Röportaj

Murat Kanatlı: “AB, Türkiye’ye karşı etkin bir yaptırım ortaya koyamıyor”

Yeşil Gazete için Kıbrıslıların sosyal hayatı, politik duruşları ve geleceğe dair umutları hakkındaki görüşlerini aktarmak amacıyla yaptığımız söyleşilere, Kuzey Kıbrıs’ta bulunan ama Kuzey Kıbrıs’taki seçimleri boykot eden Yeni Kıbrıs Partisi’nin yürütme kurulu sekreteri Murat Kanatlı ile devam ediyoruz.

Avrupa Birliği’ne bakış açınız nedir?

YKP (Yeni Kıbrıs Partisi) , kurulduğu günden itibaren Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğinin, Kıbrıs sorununun çözümüne yardımcı olacağına inanmaktadır. Bununla birlikte mevcut AB’ye, yapısı ve politikalarına karşı YKP’nin tavrı eleştireldir. Son yaptığımız 11. Kurultayda aldığımız kararda diğer konular yanında AB ile ilgili de YKP’nin ne düşündüğünü anlatan bölüm vardı. Orada şunu demiştik:

“YKP, neo-liberal politikaları eksiksiz şekilde uygulamayı önüne hedef koyan, sınırları kapatılmış bir Avrupa’yı reddeder. YKP, başka bir Avrupa talep etmektedir. YKP, aktif olarak militarizme ve savaşlara karşı çıkan, militanca barışı savunan bir Avrupa talep ediyor. Talep edilen; yoksulluğa karşı aktif mücadele eden, emeğin haklarını koruyan, kamusal haklara saygılı, tüm zenginliklerin adil paylaşımını savunan, tüm dünya halklarının barış, demokrasi ve eşitlik mücadelelerine uluslararası dayanışma ile katkı koyan bir Avrupa’dır.

Bizim Avrupa’mız, daha fazla demokrasi, emekçilere tam istihdam ve sosyal güvenlik, ırkçılıkla mücadele ve göçmenler için eşit haklar, kadınlara ve eşcinsellere yönelik her türlü ayrımcılığa son verme ve eşit fırsatlar vaad eden bir Avrupa’dır.

Bizim Avrupa’mız, farklı bölgelerarası dayanışma getiren, dil ve kültür çeşitliliğine saygı gösteren, evrensellik macerasını kucaklayan ve tektipleştirilmeyi reddeden bir Avrupa’dır.

Bizim Avrupa’mızda istihdamın, ücretlerin ve emekliliğin korunması tüm Avrupa kurumlarının ilk önceliği olacak. Avrupa kurumları tüm spekülatif finansal işlemlerin vergilendirilmesi ve Avrupa bölgesindeki vergi cennetlerinin ortadan kaldırılması için mücadele edecektir.

Böylesi bir Avrupa, kendini barışa ve iklim değişikliği ile mücadeleye adamakta; yoksul ülkelerle dayanışmayı ortaya koymakta ve insan haklarının, sosyal hakların ve ekoloji mücadelesinin küreselleşmesini desteklemektedir. Böylesi bir Avrupa’da, lağvedilmesi gereken NATO’nun genişlemesi değil, tüm Avrupa’yı kapsayan bir güvenlik sisteminin oluşturulması ve tüm Avrupa’nın işbirliğini sağlanması ana hedef olacaktır. YKP, emeğin sosyal Avrupası’nın kurulması için mücadele eder.”

Avrupa Birliği ve Kıbrıs ilişkileri konusunda neler söyleyeceksiniz?

AB – Kıbrıs ilişkileri, diğer birçok uluslararası ilişkilerde olduğu gibi güce dayanmaktadır. Burada güçle ilgili anlatılan her türlüsüdür; ekonomik, strateji, askeri her alandaki güç ilişkileri ile şekillenmektedir bu uluslararası ilişkiler. Türkiye, 1974’te adayı işgal etmiş, tıpkı Balkanlarda şu anda kabul edildiği çerçevede bir etnik temizlik yapmış, kuzeyde bir vasallık kurmuş, birçok savaş suçu işlemiş olmasına rağmen, AB, Türkiye’ye karşı etkin bir yaptırım ortaya koyamıyor.

Zaten genişlemeden sonra AB’nin her türlü dış politikada zayıflığı genel kabul gören bir yaklaşım. Bunun yanında AB içindeki devletlerin yönetimlerinin de AB’nin sorunlara yaklaşımını etkilediği bir gerçek. Bu nedenle Kıbrıs – AB ilişkileri, AB organlarının diğer başka konularda olduğu gibi dağınık, aralarında koordinasyonu zayıf bir durumdadır tespitini yapıyoruz.

