Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona krizinde ev halleri

Korona krizi döneminde “Evdekal” durumu bizi ya ev ya hastane arasında seçim yapmaya zorunlu kılıyor. Şanslı orta sınıf bazılarımız panik halinin nesneleşmesi nedeniyle fiziki ve ruhi sağlığına odaklanırken (hayat yeni normale dönse de) bazılarımızın korku hallerinin nesneleşmesi  süreceğe benziyor. Evin kadın için anlamı toplumsal iş bölümü gereği her gün yaşamın yeniden üretildiği yerdir.

‘Hayat eve sığar mı?’ 

Ev; ekolojik bir ev dahi olsa dört duvar arasıdır. Gökyüzünü ancak pencereden ya da balkondan ve hatta en iyi ihtimalle bahçemizden görebiliriz. Çevresi yine sınırlıdır veya sınırlarla çevrilidir. Ev içinde kararların nasıl alındığı önemli bir gösterge de olsa, tahakküm altına alınanların yaşamı orada dört duvar arasında daha da çaresizliklerle doludur. Elbette sokağa çıkınca da bu dört duvar arası toplumsal değer yargılarıyla devam edebilir. Ancak buyruklarla dört duvar arasında kalmanın çaresizliğine bakalım isterseniz.

Ekolojide karasal ve sulak ekosistemler arasında ekoton dediğimiz geçiş zonları vardır. Buralarda farklı enerjiler birikir ve oluşmaya devam eder. Dokunulmadığı (sürülme ve çapalama gibi) sürece en muhteşem bitkiler orada yetişir. Kelebek, arı gibi çeşitli tozlayıcılar orayı daha sık ziyaret eder. Toplumsal açıdan bakarsak da insan ekosistemlerinde de ekotonlar mevcuttur. Hatta en yaratıcı kişilerin oradan çıkma olasılığı yüksektir. Çünkü sınırlarda tutunmak zordur. Her yönüyle dirençli olmayı da gerektirir.
Toplumsal cinsiyetin kadın aleyhine örüldüğü bir toplumda kadın açısından dört duvar arasındaki yalnızlık ise bunların hiçbirine uymaz. Çünkü orası özel alandır. Kamusal alandan yalnızca sınırlarıyla değil, bir de toplumsal değerlerle kadına zırh örülmektedir. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ benzeri söylemlerin kültürümüze dahi işlediğini anımsayalım… Özel alanda olanlar gizlidir kimsenin bilmemesi gerekir. Dolayısıyla ne kadar cesaretli olursa olsun yaşadıklarını dile getirebilen kadınlar çok sınırlıdır.

Her krizin toplumsal cinsiyet yönü vardır

1997 yılında patlak veren Asya krizi’nde Asya Kaplanları çökerken krizin faturasının kadınlara çıkartılmaya çalışıldığını dönemin feminist araştırmacıları ortaya koymaya çalışmıştır. Kadınlara ekonomik kriz döneminde, “Erkeklerinizin cinsel arzularını yükseltin ki; krizden çıkabilelim” çağrısı yapılabilmiştir. Sanki kadınlar fiziki ve duygusal yönden hiç etkilenmeyen yaratıklardır. İstatistikler, dünyanın farklı ülkelerinde ev içi şiddet vakalarının korona döneminde yüzde 20 ile 40 arasında artış gösterdiğini kaydediyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verilerine göre Mart 2020’de ev içi şiddet vakalarında Mart 2019’a kıyasla yüzde 38,2’lik artış olduğu belirtiliyor. Bu durum kriz dönemlerinde patriyarkanın köklerini daha da derine indirme fırsatıdır.

Sağlık sisteminin üzerine binen yük ve okulların kapanması sebebiyle hane içerisinde hastalar, yaşlılar ve engelliler dikkate alındığında bu olasılık fazlasıyla doğrulanmış olur. Kısacası çekirdek ailenin yükselişiyle ev, artık otantik ve romantik bir yer olmaktan çıkmıştır.

Hal böyleyken mahremiyet kalesi ev, toplumsal iş bölümü gereği erkekler için bir dinlenme ortamıdır. Ev kadınlar için yaşamın yeniden üretildiği alan olma itibariyle neredeyse 24 saat işin tükenmediği bir yerdir aynı zamanda. Ev-içi yaşam pratikleri, bulaşık/çamaşır/bakım/temizlik/yemek döngüsündeki yaşamın yeniden üretim etkinlikleri “çifte yük”tür. Türkiye’de ise kırsal kesimdeki kadının toprağa bağlı yaşam sorumluluğunu da dikkate alırsak sınıfsal duruma göre bu sayı neredeyse beş kata ulaşabilmektedir.

Evdekal olgusuna kadın düşünürlerin gözüyle bakış

Silvia Federici.

İtalyan özgürlükçü Marksist ve feminist Silvia Federici “Kapitalizm Yeniden-Üretim ve Karantina” adlı konuşmasında küreselleşmenin ve neoliberal politikaların esnek iş politikası üzerinde duruyor. Dolayısıyla ‘kadın en önce gözden çıkarılabilen gruptadır’ diyor. Kriz sonrası işe yeniden dönüşün daha da zor olması nedeniyle krizin ekonomik yükünü en fazla kadınların çektiğine işaret ediyor. Küresel kapitalizmde birçok işin (sendikasız vb) kadınsızlaştırıldığına da değiniyor. Kriz sonrası gıda ve üretim-tüketim zincirine de değinerek artık kentli kadının kırdaki kadınla gerçek bir bağ kurması gerektiğine işaret ediyor.

Trump rejiminde ekonomik ve sosyal krizler nedeniyle ABD’li feminist Rebecca Solnit, 7 Eylül 2020’da Guardian’da yayınlanan yazısında girişte, “Değişim mümkün olmakla kalmaz, artık bizi önüne katar götürür” diyor. Solnit ayrıca korona krizi nedeniyle “biz” tanımımızın değişebildiğini, benlik algımızın bizi saran dünyadan geldiği için yeni bir “biz” uyarlaması içerisinde olduğumuzun da altını çiziyor.

Hintli tohum özgürlüğü aktivisti ve ekofeminist Vandana Shiva ise bu dönemde hayatın yeniden üretimi kapsamında kadının üretimdeki bilgi ve becerinin küresel kapitalizm tarafından yok edildiğine bir kez daha parmak basıyor. Biyoçeşitlilik için yerele ve yerel bilgiye dönülmesi gerektiğine ve gıdanın laboratuvarlarda değil doğada duyu organlarımızla üretim yaparak üretim yapılması gerektiğine işaret ediyor. ‘Annelerimizin, büyük annelerimizin bize öğrettiği yöntemleri geri getirmeliyiz’ deyip kadının bilgi birikimine ve becerine itibar katmanın önemini vurguluyor.

Evdekal durumu her ne kadar ekonomik krizi tetiklediği görünse de toplumun evdekal pratiğiyle kadınsılaştırılmaya çalışıldığı ve edilgen kılınmaya çalışılacağı ortadadır. Feminizmin en önemli şiarının ise “özel olan politiktir!” olduğunu anımsayalım.

Dört duvar arasında yaşanan her şey aynı zamanda toplumsal alanın uzantısıdır ve politiktir. Günlük politikada ciddi bir yeri olmalıdır. Eril politikaların uzantısı nedeniyle evinde korku içinde yaşayıp üreten ekonomide kayda geçmeyen kadın emeği ve saygınlığı çeşitli açıdan vahim durumdadır. Korona krizinde bu durum tüm yönleriyle incelenmelidir.

Küresel ölçekte tanıklık 

Bu krizin sevindirici olan bir yanı var. Küresel ölçekte ilk kez bir kriz durumunda kadınlar kendi toplumsal cinsiyet analizlerini adım adım yapıyor ve kayda geçiriyor.

O halde ev ‘Oikos’ aynı zamanda yeryüzü demek. Yaşadığımız yerin/evimizin iyileşmesi  için erkeklere (eril yapılara) daha  fazla sorumluluk düşmektedir. Çünkü feminizm herkesi özgürleştirir. Ev içinde olup bitenler, kamusal alana taşınıp kolaylıkla tartışılıp herkesi her cinsi özgürleştirecek şekilde yasalara bağlanmalı. Korona krizi ve diğer krizlerde ev durumu romantik kılınamaz. Aborjin bir kadın arkadaşımın söylediği sözleri hatırlatarak sonlandırayım; “Evi biz sadece uyumak için kullanırız. Hatta hava iyiyse onu da yapmayız. Yıldızlara bakarak uyumayı tercih ederiz” 

Dolayısıyla benim için ev; kendimi güvende hissettiğim yer olarak bir kent bostanı, kolektif bir çiftlik, bir oikostur.  Yüz yüze ilişkilerle doğrudan demokrasinin yürütüldüğü bir yerdir!

