Köşe Yazıları

Fevkalade derin bir analiz

0

Recep Tayyip Erdoğan’ın, medyada “Avrupa’ya fırçayı çekti!” manşetleriyle yer alan, 2. one minute vakası olarak tarihe geçtiği iddia edilen bir konuşması oldu ya geçen hafta; çok ilginç bi’ şey o. Alışılmadık, beklenmedik, olağanüstü, şahane veya rezalet falan demiyorum izninizle; bildiğin ilginç.

Yaşananları bir sosyal deney yaparcasına, kronolojik sırayla dizmeye kalkınca şöyle bir tablo çıkıyor ortaya :

1) Erdoğan, (+1-2 bakan + heyetleri) Avrupa Konseyi’ne gider, konuşma yapmaya.

2) Konuşmasını daha çok kültürel etkileşim ve Türkiye-AB ilişkileri üzerinden kurgular, örneğin Haçlı Seferleri’ni “kültürlerin bir araya gelmesine vesile olmuş” şeklinde tanımlayarak.

3) Soru cevap kısmında basılmadan toplatılmış bir kitabı bombaya benzetir, “seçim barajıyla demokrasi arasında bağ yok” der, falan.

4) Türkiye’de dini azınlıkların ibadet özgürlüğü konusundaki bir soruya ise “Siz Fransız kalmışsınız Türkiye’ye” der, soruyu soran parlamenterin ülkesindeki ayrımcılıklardan örnek verir.

5) Ertesi gün medyada, kimi biraz sitem-çoğunluğu gururla “Avrupa’ya meydan okudu” manşetleri çıkar.

***

Bu yaşananlara politik bir gözle bakmak mümkün. Ben de bakarım gerekirse, yeri geldiğinde bu konuda gerekli adımları milletimle birlikte attım, atıyorum, atmaya da devam edeceğim. Yalnız benim derdim o değil; ne de olsa herkes kelamını etti bu konuda. Benim derdim, olaya sosyoloji, toplumsal psikoloji ve sembolik etkileşim kuramlarıyla bi’ göz atmak. “İlginç, çok ilginç, hmmm” falan diyip duruyorum ya, oradan bakınca hakikaten ilginç.

Bi’ de en baştan gidereyim olası endişelerinizi : “Bu nasıl bi’ millet yaaa, şimdi bu AKP’nin oyları artar kesin hea!” çözümlemesinden -umuyorum- farklı bi’ kaç kelam edeceğim.

***

Şimdi öncelikle, kullanacağımız teorik yaklaşımı belirleyelim : Sembolik etkileşim. Mead ve Herbert’in bu yetkin teorisini biraz Bourdieu’yle harmanladığımızda, ortaya güzel bi’ çerçeve çıkıyor.

İkinci adım olarak, elimizdeki ham bilgileri koyalım ortaya, ve teker teker inceleyelim. Son kısımda ise genel bir tartışma yaparak yazıyı sonlandıracağız. (Vicdani not : An itibariyle iki tane master tezi birden yazıyorum, ondan belki de bu sistem. Çay demlemeye kalksam yine bu metodolojiyle yapıyorum bu aralar, kusura kalmayın)

1) Erdoğan, (+1-2 bakan + heyetleri) Avrupa Konseyi’ne gider, konuşma yapmaya.

Gitsin tabi, gitme demiyorum, hobi olarak yine git. Ayrıca neden gitmiş (aktörün gizli ajandası var mı?), ziyaret resmi olarak ne formatta gerçekleşmiş falan, bilemiyorum. Araştırmakla uğraşmak yerine “bu çalışmanın kapsamında değildir” diyerek bir kenara atıyorum. Ama önemli olan şu : Başbakan Türkiye’nin de uzun zamandır üye olduğu bir kuruma misafir sıfatıyla, hükümetini ve ülkesini anlatmaya, girmeye çalıştığı (?) Avrupa Birliği üyelerini bu vesileyle bir nebze olsun ikna etmeye gitmiş. Gittiği meclis de, özellikle AB üyeleri nezdinde ve Konsey ortamında, “şu son zamanlarda kulağımıza çalınanları 1. elden dinleyelim bakalım” demiş olacak ki, çağırmış kendilerini. Bir anlamı, bir nedeni var bu tür sembolik davetlerin, konuşmaların, di’ mi ama?