Komisyon ile Avrupa Parlamentosunun yapmaya çalıştıkları arasında sorunlar olduğunu, en azından pratik anlamda sorunlar olduğunu yaşayıp görmekteyiz. Zaten Avrupa Parlamentosu kendi içinde de Kıbrıs ile ilgili ciddi şekilde bölünmüş durumda. Bu nedenle teknik olarak tüm Kıbrıs AB toprağı olmasına rağmen üçte birinde kontrol kendinde değil, genişleme prosedürü sürdürdüğü Türkiye’nin işgali altında.  Hem de askeri ve sivil denetimi altında.

AB üyesi ve dönem başkanı Kıbrıs’ı, Türkiye resmi olarak tanımadığını iddia etmesine rağmen, AB üyesi ülkeler bu konuda etkin bir politika izleyemiyor.  Ancak Kıbrıs – AB ilişkileri, üye ülkelerin elinde Türkiye-AB ilişiklerine müdahale edecek bir araç gibi de kullanılmaktadır. Bu nedenle tek bir AB-Kıbrıs ilişkisinden bahsetmek zor gibi gelmekte…

Ya, Kıbrıs Turkiye ilişkileri?

1958’deki Türkiye’deki Özel Harp Dairesinin hazırladığı planın adı Kıbrıs İstirdat Planı idi, yani Kıbrıs’ın geri alınması. Bu irredentist bir politika olmasına rağmen, Türkiye içindeki barış yanlısı, savaş karşıtları arasında bile uzun süre çok tepki görmedi…

Türkiye 1974 yılında adaya düzenlediği 2 safhalı operasyon ile Kıbrıs’ı işgal etti, hemen arkasından nüfus taşımaya başladı. Nüfus taşınması Türkiye’de hala yoğun olarak tartışılmakta ve kimi zaman Kıbrıslıları suçlayacak bir noktaya gelmektedir. Bu konuyu Avrupa Parlamentosundaki bir sunumda anlatmıştık, oradan yeniden alıntı yapmak gerekirse

“TÜBİTAK için Yrd. Doç. Dr. Semra Purkis ve Doç. Dr. Hatice Kurtuluş “Kuzey Kıbrıs’a Türk Göçünün Niteliği ve Göçmenlerin Ekonomik Sosyo-Mekansal Bütünleşme Sorunları” başlıklı bir araştırma yaptı. Bu araştırma içindeki bazı yorumlar Türkiye resmi tezlerini taşısa da önemli durum tespitleri yapmaktadır. Bu araştırma Türkiye’den göçü 3 evreye ayırmaktadır.

İlk göç dalgası ile tespit şu şekildedir: 1975’in sonlarında başlayan bu göç dalgası 1980’lerin başlarında kadar sürmüştür. İlk dalga göçmenler Türkiye’nin belli yerlerinden, bütün bir köy ahalisi ya da köysel mahalle halinde otobüslerle alınarak Mersin Limanına götürülmüş, oradan da gemilerle Gazi Mağusa Limanına taşınmışlardır. İkinci göç dalgasının 1980’lerden 1999’a kadar sürdüğü, üçüncü dalganın ise 2000’lerden günümüze kadar sürmekte olduğu tespiti yapılmaktadır.

1981 yılı sonrası Kıbrıs’ın kuzeyindeki politik ortam muhalefet yönündeydi. Araştırmada bu konuya yer verilmemesine rağmen ikinci dalgayı tetikleyen unsurlar aktarılırken bunu da okumak mümkündür:

Diğer yandan Türkiye’den Kuzey Kıbrıs’a ikinci göç dalgasının yükselmesinde bu dönemde yapılan yasal düzenlemeler ve Türkiye ile KKTC arasında yapılan ikili anlaşmalar da önemli rol oynamıştır. Bunlar arasında, 1987 yılında KKTC ile Türkiye arasında imzalanan işgücü anlaşması (KKTC’nin Türkiye’den İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığı ile belli vasıflarda işgücü talebi); 1991’de imzalanan Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC vatandaşlarının iki ülke arasındaki seyahatlerde pasaport yerine kimlik belgesi ile giriş-çıkış yapabilmelerine olanak sağlayan anlaşma ve KKTC’de, Kıbrıs Lirası yerine Türk Lirasının kullanılmasına dair yasal düzenleme bulunmaktadır.

Bu ikili anlaşmalar ve yasal düzenlemeler iki ülke arasında nüfus hareketliliğini destekleyici etki yaparken, aynı zamanda da Kuzey Kıbrıs’a gelen göçmenlerin niteliği üzerinde de belirleyici olmuştur. Bu dönemde gelen nüfusa hızlı vatandaşlık verilerek o dönemdeki seçim sonuçları üzerinde belirleyici olunmaya çalışılmıştı.

Üçüncü dalga ise tam anlamı ile ekonomik iç göçtür: Bu dalganın öncekilerden en önemli farkı, yalnızca Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki bağlamlara bağımlı olarak oluşmuş bir işgücü hareketi olmayışı, aynı zamanda enformel emeğin küresel hareketliliğinin bütün özelliklerini taşıyan bir işgücü hareketi olmasıdır. 1990’lardan itibaren, Türkiye’de, iç göçlerde yeni bir evre olarak Güney ve Güneydoğu illerinden, metropoliten alanlara yoğun nüfus hareketleri yaşanmaktadır. Bu nüfus hareketi, becerisiz ucuz işgücü niteliği ile belli kentlerde yoğunlaşmaktadır. Bu kentler arasında yer alan Adana, Mersin ve Antalya’nın yeni yoksulluk alanlarında biriken bu emeğin bir kısmı, daha önce kurulmuş göçmenlik ağları üzerinden Kuzey Kıbrıs’a kaymaktadır. Diğer yandan bu yeni göçlerin kaynağı olan Güneydoğu’da açığa çıkan emeğin bir kısmı ise doğrudan Kuzey Kıbrıs’a yönelmektedir. Bu doğrudan harekette Güneydoğu ile Kıbrıs arasında önceden kurulmuş göçmenlik ağlarının yanında, özellikle Kuzey Kıbrıs’taki inşaat ve tarım sektörüne vasıfsız emek sağlayan taşeronlar etkili olmaktadır.

Araştırma bu nüfus akışının birbiri ile ilişkisini de ortaya koymaktadır:

Birinci ve ikinci dalgalarla oluşan kentsel göçmen mahalleleri, bu üçüncü dalga ile gelen, çoğu zaman enforel işgücü konumundaki yoksul göçmenler için tutunma mekanları olmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’den kuzeye nüfus akışı Avrupa ve dünyadaki günümüz ekonomik göçlerinden farklıdır. Özellikle ilk göç dalgası ki net bir nüfus taşımadır:

Tarım İşgücü Protokolünün 1975 şubatında imzalanmasının hemen ardından, Türkiye’de iskan müdürlükleri ve valiler aracılığı ile Kıbrıs’ta iskan edilebilecek köylerde duyurular yapılmasına, Kuzey Kıbrıs’ta ise Türkiye’den gelecek göçmenlerin yerleştirilme hazırlıklarına başlanmıştır.

1975 şubatında yapılan protokolden hemen sonra, Türkiye’de toprakları baraj gölü altında kalmış ya da kalacağı için iskan kararı bulunan, heyelan bölgesi ilan edilmiş olan ve orman içinde kalmış olan köylerin bulunduğu 14 ilde valiler aracılığı ile Kıbrıs’a göçmen alınacağı duyuruları yapılmıştır. Bu bölgelerde bu konu ile görevlendirilmiş iskan memurları, muhtarlar aracılığı ile köylülere, hangi koşullarda göç edeceklerine, nereye yerleştirileceklerine, sahip olacakları sosyal haklara, kendilerine verilecek tarım arazisi ve evlere dair bilgiler vermiş ve göçü teşvik edici konuşmalar yapmışlardır. Bu konuşmalarda göçmenlerin dilerlerse devletin onları geri getireceği garantisi de verilmiştir.

Tüm bu aktarılanlar Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyine nüfus aktardığını, taşıdığını, taşınmasını teşvik ettiğini göstermektedir. Tüm bunlar Kıbrıs’ta 1974’te Dördüncü Cenevre Konvansiyonu’nun 49. Maddesini çift yönlü olarak ihlal edildiğinin kanıtıdır.”

Ancak bu nüfus taşınması ile kalınmadı. Şu aşamada özelleştirme adı ile kamusal alanların TC sermayesine devrini yaşıyoruz. Tarikatların Kıbrıs’ın kuzeyine yerleşmesini yaşıyoruz… Yani Türkiye kelimenin her anlamı ile Kıbrıs’ın kuzeyini kendi topraklarına katma ile ilgili gerekli tüm alt yapıyı tamamlamış sayılabilir. Tek beklediği uygun bir uluslararası ortam… Bu nedenle Kıbrıs Türkiye ilişiklerini bu çerçevede okumak lazım.

Tabii Kıbrıs dediğimiz yalnız kuzey değil… Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgili de tavır, sürekli Kıbrıslı Rumları iten kakan, mahalle kabadayısı havası var… Türkiye Kıbrıs konusunu kendi içindeki milliyetçiliği yükseltmek için de kullanmakta..

Kuzeyi ayrıca pis işlerini çevirdiği arka bahçesi olarak kullanıyor Türkiye… Bu nedenle bu defakto durumun tartışılmaması için de, Kıbrıslı Rumlarla sertliğe dayanan, sözel ve psikolojik şiddete dayanan bir politika izliyor. Son doğal gaz/petrol aramaları ile ilgili bölgeye savaş gemisi gönderilmesi gibi unsurlarla bize hep savaşa ne kadar yaklaştığımız hatırlatılmakta… Buna rağmen Türkiye’deki savaş karşıtları Suriye’ye, Irak’a gösterdikleri hassasiyeti, kendi işgalci orduları söz konusu olunca Kıbrıs’a gösteremiyorlar…

Bu noktada Türkiye’deki ÖDP, SDP, BDP, EMEP ve Sosyalist Parti ile süren önemli çalışmalarımız var, umarım bu şekilde Türkiye kamuoyuna Kıbrıs konusunu daha iyi anlatırız. Geçmişte Yeşiller Partisi ile de temaslarımız olmuştu ama maalesef ilerletemedik.

Sizin ve genel olarak Kuzey Kıbrıs halkının resmi politikaya bakışı ne şekilde?

Kıbrıs’ta yaşayanlar için statüko sürdürülemez durumdadır. Kıbrıs sorunun yarattığı tüm sorunlardan dolayı kuzeyde yaşam çekilemez haldedir. Bu nedenle resmi politika sürekli çark etmekte, ancak TC elçiliği burada Türkiye’deki il valiliği gibi harekete ederek, burada yaşayanların iradelerini çiğneyerek statükoyu güncel ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirmektedir. Bu nedenle eskiden resmi tarih tezi ve milliyetçilik sosu ile servis edilmiş Denktaş eli ile yürütülen politikalar bir miktar çalışır gibi gözüküyor olsa bile artık bu politikalar işlemiyor.

Kimse vatan millet nutuklarına pirim vermiyor ama insanların ekmekleri, aşları politik birer silaha dönmüş durumda. Mevcut rejim taşıma suyla döndürülmeye çalışıyor ama kolay değil, sürekli eylemlilik hali bundan… Ancak TC gibi, 40 bin kişilik ordusu ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki tüm kurumları kontrol eden bürokratik mekanizması nedeni ile etkin bir toplumsal muhalefet de oluşturulamıyor…

Şimdiki görüşmelerin gidişatı ne durumdadır?

Kıbrıs sorunu ile görüşmeler çoktan kesildi. Referandum sonrası yapılan, yalnız günü kurtarmaya yönelik, mış gibi yapılan görüşmeler… Bu nedenle bunun üzerinde konuşmaya bile değmez…

Son olarak, Türk dış politikası çözüm konusunda takoz koyarsa ne gibi sonuçlar doğar?

Türkiye hali hazırda takoz koymuş durumda, görüşmelerin ilerleyebilmesi için herkesin hemfikir olduğu Güven Artırıcı Önlemlerin uygulanması noktasında TC adım atmıyor… Bir zamanlar 40 bin kişinin yaşadığı Mağusa’nın yanındaki turistik bölge Maraş’ın iadesine TC takoz koymakta, bu da AB ile doğrudan ticareti bloklamakta. Özal’ın 80’lerde önerdiği 10 bin asker çekilmesi zaman zaman masada, ama Erdoğan, hep Özal’ın izinde olduğunu söylemesine rağmen, bu konuda diğer konularda olduğu gibi aragon tavrını sürdürmekte…

Savaşta kaybolanlarla ilgili aramalar sürmesine rağmen Türkiye yeteri kadar enformasyon paylaşımı yapmamakta, toplu mezar olması yüksek ihtimal olan askeri bölge içindeki yerlere girişi hala engellemekte… Daha birçok konuda yıllardır Türkiye takoz zaten koymuş durumda. Mevcuttaki iki kişinin masada karşılıklı oturmasını görüşme varmış gibi algılamamak gerek…

Teşekkür ederiz.

Röportaj: Yelda İliç – Kuzey Kıbrıs

 

Kategori: Röportaj