Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kadına ve doğaya tecavüz

İstanbul  Sözleşmesi’nin gündemde olduğu bugünlerde cinsel şiddetle mücadele kapsamında daha çok batı literatüründe sözü  edilen “tecavüz kültürü”nden (Rape Culture) söz etmek istiyorum.  Bu kavramın derinliğini ilk defa 2007 yılında Aotearoa, Yeni Zelanda feministleriyle birlikte çalışırken anlamıştım. Herhangi bir sözlü ya da fiziki cinsel şiddet eylemi, tecavüz kültürü kapsamında enine boyuna masaya yatırılıyordu. Hatta bu konuda lisans üstü akademik çalışmalar yapan arkadaşlarım, hükümetin finanse ettiği tecavüz kültürü merkezlerinde (Rape Culture Centre) çalışıyordu.

Her ne kadar liberal hükümetler iktidara geldiğinde bu kurumların fonları kesilse ve sayıları azaltılsa da feministler daima bu konuda uyanık olmakta kararlıydı ve kazanımlarından vazgeçmediler. Yeni Zelanda’da 1996 yılından bu yana yılda bir hafta tecavüz kültürüne dikkat çekilen, kadınlar ve LGBTİQ + bireylerin yaşadıkları sorunların tecavüz kültürü bağlamında tartışılarak buna karşı mücadele pratiklerinin geliştirildiği, toplumda bilinç yükseltmeyiş hedefleyen bir dizi etkinlik yapmaktalar.

Tecavüzü kültürel olarak ‘normalleştirmek’

Tecavüz ve cinsel şiddet biçimlerinin çok yüksek oranda görüldüğü kültürlerde tecavüzün ataerkil normlar ve yanlış inanışlar yoluyla normalleştirilmesi söz konusu. Erkeğin doğal suçsuzluğuna olan inanç; onların hormonlarının, beyinlerinin, cinsel dürtülerinin kontrol edilemez olduğu iddiasını dayatılmakta ve hayatın her alanında bu toplumsal cinsiyet rolleri kabullenilmiş durumda.

Hangi vakaların tecavüz kültürü kapsamında ele alınacağı ülkelerin kültürel normlarına göre farklılıklar göstermektedir. Bu normlar çok net olmasa da özgürlükçü ve cinsiyet eşitlikçi bir bakışla çözülebilecek niteliktedir. Tecavüz kültürüne karşı bir bilinç geliştirilmesi ve çeşitli yaptırımlarla bu kültürle mücadele edilmesi ise kampanyaların etkinliğine bağlıdır. Elbette bu kampanyalar sırasında toplumun normlarını insanlığın özgürleşmesi ve demokratikleşmesi bağlamında ele almak gerekir.

Buna göre, mutlaka cinsel fiziki bir şiddet yaşanmış olması gerekmiyor.  Konuşma dili, bakış, vücut dili, el kol hareketi, rıza olmadan başka bir bedene yönelmiş olan her türlü davranış hep bu kapsamda ele alınabilir.  İnsanların bedenleri ve cinsellikleri üzerindeki tasarrufunu ele geçirmeye, kısıtlamaya, farklı cinsel deneyimleri, farklı cinsel yönelimleri ötekileştirmeye yönelik her türlü söylem ve eylem de öyle. 

Eğitim kurumlarında cinsel taciz

Toplumun şekillenmesinde öğretim kurumlarının önemli bir yeri olduğu düşünülürse, okullarda var olan vakaların dikkatle ele alınması ayrı bir önem taşır. Örneğin 2019’da Amerika’da Trump rejiminin kadınlara bakış açısıyla da yükselen  tecavüzler üzerine yapılan bir araştırma sonucunda, üniversitelerde her beş kadın öğrenciden birinin tecavüz vakasıyla karşılaştığı belirtilir. 

Türkiye’de ise elimizde net bir istatistik olmamasına rağmen çeşitli araştırmalar üzerinden kabaca bir sonuca varırsak, her dört kadından birinin hayatının her hangi bir döneminde tecavüz vakası yaşamış olabileceği ortaya çıkıyor. Cinsel taciz veya tecavüze uğrayan, cinsel şiddetten kurtularak hayatta kalan kadınların ve LGBİTQ+ bireylerin kıyafetlerinden, davranışlarına, yaşadıkları ilişkilere, yaşam tarzlarına, alışkanlıklarına, gece saat kaçta eve döndüklerine kadar yaşamlarının didik didik edilmesi, muhafazakar toplumsal normların dışında kalan her davranışlarının tecavüze gerekçe olarak gösterilmesi, içler acısı patriyarkal bir kültürel şekillenmeyi göstermiyor mu? Daha da ileri gidilerek aile içi ensestin üstünün örtülmeye çalışılması travmatik kuşaklardan oluşan bir toplum yaratmıyor mu?