2) Konuşmasını daha çok kültürel etkileşim ve Türkiye-AB ilişkileri üzerinden kurgular, örneğin Haçlı Seferleri’ni “kültürlerin bir araya gelmesine vesile olmuş” şeklinde tanımlayarak.

Erdoğan’ın konuşması, “AB ve Türkiye’nin bir araya gelmesinin kültürel ve toplumsal etkileşim yoluyla iki taraf için de hayırlı olduğu/olacağı” teması üzerinen tasarlanmış. Erdoğan da bu temayı takip etmiş. Demek ki konuşmasının pragmatik anlamda ” başbakan olarak” amacıyla örtüştüğüne inanmış, güvenmiş. Bu önemli : Konuşmanın kendisi başbakanın bir başbakan olarak, bu kimlikle, bu şiarla hareket ettiğini gösteriyor.

3) Soru cevap kısmında basılmadan toplatılmış bir kitabı bombaya benzetir, “seçim barajıyla demokrasi arasında bağ yok” der.

Soru-cevap kısmı herhangi bir konuşmanın tuzu-biberidir. Soru-cevapsız bir konuşma, nutuktur. Normal şartlar altında kimse de hoşlaşmaz nutuktan, zarar görmeyeceğini bilse tüyer-kaçar-bahane bulur. E Avrupa Konseyi’nin de “Başbakan gelsin de bize bir insanlık dersi versin” yerine “Yau adam hem bi’ derdini anlatsın, biz de kendi sorularımızı soralım” mantığıyla bu daveti gerçekleştirdiğini anlamak için sık sık yumurta yiyerek omega-3’le- 6’yla doldurmaya gerek yok damarları, sanırım.

Bu bağlamda, soru-cevap kısmı her zaman için ilginç olan, baymayan, insanların nutuk esnasında ağırlaşan gözkapaklarını kaldıran bölümdür. Herhangi bir insan, herhangi bir demokratik ortamda bir konuşma yaptığında, sorular geleceğini de bilir kendisine. Erdoğan’ın AKP genel başkanı olarak seçimleri kazanmanın, “Türkiye başbakanı olarak AB’ye girmek” ten daha önemli bir öncelik olduğunu düşündüğü sonucuna varabiliriz bu noktada. Yani tarihin bu “t” anında, Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Başbakanı’ndan çok AKP lideridir. Yoksa koca adam, AB parlamenterlerinin gözüne baka baka “basılmadan toplatılmış kitabı” bombaya benzetmenin ve “seçim barajıyla demokrasi, ne alaka?” demenin Türkiye’nin AB serüvenine vereceği zararı, dahası Avrupa’daki Türkiye karşıtlarına vereceği çok güçlü ve haklı kozu bilmiyor olamaz. Diye umasım var.

 

4) Türkiye’de dini azınlıkların ibadet özgürlüğü konusundaki bir soruya ise “Siz Fransız kalmışsınız Türkiye’ye” der, soruyu soran parlamenterin ülkesindeki ayrımcılıklardan örnek verir.

 

Soru şu : Erdoğan kendisine hapishanedeki gazetecilerin, dini ve etnik azınlıkların, insan haklarının durumunun sorulmayacağını umuyor olabilir mi? Cevap, başbakanın ve/veya danışmanlarının akıllı insanlar ve/veya deneyimli politikacılar olduğunu varsayarsak, “hayır” olmalı. Bu noktada iki ihtimal var o halde :

1. ihtimal : Sorulara açıklamalı-normatif cevaplar vermek yerine karşı tarafı suçlamalı -retorik çıkışlar yapmak en başından hesaplanmış, en uygun strateji olarak görülüp uygulanmıştır.

