Yeşeriyorum

Cep Telefonundan Sonra Birinci Yüzyıl

ceptelNilay Özer

3G Ne Vaat Ediyor?

3G teknolojisini tanıtan reklamlar ciddi sorgulamalar gerektiren bir boyuta ulaştı. Şehrin en işlek caddelerine kurulan yüksek platformlarda, önlerinde dizüstü bilgisayarları ve ellerinde telefonlarıyla oturanların manken değil de canlı insanlar olduğunu fark edenler şaşkınlıklarından küçük kazalar dahi yapıyorlar. “Bu çocuk akşama kadar burada mı oturuyor yani?” sorusunu, “Yok canım arada bir nöbet değişimi oluyordur herhâlde” gibi iyimser çıkarımlar karşılasa da konunun iyimser bakılacak tarafı yok. Cep telefonunun zararları, yararlarını gölgede bırakıyor ve bu zararlar 3G ile daha da vahim bir hale gelecek. Ali Sabancı, Hidayet Türkoğlu, Nasuh Mahruki, Cemal Hünal, Sarp Apak, Melis Birkan, Ozan Güven gibi; iş, spor ve sanat dünyasının ilgi çeken isimlerinin yer aldığı 3G reklamlarında çizilen çerçeve ve hedef kitleye vaat edilenler de bu teknolojinin gerekliliği konusunda şüphe uyandıracak nitelikte. “Merak etmiyor musun?” sloganıyla çıkan Turkcell reklamı, Hidayet Türkoğlu gibi işinde çok başarılı birine “Düşse miydim başka rüyaların peşine?” dedirtiyor. Bunu bir reklamcılık hatası olarak görmeyin çünkü tam olarak işe yaramayacak şeyleri satın alacak müşterilerin ruh halini yaratma amacına hizmet eden enfes bir ifade bu. Hidayet bile “olmadığı yerlerde olmak, olmadığı kişi olmak” nasıl bir şeydir diye düşünüyorsa melankolinin zaferi kesindir. “Uzayda yürümek varken dünyada koşmak niye” ifadesi de Türkçe’nin mantığına aykırı olmasına  -“…varken…niye…” kalıbı için “yürümek” ve “koşmak” sözcükleri yer değiştirmelidir- ve bütün saçmalığına rağmen tatminsiz ruhları sarmalayıverir bu yüzden. İş temposu bir hayli yüksek olan torununun özlemini telefon ekranından gideren ninenin yalnızlığı göz ardı edilmiş, torununu gelinlikle ne zaman göreceği sorusu da “merak” kavramına geri dönen bir şarkıyla geçiştirilmiştir. Torun bir yuva kurma derdinde değil, işle ilgili bir dosyayı alıcıya iletme peşindedir. Yürüyen merdivenlere “tırmanan” Nasuh Mahruki ile “keşif” kavramı devreye girer. Keşfettiklerini başkalarıyla paylaşmanın güzelliğine vurgu yapılır. Ozan Güven’in ve Melis Birkan’ın rol aldığı, telefon üzerinden kız babasının elini öpmek gibi basit bir güldürü öğesi de içeren Avea reklamı, 3G’nin görüntülü konuşma hizmetine odaklanır. Gülünç taraf aynı zamanda ideolojiktir çünkü teknoloji karşısında gülme öğesini ancak geleneksel olan yaratabilir. “Bir dünya teknoloji hayal gücünün emrinde” sloganıyla, görüntülü konuşmanın başladığından habersiz şapşal bir âşığın “Her şeyi ben takip edemem ki. Âşık mı olucam ona mı bakıcam” şeklindeki sözlerinin üst üste binmesi, bu kadar teknolojinin fazla geleceğini itiraf eder sanki. Ali Sabancı’lı Vodafone reklamında uçmaktan ve teknolojiden bahsedilir. Geceleri Kurt Adam’a dönüşen Issız Adam’la sempatik çaycı Tanrıverdi’nin bir arada oldukları bir başka Turkcell reklamında ise vınnnlayan bir internet hızına ulaşıldığı müjdelenir. Toplantıya on dakika kala sunumu hâlâ “laptop”ta olan iş adamı tembellikten ve sorumsuzluktan başka bir şey getirmez akla. Reklamlardaki bir dolu saçmalığı es geçip özetlersek, 3G; başka rüyaların peşine düşmeyi, merak edilenleri anında öğrenmeyi, telefonda görüntülü konuşabilmeyi, paylaşımı ve acil durumlarda zaman kazanmayı vaat etmektedir. Peki bunların ne kadarını kaç kişi işlevsel biçimde kullanacak?

Teknoloji Kirliliği ve Konuşmamaya Övgü

1990’larda sınırlı sayıda insan cep telefonu sahibiydi. Bugün ilkokul çağındaki çocuklar cepten konuşuyor ve mesajlaşıyorlar. Yetişkinlerin çoğu için cep telefonu bir yer bildirme aracı. Konuştukları “Neredesin? Ben şuradayım”dan başka bir şey değil. Herkesin duyabileceği bir ortamda telefonda sevgiliyle kavga etmek, biriyle yaşanan çok özel bir durumu telefonda bir başkasına aktarırken onlarca insanı da buna şahit etmekse işin patalojik yanlarını örnekleyen teşhirci davranışlar. Hiçbir aciliyet içermeyen konuların uzun uzun cepten konuşulması da öyle. Konuşmak nasıl bir ihtiyaçtır? Yüz yüze konuşulması gereken şeyler cepten görüşülüyorsa iletişimin doğrudan değil de telefonun sağladığı bir mesafe üzerinden ya da bir maske arkasından kurulması ne anlama gelir? İnsanlara sırtını dönmekle, “buradayım ama değilim, bakın benim telefonda böyle uzun uzun konuşacak param ve dostlarım var” mesajını vermekle ilgisi var mıdır? Asgari ücretle çalışan, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayanların cebinde 500-1000 TL’lik telefonların bulunması nasıl değerlendirilebilir? Yirmi yıldır otobüste, vapurda, sinema ve konser aralarında cep telefonuna sarılan insanların konuşmalarını duymak zorunda kalışım ve gerekli bir konuşmaya neredeyse rastlamayışım neyle açıklanabilir?

İnternete bağlanan, fotoğraf çeken, video ve ses kaydı yapan cep telefonları dünyanın teknolojisini bir araya getiriyor. Altı kişinin yılda bir kitap okuduğu, gazete satışlarının yerlerde süründüğü Türkiye’de insanların meraklı olduğu  pek söylenemez. Cepten internete girildiğinde aranan şeyler kişinin gazete, televizyon ya bilgisayar aracılığıyla sağladıklarından farklı değil. Maç skorları, yemek tarifleri, adres ve telefon bilgileri, elektronik posta kontrolü. Belki binde biri gerçekten ihtiyaç gören bütün bu eylemler için harcanan paranın, yaratılan çevre ve gürültü kirliliğinin, kaybedilen sağlığın farkına varmak şart. İnsan ve çevre sağlığına uygun olmayan cihazların satıştan kaldırılması, cep telefonu kullanımı konusunda insanları bilinçlendirecek reklam ve programların yapılması, kamusal alanlarda telefonların sessiz modda kullanılması gibi işlerin de devlet politikası olarak uygulanması gerek. Herkesin telefonuyla şakır şakır fotoğraf ve video çektiği bir dünya her şeyin içinin boşaldığı bir dünyadır şüphesiz. Anıların saklanması, sınıflandırılması ve zaman zaman onlarla ilgilenilmesi için bir limit gerekir. Sürekli ölümsüzleştirilen anlar daha tuşa basıldığı an ölürler. Cep telefonu kimseyi fotoğrafçı, kısa filmci ya da sanatçı yapmaz ama zavallı bir tatmin yaratarak herkesi kendi yetenekleri içine hapsedip başkalarını izleme ve gelişme olanağına son verebilir.

Baz İstasyonları Meselesi

Son günlerde “Mahallemizdeki baz istasyonunun kaldırılmasını  istiyoruz. Mahalle sakinleri” yazısıyla karşılaşıyorum sık sık. İnsanlar uyanıyorlar. Hemen hemen her mahallede bir baz istasyonu var. Bunlar mahalle sakinlerinin onayı alınmadan kuruluyor. Bir bina sahibiyle anlaşılıp ona kira ödeniyor sadece. Zikredilen rakamlar 20 bin, 40 bin arasında. Bina sahibi, aldığı para karşılığında civardaki insanların sağlığını satmış oluyor. 300 metrekarelik alanda herkesi kanser riskiyle yüz yüze bırakan baz istasyonlarının yerleşim yerlerinden kaldırılması kaçınılmazdır. Biz kendi mahallemizde imza toplamaya başladık ve tüm mahalleli, çatısında baz istasyonu bulunan binanın sakinlerine bir ziyarette bulunmayı planlıyoruz. Ancak bu işler kişilerin ya da küçük grupların çabalarıyla sonuç vermez. Sağduyulu politikaların üretilmesi gerekir. 3G’nin ve baz istasyonlarının zararları konusunda yazılan kitap ve makaleler her geçen gün artarken cep telefonu işinden para kazanan herkes vicdan sahibi olmalıdır. Ya bu iş insan ve çevre sağlığına zarar vermeyecek bir boyuta indirgenir ya da şirketler evleri ve iş yerlerini radyasyondan, elektromanyetik alandan koruyan kumaş, kaplama, duvar gibi teknolojileri geliştirip insanlara bedava sunarlar. Aksi takdirde bunun cinayetten geri kalır tarafı yoktur.

Kategori: Yeşeriyorum