Kadına ve doğaya tecavüz

Tecavüz kültürü patriyarkal kapitalist-militarist kültürün tüm canlıları kendi kontrol ve tahakkümüne alması ve hatta zapt etmesine yöneliktir.  Ruh ve beden bütünlüğünün bozulması demektir. Babasının tecavüzüne uğrayan bir kadının “Hak arayışında bulunsam da 40 yıl kendim paramparça idim, ruhum bir yerde” cümleleri belgesel olarak kayda geçmiş durumda.

Savaş dönemlerinde tecavüzün bir yöntem olarak kullanılması da bu durumun açık ifadesidir. Bu konuda yapılan bir araştırmada, “Düşman’ sadece toprağı ele geçirmeye çalışmaz.  Sadece bedenler de bu yolla ‘Düşman erkeğin’ mülkü edinilmez.  Aynı zamanda kadınlara ve kız çocuklarına, LGBTİQ+ bireylere tecavüz edilerek onların döl yataklarında gelecek nesillerin tohumu atılarak ele geçirme amaçlanır” deniliyor.

Aile ve din 

Bilindiği üzere toplumun en küçük kurumu aile. Aile içi ensest ilişkilerin örtbas edilmesi aile kurumunun ne kadar sağlıklı olduğunun kocaman sorusudur. Bu kapsamda dinler de dikkatlice ele alınmalıdır. Örneğin, 16. yy Hıristiyan dininin Şairi Henry Vaughan’ın  Vanity of Spirit  şiirinde doğayı teslim alma hakkında kadın imgesine atfen şöyle seslenir: 

Teslim aldım doğayı

Yırtıp geçtim her yerini

Göğüslerini rahmini her yerini

Bu, doğayı kadına benzeterek ona ve doğaya tecavüz mesajı değil de nedir? Bugün Türkiye’de binlerce maden ruhsatının alınması,  derelerin suyunun borulara hapsedilerek vadilerin nehir yataklarının kurutulması ve orada yaşayan tüm canlıların yaşam hakkından çalınması bana bu şiiri çağrıştırıyor.

Fatmagül Berktay’ın Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın kitabı bu konuda iyi bir kaynaktır. Kitapta, Hıristiyanlık’ta ve İslamiyet’te kadının statüsü üzerine karşılaştırmalı bir yaklaşım olarak kadının nesneleştirilmesi doğal kabul edilerek bunun onun bedeninin denetlenmesinin meşru gerekçesi sayılması her üç tek tanrılı dinin ortak özelliği olduğu belirtilir. 

Tecavüz kültürünün doğaya ve kadına yansıması ikinci dalga feminizmin 1970’lerde Amerika’daki yükselişiyle Birleşmiş Milletler’in de gündemine taşınarak, “16 yolla tecavüz kültürüne dur denilebilir” (16 ways you can stand against rape culture) bildirgesi yayınlanmıştır.  Elbette zamanla bu durum tüm dünya feministlerinin de gündemine oturduysa da neyin cinsel taciz, neyin tecavüz olduğu, ve karşılığının nasıl bir cezai hükme bağlanması gerektiği hala tartışılmakta ve ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor.

1975 yılında Susan Brownmiller’in yayınladığı Niyetimiz Dışında: Erkekler, Kadınlar ve Tecavüz (Against Our Will: Men, Women, and Rape) kitabı büyük ses getirmişti. Kadınların vücut ve ruh bütünlüğüne olan saldırının akademide ve halk arasında tahmin edilenden daha yaygın olduğu ortaya çıktı. Bu kitapta tarih, psikanaliz, kriminoloji alanlarında insan hukukunun ilk kurallarından modern zamanlara kadar tarih boyunca tecavüz konusunu inceleniyordu. Kitap, yalnızca toplumun tecavüzü algılayış şeklini biçimlendirmekle kalmayıp aynı zamanda tecavüzle ilgili yasalarda değişiklik yapılması için lobi yapan bir çalışma grubuna katkıda bulunduğu için oldukça etkili oldu. Türkiye de savcılığın toplam şiddet vakalarının yalnızca % 4’ünde devreye girdiği dikkate alınırsa örtülü kalan ne kadar vaka olduğunu artık siz düşünün.

Kökeni “üretmek, yetiştirmek” anlamına gelen ‘kültür’ kavramına Türkçe’de daha çok olumlu bir aidiyete yönelik anlamlar yüklenebiliyor. Kültür aynı zamanda hayatın her alanında toplumsal olarak adaletten yana yeniden inşa edilebilir. Böylece ne  tecavüz ne de patriyarkal kültür ebedi kalabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu