Köşe YazılarıManşetYazarlar

Akdeniz’in medyatik ama tehlikeli istilacıları: Balon balıkları – Ali Rıza Köşker *

Balon balıkları, yakın zamana kadar Akdeniz insanının akvaryumlarda gördüğü ya da belgesellerden izledikleri şirin ve ilginç bir balık grubuydu. Kısa süre içerisinde bu algı değişti ve sadece ülkemizde değil tüm Akdeniz ülkelerinde son yılların en popüler ve medyatik balıkları oldular. Balon balıklarının bu kadar popüler olmalarının iki önemli nedeni var: İçerdikleri ölümcül tetrodotoksin (TTX) ve çok kısa sürede tüm Akdeniz geneline yayılmaları.

TTX ve balon balıkları ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için linkteki makale faydalı olabilir. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bazı önemli bilgilere değinmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Tetrodotoksin (TTX) nedir?

TTX bilinen en güçlü deniz kökenli toksindir. İlk olarak Tetraodontidae familyası üyelerinde tespit edildiği için isimlendirilmesi bu doğrultuda yapılmış, balon balığı-fugu toksini olarak bilinegelmiştir. Ancak daha sonra yapılan araştırmalar denizyıldızları, ahtapotlar gibi farklı deniz canlılarında ve bazı kurbağa ve semender türlerinde de bulunabildiğini göstermiştir. Toksinin kökeni ve üretim mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamış olsa da en kabul gören hipotez; bakteriler tarafından üretildiği, balon balıkları ve diğer canlılar tarafından besin zinciri yoluyla alınarak biriktirildiği şeklindedir.

Akdeniz ülkelerinde balon balığı tüketiminden kaynaklı zehirlenme vakaları bildirilmişse de ölümle sonuçlanmış vaka yoktur. Ancak TTX zehirlenmeleri ve bundan kaynaklı ölümler hala Japonya, Çin, Malezya, Singapur, Bangladeş, Tayland, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Brezilya, Güney Afrika gibi ülkelerde yaşanmaktadır. TTX zehirlenmesi teşhisi klinik semptomlara ve balon balığı tüketiminin geleneksel olduğu ülkelerdeki deneyimlere dayanmaktadır. Semptomları felç, solunum yetmezliği, bulantı, kas koordinasyon bozukluğudur. Vücuda alınan toksin miktarına bağlı olmakla birlikte, semptomlar genellikle 10-45 dk. içerisinde görülmeye başlar. Bazı hastalarda bilinç kaybı, zihinsel yeti kaybı yaşanabilirken çoğu hastada 6-24 saat boyunca bilinç açık olur. Hasta eğer 24 saat içerisinde solunum yetmezliğinden ölmezse herhangi bir kalıntı olmaksızın iyileşir. TTX zehirlenmelerinde bilinen bir panzehir ve tedavi prosedürü yoktur. Sağlık personelinin balon balığı TTX zehirlenmelerinin klinik bulguları ve komplikasyonları ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmaları, tedaviyi doğru yönetebilmeleri için oldukça önemlidir.

Akdeniz ekosisteminin yeni fenomeni

Balon balıklarını Akdeniz ülkelerinde popüler kılan bir diğer olgu ise oldukça hızlı bir yayılım sergilemeleri. Akdeniz’de yaşadığı bildirilen 12 farklı balon balığı türü bulunsa da en popüler olan benekli balon balığı (Lagocephalus sceleratus) Süveyş Kanalı vasıtasıyla Kızıldeniz’den Akdeniz’e giriş yaptı (Lesepsiyen) ve ilk olarak 2003 yılında Antalya Körfezi’nde yakalandı.  Ardından yaklaşık 10-15 yıl içerisinde İtalya, İspanya, Libya, Tunus ve Cezayir kıyılarına kadar yayılarak tüm Akdeniz’e yayıldı. Bu tür, bilim insanları tarafından en tehlikeli istilacı türler arasında sınıflandırılmaktadır.

Benekli balon balığı (L. Sceleratus)

Avrupa Birliği hızlı bir şekilde 2004 yılında Tetraodontidae familyasında yer alan tüm balon balıklarının avlanmasını, karaya çıkarılmasını, satışını ve tüketimini yasakladı. Özellikle Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerde ilgili devlet kurumları tarafından yaygın bilgilendirme çalışmaları yapıldı. AB üyesi olmayan diğer ülkeler de benzer yasaklar getirdi. Kıyılarımızda görülmeye başladığı ilk yıllarda ülkemizde de balon balıkları balık tezgâhlarında kendine yer bulabilmişti, neyse ki herhangi bir zehirlenme vakası gerçekleşmedi. Türkiye’de de gerekli önlemler alındı ve –ilk aşamada tüm balon balıklarını içermiyor olsa da- iki balon balığı türünün (L. seleratus ve L. spadiceus) avlanması ve satışı yasaklandı, ardından diğer türler de yasak kapsamına alındı.  

Yanlış bilinenler

Peki ülkemizde balon balığı algısı ne durumda? Maalesef balon balıkları hakkındaki popülarite ciddi bir bilgi kirliliği yaratmış halde. Konu ile çalışmaları olan olmayan birçok bilim insanı dönem dönem medyaya demeçler vermeye başladı ancak bu bilgilendirmelerin bazıları yanlış algılar oluşmasına da neden oldu. Bunlardan belki de en önemlisi, “balon balıklarının Japonya’ya ihraç edilebileceği” düşüncesi.

Balon balığı tüketimi Japonya’da geleneksel mutfak içerisinde çok eski zamanlardan beri yer alıyor, ancak 1954-1963 yıllarında Japonya’da 1153 kişinin balon balığı kaynaklı zehirlenmeler sonucu hayatını kaybetmesi üzerine Japon Hükümeti “balon balığının satışı ve hazırlanması-tüketilmesi” ilgili yasal düzenlemelerle ölüm sayısının düşmesini sağladı. Ayrıca kültür ortamında yetiştirilen balon balıklarının zehirsiz olduğunun tespit edilmesi sonrasında, balon balığı yetiştiriciliğini teşvik ettiler ve bu balıkların sertifika sahibi eğitimli aşçıların görev aldığı ‘Fugu’ restoranlarında satışına izin verdiler. Buna rağmen Japonya’da günümüzde hala zehirlenme vakaları ve az sayıda ölüm gerçekleşmekte. Bu vakaların geneli ise restoranların dışında, evde tüketimlerden kaynaklanmakta. Fakat Japonya’da restoranlarda satılan balon balığı türlerinden hiçbiri ülkemiz ve diğer Akdeniz ülkelerindeki balon balığı türlerinden (L. spadiceus hariç) deği. Bu bağlamda balon balıklarının Uzakdoğu ülkelerine ihracı argümanı da çok gerçekçi değil.

Bir diğer yanlış algı ise, ‘bu balıkların ekosistemden temizlenebileceği.’ Bu kapsamda Tarım Bakanlığı bir çözüm yolu olarak yakın zaman içerisinde balon balığı toplama seferberliği başlattı ve balıkçıların getireceği her balık kuyruğu için ödeme yapılacağı duyuruldu.  Balıkçılardan toplanan balon balıkları için ödeme yapılması gibi uygulamalar farklı Akdeniz ülkelerinde de daha önce denendi, KKTC gibi ülkelerde hala sürdürülüyor. Ancak bu yöntem tüm Akdeniz genelini istila etmiş ve artık yerleşmiş balık türleri için gerçekçi ve efektif bir çözüm yolu değil. Ayrıca bu uygulamanın medya organları tarafından sıklıkla ‘Balon balığında avlanma yasağı kaldırıldı’ şeklinde duyurulması, halk sağlığı açısından ciddi riskler oluşturabilir.

Sorular yanıt bekliyor   

Akdeniz sahillerinde neredeyse tüm amatör olta balıkçıları istemeyerek olsa da balon balıklarını yakalıyor.  Amatör ya da profesyonel hangi balıkçı ile konuşsanız balon balıklarından (yerel adlandırmayla, kurbağa balıklarından) şikâyetçidir. Bu haberlerin etkisiyle bir kişinin dahi yakaladığı balığı tüketmesi ölümcül zehirlenmeler ortaya çıkabilir. Mevcut yasakların esnetilmesi değil daha da genişletilmesi, bu hususta bilgilendirme çalışmalarının yapılması bu aşamada daha da önem arz ediyor. Sahil bölgelerimizde çalışan sağlık personelinin de  balon ve aslan balıkları kaynaklı zehirlenmeler konusunda bilinçlendirilmesi gerekiyor. Zira bölgemizde yapılan bilimsel araştırmaların gösterdiğine göre, benekli balon balığı dışında,  kıyılarımızdaki diğer yaygın balon balığı türü olan cüce balon balığı (Torquigener flavimaculosus) ve Süveyş balon balığı (Lagocephalus suezensis) da yüksek oranlarda TTX içeriyor. Neyse ki 24.03.2020 tarihinde yapılan değişiklik ile bu türlerde dâhil olmak üzere sekiz balon balığı türü yasak kapsamına alındı.  

Yakın zamanlarda balon balıkları ile ilgili önemli bir haber daha medyada kendine yer buldu. Haberde balon balıklarının içerdiği toksinin ilaç hammaddesi olarak bir Kanada firmasına satışına dair anlaşma yapılacağı belirtiliyordu. Fakat bu plana dair de sorulması gereken bazı sorular var: Balon balığı zehrinin modern tıpta ilaç olarak kullanımı hangi düzeylerdedir? İlaç hammaddesi ya da endüstriyel bir ürün olarak kullanılacak ise kıyılarımızdaki balon balığı stokları yeterli midir? Bu soruların yanıtları bilimsel olarak henüz ortaya konulabilmiş değil.  

Cüce balon balığı (T. Flavimaculosus)

Balon balıklarından nasıl kurtuluruz?

Balon balıklarının yayılımını azaltmayı amaçlayan tüm bu öneri ve çabalar elbette ki oldukça değerli. Ancak balon balıkları ekosistemden söküp alabileceğimiz canlılar değil ve artık ülkemiz ve tüm Akdeniz ekosisteminin bir gerçeği haline geldiler. Tüm Akdeniz’e yayılmaları Süveyş Kanalı’nın açılması ve küresel ısınma gibi insanoğlunun doğaya olumsuz etkilerinin ortaya çıkardığı sorunlardan biri. Bu nedenle balon balıklarından kurtulmayı değil onlarla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu balıkların artık Akdeniz’e yerleştiği bilinci ile toplumun bilgilendirilmesi, aynı sorundan mustarip diğer ülkeler ile birlikte ortak çözüm arayışlarına girilmesi ve balon balıklarının ticari bir değer olarak avlanmasını sağlayabilecek gerekçelere yönelik bilimsel araştırmaların teşvik edilmesi daha gerçekçi olacaktır.

* Dr./ Çukurova üniversitesi- Su Ürünleri Fakültesi
 
 
Köşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Koronavirüs salgınında günlük tutmak: Psikoçöküntü Günlükleri

En büyük tutkusu edebiyat olan benim için günlük tutma fikri hiçbir zaman benimseyemediğim bir fikir olmuştur. Ama neredeyse yarım asırlık hayatımda koronavirüsün tüm dünyayı etkisi alması ile günlük tutmanın hiç fena bir fikir olmadığını, hatta bundan daha iyi bir zamanın olamayacağını düşündüm. Daha önce hiçbir şekilde tecrübe etmediğimiz bir şeyi tecrübe ediyoruz. Hayatımız günden güne değişmeye başladı. Sanırım ilk olarak sosyal mesafe kavramı hayatımıza girdi. Türkçe dahil olmak üzere diller yeni bir tanım kazandı. Zaten öyle değil midir? Her anlamda yaratıcılığımız biraz da bu tür olaylar ile ivme kazanmaz mı? İnsanlık, zorlandığında yeni yeni şeyler bulmaz mı?

Gün be gün değişen hayatlarımızda neler olmadı ki? Kimimiz evde kalarak biraz daha konfor içinde çalışmaya başladık. Başta sağlık çalışanları olmak üzere, başka meslek mensupları daha fazla mesaiyi, daha zor koşullarda yapmaya başladı.

Bu dönemde günlük tutma isteğine kapılmamın en büyük nedeni, ailenin gelecek nesillerine kendi hislerim ve tecrübelerim ile bu olağanüstü dönemde yaşananları aktarmaktı. Günden güne nasıl bir değişim yaşadığımızı, ruh halimizin nasıl olduğunu, sokağa çıkma yasağı gibi bazılarımızın daha önce hiç tecrübe etmediklerini, bazılarımızın da yaşı gereği askeri darbe sonrası yaşadıklarının çağrıştırdıklarını…

Aslında ne kadar kırılgan hayatlarımızın olduğunu, binlerce yıldır kat ettiğimiz mesafenin sonunda kendimizi Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşinin en temelinde, beslenme ve barınak ihtiyaçlarının olduğu yerde bulabileceğimizi gördük. Günlük tutma fikri, bana ilk defa bu kadar yakın gelirken hatta heyecanlandırırken İtalyan yazar Franco “Bifo” Berardi benden önce davranmış. Asla ona rakip olabileceğimi söyleyemem. Ben, neticede Çevre Ekonomisi uzmanlık alanı olan, edebiyat düşkünü bir faniyim. Ama diğer taraftan, ben de bir günlük tutsa idim muhtemelen Berardi’nin günlüğü ile çok örtüşen bir günlük olurdu. Çevre problemlerine kafa yoran ve astım hastası bir ekonomist çok benzer konuları gündeme getirirdi.

‘Normalliğe dönmek’

Berardi, Lizbon’dan Bolonya’ya dönüşünde havaalanında yaşadıkları ile başlayan ve  “Psikoçöküntü Günlükleri” olarak adlandırdığı günlüğünde günden güne hem İtalya’da hem de dünyada neler olduğunu anlatıyor. 21 ve 28 Şubat’ta yazılan metinler hariç, İtalyanca’dan Türkçe’ye çevirisini Serhan Ada’nın yaptığı günlüğün aklıma ilk getirdiği şey, Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” eseri oldu. Bu kitabın aklıma gelen ilk şey olmasının nedeni, neredeyse pek ortak noktaları olmamakla birlikte, her iki kitabın gün gün ilerlemesi sanırım. Galeano, kitabında bir takvim yılını esas alarak, her gün tarihte o gün neler olduğundan bahseder. Geleceğe yönelik umudu bize sürekli hissettirir. Hayatın temelinde umut yok mudur? Berardi de bu salgının, insanlık için normal diye bildiğimiz ama normal olmayana dönmek için bir şans olabileceğinden, bir umut olabileceğinden bahseder satır aralarında..

Psikoçöküntü Günlükleri’nin Türkçe’ye çevrilmiş tam metnine Açık Radyo’nun internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Ama ben birkaç alıntıya yer vermek istiyorum.

Berardi’nin, 16 Mart’ta yazdıklarında dikkatimi çeken cümleler, dünyadaki çılgın hızımızı durdurunca elde edebileceğimiz kazanımlara ilişkin.                  

Yeryüzü dünyaya isyan halinde. Kirlilik açık biçimde azalıyor. Çin’den ve Po Havzası’ndan iki ay öncekilerden tümüyle farklı fotoğraf yollayan uydular böyle söylüyor. Büyük ölçüde kent havasından dolayı ciddi astım teşhisi konulan- on yıldır bu kadar iyi soluk alamayan ciğerlerim de böyle söylüyor.”

17 Mart gününde düştüğü notlardan özellikle dikkatimi çekenler, beni etkileyenler ise şöyle:

“Farklı bir zenginlik anlayışı ileri sürülebilir: Zenginlik elindeki para miktarına değil, yararlanabildiğin hayat kalitesine bağlıdır.”

Özellikle bu tespit sahip olduklarımızı, onları nasıl fedekarlıklar sonunda elde ettiğimizi ve yaşadığımız hayatları sorgulamak açısından çok önemli: .

Bir ay, iki ay, üç ay… Makineyi durdurmaya yeter ve bu durmanın geri dönülmez etkileri var. Normalliğe geri dönmekten bahseden, makinenin hiçbir şey olmamış gibi yeni baştan çalışacağını düşünenler olup bitenden bir şey anlamamış demektir.”

18 Mart’ta arkadaşı ile birlikte yazdığı “İhtiyarlara Ölüm” adlı kitabından bir alıntı yer alıyor kitapta:

Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan bir salgın baş gösteriyor. On üç – on dört yaşında çocuklar ihtiyarları öldürüyorlar. Önce tek tük vakalar varken giderek artıyor ve en son her yere yayılıyor. Hikâyenin teknik- mistik sırlarını geçiyorum. Gençler kederli halleriyle havayı bozan yaşlıları öldürüyorlardı.”