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Avrupa rüyasının sonu mu?

8 Mayıs, Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Avrupa’nın yeniden doğuşunu simgeleyen gün.

7 Mayıs 1945’te Alman Genel Kurmay Başkanı General Alfred Jodl’un Almanya adına kayıtsız şartsız teslimiyet belgesini imzalamasıyla Nazi rejimi fiilen ortadan kalkmış, Japonya’da hala devam eden savaş o gece yarısından itibaren Avrupa’da sona ermişti. 8 Mayıs, sadece Avrupa’da yaklaşık 6 yıldır süren  ve milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşın bitmesini değil Avrupa tarihinde bir örneğini daha görmediğimiz bir ülkeler arası savaşsızlık döneminin başlangıcı sayılır.

Yugoslavya’nın parçalanması ve bu ülkenin eski topraklarında yaşanan trajik çatışmaları saymazsak tam 75 yıldır Avrupa ülkelerinde yaşayanlar bir düşman askerinin topraklarına fiilen saldırmadığı bir barış dönemi yaşamaktalar.

Bu savaşsız 75 yılda her iki dünya savaşından gereken dersleri çıkartmışa benzeyen Avrupa halkları Avrupa tarihinde benzeri görülmemiş bir süreç başlattı. Önceleri sadece altı devletin bir araya gelmesiyle kurulup 27 ülkeli bir yapıya doğru evrilen Avrupa Birliği ulusötesi ilk siyasi örgütlenme olarak tarihte yerini aldı.

Avrupa Birliğinin çekirdeği Çelik ve Kömür Birliği olarak atılmış olsa da bu gönüllü bir araya gelişin ana fikri öncelikli olarak barıştır. 2. Dünya Savaşı’nın getirdiği korkunç yıkımın tekrarlanmaması için çareler aranırken aralarında yüzyıllara dayanan dinsel, etnik, kültürel düşmanlıklar bulunan Avrupalılar savaşı doğuran nedenleri ortadan kaldırmak arayışıyla barış fikri etrafında yepyeni bir perspektifle  bir araya geldiler.

Avrupa fikrinin savunucularından filozof Edgar Morin’in dediği gibi bireylerin ve toplulukların farklı kimliklerini baskılamak yerine, onları tanımak ve gelişmeleri için elden gelen her şeyi yapmak gerekmekteydi.

Bu amaçla Avrupalı düşünürler ve siyasetçiler yepyeni bir Avrupa projesi ortaya attılar.

Edgar Morin bu ulusötesi projeyi şöyle anlatıyor:

Öncelikli hedefler açıktır: Avrupa halklarına barış güvencesini vermek, bir dizi karşılıklı talep ve hınçtan oluşan devreyi kırmak, dünya genelinde barış koşullarına kavuşulamamış olmasının yol açtığı ortamın tehdit ettiği henüz güçsüz demokrasileri sağlamlaştırmak. Bu hedeflere ulaşabilmek için, ulusal devletleri mutlak egemenler haline getiren aşırı güçlenmenin yarattığı yıkıcı etkileri görebilmek gerekmektedir.”

Birleşmiş Avrupa için atılan adımlar soğuk savaş yıllarının zorlayıcı atmosferinde başladı, detente döneminde ve takip eden  Demirperde’nin yıkılışı sonrası günlerde bir çok zorlukla karşılaşmasına rağmen bugüne kadar gelebildi.

Avrupalı kimliği

En az üç kuşak, atalarının hayal bile edemeyecekleri şekilde ölüm ve açlık tehdidinden uzak, görece bir barış ve refah dönemi yaşadılar. Yaşadıkları şehirlerin bombalanmadığını, ülkeler arasındaki fiziki sınırların anlamsızlaştığını gördüler. Kültürel, dilsel, dini, etnik  farklılıkların kendi yaşamları için  tehdit değil, bir zenginlik oluşturabildiğini anladılar.

Bu anlayışla oluşturulan Avrupa Birliği projesi, ulus devletlerin birçok sorunun kaynağı olduğunu savunan ve yeni bir anlayışla oluşturulacak ulusötesi yapılanmalarla ulus devletlerin aşılması zamanının geldiğini düşünenler için heyecan verici bir deneyimdir. Avrupa Birliği içinde sınırlar ortadan kalkmış, ortak güvenlik sağlanmış, ortak yasama organları oluşturulmuş, ortak para birimine geçilmiş, bir Avrupalı kimliğinin oluşması yolunda önemli adımlar atılmıştır.

Bütün bu görüntüye rağmen ortada tozpembe bir görüntü çizmek ne yazık ki pek kolay değil. Avrupa Birliği projesini Avrupa siyasi tarihinin en heyecan verici başarı hikayesi olarak görenlerin yanında, AB’nin bir başarısızlık hikayesi olduğunu savunanların argümanları da pek yabana atılır gibi değil.

Birleşik Krallık’ın kendi iradesiyle Birlikten çıkışı Avrupa Birliği’ne  şüpheyle yaklaşımın en açık tezahürü oldu. Kuşkusuz ulus devletlerin kendi irade ve varlıklarını kısmen de olsa ulusötesi bir yapıya devretmeleri kolay olmuyor. Ulus devletlerin siyasetçileri ve bürokratları ellerine fırsat geçtikçe iktidar paylaşımına engeller çıkardılar. Kolaylıkla çözülebilecek bazı meseleler kördüğüme dönüştürüldü. Başlangıçta yeni projenin motoru olan ortak heyecan giderek yerini kuşkulara bıraktıkça halkların Avrupa Birliği’ne olan güveni de sarsılmaya başladı.

2008 finansal krizi esnasında üye ülkelerin yaşadıkları sıkıntılar ve Birliğin zengin ülkelerinin tepkileri güven bunalımının belki de ilk işaretlerini vermişti. Mülteci krizinin yarattığı çaresizlik ve ardından korona salgınının doğurduğu acz ve içe kapanma hali Avrupa projesinin yeniden düşünülmesinin zamanının geldiğini gösteriyor. Özellikle pandemiye son derece hazırlıksız yakalanan ve ortak bir sağlık politikasından yoksun Avrupalı yöneticilerin çözümü kendi sınırları içinde aramaya çalışmaları, Birleşik Avrupa fikriyatının öncülerini herhalde büyük bir düş kırıklığına uğratmıştır. Mülteci akımı nedeniyle sorgulanmaya başlayan ulusal sınırlar pandemi günlerinde sadece Avrupalı olmayanlara değil, komşu AB ülkesi  vatandaşlara karşı bile iyice tahkim edilmiştir.

Üstelik her sene Avrupa günü olarak kutlanan 9 Mayıs’ta bile kapalı olan ulusal sınırların ne zaman açılacağı da belirsizdir.

Yeni tehditler, yeni imkanlar

75 yıl önce barış arayışıyla başlayan Avrupa rüyasının sona erdiğini ilan etmek için fırsat kollayanların biraz daha beklemeleri gerekiyor. Öngörülmeyen kriz anlarında içe kapanarak çözümü ulusal ölçekte aramak başka çözüm imkanları olmadığı anlamına gelmiyor.

Kuşkusuz yaşadığımız günün dünyası 75 yıl öncesinden çok farklı.  Şimdilerde yeni tehditlerle yüz yüze olduğumuz kadar yepyeni imkanlara da sahibiz. Başta iklim krizi ve onun yol açacağı iklim mültecileri, gıda güvenliği, gelir adaletsizliği, yeni salgınlar gibi devasa sorunlarla baş edebilmek ve gezegenimizde barış ve refahı sürdürülebilir kılmak için ulus devletlerin içlerine kapanmalarının çözüm olmadığı bugün daha iyi görülüyor.

Yeryüzünde refah ve barış için karşılıklı anlayış, işbirliği ve dayanışmanın önemi daha iyi anlaşılıyor.

Korona salgınını dehşet içinde yaşamakta olan ve yaklaşan iklim felaketini ensesinde hisseden dünya yeni arayışlara girdiğinde, halklarına son 75 yılı savaşsız yaşatmış olma deneyimiyle Avrupa iyi bir örnektir.

Tarihinden gelen sorumluluğu, ekonomik gücü ve entelektüel birikimiyle Avrupa yeni dönemde daha yaşanabilir bir gezegen için öncülük edebilir.  Bu nedenle Birleşik Avrupa projesini tekrar düşünmek ve yepyeni bir anlayışla yeniden tasarlamak iyi bir başlangıç olabilir.

