ManşetHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Hannah Arendt ile pandemide sokakları ve iklim hareketini düşünmek- Ece Baykal Fide

Toplumun kamusal alandan çekilmek zorunda kaldığı veya bırakıldığı; evlerimizin (özel alan) işlerimizin (sosyal alan) ve politik eylemlik (kamusal) alanımızın birbirine geçtiği bir dönemde Hannah Arendt’in kamusal alan ve politik eylemlilik üzerine düşünceleri kritik bir önem taşıyor.

Pandemide sokakları ve toplumsal hareketleri, Arendt’in bazı kavramlarıyla düşünmek özellikle iklim ve ekoloji hareketleri için yol gösterici olabilir: Hakikat anlatıcılığı, dünyasallık ve Amor Mundi  (dünya sevgisi)…

Pandeminin bizi sürüklediği karantina koşullarında toplumsal hareketlerin eylem repertuarlarının nasıl değiştiğine, balkonlarda söylenen şarkılara dijital iklim grevlerine şahit olduk. Toplumsal hareketler kendi içlerinde de sokağa inmek, kamu sağlığını tehlikeye atmak ya da toplu eylem çağrısı yapmak ve haklarını savunmak arasında düşünüp farklı tutumlar benimsediler.

Pandemide hareketlilik

Bir yandan Trump yandaşları virüsün bir komplo olduğu söylemiyle sağlık kurallarına karşı çıkarak sokaklara indi. Diğer yandan George Floyd’un polis tarafından öldürüldüğü ABD’de Black Lives Matter protestoları gerçekleşti. Fransa’da yurttaşların dronlarla takip edilmesine imkan verecek; polis şiddetinin hem gazeteciler hem yurttaşlar tarafından belgelenmesini engelleyecek Küresel Güvenlik Yasası protestolarına sahne oldu pandemide sokaklar.

Türkiye’de ise kadınlar kadına yönelik şiddete hayır demek ve İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için; esnaf ekonomik krize karşı devlet kendisini savunmasız bıraktığı için; yurttaş madencilere ayrıcalık tanıyan torba yasaya karşı; Bağımsız Maden işçileri emeklerinin karşılıklarını alamadıkları için sokaklara döküldüler.

Şehirli hareketler ve yurttaşlar sokağa inip inmemenin doğruluğunu tartışırken, Türkiye’de Kirazlıyayla, Kazdağları, Artvin maden tehditleriyle karşı karşıya kaldı. Maden şirketlerinin pandemiyi fırsat bilerek doğayı talan etmeleri cezasız kalırken, doğa savunucularına Kazdağları örneğinde olduğu gibi 200 bin lira ceza kesildi, sağlık kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle. Muğla İkizköy’deki köylüler su vanasının kontrolünü elinde tutan termik santral yüzünden pandemi döneminde susuz, termik santral ise cezasız kaldı.

‘Evde kalabilenler’ sağlıklarını koruyabilirken, mecburen işlerine gidenler hayatın devamlılığı için ‘gerekli’ besin ve malları üretmeye devam ettiler. Dünyamız Arendt’in gereksinimlerin ve biolojik emeğin alanı olarak gördüğü ev (özel alan) ve işimiz (sosyal alan) arasında sıkışırken politik eylemliğimizin gerçekleştiği kamusal alana uzak kaldık ya da erişimimiz kolluk güçleri tarafından engellendi.

Arendt’in düşüncesinde dünya kavramının yeryüzü ile kamusal alanı birlikte içerdiğini hatırlarsak, birini korumanın diğerini korumak anlamına geldiğini daha iyi anlarız. Yeryüzünü korumak için öncelikle onun savunusunu yapacağımız kamusal alanı korumalıyız.

Dünyanın çoğulluğunu korumak

Arendt’e göre kişilerin ve toplumun kitlenin bir parçası haline gelmesi paylaştıkları ‘dünyasallık’’ (worldliness) ve kamusal alanın ortadan kalkmasıyla gerçekleşir.  Ortak dünyasını kaybeden kitle toplumu ise totaliter düzene yol almaktaki başlıca unsurdur. Dünya kavramı, Arendt’in düşüncesinde hem yeryüzünü hem de verili insan ilişkileri ağını, kamusal alanı kapsar.