Bu cümleler, salgının başında Türkiye’de sokaklardaki yaşlılara karşı gençlerin hoş olmayan davranışları ile İspanya’da huzurevlerinde unutulan yaşlıları aklıma getirdi. Ama yazar,  kendi kitabındaki bu cinayetleri, günlükte bir hesaplaşma olarak resmetmiş. İklim değişikliğinden sorumlu olan yetişkinler ile geleceğini isteyen çocuklar arasındaki bir tür gecikmiş intikam. Ne de olsa iklim değişikliği etkili önlemler alınamaması halinde çocukları ve gelecek nesilleri daha fazla etkileyecek.

Yazarın, 24 Mart’ta yazdıkları çok çarpıcı ve bir süredir bu işlere kafa yoran herkesin sorgulamaya başladığı konular:

“Daha en başta, normallik denen şey, gezegenin bedenini kırılgan hale getirip pandemiye yol açan şey.

Aynı zamanda daha pandemi patlak vermeden “tükeniş” kelimesi yüzyılın ufkunda görünmeye başlamıştı. Yine pandemiden önce, 2019 yılında, Kasım ayında, New Delhi’de soluk almayı imkânsızlaştıran kâbus, Avustralya’da korkunç yangınla zirveye ulaşan çevreyle ilgili ve toplumsal çöküş zirveye ulaşmıştı.
 
15 Mart 2019’da birçok kentin sokaklarında ölüm makinesini durdurma talebiyle yürüyen milyonlarca çocuk bir şey elde etmiş oldular: İklim değişikliğinin dinamikleri ilk kez kesintiye uğradı.”

Serhan Ada, bu metni Türkçeye kazandırarak çok güzel bir iş çıkarmış. İnsanlığın temel sorunlarından biri, fazlasıyla kirletilmiş bir dünyada, fazlasıyla emek sarf ederek hayatta kalmaya çabasıdır.  Daha az ile daha mutlu olarak yaşayabilmek için normalin ne olduğunu yeniden tanımlama zamanı geldi. Bu salgın öncesi ‘normal’ diye bildiğimiz yaşamlara dönmeden.

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

(Yine) Temel Gelir üzerine

Geçen yazının sonlarında geleceğe dair olması gerekenlere dair şöyle bir cümle yazmıştım: “Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.”

Be elbette sadece benim düşüncem olamazdı. Çağın ruhu gereği tüm dünyada insanlar salgın sonrası yaşamı konuşuyorlar ve yeniyi eskinin izlerini takip ederek kurmak ile yeniyi yepyeni şekilde kurmak arasında fikirler salınıyor. Güzel örneklere dönelim. Yeniyi farklı şekilde kurmak için adımlar atılmaya başlandı bile. Korona’nın İtalya‘da en çok etkilediği kentlerden olan Milano bu adımları atanlardan. Kentin uzun süredir devam eden bir otomobilsizleşme mücadelesi var. Fakat bunu başarmak konusunda çok sıkıntı çekiyorlar. Şu anda ise bilindiği gibi şehir “kapalı” ve ne arabalar ne de yayalar sokaklara çıkabiliyor. Peki ne yapacaklar? 

Belediye Başkan Yardımcısı Marco Granelli‘ye kulak verelim: “Otomobil kullanımını azaltmak için yıllarca çalıştık. Herkes araba kullanıyorsa, insanlar için yer kalmıyor, hareket edecek yer kalmıyor, dükkanların dışarısında ticari faaliyetler için yer kalmıyor.

Elbette ekonomiyi yeniden açmak istiyoruz, ancak bunu öncekinden farklı bir temelde yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Milano’yu yeni durumun şartlarına göre yeniden düşünmemiz gerektiğini düşünüyoruz.”

Ve Milano, bu krizden çıktığında şu anda sundukları ve “Avrupa’nın en iddialı planlarından biri” olarak nitelendirilen planın gereğini yapacak ve sokakları yayalara ve bisikletlere vermiş olacak. Yaz boyunca 35 km’lik bir dönüşümün tamamlanması planlanıyor. 

İstenirse oluyor

Gördüğünüz gibi olabiliyor. Ekonomi, sosyal yaşam ve bunların doğayla ilişkisi tekrar başladığında her şeyin eskisini tekrar etmemesi gerekli. Eski sistem başarılı olsaydı biz şu anda evlerimizde ya da sağlık tehdidi altında iş yerlerimizde olmaz; hayatımıza alıştığımız şekilde devam ederdik. Fakat doğayı adım adım kemiren ve bunun karşılığında “refah” ve “gelişmişlik” sunduğunu söyleyen sistem bu krizi karşılayamadı.

Karşılayamadığı gibi en büyük adaletsizlikleri de yüzümüze çarptı. Çalışmak zorunda olanlar, çalışmak zorunda olsa da çalışamayanlar, hayatını sürdürmek için yardıma muhtaç olanlar. Ve muhtaçlık üzerinden dönen siyaset. Bunun önüne geçecek temel bir talebimiz olmalı. Yeni bir krizde yine aynı yollardan, aynı yoksunluklardan geçmemeliyiz toplum olarak. Bu talebin adı Temel Gelir.

Ekonomiyi ve toplumu oturtacağımız farklı yapı temel gelir olmalı. Nedir temel gelir?

Bir toplumu oluşturan herkese, koşulsuz olarak ve belirli periyotlarla ödenen asgari bir paradır. Böylece toplumda herkesin hayatta kalabilecek kadar bir gelire sahip olduğu garanti altına alınmış olacak. Göçmenliğin, mülteciliğin, sığınmacılığın toplumların ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemde herkese verilmesiyle belirli haklar yönünden sıkıntı çeken insanlara da bir gelir sağlanmış olacak.

Bireyi güçlendirmenin, ekonomik ve sosyal krize karşı herkesi belli bir oranda hazırlıklı kılmanın yöntemidir temel gelir. Sosyal devletten uzaklaşıldıkça krizlerin ne kadar ağır seyrettiğini en iyi anladığımız dönemdeyiz. Bunun için Yeşil restorasyon için ortaya koymamız gereken programın en üstünde Temel Gelir yazmalı.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çocuğunuzun silgisi sağlığınızı silmesin

Plastik eklenti maddeleri konusunda toplumda yeterli bilgi ve farkındalık yok. Bunun nedeni de bu eklenti maddeleri ile ilgili yeteri Türkçe içeriğin olmayışı ve bunu dert edinen sivil toplum organizasyonlarının eksikliği. Bunun yanında sağlık ve çevre bakanlıklarının da bu konuda neredeyse hiçbir şey yapmaması durumu da var. Oysaki plastik eklenti maddeleri hayatın her alanında ve 7’den 70’e tüm insanları ve canlıları etkileyen kimyasallar. Halihazırda plastik eklenti maddesi olarak kullanılan yüzlerce eklenti kimyasalı olduğu tahmin ediliyor. Bunlar arasında en popüler olanları ise fitalatlar ve bisfenoller. Bu iki eklenti kimyasalından fitalatlar plastiği yumuşatmaya yararken, bisfenoller ise sertleştirmeye yarar. Her iki eklenti de hormon bozucu ve kanserojen olarak nitelendirilmektedir. Üstelik bir plastik ne kadar yumuşak ya da sert ise bu kimyasalların miktarı da o kadar fazla olabiliyor.  

Örneğin PVC tipteki plastiğin içerisinde fitalatın miktarı toplam PVC miktarının %50’si kadar olabiliyor. Aynı durum mutfak gereci olarak kullandığımız polikarbonat kap kaçak ve damacana su şişeleri için de geçerli. Haliyle bu ürünleri kullandığımızda bu kimyasallara ne kadar maruz kalacağımız da belirleniyor. Yani dostumuz olduğu iddia edilen plastiklerin bizimle dost olabilmesi de içeriğindeki kimyasalın miktarına bağlı. Eğer içerisinde çok miktarda fitalat bulunan bir silgiden bahsediyorsak, bu muhtemelen çocuğunuzun zehirli dostu, çok miktarda bisfenol bulunan bir su damacanasıysa eğer o da tüm ailenizin zehirli dostu olacaktır.

Çin’den korkutucu araştırma

Hazır silgiden bahsetmişken Çin’de yapılan ve sonuçları geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaşılan bir raporu anmamak olmaz. Zaten bu yazının da asıl amacı bu rapor ile ortaya konulan korkutucu bir gerçeği sizlere aktarmaktı. İşin aslı ben de çok istemiyorum böyle kötü haberleri sizlerle paylaşmak ancak durumun gerçekliği de ne yazık ki oldukça korkutucu! Çin’deki bu raporda, çocukların kullanması için satılan plastik silgilerde ciddi oranda bir fitalat çeşidi olan fitalik asit estere rastlandığı anlatılıyor. Bu amaçla 33 tanesi çok iyi bilinen markalara ait 62 silgi markasına ait silgiler teste tabii tutulmuş ve test edilen 62 silginin 21 tanesinde çok ciddi miktarda fitalik asit ester isimli zehirli eklenti kimyasalına rastlanmış. Üstelik zehir tespit edilen bu 21 markanın 18’i de sağlık açısından zararı yok sertifikasıyla satılan markalar.

Yani Çin’deki ilgili kuruluş bu silgilere sağlıklı olduklarına dair sertifika vermiş. İnanılmaz değil mi? Markalar içerisinde Türkiye‘de de çok yaygın kullanılan ve bir zamanlar ÖSYM sınavlarında öğrencilere bedava dağıtılan bir marka da söz konusu. Bu arada yeri gelmişken ÖSYM’nin plastik ayak izinin de en az silgilerdeki zehirli kimyasal miktarı kadar endişe verici olduğunu belirtmekte fayda var. Daha önce bu konu hakkında yazdığım yazıda bu durumun vahametine değinmiştim.

Bu markanın Türkiye’de sattığı silgilerde bu kimyasalın düzeyini bilmiyoruz ancak Çin’den aşağı kalır yanı olmadığından şüphe etmiyoruz. Neden mi? Çünkü buna dair bir denetim yapıldığından emin değiliz. Aslında sadece bir marka değil birçok başka marka daha Türkiye pazarında silgilerini satıyor. Benzer bir zehirlilik çalışmasının Türkiye’de de yapılması şart.

913 kat fazla zehirli kimyasal

Çin’de yapılan bu çalışmada incelenen markalardan bir tanesine ait bir silgide olması gerekenden 913 kat fazla miktarda bu zehirli kimyasaldan bulunmuş. Bu silgilerde bu kadar zehrin olmasının nedeni ise PVC’den yapılmış olmaları. Çünkü PVC’nin içerisine gibi esnekleşsin diye bol miktarda fitalat konuluyor. Burada fitalatın hamileliğin erken dönemlerinde maruz kalındığında doğacak çocuklarda ciddi olumsuz etkiler yaptığına dair çalışmalar olduğundan da bahsetmek lazım. Merak edenler bu linkteki çalışmada detaylı bir tanesini okuyabilirler.

Bu rapordan da anlayacağımız gibi plastik tüketiminin sağladığı iddia edilen kolaylığın bedelleri gün geçtikçe daha da ağır hale geliyor. Hayatımızı kolaylaştırıyor ve aslında çok harika bir ürün diye pazarlanan plastikleri kullanmaya zorlanırken bir yandan da bu zehirleri tüketmeye zorlanıyorsunuz. Çünkü plastik üreticilerinin ve onları denetlemesi gerekenlerin sağlığımızı ya da hayatımızı umursadıkları yok. Bu tür raporlar yayınlandıktan sonra tıpkı diğer çalışmalarda olduğu gibi önce ufak bir homurtu meydana geliyor ve ardından olay unutularak tarihteki yerini “şok edici rapor” olarak alıyor. Olan da hayatının kolaylaşacağı aldatmacası ve plastiği dost kabul eyleyenlerin propagandasına maruz kalan bizlere ve çocuklarımıza oluyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Sağlık Bakanı başarılı mı?

Korona salgını bittikten yıllar sonra bugünleri anarken zihnimizden gitmeyecek görüntülerden biri de her akşam televizyon  haberlerinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın günlük vaka verilerini paylaşması  olacak. Bazı günler canlı olarak ekranlara çıkan Bakan’ın kendine has üslubuyla yaptığı açıklamaları her akşam merakla ve endişe içinde izleyerek  salgın tünelinin ucunda görünecek ışığı bekleyişimiz bu korona günlerinin en kalıcı izlerini bırakacak.

Sağlık Bakanının toplum nezdinde bir sempati yarattığına kuşku yok. Bunda basın toplantısı sonrasında gelen her türlü soruyu cevaplarken sakinliğini ve kibarlığını hiç bozmayışının rolü büyük. İktidar cephesindeki kibrin, tepeden bakışın ve nobranlığın standart oluşturduğu günlerde aslında çoktan beri görmeye alışık olmadığımız böylesi bir Bakan tavrının takdirlerimize neden olması başlı başına garip. Bakanın kimseye tepeden bakmadan, kimseyi azarlamadan, her soruyu sabırla cevaplamaya çalışması bir sağlık görevlisinin tansiyonumuzu ölçmesi,  serum vermesi, yaralarımıza pansuman yapması kadar sıradan, zaten olması gereken davranışlar olduğunu unuttuğumuz için takdir ediyoruz Koca’yı.

İstatistik yalan söyler mi?

Bakan açıklamalarıyla ölçülü bir şekilde bize uyarılarını sürdürürken Sağlık Bakanlığının ve 18 yıllık AKP iktidarının sağlık politikalarının ne denli başarılı olduğunu vurguluyor ve bu nedenle kendilerine medyun olmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Bizlerin de Bakan’a bakarak başarılarından dolayı ikna olmamız bekleniyor.

 Peki,  Türkiye’nin bu sınavı başarıyla geçtiğini söyleyebilir miyiz?

19’uncu yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi Disreali’ye atfedilen sözü hatırlayarak bu sorunun cevabını aramaya başlayabiliriz. Disraeli daha post- truth (gerçek ötesi?) kavramının bilinmediği çağda üç tür yalan olduğunu söylermiş: Basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Bizler de elimizdeki istatistiklere bakarak gerçeğin değişik yönlerini görebilir/gösterebiliriz. Bakan sadece görece daha iyi olduğumuz yönlere dikkat çekerek Batı ülkelerine olan üstünlüğümüze vurgu yapıyor. Biz de yine istatistiki verilere başka açılardan bakarak sorgulama yapabiliriz.

Bu sorgulamayı yaparken ülkemizde vaka sayısının 100.000’i geçtiği günkü verilere göre önce korona salgınına dair gerçeklere, ardından da AKP’nin genel sağlık politikasına dair rakamlara bakabiliriz.

Salgının ülkemize bazı ülkelere göre nispeten geç girmiş olmasının sağladığı muazzam avantaja rağmen iktidarın futbol maçlarını, okulları ve camileri geç kapatmak gibi bazı tedbirleri gecikerek aldığı gerçeğini ve bir çok eleştirimizi  bir yana bıraksak bile, mevcut manzaranın görünen yüzü ortada bir başarı olduğu kadar ciddi bir başarısızlık olduğunu da gösteriyor.

23 Nisan tarihi itibariyle 100 000 kişinin enfekte oluşuyla Çin ve İran’ı bile geçerek vaka sayısında dünyada yedinci durumdayız. Üstelik 2.491 insanımızı kaybettiğimiz gerçeği ortada. Bu sayılar “Başka türlü politikalar izlenseydi kayıplar daha az olmaz mıydı” sorusunu gündeme getiriyor.

Test  oranları

Türkiye tanı testlerine gecikmeli başlamış olsa da fena bir performans sergilemiyor. Yine de milyonda /kişi başı 9.2 test oranıyla sadece bu süreçte en başarısız ülkeler arasında oldukları kuşku götürmeyen İngiltere ve Fransa’dan biraz daha iyi görünüyor.

Buna karşılık İtalya, İspanya, Almanya ve ABD gibi en çok vaka görülen ülkelerin ve Rusya, Belçika, İsviçre, Hollanda, Avusturya, Danimarka, Norveç gibi pek çok Avrupa ülkesinin bir hayli gerisinde.

Ölüm oranları

Türkiye’nin  korona sınavında başarılı olduğunu dile getirirken dikkat çektikleri husus  vaka sayısına oranla ölüm oranlarının düşüklüğü. Eğer vaka sayısı neden bu kadar çok sorusunu sormazsak bu düşüklüğün bir anlamı olabilirdi.  Biz herkese açık olan istatistiki verilere bakarak  nüfusa oranla ölümlerin pek çok ülkeden kötü olduğunu görebiliriz.