*

Not: Bütün bunları konuşurken Avrupa – Türkiye ilişkisini geçmişin yanlışlarından dersler çıkartarak ve karşılıklı önyargıları ardımızda bırakarak tartışmayı gündeme alma zamanı geldi.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Normale dönüşte kömüre hayır

Tüm dünyayı son üç aydan bu yana etkisi altına alan Covid-19 salgını çok sayıda ülkede uygulanan katı karantina nedeniyle enerji tüketiminde büyük düşüşlere neden oldu. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) 2020 yılının ilk üç aylık enerji talebindeki azalmanın alışılmadık boyutlara ulaştığını ve 2020 yılı için emisyonlarda toplam %8’lik bir düşmenin olacağını söylüyor. Başta kömür, petrol ürünleri olmak üzere fosil yakıt tüketimindeki azalma dünyanın birçok bölgesinde daha birkaç ay öncesi ile karşılaştırıldığında hava kalitesinde inanılmaz boyutlarda düzelmelere yol açtı. Özellikle ulaşım sektörü üzerindeki sert kısıtlamalar petrol tüketimini düşürürken, elektrik talebindeki düşme de kömürlü termik santrallerden elektrik üretiminin düşmesini sağladı.

Ancak bilim insanlarına göre bu durum kısa süreli olacağı için küresel iklim değişikliği üzerine olumlu bir etkisi olmayacak. Şimdiden  Çin’den gelen son görüntüler, özellikle elektrik gereksiniminin büyük bölümünü kömürlü termik santrallerden karşılayan bu ülkede karantinanın sona ermesi ve ‘normale dönüş’ ile birlikte hava kirliliği yeniden eski boyutlarına dönmeye başladığını gösteriyor. Küresel iklim krizini önlemek için fosil yakıt tüketimini kalıcı olarak bırakmak şart ve bu pandemi günlerinde yaşananlar da bunu ispatlıyor.

Dünyada kömür talebi; 1971-2020 (Kaynak: https://www.iea.org/reports/global-energy-review-2020/coal#abstract)

Salgın sırasında yaşananlar

Bu dönemde Çin dışındaki ülkelerde düşen elektrik talebini rüzgar, güneş, hidroelektrik gibi daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlama eğilimi, fosil yakıtların kullanımına bağlı emisyonların düşmesine ve hava kalitesinde iyileşmeye yol açtı. IEA’nın 30 Nisan’da yayınladığı son rapora göre Çin, ABD, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Hindistan ve Japonya’da pandeminin görüldüğü yılın ilk üç aylık bölümünde geçen yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında; çok büyük kısmı elektrik üretiminde kullanılan kömürün talebinde %9 ile %25 arasında düşme görüldü. Birincil enerji talebinin %60’a yakınını kömürden sağlayan ve dünya tüketiminin yarısından fazlasının yapıldığı Çin’de bu oran %9’lar düzeyinde kalırken AB ülkelerinde ise %20’e kadar tırmandı.  IEA 2020’nin tamamında tüm dünyadaki kömür talebindeki düşmenin; özellikle bu dönemde termik santrallerin talebinin düşmesine bağlı olarak %8’lik ortalamada kalacağını tahmin ediyor. Buna karşılık özellikle AB ülkelerinde yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminin Covid-19 salgınından etkilenmediği IEA tarafından belirtiliyor.

Tüm dünyada 2020’nin ilk üç ayında geçen yılın aynı dönemine göre yeni rüzgar ve güneş enerjisi santrallerinin de devreye girmesi ile elektrik üretimi %1.5-2 arttı. Ayrıca tüm dünyada düşen elektrik üretimi içindeki yenilebilir enerji kaynaklarının payı tam kapasite ile üretime devam etmesi nedeniyle yükseldi. Bu pay 2020’nin ilk üç ayında %28 oldu. 2019’un aynı döneminde ise bu oran %26 seviyelerindeydi. Artış daha çok AB ülkelerindendi. Saatlik temel değerlendirmelerde de elektrik talebinin 2019 ilk üç ayına göre daha fazla yenilenebilir kaynaklardan karşılandığı görülüyor. Başta Almanya, Avusturya, İtalya gibi ülkelerin pandemiden sonra kömürlü termik santralleri zorunlu kalmadıkça çalıştırılmayacakları tahmin ediliyor

Türkiye’de ne oluyor?

Başta AB ülkeleri olmak üzere düşen elektrik talebini daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayıp bu kaynakların tüketim içindeki payını korumak için kriz sonrası bu kaynaklara dönük yatırımlarını artırırken, ülkemizde ise halen kömürlü termik santrallerin sayısını ve üretim içindeki payını artırma politikası merkezi yönetim tarafından inatla sürdürülüyor. Üstelik yeni yapılacak kömürlü termik santrallerin meslek, çevre örgütleri ile bölge halkının pandemi günleri nedeniyle çalışmalarının kısıtlandığı bir dönem yapılmak isteniyor. Bunlardan Çanakkale’nin Yenice ilçesi Çırpılar mevkiinde kurulmak istenen kömürlü termik santralin ÇED olumlu kararı tüm zorluklara rağmen TEMA Vakfı’nca açılan dava sonucu mahkeme tarafından iptal edildi. Eskişehir’in Alpu Ovası’na kurulmak istenen kömür ocağı ve termik santral için ise açılan davalar sürüyor. Ama bu pandemi günlerinde acele ile kurulmak istenen bir başka kömürlü termik santral haberi Denizli’den geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı herkesin dikkatinin Covid-19 salgını üzerinde olduğu bir dönemde Avdan Termik Santrali için ÇED olumlu kararı verdi. Pandeminin yarattığı tüm zorluklara rağmen içinde Denizli Tabip Odası’nın da yer aldığı meslek odaları ve sivil toplum örgütleri bu kararı mahkeme taşımaya hazırlanıyorlar.

Türkiye’nin 2019-2020 Mart ve Nisan Ayı Elektrik Tüketimi (Kaynak: https://www.iklimhaber.org/covid-19-elektrik-tuketiminde-carpici-dusus/)

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre dış ortam hava kirliliği, tüm dünyayı ayağa kaldıran Covid-19 pandemisinden çok daha fazla canı, üstelik her yıl bizden koparıyor.  Dünyada her yıl dış ortam hava kirliliğinin yarattığı sağlık sorunları nedeniyle 4.2 milyon kişi yaşamını yitiriyor. Her on kişiden dokuzu DSÖ’ye göre kirli hava soluyor. Hava kirliliğinin neden olduğu en önemli sağlık sorunlarının başında inmeler, kalp hastalıkları akciğer kanserleri, akut ve kronik akciğer hastalıkları geliyor. Yine örgüte göre hava kirliliğinin nedenlerinin başında fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkan SO₂, NO₂, ve partikül maddeler geliyor. Üstelik fosil yakıtların tüketilmesi sadece hava kirliliğine değil, küresel iklim krizine de neden oluyor.

Küresel iklim krizinin dünyamız için yıkıcı sonuçları, artık adeta bir adım uzaklıkta. Bu salgın günleri, çözüm için yapmamız gerekeni tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gösterdi: Fosil yakıtları bir an önce terk etmek. Üstelik yaşadığımız bu günler temel enerji gereksinimimizi büyük oranda yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayabileceğimizi de ispatladı.

Peki, yapabilir miyiz? Bu açık çözümü kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin içinde ve üstelik neo-liberal politikalarla ve politikacılarla gerçekleştirmek imkansız. Yeni bir sistem; insana ve çevreye saygılı, eşitliği hedefleyen yeni bir yaklaşım gerekiyor; bir an önce…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

9 Mayıs Avrupa Günü kutlu olsun!

“Avrupa Günü” varlığını 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman‘ın verdiği bir kanun teklifine borçlu. Avrupa’da barışçıl ilişkilerin kalıcı şekilde kurulmasını ve bunun daha örgütlü olmasını amaçlayan bu kanun teklifi, “Schuman Bildirisi” olarak da biliniyor. Avrupa Birliği olarak kabul edilen örgütlenmenin kurucu yapı taşı olarak görülüyor. 1985 yılından beri çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Avrupa Birliği’nin kuruluşuna yol açan siyasal süreç dünya savaşlarının bir sonucuydu. Kalıcı bir barış hedeflenmişti. Tıpkı BM‘nin, UNESCO‘nun kuruluşunda olduğu gibi. Ancak felaketten çıkarılan dersler kimi zaman unutuluyor. Ya da zaman içinde amaçlar değişiyor.

Günümüzde de Merkel, Macron gibi Avrupalı liderler de salgının yarattığı travmadan söz ediyorlar ve sıklıkla dünya savaşlarına referans veriyorlar. Felaketin büyüklüğüne işaret etmek için.

Avrupa Birliği’nin kökenleri hakkında düşündüğümde bu mesajlarda ifadesini bulan yıkım ve felaketlerden daha fazlası olan bir şeyler hayal ediyorum. Sanki bilinçaltında da bir şeyler daha varmış gibi geliyor bana.

Başa mı döndük?

Yaşadığımız salgın koşulları ile toplu katliamları,  yıkımları getiren dünya savaşları arasında felaket olmaktan başka nasıl bir benzerlik olabilir?

