olan, balıkçı Roy Oksen ilk ne zaman ağını teknesine çekemediği anımsıyor. Bir şey olanca ağırlığıyla ağı aşağıya çekiyordu. Gemide çalışan birinden yardım istedi, birlikte ağı sudan çıkarttılar. Ağ balık yerine koyu renk, kaygan ve yapışkan kıvamda bir maddeyle doluydu. Bana anlattığına göre, daha sonra müsilaj ağlara dolmakla kalmamış, tekne motorlarını da tıkamaya başlamıştı.

İşimiz bitti. Marmara Denizi bitti. Cesetler suyun üstünde yüzüyor. Marmara’yı öldürdük.”

Oksen’le balıkçılık kooperatifinin merkezinde, liman tarafında bir kulübede buluştuk; sarılı halatların arasında, yem ve petrol kokusu içinde çayımızı yudumladık. Deniz manzaralı pencere müsilaja rağmen Marmara’dan çıkan deniz mahsullerinin güvenli olduğunu belirten el ilanlarıyla kaplanmıştı. Oksen deniz salyasından önce 50 liraya satılan balığın artık 10 liraya satıldığını, üstelik az sayıda balık yakalamak için çok daha fazla çalıştığını anlattı. Daha da kötüsü, müsilaj haberleri Marmara civarındaki kentlerde balık satışını % 70 oranında düşürmüştü. Ekipman sorunları nihayet o kadar kötüleşti ki Oksen ve diğer balıkçılar sezonu erken kapatmak zorunda kaldılar. “Müsilaj bu yıl ya da önümüzdeki yıl da devam ederse, hayatta kalabilmek için başka bir iş aramam gerekecek” dedi.

Bariyerler işe yaramadı

Müsilaj yüzeyin altında sürüklendikçe başkalaşım geçirmeye, çürümeye başladı.  Mukozada çoğalan virüs ve bakteriler çürümeyi arttırdı, ölü fitoplankton hücrelerini parçalayarak daha fazla mukoza ve gaz salmalarına neden oldu. Gaz müsilajı şişirdikçe deniz salyası yükselmeye başladı. Mayısta Marmara Denizi’nin yüzeyine çıkarak kendini halkın gözleri önüne serdi. Gebze yakınında sığ kıyılarda toplandı, Erdek civarındaki limanlara yerleşti, İstanbul’un lüks Prens Adaları’nın kıyılarında palazlandı. Kadıköy çürük yumurta gibi kokuyordu. Deniz salyası patlaması haberleri her yanı sardı, dünya tiksintiyle irkildi.

Haziran başında İstanbul’un Asya yakasında gözde bir yerleşim yeri olan Kadıköy’e gittim, deniz salyası orayı da var gücüyle vurmuştu. Kimi yerde müsilaj tabakası 70’li yılların gözde halıları gibi kalın ve yoğundu, kimi yerde frappucino gibi köpüklü. Türkiye’nin en lüks marinalarından biri olan Kalamış Marinası’nda sıradan bir yaz gününde yatlar bir gelir bir gider, insanları Prens Adaları ya da günbatımı gezilerine çıkarır. Müsilaj marinaya ulaştığında çalışanlar onu uzak tutmak için suya turuncu muhafaza bariyerleri döşedi. Ama müsilaj kısa süre içinde zaferini ilan etti, marinanın suları müsilajla kaplandı. Yatlar deniz salyasının içinde tutsak olmuştu. Müsilajın üstünde toplanan sinek sürüleri denizcileri tehdit ediyordu. Marinada bir yelken okulu işleten Nail Baktir insanların artık suyun yakınına yöresine gelmek istemediğini söyledi.  Limana çekilmiş teknesinin güvertesinde dikilirken gövdeyi çevreleyen pisliği işaret etti. Müsilajı ilk gördüğünde bu kütlelerin denizin derinlerinden gelen mikroorganizma cesetleri olduğunu düşünmüştü. “İşimiz bitti. Marmara Denizi bitti. Cesetler suyun üstünde yüzüyor.” Vardığı sonucu dobra dobra ifade etti: “Marmara’yı öldürdük.”

Baktir bir dümeni tutup bir uzun sakalını sıvazlarken, bütün yaşamını İstanbul’da geçirmiş olmasına karşın müsilajın onu denizin daha temiz olduğu Türkiye’nin güneyine taşınmayı düşünmeye ittiğini söyledi. Belki torunlarının bir gün Marmara’yı onun çocukluğundaki haliyle görebileceğini ekledi – gelecekte çevre konusundaki endişeler daha ciddiye alınırsa.