Aşağıdaki tabloda bir çok bakımdan karşılaştırma yapmanın anlamlı olduğunu düşündüğümüz yakın coğrafyamızdaki bazı ülkelerdeki ölüm oranlarıyla Türkiye’deki ölüm oranlarını topladık. (Verilerin güvenilir olmayabileceği kuşkusuyla İran, Irak ve Suriye’yi bu tabloya dahil etmedik)

Kaynak: https://www.worldometers.info/coronavirus (24.04.2020 tarihli veriler)

Tabloda görüleceği gibi Türkiye  gerek toplam ölüm sayısında, gerek milyon kişi başına enfekte olma ve ölüm oranları ile yakın coğrafyamızdaki diğer ülkelere göre pek başarılı sayılmaz.

Aynı karşılaştırmayı Almanya, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Kore gibi ülkelerin verileriyle karşılaştırsaydık başarımızı ön plana çıkartırken biraz ölçülü davranırdık.

AKP sağlık politikaları başarılı mı?

Vaka sayısına oranla ölüm sayısındaki görece düşüklüğü başarı olarak sunan iktidar sözcüleri bu başarının altında 18 yıllık AKP yönetiminin sağlık politikası olduğunu ısrarla  dile getiriyorlar.

Adil ve sürdürülebilir bir sağlık politikası ne olmalıdır tartışmasına hiç girmeden herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bazı istatistiklere göz atarak AKP döneminin hiç de iddia edildiği gibi başarılı sayılamayacağını görebiliriz.

OECD sağlık harcamaları/ Kaynak : Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda açıkça görüleceği gibi OECD ülkeleri arasında gayrı safi hasıla içinde sağlığa en az bütçe ayıran ülke Türkiye. Bütün bu harcamaların ne kadarının inşaat harcamaları olduğunu da ayrıca tartışmaya değer.

Bir diğer tabloya  bakarak yıllar içinde AKP yönetiminin sağlık için ayırdığı bütçenin nasıl azaldığını da görebiliyoruz.

Dünya bankası verilerine göre yıllar içinde sağlık harcamaları.

Bir başka tabloda ise yine OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen hekim ve kişi başına düşen yatak sayılarına baktığımızda pek de iftihar edecek bir manzarayla karşılaşmıyoruz.

OECD rakamları/ Kaynak: Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi kişi başına düşen hasta yatağı sayısı bakımından sadece dört ülkeden (Kanada, İngiltere, İsveç, Danimarka) daha iyi durumda sayılırız. Yine aynı tabloya göreyse bin kişi başına düşen hekim sayısıyla en kötü durumdayız. Bu da başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımıza nasıl bir yük düştüğünü açıkça göstermektedir.

AKP’nin salgına hazırlıklı olduğu iddiasının temelsizliğini başka bir çok  açıdan tartışmaya açmak mümkün. Salgın bir tehdit olmaktan çıkıp hayat normalleşmeye başladığı zaman tartışmaya ve başka bir sağlık politikasının mümkün olduğunu yüksek sesle söylemeye devam edebiliriz.

Şimdilik sadece son derece kabarık vaka sayısına rağmen düşük seyreden ölüm sayısıyla teselli bulabiliriz.

İstatistiki verilere bakarak bazılarının bir başarı olduğundan söz edebileceği gibi biz de büyük bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer bir başarıdan söz edeceksek  aylardır büyük özveriyle çalışan sağlık çalışanlarına, bütün risklere rağmen rahat evlerimizde yaşamımızı sürdürmemiz için çalışmak zorunda olan emekçilere ve öncelikle salgının etkilerini en aza indirebilmek için bu bahar günlerinde evlere hapsettiğimiz 65 yaş üstü insanlarımıza  borçluyuz.

Eğer bir başarısızlık varsa tamamen ülkeyi 18 seneden beri yöneten AKP iktidarı sorumludur.

Köşe YazılarıYazarlar

Pandemi günlerinde dezenfektanlarla zehirlenmek

Yaşadığımız pandemi günlerinin belki de en tartışılmayan konusu dezenfeksiyon. Üstelik hemen hemen her gün yanlış uygulamalar nedeniyle insanların zehirlenmelerine yol açarken ve pandemi sonrası günlerde de etkisini sürdürebilecek toprak ve su kaynaklarının kimyasal kirliliği gibi çevresel sorunlara rağmen tartışmıyoruz yanlış ve abartılı dezenfeksiyon uygulamalarını. Yaşadığımız bu salgın günlerinde neredeyse her gün sabahtan akşama kadar tüm medya organlarında her türlü uzmanlık alanından çok sayıda hekim boy gösteriyor ve Covid-19 salgınını tartışıyorlar. Artık sokaktaki insan, kendisine hiç gerekli olmayan antibiyotiklerin, anti-viral ilaçların, sıtma ilaçlarının adını biliyor, sıklıkla bunlara kendi başlarına ulaşarak proflaktik (koruma amaçlı) olarak kullanmaya bile çalışıp daha büyük sağlık sorunlarına bile neden olabiliyorlar. Hatta bu televizyon programları sayesinde virüs konusunda o kadar uzmanlaştılar ki (!) sanırsınız BT (bilgisayarlı tomografi) görüntülerinden neredeyse covid-19 tanısı koyacaklar. Oysa sıradan insana gerekli olan bu bilgiler değil. Onların birincil olarak bilmesi gerekenler SARS-CoV-2 virüsünden nasıl korunabileceği ve çevresini nasıl koruyabileceği… Buna rağmen hala toplu yerlerde fiziksel mesafeyi korumayanlardan, maske kullanmayanlardan tutun her türlü uyarıya rağmen hala inatla eldiven kullanıp hem kendisini hem de çevresini tehlikeye atanlar var. 

Aşırı ve yanlış dezenfekte can alabilir

Bir de olayın diğer bir boyutu olan dezenfeksiyon var. Tüm dünyada Covid-19 salgınının başlaması ile birlikte dezenfektan kullanımı arttı. Gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde yanlış ve gereksiz temizlik ve dezenfeksiyon uygulamaları Covid-19 kadar olmasa da sağlık sorunlarına, hatta can kayıplarına neden olabiliyor. Henüz ülkemizde yaşadığımız bu pandemi günlerinde yanlış temizlik ve dezenfeksiyon uygulamalarının insan ve çevre sağlığı üzerine olumsuz etkilerini gösteren bir bilimsel çalışma yok. Fakat bugünlerde Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre pandeminin yeni merkezi olan ABD’de ülkenin köklü sağlık örgütlerinden olan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin (CDC) sayfalarında üç aylık bir çalışma yayınlandı temizlik ve dezenfeksiyon maddelerinin neden olduğu zehirlenmelerle ilgili… CDC, salgının başladığı ilk günden bu yana diğer sağlık örgütleri gibi temel olarak SARS-CoV-2’nin yayılımını önlemeye yardımcı olmak üzere yüksek temaslı yüzeylerin uygun şekilde temizlenmesini ve dezenfekte edilmesini öneriyor. Bu temizlik ve dezenfeksiyon işlemi de toplu taşıtlarda, metro istasyonlarında ve otobüs duraklarında, alışveriş merkezleri ve okullarda, hastanelerde vs. yapılmaya çalışılıyor. Bunlara ek olarak insanların bir de evlerinde yapmaya çalıştığı dezenfeksiyon var.

Ancak CDC tüm bu işlemlerin doğru dezenfektanlarla ve doğru zamanda yapılmadığını gözlemlemiş.  Ocak ayı başından mart sonuna kadar uzanan üç aylık dönemde uygulamadaki yanlışlıklar nedeniyle ortaya çıkan ve ABD’de Ulusal Zehir İzleme Merkezi’ne (NPDS) yapılan başvurular ve medyaya yansıyan haberlerden zehirlenme ihbarlarını izlemiş. Daha sonra Ocak-Mart 2020 tarihlerindeki zehirlenme başvurularını aynı dönemin 2018 ve 2019 yılları verileri ile karşılaştırmış.

Ocak- Mart 2020 döneminde dezenfektanların neden olduğu zehirlenmelerle ilgili olarak 45.550 başvuru alındığı ve başvuru sayısının 2019 yılı aynı dönemiyle karşılaştırıldığında % 16,4; 2018 yılı aynı döneminden ise % 20,4 fazla olduğu tespit edilmiş. Bu fazlalık doğrudan Covid-19 salgını ile ilgili yapılan temizlik ve dezenfeksiyon hatalarıyla bir bağlantıyı göstermiyor belki… Ama 2020’de artan ve yaygınlaşan dezenfektan kullanımının salgınla ile ilgili olduğu ve zehirlenmelerin artışına da bunun neden olabileceği genel kabul görüyor.  Yapılan analizler sonucu araştırmadaki zehirlenme sayılarındaki artış tüm yaş gruplarını kapsıyor. Ancak 5 yaş ve altı grupta dezenfektanlara maruziyet daha fazla görülmüş. Tüm vakaların %46,9’u bu grupta.  İkinci büyük grubu ise 20-59 yaş grubu oluşturuyor; 2020’nin ilk üç ayındaki zehirlenmelerin %23.3’ü bu yaş aralığında. – Bu durum küçük çocukların dezenfektanlarla kazalara daha açık olduğunu; bu karşılık yetişkinlerin uygulama hataları nedeniyle kendilerini zehirlediğini düşündürüyor. Araştırmaya göre 2020’deki zehirlenme ihbarlarındaki artışın büyük bölümünü beklendiği gibi insanların kolayca ulaştığı klorlu dezenfektanlardan kaynaklanmış. 2019’dan 2020’ye kadar zehirlenmeler ile ilgili çağrılar en çok çamaşır suları, alkolsüz dezenfektanlar ve el dezenfektanları kategorilerinde artmış.  Klorlu dezenfektanlardan zehirlenmelerde artış, 2019 yılı ile karşılaştırıldığında 2020’de %62.1’i buluyor. Alkolsüz dezenfektanlarından ve el dezenfektanlarından zehirlenme artışı ise 2020’’nin ilk üç ayında %36.7’ye ulaşıyor.

Yutma veya yiyeceklerle alma;  temizleyici ve dezenfektanlarla zehirlenmelerde yine birinci sırada… Ancak inhalasyon yoluyla zehirlenmelerde tüm temizleyiciler için görülen % 35.3 artış ve tüm dezenfektanlar için % 108.8 artış;  2019’dan 2020’ye kadar en büyük sıçramanın yaşandığı, insanlar için  tehlikenin katlandığı zehirlenme yolu.

Çocuklara dikkat

CDC’nin yazısında ülkemizde de örneklerini daha önce gördüğümüz, bugünlerde ise medyaya yansıyan haberlerden sayısını artırdığını düşündüğümüz iki örnek vaka da var: Birinci vakada bir marketten alış-veriş yapan bir kadının aldığı sebze ve meyveleri bir küvette %10’luk çamaşır suyu, sirke ve sıcak su karışımı ile yıkamak istemesinden kaynaklanıyor. Klorun etkisi ile nefes alma güçlüğü, hırıltılı solunum ve öksürük şikâyetleri gelişen kadın hastaneye kaldırılmış. Oysa sebzeleri ve meyveleri bol suyla veya sabunlu su ile yıkaması yeterli olacaktı… İkinci örnek vaka ise okul öncesi bir çocuk ile ilgili… Baygın bulanan çocuk ailesine göre masa üzerinde bulunan etanol bazlı bir el dezenfektanını içmiş ve bunun etkisi ile düşerek başını yere çarpmış.  Kandaki alkol seviyesi çok yüksek bulunan,  kafa içinde ise herhangi bir sorunla karşılaşılmayan çocuk neyse ki tedavi edilebilmiş. Hangi amaçlı olursa olsun tüm dezenfektanları ortada bırakmamamız gerektiğini gösteren güzel bir örnek bu…

Covid 19 ile kayıplar veriyoruz. Her gün bu kayıpların daha da artmasıyla üzüntümüz katlanıyor. Ancak gördüğümüz sadece buzdağının su üstündeki bölümü… Buzdağının altındaki bölümde ise pandemi nedeniyle, başka sağlık sorunları yaşayıp sağlık kurumlarına gitmeye korkan kronik hastalık sahibi insanlar, karantina nedeniyle sağlığını yitirenler, yeni oluşan başka hastalıkları için geç teşhis alanlar var. Tüm bunlara yaşadığı ortamda kulaktan dolma bilgilerle yanlış temizlik ve dezenfeksiyon yaparak sağlığını yitirenler de ekleniyor. Oysa temizlik ve dezenfeksiyon yapmak bizim için tehdit olmamalı… Biraz doğru bilgi ile gerek kendi sağlımız gerekse çevre için kolayca çözebileceğimiz ve tehdit olmaktan çıkarabileceğimiz bir konu. 

Sadece biraz dikkat, biraz bilgi ve gereksiz kimyasallardan kaçınmak… Çok zor olmasa gerek…

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni normal’ dedikleri neo-liberal dünyanın hayaleti mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgınla ilgili açıklamasında “Amacımız önlemleri en titiz şekilde uygulayarak salgının seyrini ülkemizin Ramazan Bayramı sonrası normale dönüşüne imkan sağlayacak seviyeye indirmiş olmaktır” demiş. “Tüm bakan arkadaşlarımıza, bu konuda gereken ikazları yaptık, talimatları verdik” demesinin ardından, bakanlıklarda “normalleşme” ile ilgili planlamalar başlatılmış. Sağlık Bakanı Koca ise daha temkinli bir açıklama yapmış. “Bayram ve sonrasında kademeli olarak normalleşme sürecine geçebilmemiz ilan edilen tedbirleri sıkı uygulamamıza bağlıdır” demiş.

Sağlık Bakanlığı’nın verileriyle hazırlanmış bu “Yeni Normal”in ne zaman, nasıl olacağına dair varsayımlara dayanan takvime bakıyorum.  Bu takvime göre, “yeni normal” Bayram‘dan sonra oluşacak. Toplu yerler kullanılmaya başlanacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı da bir eylem planı hazırlamış. Orada müşterek alanların nasıl kullanıma açılacağından falan söz ediliyor. Peki yerelde, hayatın içinde bunu kim yönetecek? Valilikler, kaymakamlıklar gibi gözüküyor.  

‘Depremin afete dönüşmesi stratejisi’

Bu tarihte ne olacağını bilmiyoruz. Ayrıca gelişmeler grafiğine baktığınızda dehşet verici bir durum olduğu görülüyor. Ölüm, vaka sayıları resmi bir varsayım olarak sabitlenir gibi olunca “normal”e geçiliyor. “Plato” adı verilen bu tepe noktada seyredeceği varsayılıyor. Bu varsayım bile dehşet verici. NYT’da yayınlanan bir makale ise epey düşündürücü. “Vefatlar gizleniyor olabilir” diyor. Korkutucu olan asıl bundan sonra salgının İstanbul gibi şehirlerde öngörülenlerden daha büyük bir felakete, yıkımlara yol açma ihtimali. İstanbul’daki ölümlerde son iki sene ile karşılaştırıldığında beklenmedik, neredeyse yüzde yüzlere yaklaşan bir artış var. Kaotik, insanların üst üste yaşadığı bir şehirde bu durum yıllarca sürebilir. Yönetimler de bunun farkında olmalı ki, bu bilgiyi saklıyorlar.

İstanbul’un durumu kaçınılmaz olarak bir kafa bulandırma stratejisi üzerine kurulu. Bu yönetim stratejisi depremin afete dönüşmesine benzetilebilir. “Depremi engelleyemeyiz” diyen zihniyet aslında tepeden inmeci, süreç odaklı olmayan bir yönetim mantığını ele veriyor. Fay hatlarının, depremin tarihselliğinin bilinmesinin bu nedenle, süreç üzerinde bir etkisi olmuyor.  Yalnızca ölüm travması gibi bir hafızadan silme etkisi yaratıyor. Yaşamak için unutmak zorundasınız.

“Her şey yolunda” derken vaka sayısı 30 binlerden 100 binlere çıkıyor, on gün içinde. Yönetim “normale geçiyoruz” mesajı veriyor. “Yeni Normal” denince gizlenmiş bir “sürü enfeksiyonu” stratejisinden mi söz ediliyor?

Yeni Normal’ yoksa ölümle damgalanmış hayatlar mı?

Duvar’daki yazısında Ceren Acun  “ölümle damgalanan” hayatın nasıl işaretsizleştirildiğini çok güzel anlatmıştı. Bu, “Yeni Normal” adı verilen dönemin de başat politikası olacağı benziyor. Zannedersem “Eski Normal” bu korkuyu savaş alanından gündelik hayatımıza taşıyordu. Şimdi neden her yer, bütün ülke bir savaş mahalli gibi olmasın? Salgın nedeniyle İnfaz Yasası‘nda yapılan değişiklik ile bu zaten kanıtlanmadı mı? Ortak kavramlar zannettiğimiz hukukun, kamu sağlığının egemenin intikam duyguları, ötekileştirme unsuru olarak hukuksuz bir cezalandırma aracı olduğu bir anda gözler önüne serilivermedi mi?

Tipik bir örnek “vantilatör” (pervaneli olandan ayırt etmek için “ventilatör” deniyor, böylece Türkçemiz bir kelime daha kazandı) töreniydi. Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi babanın gözü, talimatları ile yürütülüyor operasyon. O sırada, on gün içinde açıklanan vaka sayısı iki misli artmış, boğularak ölenler unutulmuş. “Türkiye salgının daha ilk gününden aldığı tedbirlerle” zaten sorunu çözmüş. Savaşlarda hep ölenler olur, ama komutanlar kazanır. Bu nedenle ölenlere, acılarla kıvrananlara, kölelere sorulmaz. 

Geleceğin “Yeni Normal”inin geçmişte köleler için belirtik halde olan (ötekiler, askerler, maden, inşaat işçileri… ) bu savaş gerçeğinin hayatı kapsayıcı otoriter bir yönetim düzeni üzerine kurulması kaçınılmaz olabilir. Bu yeni bir durum değil. Başkanlık sistemine geçildiğinden beri bu “Yeni Normal”i zaten her alanda deneyimliyoruz. Entelektüel dünyayı devlet iktidarının içine alan neo-klasik rejim zaten halk için neyin doğru olduğunu kendisi tayin ediyordu. Yalnızca bunun adı konmuş oldu. Gerçeklik bir kurgu olduğuna göre, bu kurgu da devlet aygıtı tarafından bir kere daha “ölümle damgalanarak” yeniden kurgulanabilir. Önemli olan hayatın kurgulanmış olması değil, kurgulamanın artık tek merkezli hale gelmesi. Nasıl geçmişte ekonomi doğanın, kaynakların her şeyin araçsallaştırılmasını gerektiriyorsa. Bugün ölüm de bu ekonominin bir parçası.

Savaşın hayatın içine taşınması, her yerin savaş alanı ilan edilmesi ihtimali diyebiliriz buna. Bu Roland Barthes‘ın fotoğrafla ölüm arasında kurduğu bağlantıyı hatırlatıyor. Yol kenarlarına düzensiz bir şekilde asılmış gülümseyen gençlerin fotoğraflarını görmüştüm. “Vatan için seve seve canlarımızı feda ederiz”  diyordu sloganlar. Öl deseler, ölmeye hazırdılar. Poz verdiklerinde öldüklerini bilmiyorlardı, yaya geçidi parmaklıklarına asılan fotoğraflarında. Bilseler acaba gülümseyerek bakarlar mıydı bize?

İşaretsizleştirilen hayatlar

Bilmek, bilmemekle eş anlamlı, ya da tersi. Onların ne düşündüklerini bilmiyoruz. İktidar işaretsizleştirdiğini, köleleştirdiğini kendisine nasıl dahil ediyor, görüntünün arkasında gizlenmiş olan yer orası. Gerçek simgesel. Gösterdiği şey ve gördüğümüz şey. Aldatıcı çünkü gösterdiğinden başka bir şey üzerinde gerçekleşiyor. Milliyetçilik ters bir görüntü veriyor. Ulus-devlet kapitalizmin kendisi değil, onun yok ettiği, bir tür geçmişin hayaleti gibi. Kimlik kimliğin yok edicisi.

“Ölümle damgalanmak” zannedersem böyle bir şey. Herkes travmatik olanı, gerçeği biliyor. Ama unutmak, hatta bütünüyle hafızadan kazımak gerekiyor. Böylece ölümün şiddeti iktidarın şiddeti ile birlikte hareket ediyor. Bu yüzden zannedersem sokaklarda yankılanan hoparlör sesleri, geleceğin, “Yeni Normal”in hangi değişmez ritüellerle kurgulanmakta olduğunu ifade ediyor.

Yeni yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu  

Soruyu tekrar soralım: “Yeni Normal” nasıl olacak?  Neo-liberal dünyanın hayaleti yeniden, bir zombi gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. 

Zaten kapanma döneminde bir yerlere saklanmıştı. Ama şimdi algı operasyonu ile şimdi kamusal alanlara çıkmaya hazırlanılıyor. Onu tekrar tek “normal” yaşam biçimi gibi göstermeye. Sahiden ne olacak bu kadar otel, bu kadar restoran, bu kadar yarım kalmış inşaat? Otomobiller, otobüsler, uçaklar ne olacak? Yönetimlerle ahbap çavuş ilişkileri ile imtiyaz sahibi olmuş, kamusal alanları işgal etmiş yatırımcılar ne yapacak? Piyasa aktörlerine teslim olmuş, bundan nemalanan merkezi ve yerel yönetimler zannediyor musunuz ki bu “Yeni Normal”de eskisinden farklı bir yönetim kabiliyeti sergileyebilecekler?

İmtiyaz sahipleri, kariyer fırsatlarını tekellerine alanlar elbette ki bu sistemi sorgulayamazlar, değiştiremezler. Bunu onlardan beklemeyin. Yeni, yaratıcı planlarla, tekniklerle yereli ilişkiye sokacak olanlar onlar değil. Bütün iş kollarında, inşaatta, turizmde, her alanda yerelle ilişki kuracak yeni bir yaratıcı girişime ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü politik girişimlerle ve düşünce, fikir üretiminin bağımsızlığının kamu tarafından desteklenmesi ile mümkün olabilir. Piyasa ve iktidar bağımlısı aktörler süreç odaklı, ilişki kuran bu yeni yereli canlandıramazlar. Onlar ancak ve ancak cesetler üzerindeki larvalar gibi yereli kemirirler.

İşte tam da bu nedenle farklı bir yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira, dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları. Tek teselli ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde “yakında” çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali… Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken hayati risk teşkil etmeyen iş yerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil. Bu nedenle bir ay sonrası için pandemiye veda planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha gerçeklerin inkar edileceğine delalet.

Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan’da yaşanan Çernobil nükleer felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye’ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal ‘radyoaktif çay daha lezzetlidir’ derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda, kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” yanıtını vermiştir.

2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan kaçınılmış, ‘radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok’ oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa’da Çernobil nükleer felaketinin etkileri üzerine Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2016 yılında yapılmış olan araştırma Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.

‘Risk analizi’nin ardındakiler..

Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil nükleer felaketinin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini öncelemektense gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında Mersin’e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir.

Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde birinci reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden dört yıllık bir gecikme hasıl oldu. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin operasyona başlaması Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek isteniyor. Ancak bu planın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için gereğinden hızlı bitirildiği ve risk taşıdığından dem vurulan Marmaray sürecine benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir.

Gerçekleşmemiş felaketi şimdiden durdurmak

Konfiçyüs’ün ‘geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın’ sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda siyasi refleksin değişmemesi bir yana boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ki bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor.

Pandeminin müsebbibi bir çok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın sınır aşan etkilere haiz nükleer felakete yol açması halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz endişeyle yaklaşılacak. Kuşkusuz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı, Millet Meclisi’nin hiç olmadığı kadar güçten düştüğü bir siyasi altyapı varken, inşaatı devam ettirilen nükleer santralin yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere, gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun? Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini düşünmemize de bir mani yok…

*

[1]: Beck, U. Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev: Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İthaki , İstanbul P. 356

[2]: a.g.e , 106

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar- 2

Geçen hafta ülkemizdeki korunan alanların, özellikle 2873 Sayılı Milli Parklar Yasası kapsamında olanların alanlarının artırılıyormuş gibi görünürken nasıl azaltıldığını anlatmıştım. Bu kez korunan alan olarak görünen doğa parçalarında, sözde koruma şemsiyesi adı altında neler yapıldığını ve nelerin yapılmasının önünün açıldığını, teknik detaylarına mümkün olduğunca girmeyerek açıklamaya çalışacağım.

Önce ana çerçeveyi çizen Milli Parklar Yasası’na bakalım: 

Yasa dört farklı korunan alanı kapsıyor: Milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanları. Bunlardan tabiat anıtlarını, genellikle bir ya da birkaç ağacı kapsayan oldukça küçük alanları kapsadığı için bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir. Kalan üç korunan alandan yalnızca biri, tabiatı koruma alanları mutlak koruma özelliği taşır. Yasa’nın ikinci maddesinde tabiatı koruma alanları şu şekilde tanımlanır:

Tabiatı koruma alanı; bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup sadece bilim ve eğitim amaçlarıyla kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçalarını ifade eder.”

Hakkını verelim, bu alanlar gerçek anlamda korunan alanlardır. Öyle ki, 2018 sonbaharında Orman Yolu belgesel kuşağının “Saklı Orman: Istrancalar” bölümünü çekerken, Milli Parklar örgütünün izniyle Kasatura Körfezi Tabiatı Koruma Alanı’na girmemizin üstünden yarım saat geçmeden bir jandarma ekip otosu yanımıza gelip ne yaptığımızı, iznimizin olup olmadığını sormuştu. Sonra anladık ki aslında düğün fotoğrafı çektirmek için alana izinsiz olarak giriş yapan bir gelinle damadın peşindelermiş.

Yapı ve işletme izinleri

Fakat ne yazık ki, milli parklar ve özellikle tabiat parkları gerçek birer korunan alan olmaktan çok çok uzaktalar. Çünkü sözünü ettiğimiz yasa gerçek anlamda bir korunan alan yasası değil. Zira milli parklar ve tabiat parklarında çok sayıda yapı ve işletmenin bulunmasına izin veren bir nitelik taşıyor. Nasıl mı? Bakalım Milli Parklar Yasası milli parklar ve tabiat parklarında nelerin yapılmasına izin veriyor:

  • İlgili alanın gelişme planına uygun olmak şartıyla, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlar,
  • Turizm bölge, alan ve merkezleri dışında kalan milli parklar ve tabiat parklarında kamu yararı olmak şartıyla ve gelişme planına uygun olarak turistik amaçlı bina ve tesisler (turizm bölge, alan ve merkezlerinde Turizmi Teşvik Kanunu’na göre aynı izinler verilmektedir),
  • Maden ve petrol kanunları gereğince araştırma ve işletme ruhsatnamesi veya imtiyazı.

Üstelik yine yasa gereği bu tesis ve işletmeler için verilen izinlerin süresi 99 yıla kadar uzayabiliyor. Yasa, izin süresi sonunda bütün tesislerin hazineye devrini gerektiriyor, ama benim gibi sizin de aklınıza geliyordur; 99 yıl sonra kim öle kim kala. Bununla da kalmıyor, tesis yapmak ve işletme kurmak için izin alan kişi ve kuruluşlar bu haklarını üçüncü taraflara devredebiliyorlar. Yani bir tek miras bırakma hakları yok desek yeri. Eh, diyebilirsiniz ki hiç değilse hazineye üç beş kuruş gelir oluyordur. Ben susayım bu konuda. Varsa bir yetkili tanıdığınız, ilgili dairelerden izin dosyalarını bulup bu izinlerin kimlere ve hangi bedellerle verildiğini siz inceleyin. Böylelikle kimin ne kazandığını kendiniz görmüş olursunuz.

Peki, bununla kalıyor mudur dersiniz? Maalesef kalmıyor. Sadece ülkemiz değil hemen bütün dünya salgınla uğraşırken, 16 Mart 2020 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Resmi Gazete’de bir yönetmelik değişikliği yayımladı. Bu değişiklik Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapıldı. Özellikle yönetmeliğin 8. ve 9. maddelerinde yapılan değişikliklerle nitelikli koruma alanlarında;

  • Entegre tesislerin,
  • Tıbbi ve aromatik bitki uygulamalarının,
  • Hayvancılık yapılmasının,
  • Balıkçı barınakları inşasının,
  • İskeleler yapılmasının,
  • Doğal kaynak suyu kullanımına yönelik iş ve işlemlerin,
  • İçme suyu amaçlı baraj ve göletlerin,
  • Yerleşimler kurulmasının ve
  • Madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.

2030 yılı itibariyle ekolojik bölgelere göre karasal korunan alan yüzdeleri (Kaynak: Dinerstein et al., 2019)

Korunan alanlarımız zaten dünya ortalamalarının çok altında. IUCN verilerine göre dünya karasal alanlarının yaklaşık %15’i değişik statülerde korunan alan. Üstelik bu oranın %50’lere çıkarılması gerektiğini öne süren bilimsel yayınlar da var.[1] Oysa ülkemizde korunan alanlar %8-9’larda geziniyor. 2030 yılı için yapılan tahminlerin sonuçları da haritada açıkça görünüyor. Diğer yandan dünyada, korunan alan uygulamalarında, alan korumaktan çok ekolojik süreçlerin korunmasına doğru devrimsel adımlar atılıyor. Yeniden yabanlaştırma gibi anlayışlarla ekolojik süreçlerin özgün haline dönüştürülmesi için çabalar sarf ediliyor. Bizde ise korunan alan adı altında turizm alanları, günlük rekreasyonel kullanım alanları yaratılmaya, bu alanlarda ekonomik kazanç kapısı oluşturabilecek her türlü faaliyete izin vermeye dönük bir yaklaşım sergileniyor. Bu yüzden geçen haftaki ve bu haftaki yazımın başlığı korunamayan korunan alanlar oldu. Umarım nedeni şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

*

[1] Dinerstein et al., 2019. A global deal for nature: Guiding principles, milestones, and targets. Science Advences 5: eaaw2869.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetTarım-GıdaYazarlar

‘Topyekun’ mücadelenin mutfak cephesi: Tarım yoksa aş da yok – Aylin Doğan

Malik Aksel Birinci Dünya Savaşı yıllarında gıda temininde yaşanan sıkıntının boyutunu şu sözleriyle anlatmaktadır. “Yalnız insanlar değil hayvanlar da açtılar. Cami avlularında güvercinlere mısır, buğday verilemediğinden bunlarda uzaklara göç etmişlerdi.”

Covid-19 salgını nedeniyle uygulanan sokağa çıkma yasağıyla büyük şehirlerin meydanlarında yalnız kalan kuşların görüntüleri o savaş yıllarını yeniden düşündürdü. Yeniden düşündürdü diyorum zira işgal yılları İstanbul mutfak kültürünü incelediğim tezimi hazırlarken sık sık üzerine düşünmüştüm: Savaş değil ama olağanüstü bir durum bugün yaşansa ülke nüfusunun neredeyse %20’sinin yaşadığı bu şehir nasıl doyurulur?

Savaş ve işgal yılları gıda temininde yaşanan sıkıntıları, nedenlerini, bu sorunları gidermek için alınan tedbirleri, yapılan uygulamaları ve hatta çeşit ve miktar açısından sınırlı gıda maddeleri ile alışılmış lezzetlere özlemle mutfakta nasıl bir yaratıcılık ortaya konulduğunu bugünlerde yeniden gözden geçirmenin yol gösterici olabileceğini düşünüyorum. 

1. Dünya Savaşı, içinde yer alan ülkelerin asker-sivil tüm vatandaşlarının bir şekilde mücadeleye dâhil olduğu, bu nedenle literatürde “topyekûn savaş” olarak tanımlanan ve toplumun büyük bir kısmını etkilediği için de ülkelerin toplumsal hayatlarında köklü değişimlere sebep olan bir savaştır.

Topyekun! şu anda küresel ölçekte içinde bulunduğumuz durum da böylesi bir mücadeleyi zorunlu kılmakta. Evet dünyanın bu sefer mücadele etmesi gereken düşmanı bir virüs.! Ve elbette bu mücadelenin de başta ekonomik ve sosyal olmak üzere birçok değişimi beraberinde getireceğine şüphe yok.  Ancak bu değişimin nasıl yönetileceği önemli. Toplumsal hafıza canlandırılarak bu değişim son zamanlarda daha çok dile getirilen bir tarım devrimine evrilebilir mi? Tıpkı Savaş ve Milli Mücadele günleri ardından Cumhuriyet döneminin azimle oluşturduğu ve kendi kendine yetebilen sayılı ülke arasında olmasını sağlayan tarım devrimi gibi. Burada ele alacağımız gıda başlığı altındaki yazılarda, altı çizilen noktalar üzerinden üretiminden tüketimine gıdanın nasıl daha adil olabileceğini yeniden düşünebilir miyiz?

Savaş yılları

Osmanlı Devleti,  I. Dünya Savaşı öncesinde gerek üretim gerekse ithalat yoluyla başta gıda maddeleri olmak üzere her nevi ihtiyaç için önemli stoklar yapmış, bir diğer tedbir olarak da   un, buğday, pirinç, yağ, soğan, yumurta, zeytin tanesi ve yağı, tuz, bulgur, mısır, mercimek, patates, fasulye, nohut, bakla, incir, üzüm, hurma, bal ve pekmez gibi gıda maddelerinin ihracatını yasaklamıştı. Ancak alınan bu tedbirlere rağmen uzun süren savaş, kapanan ticaret yolları, tükenen stoklar, azalan üretim gıda maddelerinin temininde ciddi sıkıntılar yaşanmasına neden olmuştu. Elbette bu sorun sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil savaşa katılan birçok ülkede yaşanmıştı.

Birinci kadın işçi taburu ziraat ile meşgul. Harb Mecmuası, Mayıs 1334, sayı. 25-26, ss. 410,411.

İhtiyaç duyduğu gıda maddelerini Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika ve Kanada’dan ithal eden İngiltere’nin, 1916 yılında Almanya’nın başlatmış olduğu denizaltı saldırılarıyla ticaret gemileri tehdit altında kalmış, 1917’nin sadece şubat ayında 230 gemi ve 300 bin ton yük kaybedilmişti. Deniz ticaretinin ablukaya alınması İngiltere’yi ciddi bir gıda sıkıntısıyla karşı karşıya bırakmıştı. Savaşın dayattığı koşullar altında İngiltere Gıda Bakanlığı ülkenin kendi ihtiyaçlarını kendi kaynaklarıyla karşılayabilmesi ve tarımsal üretimi iyileştirip artırabilmek için kadın vatandaşlarından faydalanarak, 1916 yılında Women’s Land Army (Kadın [Toprak] Kara Ordusu)’nu kurmuştu.

Osmanlı Devleti’nde toplumun temel besin maddesi olan tahı ihtiyacı, savaş öncesi özellikle kıyı kentlerinde yüksek oranda ithalatla karşılanırken, ülkenin denizden ablukaya alınması ve kaybedilen verimli topraklar neticesinde tahıl tedarikinde elde kalan tek kaynak olan Anadolu’ya muhtaç olunmuştu.

Tarımsal üretim aksarsa gıda krizi kapıda 

Ancak bu noktada savaşın ortaya koyduğu şartlar nedeniyle birçok sorun vardı. Bu sorunların başında tarım işlerinde çalışan işgücünü oluşturan nüfusun silah altına alınması geliyordu. Silah altına alınanların büyük bir çoğunluğu doğrudan ziraatla ilgiliydi. Askere alınanların sayısı savaşın sonuna gelindiğinde 2.850.000’e ulaştığı dikkate alındığında işgücü kaybının ne boyutta olduğu düşünülebilir. Tarımsal üretim için önemli olan çift hayvanlarının bir kısmına askeri nakliyede kullanılmak üzere el konulması, bir kısmının da ordunun et ihtiyacını karşılamak için kesilmesi tarımsal üretimin azalmasında etkili olan bir diğer faktördü. İhtiyaç nedeniyle tohum olarak ayrılan tahılın bile satılması ya da tüketilmek zorunda kalınması da ekilecek tohumluk tahılın yer yer bulunamamasına neden olmuştu. Tüm bu ve benzeri sorunlar neticesinde savaşın sonuna gelindiğinde tahıl üretimi savaş öncesine göre neredeyse %50’ye varan oranda azalmıştı.

Savaş süresince düşen tarımsal üretimi artırmak için bazı uygulamalar yapıldı.  Cephe gerisinde görev alan Amele Taburları’ndaki çiftçilikten anlayan kişiler seçilerek Ziraat Taburları oluşturuldu. Ziraat Taburları ekim, hasat ve harman işlerinde çiftçilerle beraber çalışarak  üretimin belli bir ölçüde de olsa artmasına katkı sağladılar.  Kadın İşçi Taburları’nın da tarımsal üretimde kullanılması denendi.

İşçi taburu çift sürerken. Harb Mecmuası, Mayıs 1334, sayı. 25-26, ss. 410,411.

Salgınla beraber market raflarında önce un ve makarnanın tükenmesi sadece beslenme alışkanlığımızın bir yansıması mı? Toplumsal hafızanın izlerini de taşıyor mu?

 Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihte halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu İaşe Teşkilatı’nın depo ve ambarları boşalmıştı. Ekmek niyetine halka 320 gr ağırlığında arpa, yulaf ve bakla karışımından üretilen mamul dağıtılabilmekteydi ki bu hem miktar bakımından az hem besin değeri bakımından zayıf, aynı zamanda da lezzetten yoksundu. İstanbul’da yaşanan ekmek sıkıntısı öyle bir noktaya gelmişti ki halka günlük olarak verilen vesika ekmeğinin gramajı 250 dirhemden 150 dirheme düşmüştü. Bu sıkıntıyı bir ölçüde hafifletebilmek için bazı önlemler alınmış, İaşe Nezareti 25 Kasım 1918’de, acil olarak ambarlarda bulunan patatesin dağıtılmasına karar vermişti.

İstanbul’da işgal yılları ve Anadolu’da Milli Mücadele yılları boyunca da gerek tarımsal üretimin azalması gerekse pahalılık, ihtihkâr, karaborsacılık, kaçakçılık gibi nedenlerle gıda maddelerinin tedarikinde yaşanan sorunlar artarak devam etti. Milli Mücadele’nin son dönemlerine gelindiğinde Anadolu’nun durumunu Aydın Mebusu Dr. Mazhar Bey’in şu sözleri net bir şekilde ortaya koyar:

“Hiç açlık duymayan vatanımızın en zengin memleketlerinden biri olan Aydın livasında bizzat kendim gezdim ve sıhhiye müdüriyetinin raporları da vardır. Üç beş aydan beri halkın boğazından bir lokma undan başka, bir lokma ekmek, et girmemiştir.”

 Covid-19’la mücadele edilen şu günlerde tarımsal üretimin kesintiye uğramadan devamlılığının sağlanması, en az mücadele edilen sorun kadar önemli bir mesele haline gelebilir. Şu anda büyük bir öz veriyle mücadele veren sağlık çalışanlarından sonra en aktif çalışan diğer gurup gıda tedarikini sağlayan kişiler. Yaşamış olduğumuz olumsuz koşullar henüz tarımsal üretime etki etmemişken, gıda fiyatlarındaki artışı arz talep açıklamaları ile makul gösterilmeye çalışıldığını dikkatle takip etmek sonrasında yaşanabileceklere dikkat çekmesi açısından önemlidir.

 *

Seçili Kaynakça

  • Aylin Doğan, “Esir Şehrin” Mutfak Kültürü- Mütareke Dönemi İstanbul Mutfak Kültürü (1918-1922), Libra, İstanbul, 2018.
  • Ercan Uyanık, Mehmet Akkaya, “I. Dünya Savaşı’nda sürdürülebilir tarımsal üretimde ziraat taburlarının rolü”, 2. Uluslararası Tarih Sempozyumu- 100 Yılında I. Dünya Savaşı Bildiri Kitabı (s. 849-864). 9 Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir, 2015.
  • Vedat Eldem, “Cihan Harbinin ve İstiklal Savaşının Ekonomik Sorunları”, düz. O. Okyar, Türkiye İktisat Tarihi Seminerleri (s.373-406), Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1975.
  • Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994.
  • Yavuz Selim Karakışla, Osmanlı Ordusunda Kadın Askerler Birinci Kadın İşçi Taburu 1917-1919, Akıl Fikir Yayınları, 2015, İstanbul.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde Dünya Günü

Her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Günü, bu yıl ilginç bir olayın tüm küreyi etkisi altına aldığı bir döneme denk geldi. Doğayla şekillendirdiğimiz çarpık ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan koronavirüs salgını beraberinde birçok yeni tartışma, olay ve bakış açısını da ortaya çıkardı. Kimilerine göre bu süreçte doğa kendine gelirken kimilerine göre de salgın yeni bir yol çizmek için başlangıç kabul edilmeliydi. Ben daha çok ikinci söylemin tarafındayım. Çünkü kısa süreli değişimler uzun vadede pek etkili olamayacak kadar geçicidir. Bunun yerine felaketlerle beraber yeniden düşünmeyi öğrenmek ve doğa ile birlikte yaşadığımızı hatırlatan yeni bir yol arayışına girmek uzun vadede gerek insana gerekse de tüm diğer canlılara oldukça faydalı olacaktır. Yeni bir yol inşa etmek elbette ki kolay değildir. Ancak bir yerlerden başlandığında yolun taşlarının yolda döşeneceği de görülecektir.

1-Yerele yönel

Korona öncesi dönemin en belirgin özelliği küreselleşme olarak kabul edilebilir. Bugün bile koronanın yarattığı etkileri azaltmak için ortaya konulan tüm çözüm önerileri, küreselleşen dünyanın ana aksını oluşturan küresel ticaret ağlarını canlı tutmak etrafında şekilleniyor. Kendi içerisinde mantıklı bir çözüm önerisi olmakla beraber, korona sonrası dönemde değişmesi gereken dünyanın üzerine hem karbon, hem sömürü, hem de nitelikli dolandırıcıların zenginliği biçiminde yük olacaktır. Bu öneri mevcut sistemin devamlılığını, beraberindeki krizlerle birlikte sağlayacaktır ancak sonrası için çözüm değil sömürünün devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

Bunun yerine yerelde üretimin bireysel olarak örülüp kooperatifçilik aracılığıyla kolektif bir sisteme evrilmesi için çaba harcamak daha faydalı olacaktır. Her anlamda kurulabilecek bu mikro alanlar dünyaya rağmen değil, bir nevi dünya ile birlikte yaşamanın da yollarını şekillendirecektir. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin mevcut teknolojik imkânlarla birlikte harmanlanması, daha uygulanabilir birçok alternatifi de doğuracaktır. Bunun başarılması tüketim kültürünü ve onu besleyen üretim zincirinin küresel karbon ayak izini de azaltacaktır. Bunun yanında yoksulluğu da azaltma potansiyeli taşıyan bu öneri, aynı zamanda biyoçeşitliliğin hiçe sayıldığı üretim faaliyetlerinin de alternatifini oluşturacaktır. Velhasıl, korona günlerinde geçirilen Dünya Gününde bunları hatırlamak dünya için oldukça faydalı olacaktır.

2- Onar, dönüştür, tekrar kullan, tekrar dönüştür

Küresel sermayenin önerdiğinin aksine tek kullanımlık yaşamak yerine, bireysel ya da kolektif olarak var olan eşyayı mümkün olduğunca çok kullanmak, hem harcanan suyu hem de harcanan enerjiyi önemli ölçüde azaltacaktır. O halde onarmak, tekrar kullanmak ve son tahlilde de başka bir ürüne dönüştürmek, yapılabilecek en anlamlı işlerden biri olacaktır. Hazır kendi alanlarımıza kapanmışken, bu yolun pratikte nasıl işlevsel olduğunu da keşfetmek mümkün hale geldi. Evinizden, köyünüzden, bahçenizden ya da deponuzdan başlayabilirsiniz. Tüketim kültürünü ayakta tutan bir diğer önemli ayak da tüketim sıklığımızdır. Bu sıklık, dünya üzerine bindirdiğimiz yükün de belirleyicisidir.

3-Bilime kulak ver

Bilimsel gerçekler birçok konuyu anlamamıza yardımcı olacak yegâne araçlardır. Bugün ortaya çıkan pandeminin ana nedenlerinden biri de bilime inanmayanların dünya üzerindeki egemenliğidir. Bilimsel bilginin önerdiğinin aksi yönündeki aktivitelerle (ormansızlaşma,  çevre tahribatı, kömür santralleri, HES’ler, nükleer santraller, aşırı plastik üretimi vb.) doğanın milyonlarca yılda kurduğu denge altüst edilmiş ve normalde insanla karşılaşmaması gereken yaban dünya, adeta insanların mutfağına kadar sokulmuştur. Bununla beraber var olan küresel erişimin kolaylığı da bu yaban hayattan bir şekilde çıkan çeşitli hastalıkların tüm dünyaya kolayca yayılmasına neden olmuştur. Artan nüfus, daralan yaban çevre, habitat tahribatı, aşırı tüketim, aşırı kirlilik ve daha birçok etmen mevcut sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Pandemiler de bu sistemin yarattığı tahribatların dolaylı katkısıyla daha hızlı yayılmaktadır.

Bu sebeple yeni bir yol bulma çabasından ziyade mevcut sistemin devamında ısrar etmek, benzer vakaların da tekrar edeceğinde karar kılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki önümüzdeki yıllar birçok başka açıdan da zorlu geçecektir. Kuraklık, su kıtlığı, yağışlardaki azalma, buzul erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, tarımsal üretimdeki azalma ve daha birçok durum önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağımız sıkıntılardan bazılarıdır. Bunların etkisini ortadan kaldırmak kısa vadede elbette mümkün değildir. Ancak etkisini azaltmak ve uzun vadede bu sorunları tamamen bertaraf etmek mümkündür. Bunun da yegâne çözümü bilimin söylediklerini dinlemekten geçmektedir.

Yukarıda saydığımız üç madde daha da çoğaltılabilir ya da içerikleri daha da genişletilebilir. Ancak zihinleri açması açısından üzerinde düşünülmesi gereken en önemli üç başlığın kısaca bu olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

*

Dünya Günü vesilesiyle dünyanın karşı karşıya olduğu tehditleri konu alan belgesel/filmler önermeyi düşünüyordum. Kendim de izlediğim aşağıdaki yapımları sizlerin de dikkatine sunarım

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiEkolojiKöşe YazılarıManşet

Yeşil hareket 50 yaşında: Doğum günümüz kutlu olsun

Bir siyasi hareketin miladını belirlemek zordur. Bir ölçüde keyfidir de.

Sosyalizm ne zaman doğdu? İsterseniz Spartaküs’e kadar geri gidebilirsiniz mesela. Ya da daha gerçek ve “kitabi” bir doğum günü arıyorsanız 1848’de Komünist Manifesto’nun yayınlanışına, daha “eylemci” bir doğum günü arıyorsanız 1864’te Birinci Enternasyonel’in toplanmasına işaret edebilirsiniz.

Aynı şey yeşil siyasi hareket için de geçerlidir. Yeşil düşüncenin herkes tarafından kabul görmüş belli bir kitabı veya manifestosu yok belki, ama 19’uncu yüzyıla kadar geri gitmek isterseniz John Muir’in, Hanry David Thoroeu’nun veya George Perkins Marsh’ın yazılarına göz atmayı deneyebilirsiniz. Tabii bu biraz zorlama olur. Modern çevre hareketinin 1962’de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ı ile başlatılması adettendir.

Bir günlük eylem zinciriyle doğan hareket

Ama benim yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önerdiğim gün bir kitaptan, bir manifestodan, hatta herkesin tanıdığı bir ismin yaptığı bir işten kaynaklanmıyor. Bence yeşil siyasi hareket yeşil partilerin kurulmasıyla da doğmadı. Yeşil siyasi hareket yaklaşık 20 milyon kişinin katıldığı bir günlük büyük bir eylem zinciriyle doğdu. Bugün bu tarihi 22 Nisan Yeryüzü Günü olarak kutluyoruz.

Önce bundan tam 50 yıl önce, yani 22 Nisan 1970’te neler olduğunu hatırlayalım:

Avrupa’da ve ABD’de 1960’lar büyük bir toplumsal kıpırdanışa sahne oldu. Bugünün genç kuşağı tarafından “yaşlılar” anlamına gelen “boomer” deyimiyle alaya alınan savaş sonrası çocukları, yani “baby boom” kuşağının gençleri, muhafazakarlığa, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, tüketim toplumuna, savaşlara, nükleer denemelere ve çevre kirliliğine isyan ederek yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkışını hazırladılar.

Dönemin zirve noktası yirminci yüzyılın en devrimci anlarından biri olan 1968 öğrenci ve gençlik hareketiydi. Avrupa ve çevresinde öğrenci eylemleri ve sokak çatışmalarıyla kendini gösteren 68 isyanı ABD’de daha çok sivil haklar hareketi ve Vietnam Savaşı’na karşı mücadele şeklinde büyüdü. İşte pestisitler (özellikle de DDT) ve nükleer denemelerden kaynaklanan radyasyon başta olmak üzere kirleticilere, doğa üzerindeki baskıya ve ekolojik yıkıma karşı mücadele hem bu hareketin bir temasıydı hem de yeşil hareket bu kıpırdanışın içinden doğdu.