Margeret Canovan, Arendt üzerine çalışmasında onun “20. Yüzyıl düşünürleri arasında bir yandan insanın doğumluluk niteliğini ve devrimci başlangıçları yüceltirken, diğer yandan politik yaşam açısından değerli olanı muhafaza etmeye, ilişkileri ve kurumları korumaya özen göstermek konusunda benzersiz” olduğunu söyler.[1]

Başlangıç Arendt’in toplumsal hareket düşüncesinde önemli yere sahiptir ama başlangıç eyleminin içerdiği belirsizlik ve risk ancak insanlar çoğulluk ilkesine saygı gösterdiğine ve dünyayı koruduklarında ortadan kalkar.

Politika yapmak politikacılara özgü değil

Bu dünyada, kamusal alanda, kişiler kendi farklılıklarını ortaya koyarak kendilerine verilmiş olan ‘etnik’ ‘dini’ ‘cinsel’ kimliklerini aşarak bir araya geldikleri ‘politik eylemin’ etrafında kendi kimliklerini kurarlar. “İnsan değil insanlar yaşar bu gezegende. Çoğulluk Yeryüzü’nün yasasıdır” der Arendt.[2] Dolayısıyla politika yapmak uzman politikacılara özel değildir, herkes politika yapabilir.

Pandemi döneminde ‘dünyasızlaşmanın’ birkaç anlamı var. Birincisi yeryüzünü savunmak için ‘eylediğimiz’ alanlardan uzakta kalmak: Arendt, modern çağın başından beri daha önce ayrı olan özel-iş ve kamusal alan arasındaki ayrım belirsizleşmeye ve özel alanın gereksinimlerinin temel politika konusu haline geldiği söyler.

Salgın ve hatta iklim krizi bizi bu ihtiyaçlar alanının nasıl yönetileceği üzerine o kadar düşündürüyor ki, onların idamesi dışında Arendtçi anlamda bir politik eylem ve örgütlenme hayal edemez oluyoruz.

Dünyasız kalmak

Dünyasızlaşmanın diğer anlamı ise doğrudan hem salgın sırasında hem de çok öncesinden beri yeryüzünü tüketerek ‘dünyasız kalmak’la ilgili. İnsan hayatını içinde yaşadığı biyoçeşitliliğe borçlu ve sadece bu biyoçeşitliliğin sahnesinde insanın da bir canlı olarak gerçekliği var.

Dünyanın içinde bulunduğu biyoçeşitliliği yok ederek insan kendisini Donna Haraway’in chthulucene olarak adlandırdığı [3]dünyanın kendini yenilemesini, yani bir nevi kompost sürecini hızlandırıyor. Yani biz iklim ve ekoloji krizlerinin etkilerini düşünerek Arendt’in sözünü “İnsan değil canlılar yaşar bu gezegende. Çoğulluk yeryüzünün yasasıdır” diye okuyabiliriz. Çünkü insan bu biyolojik çeşitlilik varsa var olabilir, yoksa toprağa karışıp yeni türlere dönüşecek kompostun bir parçası olur.

Dolayısıyla dünyayı savunmak, kamusal alanı savunmak sorumluluğunu da birlikte getiriyor. Çünkü kamusal alanın yarattığı özgürlük bize dünyanın karşı karşıya kaldığı tehditleri savunmamız için yegane politik eylemlilik alanını açıyor.

Arendt düşüncesi totalitarizmin en baskıcı dönemlerinde bile içinde direniş imkanları barındırır. Böyle dönemlerde özgürlüğümüzü ve onun yeşereceği tek alan olan kamusal alanı, dünyamızı korumak için öncelikle, hakikati anlatmalıyız. Çünkü sorunun/krizin gerçek nedenlerini anlatmak kadar değişimi yaratmanın somut örnekleri ve değişimin aktörlerinin hikayeleri de başkalarının harekete geçmesine vesile olacaktır.

 Hakikati anlatmak

Arendt modern çağ düşünürlerinin olgusal hakikatle (tarihi ya da toplumsal bir olayda hangi aktörlerin daha etkili olduğu gibi) rasyonel (bilimsel matematiğe dayalı) hakikatleri ayırdığını söyler[4] ve olgusal hakikatlerin siyasi iktidarların yalanlarına ya da saldırısına rasyonel hakikatten daha açık olduğunu savunur.

Bu, iklim değişikliği gibi rasyonel bir hakikati bıkmadan usanmadan açıklamaya çalışan bilim insanlarının çok aşina olduğu bir sorun aslında. İktidarlar rasyonel hakikatle de her zaman barışık değildir; fakat ABD ve Avustralya gibi inkarcı yaklaşımın yaygın olduğu ülkeler hariç, iklim değişikliğinin fiziki sonuçları birçok ülkede hem siyasi hem toplumsal düzeyde rasyonel hakikat olarak kabul görür.

