Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsanın hakkı vs hayvanın hakkı

“İnsan olsun yeter” deyimi, tüm tartışmaları bir anda bitirebilen kudretli bir deyimdir. Her türlü tartışmada, en ufak bir ayrımcılık sezildiğinde karşı tarafın bu deyimi dillendirmesi, tüm buzları eritmekle beraber tartışmayı da sonlandırır. Çünkü insana insan olduğu için değer vermek, insan olmanın bir şartı olarak kabul edilir. En azından çoğu insan için böyle için böyle. Neticede insana ait değer yargıları üzerinden yapılan saldırılar nefret suçu denilen bir suç sınıflandırması altında değerlendiriliyor. Bu suçu işlemek ülkemizde pek sıkıntı yaratmasa da dünyanın pek çok ülkesinde başınıza büyük dertler açabilir.

Peki, hayvan sömürüsü, doğa sömürüsü ya da doğaya ve hayvana olan şiddet yönelimini bu bağlamda nasıl değerlendireceğiz? İşte orası biraz muğlak! Çünkü hayvanların öldürülmesi, onlara işkence veya tecavüz edilmesi ya da hayvana yönelik her türden şiddet insana yönelik olan şiddete gösterilen tepki ile kıyaslandığında oldukça problemli ve ahlaki olmayan bir noktada duruyor. Çünkü cezai yaptırım yok ve işin ahlaki sorumluluk kısmı da problemli olduğu için fikirsel anlamda da pek bir otokontrol söz konusu olamıyor. İşte bu muğlaklığın nereden kaynaklandığını ortaya koymak açısından bahsettiğimiz ahlaki ve kanuni problemlerin ancak yasal düzenlemelerle üstesinden gelinebilir. Çünkü bu muğlaklık beraberinde başka türlü problemli reaksiyonları da doğurabiliyor.

Cezasızlık ve linç kültürü

Bunun örneklerini de hayvana şiddetin cezasızlığının yarattığı öfke ile ortaya çıkan linç girişimlerinde görebiliriz. Burada toplumsal linç kültürümüzün bir otomasyon sistemine bağlı olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü herhangi bir olaydan dolayı her an linç edilebilirsiniz. Bu konuda medyanın payını es geçmemek lazım. Çünkü toplumsal algı yönetiminin koçbaşı, haliyle medya oluyor. Normal şartlarda cezasızlık ve bunun problemli oluşu konu olması gerekirken, yerine sadece şiddet ve nefret öğeleri işleniyor. Bu da haliyle cezanın linç ekseninde ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Bir de bu durumu besleyen nefret suçu algısı ve sözlü şiddet kültüründe hayvanın yerine de göz atmakta fayda var. Örneğin bir insana hakaret ederken onun doğuştan gelen özelliğine gönderme yapmak açık bir nefret suçudur. Bunu yaparsanız toplumun “aklı başında” birçok üyesinden tepki alırsınız ve hatta daha “gelişmiş” bir ülkedeyseniz hapis veyahut para cezası alabilirsiniz. Ancak aynı insana bir hayvanı refere ederek hakaret ettiğinizde tepki gösteren sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çünkü nefret suçu algımız bu “aklı başında” kitle için bile insan ve hayvan arasındaki hiyerarşik ilişkiye göre şekillenmiştir. İşte bu algı, hayvanlara yönelik şiddeti ve ona yönelik olan tepki, ceza vs. gibi durumları karmakarışık bir hale getirmektedir. Hayvana yönelik şiddetin bu kadar yaygın olmasını besleyen en önemli etmen işte bahsettiğimiz bu algıdır. Herhalde büyüklerinden hayvanların uğursuzluğu ile ilgili hurafe ve hikâye duymayan kalmamıştır.

Görüldüğü gibi hayvan neredeyse tüm kötülüklerin anası konumuna getirilmiş ve insanın da bir hayvan türü olduğu gerçeği artık görünmez hale gelmiştir. Oysaki tarihsel olarak hayvanlar birçok dönemde insan için tanrısal konumda olagelmiştir. Tanrısallıktan hayvanat hapishanelerine geçiş ise hayvana olan yaklaşımımızın da ne türden bir yozlaşma ve gaddarlaşma içerdiğini anlatmaktadır Bunun bir diğer adı da aslında türcülüktür. Kendi türüne gösterdiği saygıyı başka türe gösterememe!