Kürekli ‘temizleme’…

Bu sırada müsilajın içindeki bakteriler parçalandı, salınan gaz yüzeyde küçük kabarcıklar oluşturarak müsilajı bilim insanlarının “bulut” adı verdiği yığınlara çevirdi. Bulutlar yelken vazifesi görünce, Türkiye’nin batıdan esen şiddetli lodosu müsilajı Marmara çevresine itti. Bazı floklar – gevşekçe kümelenmiş müsilaj kütleleri – ta Yunanistan’a kadar yol aldı, bu bakteri ve virüslerin uluslararası yayılımı konusunda endişeler uyandırdı (kaynaklarımın doğrudan müsilaja bağlı herhangi bir hastalık kaydına ilişkin bilgisi yoktu).

Yat limanından ayrılırken mavi tişörtlerinin üstüne can yeleği geçirmiş belediye işçilerinin havuz kepçesine benzeyen küreklerle deniz salyasını sudan aldıklarını gördüm. Sudan çıkardıkları müsilaj topaklarını bir çöp poşetine koydular, poşetin ağzını bağlayıp bir yakma merkezine gidecek kamyona attılar.

Kadıköy sahilinde başka bir yerde, muhafaza bariyerleri müsilajı geçici olarak bir alanda hapsediyor, böylece yüksek emilimli vakumları olan kamyonlar deniz salyasını denizden çekiyordu. Belediyenin temizlik tekneleri denizde geziyor, çöp temizlemek için kullanılan taşıyıcı kayışlar yardımıyla katılaşmış müsilajı topluyordu. Bu çabalar iyi niyetli görülse de Sisifos-variydi, bu eşi benzeri görülmemiş olayla baş edecek altyapı yoktu.

Prens Adaları yüzyıldan uzun zamandır dev kentin kirliliğinden ve türlü türlü sıkıntısından kaçan İstanbul burjuvazisine hizmet etmiştir. İnsanlar araba kullanılmayan adalarda, yürüyerek ya da faytonla dolaşır, zamanında Lev Troçki’yi de ağırlamış neo-klasik yazlık evlerin yanından geçerler. Ancak bulutsuz, havanın neredeyse 30° C olduğu bir haziran gününde adalarda sahiller bomboştu. Bir koyda rengârenk şezlonglar sıra sıra dizilmiş ama üstlerinde yatan tek kişi yoktu. Kumda hiç ayak izi görünmüyordu. Kıyının hemen ilerisinde müsilaj cadı kazanının içindeki iksir gibi girdaplarla yüzüyordu. Boğaziçi Üniversitesi çevrebilim profesörü ve İstanbul Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanı olan Ayşen Erdinçler’e göre, yüzerek bakteri kaynaklı bir hastalığa yakalanma riski yoğunlaşmış müsilajlı suda 12 ila 18 kat arttı.

Orhan Pamuk: Bu yaz yüzmek sigara içmek haline geldi, insanlar müsilajdan adeta kanserojenmiş gibi uzak durdu, bu çirkin manzara karşısında psikolojik olarak dehşete düştüler.

Kadıköy’de olduğu gibi, belediye araçları salyanın içinde dolanıyor, endüstriyel hortumlarla müsilajı emmeye çalışıyordu. Yayalar durup kaşlarını çatarak sahneyi izliyordu. Yüzleri maskeli turistler boyunlarında kameralarıyla hızla kaçıyordu. Bir kadın cık cıkladı, bir diğer ya görüntüden ya kokudan –belki her ikisinden birden– tiksinerek ağzını ve burnunu kapattı. Bu kez beni vuran müsilajın kendisi değildi – duyarsızlaşma başlamıştı – aklıma gelen, yüzmeden geçen bir yazın ne kadar gerçeküstü olacağıydı. Yazımız sıradan nesnelerin alışılmamış bir bütün oluşturduğu René Magritte tabloları gibi başlamıştı. Magritte “Gördüğümüz her şey başka bir şey gizler” demişti; suda yüzen mukozayı izlerken onu başka neler sakladığını düşündüm.

Bazı insanlar mayolarını giymiş suyun kenarında duruyor ya seçeneklerini tartıyor ya da inkârı sürdürüyordu. Umutsuzca müşterileri rahatlatmaya çalışan kimi plaj kulübü sahipleri kendilerini artık koyu bir renge bürünmüş suya atıyor, “Gördünüz mü? Bir şey olmadı! Harikayım!” nidalarıyla sudan çıkıyordu. Bu gösteri suyun güvenli olduğu konusunda insanları ikna etsin etmesin, sıcaktan bunalıp kısa süre sonra kıyıya geri dönüyorlardı.