Seller, kasırgalar, batmakta olan ada ülkelerini ya da atmosferdeki artan karbondioksit miktarı hakikatini reddetmek kolay değildir. Esas sorun failin kim olduğu hususundaki olgusal hakikattedir. İklim krizinin insan kaynaklı olduğu da artık genel geçer bir bilgi olmasına rağmen hangi insanın hangi faaliyetlerinden dolayı gerçekleştiği birçok insanın farklı yönüne tanıklık ettiği olgusal hakikatlerdir. İşte siyasi liderlerin en çok saldırdığı ve çevre ve iklim aktivistlerinin savunmasına en çok ihtiyaç duyulan hakikatlerden biri de budur.

Konda’nın ve İklim Haber’in Türkiye’de İklim Değişikliği ve Çevre Sorunları Algısı raporunda iklim değişikliğinin sebepleri sorulduğunda büyük çoğunluğun yüzde 65,7’nin yeşil alanların yok olmasından, sadece yüzde 41,6 ‘in petrol kullanımı ve yüzde 32,6’nın kömür ve kömürden elektrik üretiminden bahsetmesi işte bu olgusal hakikatle ilgilidir.

Arendt’e göre olgusal hakikatleri doğrulamak tek bir bilim insanın işi değildir, birçok insan tarafından tanıklık edilen ve tanıkların kurduğu bir hakikattir. Hakikat anlatıcısı/parrhessiastes- olmak aydınların, bilim insanlarının, gazetecilerin ve edebiyatçıların sorumluluğudur ama herkes olgusal hakikate tanık olabilir ve kamusal alanda bu konudaki düşüncelerini dile getirip nasıl harekete geçebileceği konusunda başka seyircilere yol gösterebilir.

Arendt’in kamusal alanı bu anlamda diğer kamusal alan modellerinden farklı olarak, uzlaşıyla tek bir eylemlilik ortaya çıkmasını değil çoğulluğunu içindeki bütün hareketlerin birbirlerini aktör-seyirciler olarak dönüştürmesine vurgu yapıyor. Seyirciyi aktöre dönüştüren şey ise cesaret ve Amor Mundi’dir (dünya sevgisi).

Amor Mundi

Bunun için kişi kendini dünyaya sunma cesaretine sahip olmalıdır; kamusal alanın acımasız eleştirilerine…Bu dünyanın acımasızlıklarından kaçıp geçmişe ya da geleceğe sığınan, özgürlüğü kişinin içinde yaşayacağını savunan bazı Batılı düşünürlerin aksine Arendt bütün acımasızlıklarına rağmen dünyayı bugün savunmamız gerektiğini vurgular. Amor mundi kavramıyla somutlaştırdığı gibi.

Arendt’in özgürlük kavramı, bireysel özgürlüğe vurgu yapan negatif ve toplumsal sınıfların kollektif olarak edindiği haklara vurgu yapan pozitif özgürlük anlayışından ayrılır. Çünkü her ikisinden de farklı olarak ‘egemenlik’ yarışından çekilir. Bireyin ya da bir sınıfın toplumun geri kalanı üzerinde kurabileceği egemenliğin yanı sıra doğa üzerinde kurduğu egemenliği de sorgulayarak.

Amor Mundi açısından belirleyici olan cesarettir ama Arendt’in kastettiği cesaret tehlike karşısında sergilenen her türlü cüretkarlığı içermez. Onun için “Cesaret insanları dünyanın özgürlüğü uğruna, yaşamla ilgili endişelerinden kurtarır. Siyasette yaşam değil dünya söz konusu olduğundan, siyasi yaşamda cesaret vazgeçilmezdir”. (Geçmişle Gelecek Arasında, s.212)

Pandeminin, toplumun büyük çoğunluğunu haksızlıklar ve doğa talanları karşısında seyirciye dönüştürdüğü bu dönemde Arendt’in düşüncesi özellikle de cesarete ve dünya sevgisine yaptığı vurgunun seyircilerin tekrar aktöre dönüşmeleri için bir çağrı olarak okunabilir: Dünyaya karşı sorumluluklarını hatırla ve dünya aşkına harekete geç!

***

[1] Aktaran Fatmagül Berktay, Dünyayı Bugünde Sevmek: Hannah Arendt’in Politika Anlayışı, Metis, İstanbul, 2012, s.131
[2] Hannah Arendt, Thinking, Harcourt Brace Jovanovich 1971, s.19
[3] Donna Haraway, Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene, Duke Universtiy Press, 2016
[4] Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s.276

 

Kategori: Manşet