2. ihtimal : Soru-cevap kısmına geçildiği an Recep Tayyip Erdoğan “başbakan” rolünden sıyrılıp kişisel hayat hikayesi ve eğitiminin verdiği “Avrupalı’ların teknolojisine hayran, kendilerine düşman” eksenli bireysel kimliğine geçivermiştir. Diğer bir deyişle bu “sert” çıkışları yapan Türkiye’nin başbakanı değil, dünün bugüne mirası olan Recep Tayyip Erdoğan’dır. O sırada yanında gururla gülen, içinden muhtemelen “oh lafı yedin mi” diyen AB başmüzakerecimizin de misal bi’ dünü var, kendisini bugünümüze armağan eden.

1. ihtimalin gerçekliği durumunda konu uluslararası ilişkiler, politika ve siyaset felsefesinin alanına girer. Ki bu konular da, görüldüğü üzere, bu çalışmanın konusu değildirler (azıcık olabilir gerçi, bilemedim.)

2. ihtimalin gerçekliği durumunda ise konu çok ilginç bir boyut kazanıyor. Buna Erdoğan’ın soru özellikle “din” ve “ibadet” olunca konuyu kişiselleştirmesi, “teminatı benim” gibi henüz ne anlama geldiğini çözemediğim cümleler kurması falan da eklenince, tadından yenmez oluyor.

5) Ertesi gün medyada, kimi biraz sitem-çoğunluğu gururla “Avrupa’ya meydan okudu” manşetleri çıkar.

Bu kadar ilginç ham bilgilere rağmen bu son madde, bana kalırsa, en dikkat çekeni.

Meseleye farklı açılardan, farklı vurgularla yaklaşabilir. Ancak en kayda değeri, bence :

Gazetelerin Erdoğan’ın sözlerini “son derece olağandışı” (iyi ya da kötü anlamda, önemli değil) şeklinde yansıtmaları. “Parlamenterlere” konuşan bir “başbakanın”, belli bir sınırı geçmediği sürece hafiften artislik yapması, yukarıdan bakması, ayar vermeye kalkması falan, normal bir durum değil demek ki bizim medyaya göre.

Bu da, toplumun “yabancı politikacılara ayar veren bir başbakana” özlem duyduğunu, gördüğü en ufak emare karşısında “Aha laf soktu!”, “Off ağzına vurdu resmen” şeklinde heyecana kapıldığını gösteriyor. Bu da her türlü sert çıkışın toplumsal bellekte büyütülerek/abartılarak yer edindiğine işaret ediyor.

Erdoğan’ın misal, ertesi sabahki gazete manşetlerini görene kadar Avrupalılara fırça çektiğini düşündüğüne emin olamıyorum. Öyle ki, fırçayı yiyenler de farketmemiş durumu anlaşılan. Ufak çaplı bir diplomatik kriz falan bekliyor insan. Hadi o olmadı, Le Monde’dan bir  “Qu’est-ce que vous dites la, monsieur?” manşeti ya da Figaro’dan “Ne payez pas attention, il est just un turc a la fin” kampanyası arıyor gözler, umarsızca. Ama tık yok adamlarda, sorsan “Ha laf mı sokmaya çalıştı orada? Ne bileyim yaa hiç farketmedik. Yok yani anlasak destek olur, üzülmüş gibi falan yapardık yaa, tüh! Ayıp oldu adama bak.” diyecekler sanki.

***

E uzun lafın kısası madem, benim gördüğüm kadarıyla kendi kendimize gelin-güvey oluyoruz. Bazılarımızdan başka kimsenin farkında bile olmadığı bir “fırça” ya da “diplomasi skandalı”yla ya gururlanıyor, ya da vahvahlıyoruz.

Arada bir  “Lan bi’ sakin olun. Kendinizi bu kadar mı düşük, bu kadar mı ezik görüyorsunuz Avrupalı’dan?” diyenler de var, 3-5.

Rivayete göre “Esas dik duruş böylesi sahte tatminlere ihtiyaç duymadığınız gün yerleşir iskeletinize” de derlermiş bu dokuz köyden kovula kovula göçebe düşen, hem heryere hem de hiçbir yere ait olanlar.

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.