Fotoğraf: Kemal Aslan / AP

Son derece sıcak ve nemli bir cumartesi günü adadaki iskelelerden birine oturmuş, müsilaj başladığından beri ilk kez yüzmeyi düşünüyordum. Türkiye’nin 1971’den bu yana kaydedilen en sıcak temmuz ayıydı, denizde yüzme fikri baştan çıkarıyordu. Üstelik müsilaj hazirandaki gibi topak topak kıtalar halinde yüzmüyordu, sütlü kahveyi andıran daha hafif ve kremamsı bir kıvam almıştı. Kendi kendime daha önce de bulanık sularda yüzdüğümü söyledim –  yaz kampında durgun Sierra göllerinde, Mekong Nehri bataklıklarında. Bazı arkadaşların kıyıya yakın yerlerde suya girmesini izledim, bedenlerini serinletirken başları suya girmesin diye boyunlarını zorluyorlardı. Ama küçük bir müsilaj parçası ayaklarımın etrafında dönünce midem bulandı, bedenim kaskatı kesildi. Denizin verdiği keyif henüz erişilmezdi.

Atık sorunu acilen çözülmeli

Suya yeniden kavuşma özlemiyle, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanındaki bir sahneyi anımsadım: karakter aşk acısını dindirmek için Marmara’da sırtüstü yüzüyordu.  Çevremizle teması kaybettiğimizde, teselli bulmak, neşelenmek için sığındığımız bir yer aniden ulaşılamaz hale geldiğinde neler kaybedilir? Nobel ödüllü yazarın, kahramanı gibi hevesli bir yüzücü olduğunu biliyordum, bu yüzden müsilaj patlamasından nasıl etkilendiğini sormak için onu aradım.

“Yüzdüğümde daha iyi düşünüyorum, bu kesin. Ayrıca ruh halim de değişiyor, bana bir tür özgüven veriyor,” dedi. “Yüzmek beni görece yılgın bir ruh halinden görece yaratıcı bir hale taşıyor.” Sözlerine, bu yaz yüzmenin yeni sigara içmek haline geldiğini gözlemlediğini ekledi, insanlar müsilajdan adeta kanserojenmiş gibi uzak duruyordu. “İnsanlar bu çirkin müsilaj karşısında psikolojik olarak dehşete düşüyor” dedi. Balkonlarına çıkmış, onu yüzerken izlediklerini hayal ediyordu: “Şu yüzen o ciddi yazar Orhan Pamuk değil mi!”

Burası Maldivler’e benzerdi. Şimdi deniz sanki kusuyor. Bu bir felaket.”

Çoğu çevre felaketi gibi müsilaj patlaması da birçok uzun süreli gidişatın ani sonucuydu. Bunları daha iyi anlamak için İstanbul’dan trene binip doğuya, iki saat uzaktaki İzmit Körfezi’ne gittim. Söğüt ağaçları ve park sıralarıyla dolu bakımlı bir sahil şeridinin ardında artık faaliyette olmayan bir kâğıt fabrikası bölgenin endüstriyel köklerine tanıklık ediyor: Yüzyıl önce Türkiye’nin ilk fabrikalarından bazıları burada askeri üniforma ve fes üretiyordu. Bugün körfez hâlâ Türkiye endüstrisinin kalbi. Birçok kimya ve suni gübre fabrikası gibi, Goodyear ve Ford burada fabrika işletiyor; bu tesisler beş liman ve 35 endüstriyel rıhtım kullanıyor.

Körfezde deniz uçağıyla çevre denetimi yapan pilot Hakan Osanmaz bana Marmara’yı yeni bir açıdan göstermeyi vaat etmişti. Rıhtımın kenarında prefabrike, havasız bir ofiste oturduk, ofis Osanmaz’ın turistleri Akdeniz kıyılarında uçurduğu yıllara ait fotoğraflarla kaplıydı. Nirvana tişörtü giymişti, 15 yıldır Marmara’yı kuşbakışı izlerken tanık olduğu değişimleri düşündü. Bir zamanlar su o kadar maviymiş ki “burası Maldivler’e benzerdi,” dedi. “Şimdi deniz sanki kusuyor. Bu bir felaket.”

Osanmaz’ın işi genelde yerel yönetim için yasadışı çöp boşaltımını belgelemek ama müsilaj patladığından bu yana işine belediyenin müsilaj temizleme çalışmalarını düzenlemek için bir WhatsApp grubu yönetmek de eklendi.

Gökyüzü müsilaj patlamasına farklı bir bakış açısı sağlıyor. Osanmaz’ın uçağından İstanbul’un ne kadar korkunç bir biçimde büyüdüğünü görebiliyordum. Son elli yıl içinde şehir Marmara Denizi boyunca doğuya yayılmış, kıyıyı tekbiçim evler, yüksek apartmanlar, beş yıldızlı oteller ve iş merkezleri kaplamıştı. Türkiye sanayisinin yarısıyla birlikte yirmi beş milyon insan Marmara Denizi çevresinde yaşıyor ve atıkları denizin yüküne ekleniyor. Öte yandan onlarca nehir ve akarsu da atıklarını Marmara’ya taşıyor. Kirliliğin bir kısmı Karadeniz’de dökülen, buradan Marmara’ya akan Tuna aracılığıyla ta Batı Avrupa’dan geliyor.  Osanmaz denizden geçen uluslararası gemilerin yasadışı atıksu boşaltımını düzenli olarak belgeliyor.

Anlaşılıyor ki atıksu arıtması müsilaj patlamalarını önlemekte önemli bir rol oynuyor. Çevrebilim profesörü Ayşen Erdinçler bana daha sonra bir e-postada “Deniz kirliliğinin kaynakları arasında, Marmara Havzası’na gelen suyun % 53’ü denize sadece ön-artıma işleminin ardından boşaltılan sudur; yani evlerden gelen atıksu sadece kum filtresinden geçirilip çökeltme işlemi görerek denize boşaltılır,” yazdı. Gelişmiş su artımı tesisleri müsilaj patlamalarına zemin hazırlayan fosfor ve azotu daha yüksek oranda uzaklaştıracak ve ayrıca suyun yeniden oksijenlenmesine olanak sağlayacaktır. Türkiye hükümetinin müsilaj patlamasına karşısında oluşturduğu Marmara Denizi Eylem Planı’nın bir parçası olarak hâlihazırda var olan atıksu artıma tesisleri geliştirilecek, üç yıl içinde yeni tesislerin inşası da bekleniyor.

Temmuzda bir gün müsilaj aniden kayboldu. İstanbul pırıl pırıl bir denize uyandı. Kâbusun bittiğine ikna olan insanlar akın akın sahile koştu. Santa Barbara, Kaliforniya Üniversitesi’nde onursal profesör olan Alice Alldredge’i arayıp ne olduğuna ilişkin fikrini sordum. “Muhtemelen dibe çöktü,” dedi. Bilim insanları bunun nedeni konusunda emin değil ama zaman zaman müsilaj tabakaları su yüzeyinin aşağısına iniyor.

Serço Ekşiyan, Marmara’ya dalmaya hazırlanırken. Fotoğraf: Bradley Secker

Müsilajın kaderini takip edebilmek için yarım yüzyıldır Marmara Denizi’ne dalan Serço Ekşiyan’a ulaştım. Metruk bir balıkçı limanında, kızağında inip kalkan ahşap teknesinde oturduk. Dalışlarının her zaman bir amacı olmuştu: gençken restoranlara balık satmak için zıpkınla avlanıyordu, daha sonra yıllar boyu denizden terk edilmiş ağları temizledi ve tehdit altındaki mercanları kurulmasına yardım ettiği bir deniz rezervine taşıdı.

Ona müsilajın gerçekten dibe çöküp çökmediğini sordum. “Doğru,” dedi. Suda yüzerken ya da yüzeyin hemen altındayken müsilajın kalınlığı 30 metreye kadar varabiliyordu ama batınca daha yoğun, daha ince, kalınlığı ancak 10 metreyi bulan bir tabaka oluşturuyormuş.  Ekşiyan bir güvenlik kamerası ve plastik kasadan yaptığı ev yapımı bir GoPro ile, artık müsilajı kaydetmek için dalıyor. Bana, soğuk savaş dönemi ABD Hava Kuvvetleri’ne ait –daha sonra Türk Ordusu’na satılan– bir uçağın parçalarından yaptığı kompresörü gösterdi; oksijen maskesini doldurmak için bunu kullanıyordu.

Ekşiyan’ın söylediğine göre müsilaja dalmak bir kâbusun içinde sürüklenmek gibi; müsilaj dev ağlar halinde asılı ve öğlen saatinde bile görüş netliği o kadar az ki insana gece daldığı hissini veriyor. Müsilaj sıkışmaya ve çökmeye devam ettikçe denizin dibini bir battaniye gibi örtüyor. Orada mağara ve oyukların girişini tıkayarak balıkları evlerinden ediyor. Müsilaj ayrışmaya devam ettikçe oksijen tüketerek bir ölü bölge – yaşamı sürdürmek için yeterli oksijenin olmadığı bir bölge – yaratıyor. Ekşiyan’ın naklettiği mercan müsilaj ve terk edilmiş ağlar nedeniyle beyazladı ama hayatta kalmayı başardı – en azından bu yıl için. “Ama resifler,” dedi, “resifler terk edilmiş köyler gibi.”