Şunu düşünüyorum: Acaba savaş öncesi koşullarla da bir ilişki mi kuruyorlar? Vermek istedikleri mesaj bu olmasın?

Dedim ya, benimkisi bir hayal. Ama dünya savaşları da durup dururken olmadı.  Nedenleri vardı.

Yaşanan felaketlerden sonra bir ders çıkarıldı ve politik bir kırılma yaşandı. Küresel felaketlere yol açacağı belli olan neoliberal sistem de bu kırılmanın kırılmasıydı.  İşte bu yüzden acaba diyorum, buna mı işaret etmek  istiyorlar: “Uluslararası bir dayanışma ile yeni bir düzen kurmaya çalıştık.  Ama başaramadık. Benzer koşullara geri döndük…”  

Bu sözleri ne zaman duysam benim zihnimde beliren soru bu. Dünya savaşlarını yaratan koşullar ile bugün arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Neoklasik dünya, kimlikleri hazır yapımlara dönüştüren milliyetçilikler, ulusdevletleşme biçimi ile, bugünün neoliberal koşulları arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Milliyetçilik, Nazizm, Faşizm neoklasik dünyanın çelişkileri, şiddeti başka formlar kazanmış olsa da, hayaletler olarak geri döndüler. Üstelik de daha da kalıcılaşmış ve güçlenmiş bir şekilde.

Bugün bu neoklasik dünyanın kavramlarını kullansak da, kullanmasak da, kapitalist modernleşmenin o eski mantığı ve işleyişi kimi yerlerde Avrupa Birliği içinde dahi yeniden hortlamış gibi gözüküyor. Aynı Türkiye’de olduğu gibi bağımlı bir kültürel politik alan, filantropi alanına sıkışmış ve izole olmuş entelektüel üretim, imtiyazcı piyasa aktörlerine bırakılmış bir ekonomi… Her ne kadar laiklikten falan söz edilse de kamusal alan her koşulda sekülerleşmiş değil. Neoklasik dünya bütün vahşi şiddetiyle günümüze uzanmış durumda.

Neoklasik ulusdevletler sınıfsal çelişkileri perdeleyerek, iktidarla kültürel politik alanı örtüştürerek  kapitalist modernleşmenin “normal”ini temsil ediyorlardı. Günümüzün neoliberal koşulları da benzer bir “normal”i üretiyor.

En azından Türkiye gibi otokratik yönetimlerde durum böyle.  

Eğer burada bir bulanıklık varsa, işte bu da tam neoklasik dünyanın sorunu. İmgesel olanla onun yerine geçen model, yani devlet kimliğinin temsili birbirine karışması değil miydi geçmişteki çelişkileri yaratan sorun? İnsan haklarının çiğnenmesine, hukukun yokluğuna da yol açan bu değil miydi? Neoklasik dünyanın, kapitalist modernleşmenin hazır yapım imgelerinin hayatın yerine geçmesi değil miydi? Ya da bağımsız kamu politikalarının, entelektüel üretimin bastırılması, yokluğu?  Neoklasik dünya da bir bulanıklık ile kurulmuştu, imgeyle hazır yapımların, yani modellerin karışımı üzerine.

‘Şiddet kurumları’

Türkiye’nin neden Avrupa Birliği’ne kabul edilmediğini -ya da bunun neden bir hayal olmaktan öteye gidemediğini- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk cuma namazında okuduğu hutbe gayet güzel açıklıyor: Bir topluluk adına veya kendi adına nikahsız birliktelik ve eşcinsellikle ilgili düşüncelerini paylaşması elbette ki hakkı. Onun bu görüşlerine katılınmasa da, ifade edilmesine karşı çıkılamaz. Ancak Erbaş bu sözleri devlet adına dile getirdiğinde yaptığı bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez‘in söylediği gibi “Allah adına konuşmak” oluyor.

Peki inanç konusu böyle de Türkiye’de seküler gibi gözüken alanlarda da benzer bir durum yok mu?

Türkiye’de kimi yerlerde, üniversitelerde bilim de giderek devletle iç içe gelmedi mi? Agamben‘in son makalesinde söylediği gibi dindışı olanın bir iktidar biçimi olduğu sürece rasyonel bilimsel bir talep değil, bir kült pratiği halini aldığı aşikar. Bilimin iktidar üzerinden inşası, canlıları ve cansızları, insanları ve insan olmayanları nesneleştiren bir eylem şekli.

Neoklasik dünyanın temsil çelişkisi de burada: İmgelerin hazır yapımlara dönüştürülmesi. Yani şiddet. Eğer bu şiddetle baş edilemiyorsa ortaya kafa bulanıklığı çıkıyor. Yani sınıfsal çelişkilerin inkar edildiği proto faşist kamu düzenleri. Türkiye’de olduğu gibi, bir tarafta bürokratik bilgiyi üreten şiddet kurumları. Diğer tarafta bu şiddete karşı korunaklı alanlar yaratan popülist siyasal kurumsallıklar.

Hayatın yerine geçen bir temsil. Türkiye’de siyaseti  sınıfsal çelişkinin inkarı koşullandırıyor.

Türkiye de bu yolda hızla ilerliyor.  

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

2070’de 3.6 milyar iklim mültecisi

Uzun bir yazının özeti ile başlayayım: Ülkemizde ve dünyada bilim gazeteciliğine acilen ihtiyacımız var. Aksi halde kendisini bilimsel hissettiren iyi veya kötü niyetli birçok yazı ve haber ile boğuşarak doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışacağız. Özellikle de iyi niyetle yapılmış haberlerin bilimsel içeriği çok daha iyi anlamalarına gerek var. 

Geçtiğimiz hafta saygın bilimsel dergilerden Proceedings of the National Academy of Science’da bir makale yayımlandı. Temelde bu makalenin konusu çoğu haber kanalının dikkatini çekecek biçimdeydi: Eğer böyle gidersek, 2070 yılında 3,5 milyar insan iklim açısından yaşamaya uygun koşullara sahip olmayan yerlerde yaşamak zorunda kalacak. Çoğu haber kanalı da bu makaleyi benzer şekilde duyurdu, çünkü bugünkü dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 50 yıl içerisinde yaşanmaz hale gelecek yerlerde yaşayacaksa, bunun haber değeri vardır.

Yalnız bu haber bu biçimde sunulduğunda hemen tepkiler de gelmeye başlar, özellikle de iklim değişikliği karşıtlarından: “Gene abartıyorsunuz”, “50 yıl içerisinde dünyanın yarısının yaşanmaz hale gelmesi komik bir iddia”, “Olası senaryolar arasında en kötüsünü seçiyorsunuz, halbuki makalede çok daha olumlu iki senaryo daha var, onların sonuçlarını neden kullanmıyorsunuz?” v.b.

Konuya uzak ve olayı sadece basından takip eden biriyseniz bu yorumlarda hemfikir olmanız da gayet kolay. Doğal olarak en kötüyü düşünmek istemiyoruz, çoğumuz “yok mu bunun bir orta yolu?” diyenlerdeniz. İşte tam da bu nedenle bilimin anlaşılır bir dille ve doğru olarak anlatılması son derece kıymetli.

Afrika’nın Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor

Şimdi gelelim konumuz olan makaleye. Öncelikle, dünya nüfusunun nasıl ve nerede artacağına dair ortaya atılmış görüşler var.  Bu görüşleri değişik başlıklar altında sınıflandırmak mümkün, bilim insanları da son senelerde gelecekle ilgili öngörüleri bu şekilde sınıflandırıyorlar. Ekonominin hızlı gelişmesi, yavaş gelişmesi, küreselleşme, kaynak kullanımı, eğitim gibi değişik unsurları hesaba katarak bugünden 2100 yılına kadar toplum yapısının nasıl değişeceğini ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu öngörülere göre insan nüfusu da  2070 yılına kadar hiç artmayacak olsa 7,8 milyar olacak, böyle artmaya devam ederse de 11,14 milyarı bulacak. Olası artışın da en başta Afrika’da gerçekleşmesi bekleniyor. Yani Afrika’nın nüfusunun bu yüzyılın sonuna dek Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor.

İkinci önemli konu ise insanların hangi sıcaklıkları sevdikleri ile ilgili. Bu makalede yapılan çalışma bundan 6 bin sene önce insan yoğunluğunun hangi iklim koşullarında yaşadığını, 500 sene önce nerede yaşadığını ve günümüzde nerede yaşadığını hesaplıyor. Bu hesaba göre de insanlar senelik ortalamanın 11-15 derece arasında olduğu bölgeleri tercih ediyorlar. Bu sayının biyoloji ya da fizyolojiyle bir alakası yok. Sadece, bizim yetiştirdiğimiz bitki ve hayvanlar ile biz  bu sıcaklıkları tercih ediyoruz.