Merhamet yetmez, yasal düzenleme lazım

Hayvana şiddetin hukuk açısından kabahat olarak sayılması yetmiyor. Çünkü asgari düzeyde kalan basit cezalar olayın bir nevi insana karşı işlenen suç ile eşdeğer olduğu algısını ne yazık ki örseliyor. İşte bu durum da herhangi bir hayvana şiddet uygulayan birinin afişe olması durumunda ortaya çıkan linç eğilimini besliyor. Bunun oluşmasını engelleyecek olan yasal yaptırımların olmaması bu durumu daha da şiddetlendiriyor. Burada ayrıca bu linç kampanyalarının ana çıkış noktasının, hayvanseverliğin de aynı zamanda motor gücü olan “insanlık” diye belirtilen evrensel değer yargısı olduğunu da özellikle belirtmek gerekiyor. Yani bir ikilem söz konusu! Linç olayına varana kadarki tüm dinamikler “insan olan bunu yapmaz” söyleminden doğmuşken, linç olayından sonra linçe karşı çıkan tüm dinamikler yine “insanlığımızı kaybetmeyelim” söylemine dayanmaktadır. Yani merhametli insan öldüren insana karşı! Diğer bir deyişle şiddete maruz kalan, canını yitiren hayvanken, cezalandırıcılığın dayandığı nokta ise insan olmak!

Oysa ihtiyacımız olan merhamet değil yasal düzenlemedir. Hayvana ve insana olan cezalandırma yaklaşımdaki çelişkinin ve hatta farklı hayvanlara karşı olan hassasiyetin farklılığının hayvanseverlik algımızla da doğrudan ilgisi var. Nasıl mı? İnsan ile yakın ilişkide bulunan kedi ve köpek gibi hayvanlara karşı işlenen suçlara gösterilen toplumsal refleks örneğin bir yaban domuzunun, bir vaşağın ya da bir leoparın öldürülmesinde ortaya çıkmıyor. Konu sadece bir avuç ilgilinin dikkatini çekiyor. Çünkü bakış açısı, problemli olan “insanlık” algısına dayanıyor. Buradan insanlarla hayvanlara eşit muamele yapılması anlamını çıkartabilirsiniz. Bu çıkarıma yapılacak itirazların da zerre kıymeti yok. Çünkü varoluş olarak bir fare ile eşit derecede yaşadığımız çevreye ortağız ve ondan zerre daha kıymetli değiliz. Bu nedenle de hukuksal olarak da hayvana karşı işlenen suçların insana karşı işlenen suçlara karşı verilen cezalara yakın olması beklenir. Ancak mevcut hal ve dahi yerine yeni getirilen düzenlemelerde iş hiç de öyle değil.

Son olarak hayvana olan gaddar yaklaşım kendini, uzun süre ertelenen ve nihayet yeniden gündeme gelen, ancak hayvanları korumakla uzaktan yakından alakası olmayan son yasal düzenlemede de gösteriyor. Hayvanı bir eşyaya indirgeyen, göstermelik bir düzenlemeden öteye gidemeyen bu düzenleme ile mevcut durumdan bile daha geriye gidileceğini söylemek yanlış olmaz. İnsana karşı işlenen en ufak suçlarda bile kâğıt üzerinde de olsa var olan cezai yaptırımların hayvanlardan esirgenmesi ne akıl ile ne vicdan ile ne de din ile açıklanabilir. Tüm bunlar, yasa yapıcıların hayvana ve dolayısıyla insana olan yaklaşımı hakkında da ipucu değil ciddi bir done veriyor. Hayvanlar için özel yasa yapmak başlı başına tartışmayı hak eden bir yaklaşımdır. Çünkü suçun mahiyeti mağdurun türüne kimliğine göre değişirse, yapılacak düzenleme de ona göre caydırıcı olmaktan uzak kalacaktır. Yapılması gereken hayvana karşı işlenen suçları da insana karşı işlenen suçlarla eşdeğer şekilde değerlendirecek bir yasal düzenlemeye gitmektir.

Sonuç olarak kişilerin kaç hayvanla yaşayabileceğini ve hayvanları sahipli ya da sahipsiz olarak sınıflandırmayı önermekten öteye gidemeyen şekilsel düzenlemelerle olayın özünü sulandırmamak gerekmektedir. Bunun yerine hayvanların da tıpkı insanlar gibi birer canlı olduğunun bariz olarak kabul edildiği bir düzenlemeye ihtiyaç olduğu artık kaçınılmaz hale gelmiştir.

Kategori: Hafta Sonu