Uluslararası Dalış Eğitmenleri Profesyonel Birliği’nin bölge yöneticisi olan Asutay Akbayır’ın dalgıçlığı ailesinden geliyor; o da Ekşiyan gibi on yıllardır Marmara’da dalıyor. Söylediğine göre müsilajın patlak vermesinden önce bile Marmara’daki kirlilik nedeniyle dalış eğitmenleri ve rehberler işlerini kaybediyordu. “Çoğu dalgıç görüş netliğinin çok az olduğu zorlayıcı ortamlarda dalmayı tercih etmez,” dedi. “Daldığında kendi elini, kendi bedeninin bile göremiyorsun.” Ama Akbayır hobi temelli dalışın ortadan kalkmayacağını, evrimleşeceğini umuyor. “Belki dalgıçlar denizlerin elçileri haline gelecek” dedi: “Halka suyun altında gerçekleşen yıkımı anlatacak. “

‘Küresel ısınmayla yüzleşmek, ölümle yüzleşmek demek’

Yaz boyunca tanık olduğum şeyin yalnızca alışılmadık bir fenomen değil aynı zamanda alışılmadık türde bir ölüm olduğunu fark ettim. Küresel ısınmayla yüzleşmek ölümle yüzleşmektir. Ve bu şaşırtıcı yerlerde, şaşırtıcı biçimlerde karşımıza çıkacaktır – kimi acı verici, kimi mide bulandırıcı, kimi kafa karıştırıcı. İklim değişikliğine hazırlanmaktan söz ediyoruz ama hayal bile edemediğimiz sonlara nasıl hazırlanabiliriz?

Yaz sonuna geldiğimizde yüzeyin üstündeki yaşam normal görünüyordu. Deniz temiz, plaj kulüpleri tıklım tıklımdı. İnsanlar restoranlarda rahatça balık sipariş ediyordu. Sanki deniz salyası patlaması hiç yaşanmamıştı. Mayısta uluslararası bir hikâyeydi; haziranda yalnızca Türkiye medyası büyük ilgi gösteriyordu; eylülde sıradan sohbetlerin bir parçası olmaktan çıkmıştı.

Dünya da aynı sorunla boğuşuyor

Dünyadaki birçok su kütlesi açısından aşırılıkların yaşandığı bir yazdı. Florida’da kızıl gelgit ortaya çıktı; Massachusetts’teki onlarca baraj gölünde, gölde ve gölette alg ve bakteri patlamaları görüldü; Superior Gölü’nde zehirli mavi-yeşil alg patlaması oldu.  Amerika Birleşik Devletleri’nde ekim itibarıyla 476 zehirli alg patlaması kaydedilmişti; bu kayıtlara geçen ikinci en yüksek vaka sayısı.. Buzul bilim insanları kayak ve açık hava sporlarıyla meşhur bir Alp bölgesi olan İtalya’nın Presena Buzulu’nda ortaya çıkan pembe buzu araştırıyor. Araştırmalar algin artan buzul erimesinde payı olabileceğini öne sürüyor.

Stockholm’deki İsveç Doğal Tarih Müzesi ve Lincoln, Nebraska Üniversitesi’nden bir ekibin yakın zamanda yayımladığı bir çalışma, yeryüzü tarihinin gördüğü en kötü yok oluşun – 252 milyon yıl önce gerçekleşen, kimi zaman “Büyük Ölüm” diye de anılan Permiyen-Triyas yok oluşu – başlangıçlarıyla paralel olarak bu aşırı olayları ve bunların arkalarında bıraktıkları ölü bölgeleri ele alıyor.

Deniz salyası geri gelebilir çünkü koşullar orada, hazır ama başka bir aşırı olay da mümkün…”

Eylülde, Türkiye’de yaz yerini güze bırakırken Mustafa Yücel beni aradı ve araştırma gemileri İstanbul’a, Haydarpaşa Limanı’na yanaştığında o ve ekibiyle buluşmak üzere davet etti. Gözlem istasyonlarını dolaşarak denizde bir hafta geçirmişlerdi; müsilajın büyük çoğunluğunun ortadan kalktığını bildiriyorlardı – muhtemelen bakteri ve balıklar tarafından tüketilmişti.

Yücel “Ancak bu müsilaj patlamasına yol açan koşullar hâlâ mevcut,” diyerek uyardı. Bir deniz sistemine ne kadar basınç yüklerseniz uç tepkiler vermeye o kadar meyilli olur: Deniz yaşamının azar azar yok olması ya da kokuşmuş müsilaj topaklarının istilası. Ya da her ikisi de. “Marmara artık uç bir ekosistem – algler, bakteriler ve oksijen azlığı açısından uçta. İşte, bu yüzden önümüzdeki yıl ne olacağını tahmin etmek bizim için zor,” dedi Yücel. “Deniz salyası geri gelebilir çünkü koşullar orada, hazır ama başka bir aşırı olay da mümkün – hidrojen sülfür, bir kızıl gelgit, toplu halde ölüp sahilde çürüyen balıklar… mide bulandırıcı olayların sıklığı ve büyüklüğü artacak.” Ve durum böyleyken, gitgide daha da yönetilemez bir hal alacaklar.

Türkiye’deki en büyüğü

Talya’nın Cagliari Üniversitesi’nde deniz biyologu ve dünyanın az sayıda müsilaj uzmanından biri olan Antonio Pusceddu “Bunu ister doğrudan iklim değişikliğine ister kirliliğe bağlayalım, müsilaj gezegeni kullanım biçimimizin sürdürülemez olduğunu gösteren bir belirtidir” diyor: “Artık gezegenimizin değişim hızı emsalsiz.” Türkiye’deki müsilaj patlaması kaydedilen en kötü müsilaj vakası olmakla birlikte, Avustralya sahili boyunca ve Akdeniz’de daha küçük patlamalar görülmüştü. 2009’da İtalya’nın Adriyatik ve Tiran kıyı şeridinde büyük ve yıkıcı bir müsilaj istilası görüldüğünde Pusceddu ve meslektaşları iklim değişikliği ile son iki yüzyılda Akdeniz’de görülen müsilaj patlamalarının sıklığı arasındaki ilişkiyi inceledi. Son 20 yılda patlama sayısının neredeyse katlanarak arttığını ortaya çıkardılar. Ancak son on yılda daha iyi atıksu artımının İtalya’da müsilaj oluşumunu ve yoğunluğunu azaltarak adeta ortadan kaldırdığını da ekledi.

Deniz salyası efsanesine yanıt olarak, Türkiye hükümeti Marmara Denizi’ni özel çevre koruma bölgesi olarak belirledi. Bu konum, ticari deniz etkinliklerinin daha sıkı teftiş edilmesini, fabrikaların daha sıkı denetlenmesini ve para cezalarının arttırılmasını, üç yıl içinde ileri derece biyolojik arıtmadan geçerek Marmara’ya dökülen suyun yüzdesinin 46’dan 100’e çıkarılmasını gerektiriyor. Ancak bu önlemlerin nasıl finanse edileceği ya da uygulanacağı konusu belirsizliğini koruyor.

Haydarpaşa Limanı’nda Yücel ve arkadaşlarıyla konuştuktan sonra araştırma gemisinden indim ve dönüp Marmara’ya baktım. Ben de İstanbul’un geri kalanı gibi rahatlamak, denize atlatıp mavi göğü izleyerek Boğaz’ın akıntısına kendimi bırakmak istiyordum. Suyun temiz olduğuna, o iğrenç çamurun kaynağının yok olduğuna inanmak istiyordum. Ama bunun yerine suya bakarken içimde yeni türden bir tiksintinin büyüdüğünü hissettim. Ancak bu müsilaja karşı bir tepki değildi. İnsanlar denizi kirletmeyi ve ısıtmayı sürdürdükçe deniz ekosistemleri gitgide daha hassas, daha öngörülemez bir hal alacak. Her felaket bize bizzat kendi eylemlerimizin sonuçlarını gösteriyor – tabii görmek istersek.

*

Change.org Kampanyası’nı 50 binden fazla kişi destekledi

2021’in ilkbahar aylarıyla beraber Marmara Denizi’nin kabusu haline gelen müsilaj kirliliği sorunu için Change.org üzerinde bir kampanya başlatan aktivistler, özellikle Ergene Havzası Koruma Eylem Planı çerçevesinde gerçekleştirilen proje kapsamında, bölgedeki sanayi tesislerinden çıkan atıkların arıtma yapılmadan derin deşarj yoluyla Marmara Denizi’ne boşaltılmasının bir an önce sona erdirilmesini savunuyor.

Tekirdağ Ergene Derin Deniz Deşarj A.Ş tarafından Marmara Denizi’ne deşarj edilen atık suların deşarjının durdurulması için Sivil Adalılar’ın da içinde olduğu bir grup da geçen ay bir dava açtı.

İmza kampanyasına katılmak için tıklayın 

 

Hrant Dink’in sesinden hayalleri: ‘Hafıza Yetersiz’ ilk gösterimiyle izleyiciyle buluştu

Yazar ve yönetmen Ümit Kıvanç‘ın hazırladığı “Hafıza Yetersiz – Hrant Dink İçin Bir Film” belgeselinin ilk gösterimi dün akşam İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser salonunda yapıldı. Hrant Dink Vakfı‘nın (HDV) düzenlediği etkinliğe 250 davetli katıldı.

Pandemi koşulları nedeniyle maske ve oturma düzenine dikkat edilen gösterimin gerçekleştiği salona konuklar PCR kontrolünden geçerek alındılar.

Bir saatlik film gösteriminin ardından, Hrant Dink’in avukatı ve arkadaşı Fethiye Çetin bir konuşma yaptı. Daha sonra, HDV’den Zeynep Sungur’un moderatörlüğünde; filmin yönetmeni Ümit Kıvanç, Fethiye Çetin ve Hrant Dink’in oğlu Arat Dink’in katıldığı kısa bir söyleşi yapıldı.

bianet‘in yayımladığı habere göre, Hrant Dink’in konuşmalarından bir film yapmayı uzun süredir düşündüğünü ve bunun HDV’nin de katkısıyla ancak mümkün olduğunu belirten Ümit Kıvanç, “Neyin kıymetini bilemedik filmidir bu aslında” dedi.

Hrant’ın Arkadaşları’ndan anma çağrısı

Söyleşinin ardından salonda bulunan izleyiciler konuşmacılara sorularını yönelttiler. Hrant’ın Arkadaşları tarafından gecede yapılan açıklamada, bu etkinlikle 15. yılında Hrant Dink’i anma haftasının da başlamış olduğu belirtilerek, 19 Ocak Çarşamba günü saat 15.00’te Agos Gazetesi önünde yapılacak kitlesel anmaya çağrı yapıldı.

19 Ocak 2007’de öldürülen Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i hedef haline getiren mücadelesine onun kendi sesinden tanıklığı içeren film, bu akşam saat 20.00’de Hrant Dink Vakfı’nın internet sitesinde gösterime açılacak. Film Ümit Kıvanç’ın Vimeo ve Youtube sayfasından da izlenebilir.

Tepki çeken Çamlıhemşin imar planı reddedildi

Rize Çamlıhemşin Belediyesi tarafından yaptırılan Koruma Amaçlı Revizyon ve İlave İmar Planı, Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından reddedildi.

Koruma Kurulu tarafından kabul edilmeyen plan, merkez dahil altı mahalleyi kapsıyordu. Plan, özellikle Fırtına Vadisi çevresini, dere yataklarını, ormanları ve tarımsal alanları imara açarak koruma altındaki vadiyi ranta açmış olacaktı. Söz konusu plan, belediye meclisinde onaylandıktan sonra vatandaşların itiraz etmesini engellemek amacıyla Rize Çevre Şehircilik İl Müdürlüğünde askıya çıkarılmış, halkın büyük tepkisine yol açmıştı.

Evrensel‘de yayımlanan habere göre, Trabzon Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, çok sayıda tescili tarihi kemer köprü ve tescili tarihi konakların yer aldığı alanda planın bu yapılara zarar vereceğini ve siluetlerini bozacağını belirterek reddine karar verdi.

Çevre Şehircilik ve Belediyenin hazırladığı plan, ret gerekçeleri giderilmeden yasaya göre yürürlüğe giremeyecek.

İklim krizi Kuzey Kutbu’ndaki evleri ve altyapıyı yok ediyor

İklim değişikliğinin etkileri Kuzey Kutbu‘ndaki yaşamı da ciddi şekilde tehdit ediyor.

Yeni bulgulara göre, Kutup bölgesinde artan sıcaklıklar donmuş zeminin erimesine neden olduğundan, çatlak evler, bükülmüş yollar ve kopmuş boru hatları Kuzey Kutbu’nda ve yakınında daha da yaygınlaşacak.

Rusya, Kuzey Amerika ve İskandinavya dahil olmak üzere Arktik permafrost üzerinde beş milyon insan yaşıyor.

Permafrost veya tundra, iki yıldan uzun süredir sürekli olarak donmuş olan arazi olarak tanımlanıyor. Kanada topraklarının yarısı ve Alaska‘nın %80’i dahil olmak üzere kuzey yarımkürenin kara yüzeyinin yaklaşık dörtte birini kaplıyor.

İklim değişikliği ise Kuzey Kutbu’nun gezegenin geri kalanından iki ila dört kat daha hızlı ısınmasına neden oluyor. Artan sıcaklıklar, bu bölgede obruk oluşumu, toprak kaymaları ve sel gibi genellikle öngörülemeyen etkiler nedeniyle bu donmuş parçalarının çözülmesine neden oluyor.

Kuzey Kutbu’nda çalışan bilim insanları ise 2050 yılına kadar altyapının %70’inin ve kritik altyapının %30-50’sinin yüksek hasar riski altında olduğunu ve bunun maliyetinin on milyarlarca dolar olacağını söylüyor.

Nature Reviews Earth&Environment Dergisi‘nde yayımlanan araştırma, iklim değişikliğinin doğal dünyanın yanı sıra bildiğimiz gibi yaşamı nasıl tehdit etmesinin beklendiğini bir kez daha vurguluyor.

‘Üzerinde yaşadığınız buz bloğunu sürekli dondurmaya çalıştığınızı hayal edin’

Alaska yerlileri ve kurumlar arasında kültürel arabulucu olarak görev yapan Kaare Sikuaq Erickson, BBC News‘e “Kuzey Kutbu topluluklarının hepsi farklı ama donmuş topraklarda yaşayan herkes gerçekten mücadele ediyor” diyor. Erickson, Alaska topluluklarının karşılaştığı zorlukları açıklarken, bir buz bloğunun üzerinde yaşadığınızı ve onu sürekli olarak dondurmaya çalıştığınızı hayal etmenizi istiyor.

Çözülmenin bir evin temellerini kazmaya çalışmaktan düz bir yol inşa etmeye, kanalizasyon ve su sistemleri kurmaya kadar her şeyi etkilediğine işaret eden Erikson, “Tarihsel olarak buz çok daha soğuktu, ama şimdi hızla ısınıyor. Binaların ve otoyolların temellerinin inip kalktığını görüyorsunuz, yol alırken, büyük tümseklerin üzerinden geçiyorsunuz” diyor ve ekliyor:

“19. ve 20. yüzyıllarda kolonizasyondan sonra ABD hükümetinin toprakları eşit olmayan şekilde bölüşmesi nedeniyle, yerli köylerin artık sınırlı arazileri bulunuyor  ve bunlar istikrarsız hale geldiğinden hareket etmek için çok az seçenekleri kalmış durumda.”

2021’de Alaska’nın Bering Denizi köyü Unalakleet yakınlarında permafrost çözüldükten sonra bir düden oluşturdu. Fotoğraf: Sikuaq

Araştırmanın baş yazarı, Finlandiya’daki Oulu Üniversitesi’nden baş yazar Prof Jan Hjort ise  “Hem inşaatın kendisi hem de iklimin ısınması, mevcut altyapıyı ve gelecekteki inşaat projelerini tehdit eden permafrost’un çözülmesine neden oluyor” diye konuşuyor.

Çalışma, Rusya’da permafrost üzerine inşa edilmiş bazı şehirlerde binaların %80 kadarının hasar gördüğünü gösteriyor. Kuzey Kutbu’ndaki şehirlerin çoğu Rusya’da ve bu durum gıda güvenliğini, geleneksel yaşam tarzlarını ve erişilebilirliği etkiliyor.

Gezegenin ısınmasının önümüzdeki yıllarda hızlanacağı tahmin edildiğinden, altyapıyı ve toplulukları tehdit eden daha fazla permafrost’un çözülmesi bekleniyor.

Çalışmaya göre, kuzey yarımkürenin donmuş bölgelerinde en az 120.000 bina, 40.000 km yol ve 9.500 km boru hattı ve uçak pistleri bulunuyor.

Sıcaklık sıfıra yaklaştıkça problemler büyüyor

Alaska‘daki Fairbanks Üniversitesi‘nden Arktik jeolog Louise Farquharson “Kuzey Kutbu’nda tüm alan istikrarı sıfır santigrat derece eşiğine bağlıdır. Ve yüzey sıcaklığı sıfıra yaklaştıkça, devasa problem serileri ortaya çıkıyor. insanların binlerce yıldır bu koşullarda yaşadığını unutmamak gerekir. Bu toplulukların buradan gidebileceğini söylemek, o kadar da basit bir şey değil”  diyor.

Gerçekten de araştırmaya konu olan bazı topluluklarda, su şebekeleri kırılıyor ve zemin bozulduğunda evler kararsız hale geliyor. Eriyik suyundan oluşan göletler nedeniyle çocukların açık alanda oynamaları bile riskli hale gelmiş durumda.

2020’de, büyük bir petrol sızıntısı Rusya’nın en kötü çevre felaketlerinden birine neden olduğunda, permafrost ısınmasının yıkıcı etkisinin kanıtı açık bir şekilde ortaya çıkmıştı.  Norilsk Nickel’in depolama tanklarından Rusya’nın Kuzey Kutup bölgesindeki nehirlere ve göllere yaklaşık 21 bin ton dizel döküldü. Konuyu soruşturan yetkililer, tankların permafrost çözüldüğü için kararsız hale geldikten sonra battığını düşünüyor.

Araştırma, farklı bina tasarımı kullanarak veya permafrost’u serin tutmaya çalışarak sorunu çözmenin mümkün olduğunu düşünüyor, ama bu pahalı ve riskli bir yöntem. Alaska’daki bazı otoyollar zaten hava konveksiyon setleri olarak bilinen; ısının donmuş zeminden yükselmesini teşvik etmek üzere yüzeyinin gözenekli taşlarla döşendiği yöntemle inşa edilmiş durumda.

Cambridge Üniversitesi‘ndeki  Scott Polar Araştırma Enstitüsü‘nden buzulbilimci Dr Poul Christoffersen, bunlar yerine mantıklı çözümün sera gazlarına olan bağımlılı azaltmak ve böylece gezegenin ısınma derecelerini düşürmek olduğunu, bilim insanlarının bu konuda hem fikir olduğunu kaydediyor.

Bilim insanları  ayrıca donmuş toprakların içinde kilitli kalan karbondioksitin, ısındıkça ne kadar salındığını bulabilmek için permafrost’u yakından analiz ediyor.

Erickson ise, “Arktik’te yaşamak her zaman zor olmuştur. Her zaman gelişmenin yollarını bulduk ve devam edeceğiz, ancak insanlarımız için hayat giderek daha da zorlaşıyor” diyor.