Doğal olarak, insan nüfusunda ciddi artış beklediğimiz tropik bölgelerin ortalama sıcaklığı 11-15 derece aralığının çok daha üzerinde. Yani, hiç küresel ısınma olmasa bile, dünyadaki insan nüfusunun giderek artan bir oranı 11-15 derece aralığından daha sıcak bölgelerde yaşamaya başlayacak, çünkü nüfus oralarda daha fazla artıyor.

İklim modellerinin önemi

Bir de bu problemin üzerine iklim krizi biniyor. Dünyanın her bölgesinde sıcaklık rejimi değişiyor. Dolayısıyla, bugün 11-15 derece aralığında olan yerler bile gelecekte daha yüksek sıcaklıklara kayıyor. Ama sıcaklığın gelecekte ne kadar artacağını nasıl öngörebiliriz? Bunun için iklim modelleri kullanıyoruz. İklim modellerinin de en temel girdisi gelecekte atmosferde olmasını beklediğimiz karbondioksit oranı.

Gelecekte atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını tahmin edebilmek çok zor bir problem olsa da gelecekte ne kadar karbondioksit olacağını söyleyecek olursak, atmosferin ortalama sıcaklığını hesaplayabilmek fazla zor değil. 1896 yılında bir İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius ilk defa bu hesabı yapmış, bugün de gelişmiş teknikler, bilgisayarlar ve hesaplama yöntemleri kullandığımızda da aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bilim bu konuda yeterli bilgiye sahip. Atmosferde yaklaşık 550-600 ppm oranında karbondioksit olursa, atmosfer 1750 yılına göre 5-6 derece ısınır.

Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı 418 ppm ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2 – 3 ppm artıyor. Bu artışın engellenmesi için uluslararası anlaşmalar yapılıyor. Bunların en yenisi olan Paris Anlaşması’na tüm devletler tamamen uysalar bile küresel ortalama sıcaklığın 3,0 – 3,5 derece arasında artması bekleniyor. Yani herkes kurallara uyacak olsa karbondioksit salımlarının ne kadar azalacağını biliyoruz. Buradan 2070 yılında atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını hesaplayabiliriz, bu değeri kullanarak da sıcaklığın ne kadar yükseleceğini anlarız. Bilim insanlarının “Her Şey Şimdiki Gibi Devam Ederse…” (Business as Usual) dedikleri senaryo, yaklaşık olarak buna yakın bir değer veriyor bize. Bu senaryoya göre 2070 yılında ortalama sıcaklığın 3,2 derece artacağı düşünülüyor.

Tüm bu verileri topladığımızda da 2070 yılında 2,7 – 3,6 milyar insanın yukarıda söylediğimiz 11-15 derecelik sıcaklık aralığında yaşayamayacağını görebiliyoruz. Burada da belirsizlik toplam insan nüfusu tahmininden kaynaklanıyor, en alt değer olan 8,2 milyarı alırsak 2,7 milyar insanın, en üst değer olan 11,14 milyarı alırsak da 3,6 milyar insanın 11-15 derece arasındaki sıcaklık bandının dışında yaşamak zorunda kalacağını görüyoruz. Bugün bile bakacak olsak, bu sınırlar arasında yaşayan insan sayısının 1 milyarın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hem o bölgelerdeki aşırı nüfus artışı, hem de iklim krizi eklendiğinde 3,6 milyar insanın hayatının çok zorlaşacağını görebilmek pek de zor değil.

Biliyorum sizleri çokça sayıya boğdum ve çoğumuz sayılardan fazla hoşlanmıyoruz. Ama ne yazık ki bilim için sayılar çoğunlukla vazgeçilmez. Ancak bu sayıları kullanarak gelecekte mücadele etmemiz gerekecek olan problemleri görebiliriz. İklim kuşakları kutuplara doğru kaydığında bugün 11-15 derece kuşağında olmayan çok sayıda bölge artık bu aralığa girmeye başlayacak. Bu da beraberinde göç sorununu gündeme getirecek. Özellikle de bu bölgelerdeki nüfusun azalma trendinde olduğu düşünülecek olursa çözümler de kolayca görülmeye başlanabilir. Yeter ki biz sorunlara değil çözümlere odaklanmaya başlayalım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona, biz ve gelecek-2

Bir önceki hafta, somut iki örnek olay üzerinden, küresel salgın ve kırımla ilgili ortaya çıkan yeni durumu ve boyutlarını, bizi nasıl bir yakın geleceğin beklediğini ya da bekleyebileceğini düşünmeye ve tartışmaya başlamıştık. Ancak sorunların oluşturduğu yumak, gerçekten çok fazla boyutunu birden aynı anda dikkate alarak değerlendirmeyi gerektiren ve geleceğe yönelik öneri geliştirmeyi güçleştiren yeni bir durum yarattı.

Aslında, dünyayı radikal bir biçimde değiştirdi. Kapitalizm, belki alıştığımız biçimleriyle geri gelmeyecek?

Değişimi ve nereye doğru yönelebileceğimizi değerlendirebilmek için hem içinde bulunduğumuz durumu doğru ve olabildiği kadar çok boyutu dikkate alarak hem de geleceği, yani bilinmeyeni, bir yandan olabilirlik/ yapılabilirlik çerçevesinden bir yandan da olmasını zaten istediğimiz ve olması için uğraş verdiğimiz politik-ideolojik –ekolojik düşünceler çerçevesinden bakarak düşünmek durumundayız. (Geliştirilebilecek öneriler, elbette bizler tarafından uygulanamayacak; ama geleceğe nasıl yöneleceğimiz ve gelecekle ilgili bakışımızı nasıl biçimlendirebileceğimiz bakımından düşündüklerimizin, yol gösterici bir işlevi olacaktır.)

Sol, ekolojist veya yeşil, demokrasinin geliştirilmesi için yaratıcı çabalar gösteren ve özgürlüklerin genişlemesiyle kamusal alanın ve kamusal alandaki yaşam deneyimlerindeki (gönüllü) müştereklerin keşfedilebilmesinin iyi bir arayış olduğunu düşünen bir bakış açısını, nasıl bir değerlendirme matrisiyle kavrayabiliriz? Nasıl bir gelecek, nasıl bir toplum, nasıl bir kent ve nasıl bir insan/ özgür birey ve nasıl bir ekolojik var olma biçimi, tarımda ve imalat sanayinde, hizmetlerde, nasıl bir üretim/ ne kadar üretim ve ne kadar teknoloji vb. konularında ne düşüneceğiz?

Küreselleşmiş bir dünyada gelişen bu büyük felaket, yani hem insan açısından ortaya çıkan kırım, hem de, büyük ekonomik kriz, ülkeleri içe kapanmaya ve ulus-devlet fikrine geri dönmeye yönlendirebilir. Bu da milliyetçilikler, yabancı düşmanlığı ve göçlere/ mültecilere karşı kapıları daha sıkı kapatmanın ve ayrımcı politikaların gelişmesi anlamına gelecektir. Avrupa’nın bazı ülkeleri, bunu zaten deneyimlemeye başlamış durumda…

Salgınla baş etmeye uğraşırken, kararların ulusüstü ya da uluslararası örgütler/ kurumlar ve ulus-devletler ölçeğinde merkezileşme ya da yerelleşme eğilimleri, yönetim birimlerinin federal ve özerk yetkilerini kullanarak ülke, kentsel bölgeler ya da kent yönetimi düzeylerinde uygulayacakları strateji ve taktikler ve ortaya çıkabilecek çatışmalar bakımından birçok şeyi bir arada düşünmek gerekiyor.

Önce, böyle bir küresel salgın ve kırım durumunda, örneklerde ortaya çıkan boyutların ve çıkabilecek sorunların ve durumun ana hatlarına bakalım:

Sağlık açısından, belirli bir risk aralığında ölümcül olabilecek bir sorun üzerine düşünüyoruz. Sonuç olarak, ölüm-dirim arasında bir yerde bulunacağı düşüncesiyle titizlikle önemseyerek karar almak (ya da politika veya strateji önerileri geliştirmek) zorundayız. Salgının ve kırımın küreselleştiği bir durumda sorunun/ durumun boyutlarına ve her boyuta ait niteliklerin neler olabileceğine/ ya da gelecekte nasıl olması gerekebileceği üzerinde, geniş bir çerçevede düşünmeliyiz. Birçok cepheden birden bakarken hangi boyutları bir arada veya ayrı ayrı ele almak gerektiğine karar vermeliyiz:

Yeni durumla ilgili politika önerisi geliştirebilmek için mevcut politik duruma bakmalıyız. Mevcut iktidarın, uluslararası ve ulusal politikalarına, demokratik, çoğulcu ve katılımcı sistemleri uygulayan anayasal düzenlemeler olup-olmadığı veya otoriter ve göstermelik, tabela kurumlarıyla çalışan anayasal düzenlemeler vb. mi olduğu bakımlarından yaklaşabiliriz.