Çevre sorununun siyasette yer almadığı günler

O yıllarda hava ve su kirliliğine yönelik ciddi yasalar, yaygın uluslararası anlaşmalar, çevresel etki değerlendirmeleri, yeşil partiler, büyük çevre örgütleri yoktu. Sanayi tesisleri atıklarını rahatça çevreye bırakıyor, hava ve su kirliliği alıp başını gidiyordu.

Çevre örgütleri daha çok eski doğa korumacı hareketlerin uzantısıydı ve doğanın araçsal ve estetik değeri ön plandaydı. Çevre sorunları yerel bazı örnekler dışında siyasi partilerin, seçimlerin konusu değildi. Nüfus artışı en büyük sorun olarak görülüyor, çevre sorunlarının yoksulluk ve adaletsizliklerle ilişkisi ancak dar bir kesim tarafından dile getiriliyordu. Çevre sorunlarının sosyal ve politik krizle olan bağlantısı yeni yeni kuruluyordu.

20 milyonun isyanı

İşte böyle bir dönemde 68 ruhunu yaratan gençler, yani çiçek çocukları kuşağı, dünya tarihinin yeryüzü temalı ilk kitlesel eylemini örgütlediler. 22 Nisan 1970’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanında iki bini aşkın üniversitede, liselerde ve kentlerin sokaklarında toplam 20 milyona yakın insan çevre kirliliğine ve ekolojik yıkıma karşı ayağa kalktı. Sadece New York’ta 100 bin kişi sokakları doldurdu. Toplam katılımcı sayısı ABD’nin o günkü nüfusunun yüzde onunu buluyordu.

Etkinlikten kitleselliğe

Yeryüzü Günü (“Earth Day”) olarak adlandırılan bu çok merkezli eylem zincirini Demokrat Parti üyesi Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson ortaya atmıştı, ama onun orijinal fikri bütün üniversitelerde aynı gün çevre temalı forumlar ve benzeri etkinlikler düzenlemekti.

Organizasyonu ele alan gençlerin başını Harvard Üniversitesi’nde lisans üstü eğitimini sürdüren Denis Hayes çekiyordu. Öğrenci hareketinin ve Vietnam Savaşı protestolarının içinden gelen ve gençlik yıllarını üç yıl boyunca dünyayı, özellikle de Asya ve Afrika ülkelerini dolaşarak geçiren Hayes o günlerde 25 yaşındaydı ve kurduğu ekiple birlikte militan bir tarz benimseyerek birkaç ay içinde bütün üniversiteleri ve gençlik örgütlerini dolaştı, 22 Nisan’ı bir kitlesel sokak eylemine dönüştürdü. 22 Nisan tarihinin seçilmesi de üniversitelerin sınav dönemine ve bahar tatiline rastlamayan uygun bir tarih olmasından kaynaklanıyordu.

Denis Hayes (sağda)

‘Komünist komplosu’ suçlamaları

Vietnam savaşına karşı protestoların taktiklerini benimseyen Hayes ve arkadaşları eylemlerinin büyük ses getirmesinin ardından sağ basının saldırısına uğrayacak, hatta 22 Nisan 1970 tarihini V.İ. Lenin’in 100. doğum günü olduğu için seçtikleri söylenecek, Yeryüzü Günü’nün bir “komünist komplosu” olduğu iddia edilecekti.

Ancak eylem o kadar çok ses getirdi ki, ABD tarihinin en sağcı ve en karanlık başkanlarından biri olan Richard Nixon eylemi izleyen üç yıl içinde Temiz Hava Yasası, Temiz Su Yasası ve Tehlike Altındaki Türler Yasası gibi çok önemli üç yasal düzenlemeyi çıkartmak zorunda kaldı. 22 Nisan 1970’in ardından çevre hareketleri kitleselleşmeye, sokağa taşınmaya, 68 kuşağının başlıca mücadele alanlarından biri haline gelmeye başladı. Yeşil siyasi partiler de bu dönemin ardından, 1972’den itibaren kurulmaya başlandı.

22 Nisan’ı yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önermemin nedenleri işte bu tarihçede yatıyor.   Yeşil siyasi hareket çevrecilikten farklı olarak çevre ve ekolojiye dair meselelerin sisteme dair olduğunu, savaşla, şiddetle, ekonomik sömürüyle, demokrasi yoksunluğuyla, otoriterlikle, ayrımcılıkla vb. aynı kaynaktan beslendiğini, temelinde insan doğa ilişkisinin tahribinin yattığını ve çözümün teknik araçlarla değil politik mücadeleyle mümkün olduğunu söyler.

Yeşil siyasi hareket uluslararası kurumların örneğin BM’nin yaptığı toplantılara, uluslararası hukuka, yasal düzenlemelere, bilimsel çalışmalara, uzmanların görüşüne, teknolojik çözümlere ve yaşam biçimi değişikliklerine önem verse de bunları politik mücadelenin yerine koymaz ve yurttaşların ve kitlelerin aktör olduğu bir politik alan örgütler.

İşte 22 Nisan milyonlarca insanı sokağa dökerek hem çevre sorunlarının politik olduğunu ve diğer politik sorunlarla olan bağını gösterdi hem de politik mücadelenin asıl aktörünü işaret etti. Üstelik 22 Nisan 68 kuşağının, yani çiçek çocuklarının işiydi, tıpkı bunu izleyen yıllarda kurulacak yeşil siyasi partilerin de 68 kuşağının bir ürünü olması gibi. Ve 22 Nisan’ın Vietnam Savaşı’na karşı mücadelenin içinden çıkması da barış mücadelesiyle ve şiddetsizlikle olan bağı anlamında yeşil siyasi hareketi tanımlayan önemli bir göstergeydi.

50 yıllık birikimle dünyanın en genç siyasi hareketi

Yeşil siyasi hareketin doğum günü için bu kadar ABD merkezli bir olayı göstermem yadırganabilir. Ancak yeşil hareket neticede Batı’da doğmuştur. 5 Haziran Çevre Günü’ne vesile olan 1972 Stockholm İnsani Çevre Konferansı gibi kurumsal çabaların da, öncü bilim insanı, aktivist ve düşünürlerin yazdıkları kitapların veya düzenledikleri eylem ve etkinliklerin de (Roma Kulübü’nün Büyümenin Sınırları raporu, Rachel Carson’un Sessiz Bahar kitabı veya Greenpeace’in ilk eylemi olabilir bunlar) yeşil hareketin doğumunu tanımlamakta bir kitlesel eylemin yerini tutabileceğini düşünmüyorum.

Bugün iklim hareketi milyonlarca çocuk ve gencin dünyanın her yerinde aynı anda yaptığı kitlesel okul grevi eylemleriyle tanımlanıyor. İşte bu 22 Nisan 1970’te başlayan bir sürekliliğin sonucudur.

Yeşil hareket dünyanın en genç siyasi hareketi. Ancak arkamızda 50 yıllık da bir birikim var. Tarihsel perspektif önümüzü görmemize yardımcı olur.

Gelecek yeşil hareketin. Daha doğrusu yeşil hareketin değişimin öncüsü olmadığı yerde bir gelecek olmayacak. 50. yaşımız kutlu olsun.

 

Fotoğraflar 22 Nisan 1970 yeryüzü Günü eylemlerinden. Kaynak: Buzzfeednews

Köşe YazılarıYazarlar

DSÖ dünyaya ne demek istiyor?

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) geçtiğimiz cuma günü koranavirüs testleri ile ilgili bir açıklama yaptı. Tüm dünyada yankı uyandıran bu açıklamaya göre antikor testlerinin kalıcı bağışıklığı gösterdiğine dair elde bilimsel bir delil yok. Yani serolojik testlerin kişinin hastalığa karşı bağışık olup olmadığını, o kişinin tekrar enfekte olup olmayacağını göstermesi konusunda elde bilimsel bir veri olmadığını belirtti örgüt*… Antikor testi de denen serolojik testler, bir kişinin geçmişte Covid-19’la karşılaşıp karşılaşmadığını; bulgu vermeden geçirdiğini veya iyileşmiş olup olmadığını gösteriyor.  Kişi Covid-19 hastalığına yakalandığında sekizinci  günden itibaren kanında virüse karşı antikorlar beliriyor.

Bugüne kadar da antikor testlerinin pozitifliği, Covid-19 hastalığını bulgusuz, ağır veya hafif geçiren her yaştan kişide görüldüğü ve kalıcı bağışıklık sağladığı düşünülüyordu. Birçok ülke zaman içinde toplum bağışıklığı sağlama stratejisi hedefliyor ve bu hedefini yeni koranavirüsün hastalığı geçirenlerde kalıcı bağışıklık sağladığı düşüncesine dayandırıyordu. Ülkeler pandeminin başladığı andan itibaren salgını önlemek için üç stratejiden birini uyguluyor veya uygulamaya çalışıyordu:

  • Salgın Etkisini Azaltma Stratejisi: Bu stratejinin temelinde salgının aşı veya ilaç bulununcaya kadar hastalık ve ölüm gibi sağlık sonuçlarının azaltılması veya sağlık sistemini zorlamadan zamana yayılmış bir toplum bağışıklığı sağlama görüşü yatıyor. Bu amaçla insanlar arasındaki doğrudan ve yakın teması azaltmak için fiziksel uzaklık önlemleri, toplu taşıma ve rota kısıtlamaları gibi seyahat kısıtlamaları gibi toplum hareketliliğinin kısıtlanmasına yönelik önlemler alınıyor. Ülkemizde ve birçok Avrupa ülkesinde bugün uygulandığı iddia edilen strateji bu…
  • Toplum Bağışıklığı Uygulama stratejisi: Kamuoyunda ‘sürü bağışıklığı’ olarak da bilinen bu yaklaşımda, toplumun büyük bir bölümünün hastalığa yakalanmasına izin verilerek yüksek oranda bir doğal bağışıklama sağlanmaya çalışılıyor. Bu yapılırken günlük yaşam ve ekonominin gereklerine dokunulmuyor. Örnek verilmek gerekirse okullar, kafeteryalar, restoran vs. kapatılmıyor. En büyük riski, risk grubundaki çok sayıda kişinin kısa bir zaman diliminde yaşamını yitirmesine yol açabilmesi. Yaşadığımız SARS-CoV-2 salgınında özellikle 49 yaş ve üstü ve/veya kronik bir hastalığı olan insanlar için yaşamsal tehlike yaratan bu yöntemi, halen İsveç, Hollanda gibi ülkeler deniyor.
  • Salgını Baskılama Stratejisi: Amacı hastalığın bulaştırıcılığının azaltılması. Bu amaçla salgının başlangıç aşamasında insanların birbirleriyle temasının kesilmesine ve bulaş zincirinin kırılmasına yönelik çok sıkı karantina önlemi alınıyor. Bu yaklaşımın temel zorluğu, stratejinin hastalığa karşı etkin bir aşı ya da etkili bir tedavi bulunana kadar virüsün dolaşmasının önlenmesi için sürdürülmesi gerekmesi. Çin’de salgın bu yöntemle önlendi. Fakat bu yöntemle toplum aşı bulununcaya kadar tekrarlayan salgın tehditlerine açık kalıyor.

Bağışıklık bilmecesi

Görüldüğü gibi; salgını baskılama stratejisi dışındaki iki strateji er veya geç toplum bağışıklığının sağlanması üzerine kurulu.  Bu iki stratejide toplumun %60’ından fazlasının  SARS-CoV-2 diye adlandırılan virüsle karşılaşıp Covid-19 hastalığını belirtisiz, hafif belirtilerle veya ağır geçirmesi sonucu serolojik testlerinin pozitifleşmesi bekleniyor ve böylece toplumun bağışıklık kazanması hedefleniyor. Ancak DSÖ’nün son açıklaması toplum bağışıklığı sağlama konusundaki hedefin gerçekçi olamayabileceğini gösteriyor.

John Hopkins Üniversitesi’nin tüm dünya ülkelerinden derlediği rakamlara göre şu ana kadar dünya genelinde 2.3 milyona yakın vaka var ve bu vakaların yaklaşık 600 bine yakını iyileşti. Ayrıca konu ile ilgili uzmanlar mevcut vakaların yanı sıra bunun dört katı kadar yetersiz testler nedeni ile saptanamayan, bu nedenle de sessizce iyileşip kanında antikor taşıyan insan olduğunu belirtiyorlar. Başta ABD, İngiltere, Almanya olmak üzere birçok ülke serolojik testler, yani antikor testleri yapmaya başlamıştı. Hatta toplumda serolojik testleri pozitif çıkanların oranı arttıkça toplum bağışıklığına doğru adımlar atılacağı ve salgının bitebileceği inancı artmış, bazı ülkelerde antikor pozitif insanların çalışma yaşamına dönebileceği bile konuşulmaya başlanmıştı. İşte bu dönemde herkesi şaşırtan DSÖ’nün açıklaması geldi: “Şu anda, serolojik test kullanımının bir bireyin bağışık olduğunu veya yeniden enfeksiyondan korunduğunu gösterebileceğine dair bir kanıtımız yok.”

Yeni coranavirüs üzerinde çalışan çok sayıda bilim insanı ise bu açıklamanın ‘bilimsel’ olmaktan çok ‘politik’ olduğuna inanıyor. Onlara göre şu ana kadar antikor gelişmiş kişilerde hastalığın ‘tekrarladığına dair’ inandırıcı bir bilimsel yayın yok; aksine şimdiden literatüre girmiş hastalalığı geçirenlerde ‘kandaki antikor miktarına bağlı olarak’ bağlı olarak kalıcı bağışıklık geliştiğine dair yayınlar var. Onlara göre DSÖ özellikle Danimarka, Avusturya, Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde pandemiye karşı önlemlerin kademeli olarak kaldırılmasını erken bulup böyle bir açıklama yapmış olabilir…

Türkiye’deki tartışmalar ise farklı bir alanda ilerliyor. Özellikle PCR testi negatif olan ama diğer klinik bulgularının uyumu nedeniyle Covid-19 olarak tedavi edilirken yaşamını yitiren veya iyileşen çok sayıda hastanın, test negatif olduğu için doğru kodlanmadığı, istatistiklere ilave edilmediği çok sayıda bilim insanı tarafından iddia ediliyor. Son olarak göğüs hastalıkları uzmanlarının uzmanlık derneği olan Türk Toraks Derneği yaptığı basın açıklamasında ‘İki ilimizdeki ortalama ölüm oranlarında daha önceki yıllara kıyasla önemli artışlar saptamıştır. Bu artışların COVİD 19 ile ilişkili olabileceğinden endişe duymaktadır’ dedi. Dernek İstanbul’da %10; Trabzon’da ise %25 oranında geçen yılların aynı dönemine göre ölüm sayılarında istatistiksel olarak anlamlı artış olduğunu belirterek; ortaya konan bu ölüm sayılarındaki artışı incelemeye almasını ve acilen bir yanıt bulunmasını yetkililerden talep etti**

Biz henüz ülkemizdeki gerçek tablodan emin değiliz…  DSÖ’nün bu pandemi için önerdiği kodlama sistemine neden ısrarla geçilmediğini anlayamıyoruz. Her akşam paylaşılan açıklamalar net değil, ölenlerin yaş dağılımını, varsa kronik hastalıklarını vs bilmiyoruz. Bu yüzden de geleceğe dönük sağlıklı öngörüler yapamıyoruz. Açıkçası, Avrupa’da yaşamını yitirmiş vatandaşlarımızla ilgili daha çok veriye sahibiz.

Bu pandemi,  ülkeleri ve başta DSÖ olmak üzere tüm uluslararası kuruluşları ciddi olarak sarstı. DSÖ’nün kalıcı bağışıklık konusunda ‘yeterli bilimsel delil yok’ açıklaması doğruysa daha da sarsmaya devam edecek… Ancak er veya geç bir gün bitecek.  Ama o gün hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; ne sistemler ne de yaşam biçimleri…

*

*https://www.cnbc.com/2020/04/17/who-issues-warning-on-coronavirus-testing-theres-no-evidence-antibody-tests-show-immunity.html

**https://www.toraks.org.tr/news.aspx?detail=5850

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Arktik ozon deliği

Güneş’in içindeki reaksiyonlar sonucu açığa enerji çıkar. Bu çıkan enerji bizim anlayabileceğimiz bağlamda bir tür “ışıktır”. Yalnız gözlerimizin görebildiği “ışık” elektromanyetik tayfın sadece küçük bir kısmıdır. Gözlerimizin gördüğü mor ışığın ötesinde mor ötesi, daha ötede Röntgen ışınları ve gama ışınları vardır. Kırmızının ötesinde ise kızılötesi ve radyo dalgaları bulunur. Güneş’ten bize bu dalgaların tümü ulaşır, ancak büyük çoğunluğu görünür ışık, ona çok yakın kızılötesi ve morötesidir. Bu dalga boylarının hepsinin ayrı bir enerjisi vardır. İçlerinde enerjisi en yüksek olan gama ışınları, en düşük olan da radyo dalgalarıdır. Gama ışınları canlılara çarptığı zaman öldürücü etki yapar ama radyo dalgalarının bir etkisi yoktur.

Güneş’ten Dünya’ya çok az gama ışını ulaşır ve bu ışınlar kalın atmosferimizi geçerek yüzeye ulaşamaz. Morötesi ise daha fazladır, ama bunun da daha zararlı kısmını atmosferdeki oksijen ve azot gazları emip zararsız hale getirir. Ama morötesinin görünür ışığa yakın ve kısmen zararlı diyebileceğimiz kısmına oksijen ve azot etki etmez. Morötesi ışımanın bu kısmını atmosferin yerden 10-50 kilometre yükseklikteki bölümünde yoğunlaşan ozon gazı emerek bunun Dünya’ya ulaşmasını engeller.

Delinme değil incelme

Dünya’ya ulaşan yüksek enerjili morötesi ışımanın oksijenle etkileşiminden sürekli ozon gazı üretilir. Topraktaki bakterilerden çıkan azot bileşikleri de atmosferde yükselerek yüksek atmosferdeki ozon gazını yok eder. Dolayısıyla atmosferdeki ozon üretimi ve yok edilmesi bir dengededir ya da insanlar işe karışana kadar dengedeydi.

Öncelikle tarımda kullanılan aşırı suni gübre, sonrasında da aerosol ve klimalarda kullanılan kloroflorokarbon (CFC) bileşikleri atmosferdeki ozonu yok eder. Aynı karbondioksitte olduğu gibi bu gazlar da sadece üretildikleri yerde kalmadan tüm atmosfere yayılırlar. Yalnız bu gazların atmosferin her noktasında yarattıkları etki farklıdır. Yüksek atmosferde sıcaklığın çok düştüğü noktalarda küçük buz kristalleri oluşur. Bu küçük buz kristalleri ozon ve CFC moleküllerinin adeta bir buluşma noktası gibi hareket ederek CFC moleküllerinin ozonu yok etmesini kolaylaştırır. Bu buz kristallerinin oluşması için havanın çok soğuk olması gerekir ve bu kadar soğuk hava sadece Antarktika üzerinde, Güney Yarımküre’nin kış mevsiminde oluşur. Bundan dolayı da güneydeki kış mevsiminde Antarktika üzerindeki ozon tabakası diğer tüm bölgelere oranla çok daha incelir. Bu duruma yaygın dilde “ozon deliği” tanımlaması yapılır, ancak delinen bir şey yoktur, sadece o bölgedeki ozon miktarı diğer yerlere oranla çok düşüktür.

1970’lerde endüstride kullanılan çeşitli kimyasalların ozon tabakasına zarar verdiği ve bu zarar devam edecek olursa insan ve diğer canlıların yaşamına önemli hasar verebileceği bilimsel olarak kanıtlandı. Özellikle CFC gazları endüstride kullanılan ancak kullanımı çok da mecburi olmayan gazlardır. Bundan dolayı 1987 yılında imzalanan Montreal Protokolü ve bu protokole zaman içerisinde yapılan eklemelerle bu gazların tüm dünyada kullanımı yasaklanmıştır. Ancak bu gazların üretimi durdurulsa bile atmosferdeki etkileri bir anda bitmez. Ayrıca zarar gören ozon tabakasının da kendini tamir etmesi uzun süren bir olgudur. Bundan dolayı kademeli olarak 1987 yılından bugüne ozona zarar veren gazların üretimi azaltılmış olsa da bu gazların atmosfere ve ozon tabakasına verdikleri zarar hala sürmektedir. Bilim insanları bu zararın 2020’lerde azalmaya başlayarak ozon tabakasının kendisini toparlayacağını öngörüyorlar. Gene de ozon tabakasının eski halini alması neredeyse yüzyılın sonuna kadar sürebilir.

Atmosferdeki CFC azalışı duraklıyor

Ancak bunun üzerine bir problem daha ekleniyor. Her ne kadar devletler CFC gazlarının üretimini yasaklamış olsalar da bunun kontrolü sıkı bir biçimde yapılmadığında uzak köşelerde gizlice üretim devam etmektedir. Yörüngedeki uydulardan bu gazların nerelerde üretilmeye devam ettiği görülebilse de bu konuda harekete geçmek her zaman kolay değildir. Özellikle Çin’in iç kesimlerinde bu üretimin sürdüğü biliniyor. Bundan dolayı da ozon tabakasının kendisini toparlaması istenildiği kadar hızlı olmamaktadır. Ayrıca iklim değişikliğine odaklanan uluslararası kuruluşlar bu problemi artık biraz gözardı ettiklerinden atmosferdeki CFC miktarındaki azalış duraklamaya doğru gitmektedir.

Tüm bunların ötesinde bu kış Kuzey Kutbu’nda uzun süredir karşılaşmadığımız bir durum oluştu. Son senelerde Kuzey Yarımküre’nin çoğu yerinde sert kışlara neden olan “polar vorteks” bu kış başka yerlerin değil, Kuzey Kutbu’nun çok soğuk olmasına neden oldu. Polar vorteks aslında kutbu çevreleyen yüksek seviye rüzgarlarına verdiğimiz isimdir. Bu rüzgarlar şiddetli olursa kutup çok soğuk olur, yavaşladığında ise soğuk hava alt enlemlere doğru sarkar. Bu kış polar vorteks çok kuvvetli olduğundan Kuzey Kutbu 1979 yılından bu yana yaşadığı en soğuk kışı geçirdi. Bundan dolayı da kutup üzerinde kışın sonuna doğru aynı Antarktika üzerinde gördüğümüze benzer buz kristalleri oluştu. Bu buz kristalleri de kutbun üzerindeki ozon tabakasının süratle incelmesine neden oldu.

Bu korkmamızı gerektiren bir durum değildir çünkü kuzeyde artık güneş doğdu ve hava ısınıyor. Hava ısınınca bu buz kristalleri de eriyecek ve ozona özellikle zarar veren durum ortadan kalkacak. Yine de ölçümlerin başladığı zamandan bu yana oluşan en büyük “ozon deliği” “ozon tabakası iyileşmeye başladı” derken karşımıza çıkan kötü bir sürpriz oldu. Bu kötü sürprizle bugün karşılaşmış olmamız belki de iyi bir şey, çünkü bu sayede CFC salımlarındaki kontroller artırılarak ozon tabakasının incelmesini engelleme yolundaki çabalarımız tekrar yoluna sokulmuş olur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’ndan farklı bir şey yapmasını bekliyorum

Büyükşehir‘in yardım toplamak için açtırdığı banka hesaplarının bloke edilmesi (ve soruşturma açılması) bana 17 Ağustos 1999 felaketinden sonra olan benzer bir olayı hatırlattı. Özetle anlatayım: 17 Ağustos sabahı, henüz devlet harekete geçmeden, çok sayıda gönüllü insan bir araya gelerek, kendi imkanları ile bir Koordinasyon Merkezi oluşturdular. Afet bölgesinde de üç ayrı yerel merkez kurdular. İDO’nun deniz otobüslerini kullanarak bölgeye acil kurtarma ekiplerini, sağlık malzemelerini göndermeye, haberleşme sağlamaya, bütün televizyon kanalları ile bilgi paylaşmaya başladılar. Havalimanından gelen binlerce uluslararası kuruluş temsilcileri, yardım malzemeleri yönlendirildi, geçici üç hastane kuruldu. Bu Koordinasyon Merkezi o kadar önemli bir rol oynadı ki, bir anda devletin, kamu kurumlarının çöktüğü, enkazın altında kaldığı koşullarda muazzam bir işlev gördü. Bütün televizyon kanalları her saat başı güvenilir bilgileri buradan aldılar. Japon İmparatoru’nun başdanışmanlarından, NATO’nun tepesindeki Amerikalı orgenerale kadar kim varsa, bilgi almak için bu merkeze geldiler, birlikte çalıştılar.

Bu merkezi kuran gönüllüler kendi imkanlarını kullanıyordu, uluslararası görüşmelere açılan telefonların faturalarını, mekanların kiralarını kendi ceplerinden ödüyordu. Daha sonra bu çalışmalara katılan STK’lere yurt içinden ve dışından destekler akmaya başladı. Bu kuruluşların kullandıkları bütçelerin kamununkinden çok daha hesap verebilir, yerinde kullanıldığı görüldü. Kamu hiçbir işi başaramazken; doğrusunu söylemek gerekirse kaynakları, yardımları, araçları çöpe dönüştürürken, bu gönüllülerin yönettikleri küçük bütçelerle büyük işler başarıldı. Afetten sonra bir mucize ortaya çıktı. Bunu gören merkezi yönetim kısa bir süre sonra beklenen refleksini gösterdi. STK’lerin hesaplarına el koydu, bölgeye girişlerini bile yasaklamaya kalktı.   

Bunun üzerine 200 STK’nin imzasıyla Türkiye’de yayınlanan bütün gazetelerin ücretsiz olarak tam sayfa bastıkları bir duyuru hazırlandı. Bu ilanda doğrudan Cumhurbaşkanı’na (Süleyman Demirel) sesleniliyor ve  “Devlet olarak afet çalışmalarına katılan STK’leri yasaklayacağına onlara teşekkür et, çalışmalarda işbirliği yap”  deniyordu. Bunun üzerine ertesi gün Cumhurbaşkanı basının karşısına çıktı ve “Afet çalışmalarına katılan STK’lere, gönüllü insanlara devlet adına teşekkür ediyorum ve devletin onlarla işbirliği yapacağını teyit ediyorum” dedi. Bu ilanda ne deniyorsa, Cumhurbaşkanı aynen söylemişti.

Katılımın tam zamanı  

Bugün İmamoğlu’nun da aynısını yapmasını öneriyorum: STK’leri yanına al ve afet çalışmalarını birlikte yönet. 99 Depremi’nde Büyükşehir Belediyesi otobüslerini, depolarını STK’lere kullandırdı ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç bir iş yapmadı. Binlerce çalışanı, muazzam bir bütçesi vardı ama katılımın nasıl olacağını, nasıl çok öncelikli bir durumu yöneteceğini bilmiyordu. Yapısı aynı devletinki gibi fragmante olmuştu, hantaldı, ilişki kurma kabiliyeti yoktu. Bürokratik, öncelikleri farklı olan, yalnızca imtiyaz yaratıcı bir aygıttı. Madem bugün İmamoğlu sürekli katılımdan söz ediyor, işte bunu göstermenin tam zamanı.   

Dikkat ederseniz iktidarın sözcüleri “yaşanan sorunun küresel, mücadelenin ulusal” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu sözün nereye dokunduğu belli, yerelin önemini kavramadıkları açık. Meseleyi nasıl kavradıklarına, nereden gördüklerine işaret ediyor. Bugün yaşanan kriz(ler)in ve ileridekilerin tam da bu noktadan başlayarak yönetimleri zorlayacağını düşünüyorum. Evet, şimdilik virüs dışarıdan gelmiş gibi gözüküyor. Ancak yayıldıkça mücadele hem küresel olacak hem de sonuna kadar, her boyutuyla yerel olmak zorunda kalacak.

Kimilerine göre doğa dediğimiz şeyin de insan üzerinde etkileri olduğu bir çağa girdik. Geçmişte doğa değişmeyen, kendi kendisini tekrarlayan bir fon olarak algılanıyordu. Bugün bunun büyük bir yanılsama olduğu görülüyor. 

Milyonlarca virüs türü salgınlar yaratmak üzere kapıda bekliyor. İklim krizi, doğal kaynakların yok edilmesi, tükenmesi; erişilebilir temiz suyun kalmaması, havanın kirliliği yanında mikroskopik varlıklarla hiç beklenmedik etkileşimler insanların yaşamı üzerinde büyük bir tehdit oluşturuyor.

Nasıl virüs farklı bünyeleri farklı şekillerde etkiliyorsa, bu şehirler için de böyle. Eğer şehirler dayanıksız ise örneğin, depremler bir faciaya dönüşüyor. Salgınların etkileri şehirlerin, insan yerleşimlerinin durumu ve doğaya verilen zararlar ile ilişkili. Virüsün insan vücudunda öldürücü etkiler yaratması nasıl altta yatan nedenlere bağlı ise, insan yerleşimlerini vurması da onların kırılganlıklarına bağlı.

Şehirlerin, özellikle neo-liberal dönemde afetlere karşı neden kırılganlaştığını anlamaya çalışırken İstanbul gibi şehirlerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sorgulamakta yarar var.

Soruşturmanın ardında yatan

Ne tuhaf değil mi? Türkiye’de belediye başkanları, çalışanları kayıt dışı olarak muazzam paralar alabildiler. Bunları herkese göstere göstere kendi siyasal kariyerleri, yakınları adına kullanabildiler. Bunlarla ilgili olarak hiçbir soruşturma açılmadı. Üstelik bu paraları bağış olarak almadılar. Karşılığında haksız kazançlar sağladılar. Hukuku çiğnemekle kalmadılar, halkın daha çok yoksullaşmasını, çevrenin yıkımını sağladılar.

Ama hiçbir hukuksuzluğa alet edilmeden, insanların rızasıyla toplanacak yardımları yararına olacak bir şekilde kullanmaya kalktıklarında haklarında soruşturma açılabiliyor. Neden soruşturma açılabiliyor? Amaç, görünüşte siyasal rakibinin hizmet etmesini engellemek. Bu anlaşılıyor, evet. Ancak bu görüntü bizi yanıltmasın. Mesele yalnızca bu değil. Sorun böyle algılanıyorsa, mücadele de eksik kalır. Burada beklenmedik bir başka hassasiyetin neden oluştuğu belli: Şehirleri bu hale getiren, dinamiklerini askıya alan politikaları yeniden üretmek.

Büyükşehir işlevini yerine getirsin

Artık yerel yöneticilerin hangi siyasal görüşten olursa, olsun yerel yönetimi üstlenecek bir strateji izlemeleri gerekli. Çünkü depremlar, salgınlar gibi büyük felaketler kapıda. Şehirlerin siyasal kamusal alanını ulusalcı bir zihin dünyası, bir merkez ve onun eylemsellikleri üzerinden kurdular ve şehri bu mücadelelerin bir aracı olarak kullandılar. 

İmamoğlu’nun farklı bir şey yapmasını bekliyorum. İstanbul Valiliği yalnızca merkezi yönetimle ilişkileri, bağı kurabilir. Ama şehir ölçeğindeki gelişmeleri İstanbul izlemeli, kararları da merkezi yönetimle koordinasyon içinde almalı. Siz Büyükşehir’in katılımcı bir şekilde çalışmasını bir sağlayın, halkı arkanıza alın. Bakalım merkezi yönetim sizinle iş birliği yapmadan kalabilecek mi?

İstanbul’un planlarını kim hazırlıyor? Hükümet mi? Hayır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Peki bu planlarla afet yönetimi arasında bir ilişki yok mu? Var, hem de bire bir. Peki neden mahallelerde çalışmıyorlar?

“Salgınla ilgili ne gerekiyorsa, her şey yapılıyor” deniyor. Hayır, yapılmıyor. Burada bir sorun var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu krizin yönetiminde tayin edici bir rolü olmalı. Yönetimi üstlenmesi gerekli. Belediye bir şube değil ve sorumluluğu Valilik gibi merkezi yönetimin aldığı kararların uygulanmasından ibaret değil. İşi yereldeki bütün kapasitelerin yönetimi: Kent konseylerini çalıştır. İlçeler bazında da yerel kurullar oluştur, mahalli ağlarla bağlantılar kur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kriz Dönemlerinde Gıdalar, Yediklerimiz, Pişirdiklerimiz* – Büşra Eser

“Arus kendi yüzünün görüntüsünden habersiz, çok şen ve mutlu gibiydi. Durmadan konuşuyor, önemsiz şeyler anlatıyordu. Yine savaş hikayeleri. Ekmek karnesi, şekerin beş lira oluşu, kömür sıkıntısı, kahve yokluğu, bulunamayan karabiber, kumaş kıtlığı, hayat pahalılığı…” (Biberyan, 1984 [2019], s. 25)

“…Senle karşılıklı bir güzel…Az kalsın bir kahve içelim diyecektim. Çoktan unuttuk. Birer çay içelim, pekmezle. Biz burada şeker yerine pekmez kullanıyoruz biliyor musun?” (Biberyan, 1984 [2019], s. 54).

Yukarıdaki pasajlar, Karıncaların Günbatımı romanından, Türkiyeli Ermenilerin 1940’lı ve 50’li yıllardaki yaşamından bir kesit sunuyor. Savaş yılları ve sonrasındaki dönem, pek çok malın yoklarda olduğu dönemler. Zaven Biberyan romanları ise yokların bir eve nasıl yansıdığına, kutlama yemeklerinin yoğun anlamına, varsılların masasındakilere, kahve içenler ve içemeyenlere dair belki de bugünlerde okunacak en güzel romanlardan.

Bazı çalışmalar gösteriyor ki yokluğun ve özlemin tüm ağırlığına rağmen insanlar (en azından belli başlı şeylere erişebilen bazı insanlar) harp ve yokluk dönemlerinde, eski günlerin lezzetini yakalamaya çalışan tariflerini mutlulukla anımsıyorlar. 1967’de Norveç Ulusal Radyosu’nda Ingjerd Johnson çoğunluğu kadın olan dinleyicilerinden, savaş dönemi tariflerini göndermelerini istediğinde, kendisine ülkenin dört bir yanından ulaşan el yazması tariflerin çoğu yemeklerin tadıyla ilgili olumlu yorumlarla bezeliymiş. Radyocu bu tecrübesinden hareketle, ümitvar bir şekilde, damak tadının bile kısıtlı koşullara uyumlanabileceğini çıkarmış.

Ben de bu yazılara, geçmişte savaş, kriz ve yokluk dönemi hatıralarının, başa çıkma şekillerinin ve çözümlerin bugün bizlere anlatabileceklerini keşfetme amacıyla başlıyorum. Gelecekteki tohuma ve gıdaya dair belirsizlikleri ve zaten pek çok insan için tutumlu yaşamanın böyle bir şey olduğunu aklımda tutarak, insanların kısıtlı imkânlarla mutfak zevklerini nasıl muhafaza etmeye çalıştıklarını, nelerden nasıl tasarruf edip, bunlar yerine neler koyduklarını hatırlamak istiyorum. Pandemi günlerinde boşalan market raflarını bizzat görürken, bu günleri geleceğe dair bir “prova” olarak yorumlamazsak, başka ne yapabiliriz?

Bugünler ve tedarik zincirinde kırılmalar kimi araştırmacı ve gazetecilerin aklına, dünya savaşı dönemlerinin gıda krizlerini, karneleri ve yürütülen gıda politikalarını getirdi. I. ve II. Dünya Savaşı, beslenme ve savaş tarihindeki yegane örnekler olmasalar da, ordunun ve ayrıca nüfusun eldeki kaynaklarla beslenmesinin devletin görevi hâline gelmesi ve sürdürülebilirlik anlayışlarına dair nevi şahsına münhasır örnekler teşkil edebilir.

Savaş bahçeleri 

Savaş dönemlerinde, yiyecek teminini zorlaştıran yalnızca savaşa katılmak değildir, diğer ülkeler için gıdaya ulaşmak başlı başına bir zorluktur. Nitekim I. Dünya Savaşı döneminde, ithalata bağımlılık, savaş öncesi dönemde yanlış tarım uygulamaları ve müttefiklere gönderilen gıdalar Avrupa genelinde gıda kıtlıklarının baş göstermesine sebep olmuştu. 1917 itibariyle İngiltere, Fransa, İtalya ve Belçika iç kaynaklarının ancak bir kısmına bel bağlayabilirken, savaş devam ettikçe kırmızı et ve tahıl grubunda gıdalar karneyle dağıtılmaya başlamıştı (Perren, 2005; Wright, 1942, akt. Williomson, Groove, Bury, 2014, s.1).

“War Garden [Savaş Bahçesi] ve “Victory Garden [Zafer Bahçesi]”  1. Dünya Savaşı – 2. Dünya Savaşı (Williomson, Groove ve diğ., 2014, s.3)

The War Garden [Savaş Bahçesi] gıda güvenliğini sağlamayı ve kişilerin kendi kendilerine üretebilmeklerini vatanseverlik teşvikiyle sürdüren projelerdendi. Bu hareket National War Garden Commusion [Ulusal Savaş Bahçesi Komisyonu] tarafından yürütülmekteydi ve projeyle ilişkili olarak afişler, yemek kitapları ve çeşitli el ilânları sivillerin “savaşa evden katılma”larını sağlamak üzere dağıtıma sokulmaktaydı. Bunun yolu, kişilerin bulabildikleri her yerde; arka bahçede, saksı konabilecek herhangi bir alanda gıda yetiştirmeye başlamasıydı (NY Times, 2020).

Proje bir oranda başarılı olmuştu; komite 1917’de üç buçuk milyon savaş bahçesinin Amerika’nın 350 milyon $ değerinde gıdasını; 1918’de ise sayısı beş buçuk milyona yaklaşan bahçelerin 525 milyon $ değerinde gıdaya eş değer miktarda üretim yaptıklarının söylüyordu. (Pack, 1919, akt. Williomson, Groove, Bury, 2014, s.3). II. Dünya Savaşı’nda, bahçe fikri yeniden gündeme geldi. Dergiler ve gazeteler bahçe inisiyatifleri hakkında haberler yapıyor, insanlar da hararetle bu bu harekete katılıyordu. Ev, okul ve toplum merkezi tarzı kurumlarda üretilen gıdalar ülkenin taze sebzelerinin %40’ını üretmekteydi. The National Victory Garden Programı [Ulusal Zafer Bahçesi Programı] da, bahçeciliği vatanseverlik, sivil sorumluluk ve onurla ilişkilendirerek çeşitli propagandalar yapmıştı (ibid. 3; NYTimes, 2020).

Zafer için Kaz! Kendi Sebzeni Üret! 1939 (Birleşik Krallık/ Imperial War Museum)

İngiltere’de de iki savaş arasındaki dönem boyunca kişilerin kendi kendilerine yeter olmalarına, ülkenin ticarete olan bağımlılığı düşürmek ve sürdürülebilirliği artırmak amaçlarıyla önem verilmişti (Crouch and Ward, 2003). II. Dünya Savaşı’nda Dig for Victory [Zafer için Kaz] Projesi başlatılmıştı (Williomson, Groove, Bury, 2014, s.12).

Avustralya’da ise 1930’larda, ekonomik kriz ortalarında, arka bahçede bostan ve çiftlik uygulamaları yaygındı, 1941’de hâlâ resmi olmayan kampanyalarla ev içi tarımsal üretim desteklenmekteydi, 1943’te ise “Grow your own!” kampanyası ile resmi olarak başlatılmıştı.

Karne günleri…

Esasen, bu propaganda posterlerinin bir kısmını -içeriklerindeki militarizm, vatanseverlik ve “topyekün savaş” göndermelerini bir kenarda tutarak- bugünün sürdürülebilirlik, israf etmeme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirme konusunda sürpriz bir şekilde ilham verici buluyorum.

SOLDA: Yemek: 1) düşünerek satın al. 2) önemseyerek pişir. 3) daha az ekmek ve et kullan. 4)sadece yeteri kadarını servis et. 5)dünden kalanları kullan 6)Ulusal Güvelik Kurulu’na katıl. Boşa harcama! (National Memory-Local Stories, Words of War: Messages and Meanings Propaganda Poster, National Portrait Gallery) SAĞDA: Library of Congress, Sugar. I. Dünya Savaşı, ABD/ Şeker: 1)Meyvelere hiç, 2) Tatlılara hiç 3) Tahıl gevreklerinde daha az 4) Kahve ve çayda daha az 5) Konservede daha az 6) Kek ve şekerlemelerde daha az 7) Diğer tatlandırıcıları kullanın. İdareli Kullanın.

ABD, I. Dünya Savaşı sırasında vatandaşları şeker tüketimlerini gönüllü olarak azalatacak bazı teşvik propagandalarına başvurmuştu (Bentley, 2011; Onaran, 2015, s. 185-7).

Goldstein D. (2015) “Sugar rationing” Oxford Companion to Sugar and Sweets, ABD/ “Aylık şeker kullanımınız 2 Ibs ile sınırlıdır. Biz şeker tüketimimizi, İngiltere; Fransa ve İtalya gibi bölgelere de şeker sağlamak amacıyla, kişi başına ayda 2 Ibs’den fazla olmamak üzere sınırlandırmalıyız.”

İlerleyen yıllarda, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, hem İttifak ve İtilaf devletlerinde hem de ithalata bağımlı ülkelerde gıda, kauçuk, kıyafet gibi pek çok yaşamsal ürün ve mal karneyle dağıtılmaya başlanmıştı. Karne uygulamaları Norveç’te 1939 yılının Eylül ayında başlanmıştı ve tahıl, un, şeker, kahve ve çay kısıtlamaya tabi tutulan gıdalar arasındaydı (Foss, 1981, s. 8-13; akt. Bogomolov, 2015, s.4). Şeker kısıtlaması 1940 yılında İngiltere’de de başlamıştı ve savaş bittikten yıllar sonra 1953’e kadar kaldırılmamıştı. Sovyetler Birliği 1941’de, özellikle metropoliten bölgeler için karne uygulaması gerçekleştirdi. Avustralya’da şeker tayini 1943’te başlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde şeker, Pearl Harbor’ın [1941] bombalanmasından birkaç ay sonra başlayacak ve 1947’de kaldırılacak olan kısıtlananlar listesinde şeker ilk sıralardaydı.

Peki, bu kısıtlamalar altında, belli alışkanlıklar uygulanmaya devam edebilecek miydi? Mesela, bu şartlar altında reçel yapılabilir miydi? Bu soruları yanıtlamaya çalışan tarifler kitapları, insanların meyvelerin nasıl uzun ömürlü kullanılabileceği konusundaki bilgi ihtiyaçlarının büyüklüğünü de gösteriyordu. Bu yüzden kavanozların ağzını hava geçirmeyecek şekilde kapatan -ve bulunamayan- plastik bantlarla benzer işlev görecek malzeme önerileri de dönemin kitaplarında yer alabiliyordu (Thein, 2009, s.15). Bu çözümler, çeşitli yayın organları aracılığıyla, ev içi bilim uygulamalarıyla ev kadınlarına, -kendileri mutfak, tutumluluk ve ev ekonomisi cephesinin erleriymiş gibi- anlatıldı ve yayıldı (bknz: Kingsbury, C.M , 2010).  

Yokluk koşullarında ‘eski, güzel günleri hatırlatan’ tatlılar 

Julliane Solbraa-Bay’in 1942’de yayınladığı “Vi sylter tross alt – uten sukker [We’re making the jam after all – without sugar/ Yine de reçel yapıyoruz- şeker olmadan]” kitabı karne ve yokluk koşullarında neler yapılabileceğine dair bir kitaptı. Reçetelerin içeriğine, “daha az tatlı olan şeyleri sevmeye alışmak” ve ikame malzemelerle eski güzel günleri hatırlatan yiyecekler hazırlayabilmek temaları hakimdi. Ezilmiş patates yahut yulaf ezmesini kekin ana malzemesi olarak kullanmak; evdeki malzemelerle çırpılmış krema yapma yöntemleri, kavanozları hava geçirmemesi için eski bir parafinli bir mumu eriterek şişe kapağında kullanmak kitapta bulunan önerilerdendi (Thein, 2009; s. 15-6).

Julliane Solbraa-Bay, 1942, Norveç / “We’re making the jam after all – without sugar [“Yine de reçel yapıyoruz – şeker olmadan”]

İngiltere’de de, The Ministry of Food [Gıda Bakanlığı] bir yandan kek ve ekmekler için şalgam kökü ya da patates kullanılmasını teşvik ederken diğer andan kişilerin daha küçük porsiyonlarda öğünler hazırlamasını ve görece daha değerli gıdaların daha az tüketilmesini sağlamaya çalışıyordu (National Portrait Gallery, t.y.).

Marion White, 1945, ABD/ “Sweets without sugar [Şekersiz Tatlılar]

[Şekerden] başka, onun kadar enerji verici ve besin değeri yüksek tatlandırıcılar da mevcuttur: Bal, pekmez, mısır şurubu ve akçaağaç şurubu. Bu ikame gıdaları şeker yerine kullanmak için eski alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli ve eski tarifleri de yeniden ziyaret etmeliyiz. Karne ile verilen şeker sabah kahvesi ya da akşam çayı için yeterli olabilir. Ama asıl yokluk mutfakta, kendisinden tatlılar pişirmesi beklenen, ev hanımı tarafından mutfakta hissedilir. Bu yüzden, ikame gıdalar kullanmak zorundayız. (White, 1945, s.9-10)

Kraft Peynir Reklam Afişi, Women’s Weekly, 5 May 1945

“Tereyağı olmadan lezzetli sandviçler nasıl yaparsınız? Ağız sulandıran, bu lezzetli sandviçleri yapmak için 26 tereyağsız yöntem. İşin sırrı aşağıda gösterilen üç farklı tarifte: peyniri, bonoxlu [Kraft ürünü olan bir tür bulyon] peynir, Worcestershireli peynir. Bu karışımları sanki tereyağıymış gibi ekmekte kullanın, sonra önerilen diğer malzemeleri ekleyin.

Bilim insanları savaş komitesinde  

Karne uygulamaları israfı düşürmeyi ve “her şeyin kullanılmasını” hedefleyerek, kaynakların sürdürülmesinde halkı “ulusal çaba”ya dahil etmişti. Halkın, bu yeni sürdürülebilirlik anlayışını içselleştirebilmesi için kısıtlamalar ve teşviklerden başka, bazı ülkelerde sosyal bilimciler de sürece dâhil edilmişti. Örneğin, Amerika’da Margaret Mead, Kurt Lewin gibi antropolog ve sosyologlar et ve protein kıtlığına karşı yeme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirebilmek için Savunma Bakanlığı tarafından Committee on Food Habits [Yemek Alışkanlıkları Komitesi]’ne davet edilmişlerdi (Wansink, 2002, s.90). İlerleyen yıllarda, karne uygulamaları kimi ülkelerde savaşın sona ermesiyle beraber sonlandırılmamış, kimi gıdalar karne ile dağıtılmaya devam edilmişti.

Karneyle dağıtılan ekmek, 23 Temmuz 1946, İngiltere. (flashbak.com)

Gıda politikaları ve beslenme üzerine, Avrupa ve Amerika dışında da, savaşın diğer tarafında Japonya’da ve ya diğer Doğu Asya ülkelerinde gıda politikalarına dair çalışmaları incelemek elbette mümkün. Ben bugün tekrardan karne uygulamaları obeziteyi önleme ya da iklim krizi bağlamında önerilmekte olsa da, savaş ruhunu ve devlet müdahalesini çağırmadan farklı farklı deneyimlerden ilham ya da birtakım öğütler alabileceğimize inanıyorum. Bu dönemdeki kahve ikamelerinden ve suni kahvelerden kimilerinin savaş nostaljisi olarak hatırlanmak yerine karbon ayak izine alternatif olarak düşünülerek varlığını sürdürmesi güncel örneklerden biri olabilir.

Doğu Londra Bethnal Green’de, savaşın başlangıcında beri bulunmayan muzları bekleyen ve gülümseyen kadınlar. Seyyar tezgahta ayrıca pancar da mevcut, 1946, İngiltere. (flashbak.com)

Savaş bahçeleri projesi; pandemi gündemiyle beraber yeniden hatırlandı.  Benim içinse üzerine bastığımız zeminin kayganlığının farkında olmak, bir şeylerle sıkı sıkıya bağımlılıklarımızı sorgulamak, lezzet anlayışımız için daha farklı skalalar geliştirebileceğimizi fark etmek de olabilir belki…

*

(*) Bu yazıya, Defne Koryürek’in Konukevi sunumum sırasında kafeinli içeceklere alternatif olarak ya da karbonayak izini düşürme amaçlı “geçmişteki kahve alternatiflerine” bakma önerisi ilham verdi. Sonrasında yemekle ilgili bir yaz okulunda dinlediğim savaş dönemi gıda posterlerini inceleyen Europeana Collections 1914-1918 Projesi yazıda bahsedeceğim fikirlerin tohumunu attı. Sebep olanlara ve ilham verenlere teşekkürü borç bilirim. 

Kaynakça

Kategori: Hafta Sonu