Uluslararası politika 

Uluslararası federatif ilişkilere ve ulusüstü kurumlarla ilişki boyutu bakımından (uluslararası politika/UA P), kapitalizmin kurallarının sıkı ve katı bir biçimde korunması, salgının ve kırımın sermaye sahiplerini daha da güçlendirme ve ekolojik kriz sonuçlarını görmezden gelme eğilimi güçleniyor olabilir. Dünyada uluslararası ilişkilerin, umursamaz ve bencil/ hegemonyacı bir politik ortama doğru gelişmesi de söz konusu olabilir, kırımı bencil olmayan ve eşitlikçi dayanışma ağlarıyla onarmaya ve ekolojik dengelere duyarlı olmaya çalışan federatif yapıların gelişmesi de…

Ulusal Politika 

Ulusal ölçek (ulusal politika/ U P) ve kamu yönetimi boyutu bakımından da demokratik yönetimler veya otoriter yönetimlere doğru gelişmeler olasıdır. Bu farklı kategorilerde, daha da ayrıntılı tutum farklarını analize dahil edilebiliriz:

Demokratik yönetimlerde, ortak bir oydaşmaya dayalı sonuç elde etmek ve uygulamak yönelimli kamu yönetimleri de olabilir ya da sadece biçimsel bir demokrasiyle, çoğunlukçu kararları veya bilimsel süsü verilen emirleri, zorla uygulamaya eğilimli iktidarlar ve kamu yönetimleri de olabilir.

Otoriter yönetimlerde, otoritenin toplumun rızasını elde etmesi ve zora başvurmadan, korkutma ve tehdit yoluyla kararlarını uygulatması söz konusu olabilir (belki kamu yönetimi bakımından Türkiye’nin bu durumda bulunduğu düşünülebilir?) ya da otoritenin kararlarının ancak zorbalığa dayanarak uygulanabilmesi de…

Salgın sonrasında, nasıl bir gelecek olmasını istediğimizi ya da mevcut anlayışın bugünkü tutumunu sürdürmesi durumunda olabilecekleri düşünmeye başladığımızda ise yukarıdaki politik tutumlar, her hangi bir ayrıntı düzeyinde ekolojik/ ekonomik/ toplumsal veya ideolojik duruma göre, etkili olacaktır. Gelecek bakımından da çeşitli seçenekler (dilendiği kadar ayrıntılandırarak veya genel başlıklar altında toplanarak) irdelenebilir.

  1. Ekoloji boyutu (tarımda ve tarım dışında, teknoloji, enerji kaynakları, üretim-tüketim, korumacılık ve dengelerin gözetimi bakımlarından)
    • Küresel/ evrensel ekolojik kaygıların (iktidarlar ve sivil toplum tarafından) önemsenmesi
    • Ekolojik kaygıların tümüyle göz ardı edilmesi ve kirlenmelere-denge arayışlarına duyarsızlık
  2. Ekonomik boyut (gelişmiş ve yüksek GSMH sahibi veya yoksul ve düşük GSMH sahibi ülkelerdeki veya ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kategori açısından) sektörel durum ve koşullar dikkate alınarak (belki, yüksek risk altındaki ve önemi oranda risk altındaki sektörler vb., ayrı ayrı) ele alınabilir ve
    • Sermaye ve iktidar açısından,
      • Üretimin ve tüketimin sürdürülmesine (pazar ekonomisinin işlemesine) verilen değer ve öncelik,
      • Gelir dağılımında eşitliğe ve kamu sağlığına (ve bireysel sağlığa /kamusal “iyi hal”e) verilen değer ve öncelik durumu ve
    • Toplum (toplumsal cinsiyet ve emek grupları ve emek örgütlenmeleri) açısından)
      • İstihdam-işsizlik (güvenceler, uzaktan çalışma olanağının varlığı, robotlaşmaya elverişlilik, sigorta ve kayıt dışılık vb.)
      • Ücretlerin genel düzeyi ve değişme eğilimleri bakımlarından, irdelenebilir.
  1. Toplumsal durumun boyutları [sermayenin ve gelirin dağılımındaki durumu ve değişimi de dikkate alarak, sınıflara ve sınıfsal örüntülerin gücüne göre (her sınıf için ayrı ayrı değerlendirmek üzere) sosyolojik/ antropolojik özellikler] bakımından
    • Dayanışmacı, birincil ilişkilere ve yakın temasa önem veren, farklılıkları doğal olarak kabul eden toplumsal grupların ve
    • Bireyci, belirli düzeylerde ayrımcılığı ve şiddeti benimseyen, yalıtılmış/ mesafeli yaşayan toplumsal grupların varlığı ve örüntüsü, üzerinde çalışılabilir.
  2. İdeolojik boyut politik kuramlar ve ideolojik aygıtların durumu, iktidar ve sivil toplum/ sivil toplum örgütlenmeleri bakımından [Otoriteye ve kitlesel koşullandırmalara kolayca baş eğen ve itaatkar, merkeziyetçi eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen toplumsal durum veya özgürlükçü/ merkezi otoritenin güçlü olmasından hoşlanmayan, yerelci eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen (politik açıdan adem-i merkeziyetçi) toplumsal durum] incelenebilir. İdeolojik moment özetle,
    • Toplumun içinde bulunduğu momenti, kitle iletişim ve popüler kültür araçlarını kullanarak giderek daha otoriter ve baskıcı devlet alanını geliştirmek doğrultusunda ilerletme arayışlarının egemenliği ve kuramsallaştırılması doğrultusundaki ideolojiler ve
    • Merkezi gücün dağılması, kentlerde ve kentsel bölgelerde yerelleşen ve topluma yakınlaşan ölçeklerde, kitlesel ve popülist olmayan, katılımcı ve göstermelik olmayan bir demokratik işleyişin gelişmesi ve kuramsallaşması doğrultusundaki ideolojilerin içinde bulunduğu hal, değerlendirilebilir.

Korona virüsle ilgili her gelişme, yukarıdaki ana boyutların hepsini ya da bazılarını, belirli bir ölçüde etkileyecek veya değiştirecektir. Bunlar, toplumsal grup ya da örgütler bakımından bazıları paralel, bazıları da farklı/ zıt yönlerde hareket edeceklerdir. Bazı durumlarda etkinin kendiliğinden veya belirli bir toplum/ kurum ya da kişiler tarafından uyarılmış nitelikte olup olmayacağı da epidemi açısından fark etmeyebilir.

Eğer çok kabalaştırılmış ve özetlenmiş dört (belki sadece ana başlıklarda, ama istenirse, iki veya daha sayıdaki basamaklarda ayrıntılı) boyutta düşünme sistematiği kurabilirsek, ABD’nin ve Lübnan’ın ve Türkiye’nin, koronavirüs ile baş ederken içinde bulunduğu durumunu konumlandırabilir ve gelişme eğilimlerinin nereye doğru gittiği/ gitmesi gerekebileceği üzerinde, kapsamlı biçimde düşünce/ öneri geliştirebiliriz.

Durumu incelerken ve/veya geleceği öngörmek ve politika geliştirmek bakımından, aşağıdaki çizelgedeki her bir kesişme noktasına dair (bazı kutular bütünüyle anlamsız da olabilir) düşündüklerimiz olacaktır:

Şimdiki durum nasıl ve iki (ya da istediğimiz kadar çok) farklı seçenek bakımından, (örneğin biri hızlı ve radikal, diğeri gerçekçi ve zaman içinde gelişip olgunlaşarak değişecek) politika önerilerimizi nasıl biçimlendirebiliriz?

Bir konuda karar alırken, bu kararla ilgili olabilecek diğer bütün alanları da dikkate almak gerekecektir: Kararın bütüncül ve uygulanabilir olması için, nasıl düşünmeliyiz ve öneri geliştirmeliyiz; çok boyutta tutarlılığı, nasıl sağlamalıyız?

Ancak bu arayışın ne kadar zor ve zaman alıcı olacağı açıktır. Buradaki amaç, soruna veya belirli bir duruma ya da geleceğe bakarken, bunu bütün boyutlarıyla ve kapsamlı, ama aynı zamanda da sistematik bir tutarlılıkla ele almak istiyorsak, “nasıl bir bakış ve akıl yürütme işimize yarayabilir?” sorusuna yanıt aramaktır. Eğer böylesi düzenli ama düzensizliklerin de içerilmesine uygun, bir anlama çerçevesi oluşturmanın yararlı olacağı düşünülür ise, bu “ana hatları” geliştirmek, ayrıntılandırmak ve başka sorunlar için de (örneğin kentsel sorunlar için, bir oyun gibi) sınamak olasıdır.

Yukarıdaki konular, basitleştirilmiş bir matris biçiminde sunulmaktadır.

Küresel dünyada, küresel bir salgın ve kırım ertesinde belki kapitalizmin daha ehlileştirilmiş bir versiyonuyla başlayan ve giderek yeryüzünü ve atmosferi daha az tahrip eden, insancıl ve dayanışmacı, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yaşama doğru geçişler için düşünmek ve öneriler geliştirmek için uygun bir zamandayızdır?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kainatın en güzel mavisi – Aydan Çelik

Fransız “renk” filozofu Michel Pastoureau’nun Türkçe’ye de çevirilen Mavi/ Bir Rengin Tarihi kitabı birbirinden şaşırtıcı bilgilerle doludur.

Mavi’nin Antik Roma’da barbarların rengi sayıldığını, Antikçağ’da renk bile kabul edilmediğini, Antik Yunan’da hiçbir metinde adının geçmediğini, hatta bazı filozofların Yunanlıların maviyi görememiş olabileceklerini söylediğini, Ortaçağ’da Katoliklerin bu rengin adını bile anmadığını okuruz.

Ama sonra tarihin bir eşiği gelir, mavi bir anda açık ara en sevilen renk statüsüne kavuşur.

Bugün de, bütün anketlerde açık ara en sevilen renk seçilir mavi.

*             

Herkesin kendine göre bir mavisi var şüphesiz.

Benim için kâinatın en güzel mavisi Sivas’ın Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü’ndedir.

Hani şu sıralarda Change Org’da yapılaşmaya karşı kaleme alınan imza kampanyasındaki göl.

                                                                              *

Çok şahsi olmakla birlikte o göl kıyısında geçmiş bir dizi çocukluk hikayesi anlatmak isterim.

Mamili Hasan

Gökpınar deyince benim aklıma Mamili Hasan gelir.

Mamili adının kaynağı ne bilmiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam babasının adı da Mamili Mevlüt idi. Ufak tefek, gıdısı hafif sarkmış, çok sevimli bir ihtiyar olarak hatırlıyorum.

Mamili Hasan uzun yıllar boyu Gökpınar’ın motelini ve tesislerini işletti.

1970’lerde Gökpınar’ın o kadar sevilmesi sadece eşsiz rengi, o rengin içinde “dans eden” balıkları değildi. Sıcakkanlılığıyla, dostane jestleriyle Mamili Hasan o tablonun tamamlayıcısı, eskilerin deyimiyle Gökpınar’ın mütemmim cüzü, yani ayrılmaz parçasıydı.

Doğrudan dinlemedim ama bir arkadaşım anlatmıştı.

Gölün kenarında kendilerine bir masa seçip oturanlara “Hoş geldiniz” dedikten sonra “Buralı mısınız, yabancı mısınız?” diye sorarmış.

Eğer cevap “yabancıyız” olursa  “Haşmeeeet bez getir” diye seslenir, oğlunun getirdiği bez ile masayı silermiş.

Eğer cevap “buralıyız” olursa, bez filan istemez, masayı koluyla tarar öyle temizlermiş.                                                                                       

Bu maydanozların sırrı ne?

Mamili Hasan’ın sevdiklerine yaptığı iki jesti vardı.

Eğer sizi seviyorsa, ya özenle topladığı karamuklardan yaptığı şerbetten ya da küçük gözeden bidona doldurduğu Gökpınar suyundan getirirdi.

Şükürler olsun ki biz, her ikisinden de nasiplenen şanslı insanlardık. O zamanlar babamın Şehit Mehmet Kurt Caddesi’ndeki dükkanının üstündeki evde oturuyorduk. Mamili Hasan o evin bahçesinde yetiştirdiğimiz maydanozları çok sever, giderken biraz toplar götürürdü. Bir gün “Sizin bu maydanozlar gibi hiçbir yerde yetişmiyor, ne yapıyorsunuz da böyle güzel oluyor?” diye sorunca, dilinin kemiği olmayan kız kardeşim “Senin getirdiğin sularla suluyoruz” demişti.

Babamın kızaran yüzüne, Mamili Hasan’ın eşlik eden kahkahasını dün gibi hatırlıyorum.

İkisine de Allah rahmet eylesin.

Gökpınar’ın güneşle dansı                                  

Fehmi Tuna’nın Yok Yok Büfesi’ni hatırlar mısınız? Çok güzel karakteristik bir yapıydı. Üç tarafı cam, bir tarafı maharetli bir taş ustasının elinden çıkmış duvardı.

Gürün’ün o simgesel o zarif yapısı bir yol genişletme operasyonuna kurban edildi. Yıkılan büfenin yerine kişiliksiz bir naylon büfe kondu. Adı üstünde: Naylon.

Gökpınar’daki Motel, işte o güzel büfeyle benzer bir mimariye sahiptir. En azından yukarıda sözünü ettiğim taş duvarın aynısı onun da bir cephesinde var.

Gürün’de “Çerkez Aslan” diye bilinen babam bir gün, galiba yetmişli yılların ikinci yarısıydı, annemi ve bizi aldı o otele götürdü. “Benim sizi Bodrum’a Marmaris’e götürecek param yok. Buraya getirebildim ancak” dedi.

Ondan sonra hayat bana Bodrum’da da Marmaris’te de, dünyanın ta nerelerinde de tatil yapma fırsatı verdi. Ama Gökpınar’da o motelde geçirdiğim bir hafta kadar mutlu olduğum bir dönem hatırlamıyorum.

Güneşin doğarken, yükselirken, batarken Gökpınar’a yaptığı ışık oyunlarına şahit olan bir çocuktan söz ediyorum.

Mayo değil palto lazım

Bir zamanlar Gökpınar’da yüzmek serbestti. Gürün’ün cesur delikanlıları kayalardan çivi gibi suya çivileme atlar, akvaryumda balık misali süzülürlerdi.

Hiç unutmadığım bir görüntü var.

O yıllarda ODTÜ’de okuyan abimin arkadaşları Gürün’e gelmişti. İçlerinden birisi yaklaşık 2 metre boyunda bir yüzücüydü. Onu aldık Gökpınar’a götürdük. “Uzun abi” maviliğine hayran kaldığı suya girmek için hemen soyundu. Suyun kenarında bazı artistik esneme hareketler yaptıktan sonra balıklama atladı.

Atlar atlamaz “amanııınnn” diye bir ses çıkardı ve aynı belgesellerde gördüğümüz amfibi canlılar gibi gerisin geri koşmaya başladı. Evet evet yaptığı şey yüzmekten çok, koşmaktı. Karaya çıkar çıkmaz kurduğu ilk cümle: “Yahu bu nasıl bir su. Buraya mayoyla değil, paltoyla girmek lazım” oldu.

Göl mü havuz mu? 

Sonra. Yıllar geçti… Gökpınar’dan Tohma Vadisi’ne doğru çok sular aktı.

Memleketin üstünden bir 12 Eylül geçti, ardından tekrar seçimler oldu, atanmış bir belediye başkanından sonra Gürün yeniden seçilmiş bir Belediye Başkanı’na sahip oldu.

Coşkun Solak ile babam farklı partilere mensup iki iyi arkadaştı. Benim de sevdiğim iyi kalpli bir insandı. (Çocuklara iyi davranın hanımlar beyler. Sonradan hayırla anılırsınız )

Ne var ki Gökpınar’ın çevresine ördüğü o duvar bu işlerin başlangıcı oldu. Göl, tabiatın yüzlerce yılda şekillendirdiği bir tabiat mucizesi iken adeta bir havuza döndü. Ama halen o kadar güzeldi ki, o müdahale bile “altının yere düşmesiyle pul olmayacağının” ispatı gibiydi.

Coşkun Abi bir sonraki seçimde yeniden aday olduğunda, onun için hazırlanan pankartlarının birinin üstünde “Gökpınar’ın Fatihi” diye bir slogan vardı.

Ben de güler yüzlülüğüne güvendiğim için “Coşkun Abi, Gökpınar başkasının mıydı ki siz onun fatihi oldunuz?” diye patavatsız bir soru sorduğumda kahkahalarla gülmüştü. Genç yaşta hayatını kaybetti. Allah rahmet eylesin.

Bırakın Gökpınar kendisi gibi kalsın

Sonrasında Gökpınar’a müdahaleler çorap söküğü gibi geldi. Türkiye’deki beton aşkından o da nasibini aldı.

Bir de Darende’ye gönderilen suyu hesaba katınca hem mecazi hem de gerçek manada “suyu çekildi.”

Biz bugün bile o suyu çekilmiş haline hayranız.

Ama artık yeter!

Dokunmayın Gökpınar’a.

Gökpınar’ın bizzat kendisi bir değerdir. Sosa mosa, bungalova, ihtiyacı yoktur.

Hasankeyf’e baraj yapılırken Beşiktaş Çarşı grubu “Bırakın Hasan keyfine baksın” diye bir slogan üretmişti.

Bırakın Gökpınar, gök kubbenin altında kendisi gibi kalsın!

*

Ünlü su altı fotoğrafçısı Ali Ethem Keskin’in kaleminden Gökpınar’ı okumak isterseniz linki burada. 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Erken zafer, artan sıcaklıklar ve korona sonrası pikniği!

Geçtiğimiz pazartesi günü beklendiği şekilde korona salgınına karşı ilk “zafer” ilan edildi. (Bu “zafer” ilanının geçici olduğunu ve bir hata olduğunu da belirtmekte fayda var) Bu ilana paralel olarak da bazı gevşeme sinyalleri verildi. Her biri doksanların amatör lig futbolcularına dönen berber mağdurları için beklenen açıklama yapıldı. Evlere sığamayan 60 yaş üstü ve 20 yaş altı için belirli gün ve haftalar takvimi tadında sokağa salma programları, AVM’lerin ne zaman açılacağı, futbol maçlarının nasıl organize edileceği, üniversitelerin durumu, LGS, YKS vs sınavların tarihleri ve diğer tüm durumlar için bir takvim oluşturuldu. Bu takvimden anladığımız kadarıyla belirleyici olan sağlık ve eğitim değil ekonomi ve turizm! Hali hazırda zaten salgın önlemlerini çok ciddiye almayan hatırı sayılır kalabalıkların kitlesel hareketi için her şey ayarlanmış vaziyette. Salgın tehdidi algısının minimum olduğu bu kitle için de böylelikle algı daha da zayıflatılmış oldu. Artık sorunun çözüldüğü düşüncesi her ortama hâkim olmuş vaziyette. Bu durum doğabilecek artçı dalgaların da kontrolünü güçleştirecek gibi görünüyor.

Salgına karşı erken ilan edilen zaferin kısa süre içerisinde birçok başka problems de beraberinde getireceğini unutmamak gerekir. Bunların başında da ikinci dalganın ortaya çıkma ihtimali geliyor. Ancak o, benim konum değil. Benim ilgilendiğim daha başka bir tehlike: Piknik. Evet, şu ailece ya da arkadaşlarla hep beraber salgın öncesi gittiğimiz piknik.

Piknik mevsimi

Hepimizin kolaylıkla fark edebileceği gibi 4 Mayıs Pazartesi gününden beri sokaklar oldukça hareketli. Herkes dışarıda. Hafta sonu sınırlaması sonrası oluşan pazartesi yoğunluğundan çok daha öte bir yoğunluk bu. İnsanlar eve kapanma süresinin çok uzun olduğunu ve zaten yapılan açıklamalardan hareket ederek de salgının kontrol altına alındığına iyice inanmış durumda. Trafik yoğunluğu eski haline yavaştan kavuşmaya başlamış halde. Ancak ortada bir problem var! İnsanlar hala sıkıntılarını atabilecekleri mekânlara erişemiyor. Bu mekânların başında gelen park ve bahçeler kapalı, sokaklar da eski cazibesine sahip değil çünkü her yer tıkış tıkış çirkin ucube beton yapılarla dolu vaziyette.

İnsan bu, sosyal bir canlı ve fazla dara gelemiyor. Beton ve dört duvar da bir yere kadar. Özlüyor, seviyor ve daha da önemlisi psikolojik olarak rahatlamak istiyor.  Bunun da en uygun yolu açık alanlar. Ayrıca, salgın öncesinin popüler alanları olan kapalı mekânlar da henüz açık değil. Kısa süre içinde de açılacak olsalar bile insanlar uzun süre bu mekânlara gitmekten imtina edecek. Çünkü korona süresince oluşan sosyal mesafe algısı uzun bir süre insanları toplu mekânlardan uzak tutacak. O halde tek çare kısa süre sonra açılacak olan piknik alanları ya da seyahat yasakları sonrası erişilebilir olacak olan dağlar, ormanlık alanlar, su kenarları ve daha benzeri birçok yerler. İnsanların ilk fırsatta yapacakları şey buralara akın etmek olacak. Hatta seyahat sınırlamalarının kaldırıldığı birçok ilde şimdiden planlar yapılmış ve hazırlıklar tamamlanmış vaziyette. İnsanlar yasaksız geçirecekleri ilk hafta sonunda piknik alanlarına doğru harekete geçmek için bagajları hazırlamış bile.

Plastiğe dikkat

Kısa süre içerisinde piknik alanlarına, sosyalleşmek ve korona salgının yarattığı psikolojik darbeyi sağaltmak için insan akını olacak diyebiliriz. Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi alışkanlıklar değişince olacak bazı şeyleri tahmin etmek de güç olmuyor. Pikniğe akın da bunlardan biri. Peki, piknik yapmanın nesi rahatsız edici? Ülkemizdeki piknik kültürünü ve çoğunluğun yaygın kullandığı piknik alanlarının mevcut durumunu göz önüne alırsak, her şeyi diyebiliriz! Aslında durum tatil yapma algısıyla da doğrudan ilişkili. Çünkü tatil yapılırken aklın da tatile çıkması durumu söz konusu. Örneğin geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir raporda, yaz tatilleri süresince Akdeniz’deki plastik çöp miktarının %40 arttığı belirtiliyordu. Tabii bu korona öncesi döneme ait bir veri. Buna bir de korona süresince pompalanan dezenformasyonu da eklersek, önümüzdeki dönemde bu miktarın daha da artacağını söylemek yanlış olmaz.

Market ve pazarlarda hijyenik diye dayatılan plastik poşet zorunluluğu piknik/tatil/kamp alanlarında kendini en fazla hissettirecek tehditlerin başında gelecek. Sadece poşet de değil! Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı yalanıyla yapılan düzenlemeler de var. Bunlara çevre hassasiyetinin eksikliğini ve yetersiz atık yönetimini de dâhil ettiğimizde ortaya işte hali hazırda var olan ve adeta ülkenin bir gerçeği haline gelen devasa piknik alanları çöplükleri, kirli sahiller ve plastik çöpten kırılan doğal alanlar görüntüsünün daha da büyük boyutlu olanı çıkacak. Bu bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir son. Her hangi bir önlem alınmazsa olacaklar bunlar.

Korona kısıtlamaları süresince sınırlı ve geçici de olsa toparlandığı iddia edilen doğal alanlar (Ergene nehri bu kısıtlamalara rağmen hala zehir dolu akıyor) insanlar tarafından tekrar baskılanma riskiyle karşı karşıya.  Hem de daha da ciddi boyutta. Ciddiyetin kaynağı ise salgın boyunca edinilen yanlış tüketim alışkanlıkları. Daha açık bir ifadeyle artan poşet ve diğer tek kullanımlık plastik kirleticiler! Eski alışkanlıklarla ciddi anlamda kirletilen ve tahrip edilen alanlar, korona süresince edinilen ve hijyen adı altında uygulanan yeni alışkanlıklarla daha da tahrip edilecek diyebiliriz.

Bunun bir çözümü var mı? Tek başına kısa sürede çözümü sağlayacak bir yol, maalesef yok. Ancak belirli bir planlama ile bunun önüne geçilebilir. Hazır salgın boyunca birçok düzenleme yapılıyorken bazı düzenlemeler de doğa için yapılabilir. Üstelik Türkiye yasal düzenlemelerin hızlı kanıksandığı ülkelerden biri sayılabilir. Bunu herhangi bir veriye dayandırmıyorum. Gözlemlerim o yönde. İnsanlar çabuk alışıyor. Bu da doğa için alınacak önlemleri kolaylaştırma potansiyeli taşıyor. Ancak burada bir irade oluşması lazım. Kârından başka hiçbir şeyi düşünmeyen plastikçi sermayenin değil doğanın yanında durmak gibi bir iradeden bahsediyoruz. Zor olsa da imkânsız değil.

Tek kullanımlık plastiklerin sınırlandırılması şart 

İşte alışması kolay olacak önlemlerin başında da plastik endüstrisinin dayatmasıyla gerçekleştirilen plastik kullanım zorunluluklarının kaldırılması geliyor. Bununla beraber tek kullanımlık plastik kullanımının da sınırlandırılması şart. Çünkü piknik/kamp/tatil gibi aktivitelerde üretilen en büyük çöp kaynağı tek kullanımlık plastikler. Bu plastiklerin üretimi ve satışı kısıtlanır ve hatta pipet, çatal, kaşık, tabak vb tek kullanımlık plastik ürünlerin üretimi ve satılması için bir yasak getirilirse uzun vadede bu riski de minimize etme şansımız olabilir. Bunun yanında tüm plastik poşetler ücretlendirilirse ciddi bir önlem kolayca alınmış olunur. Diğer bir önlem de doğal alanların bu çöplerden arındırılması için oluşan fırsat! Belediyeler bu alanları hazır kimse kullanmıyorken bir seferberlikle temizleyerek bu çöplerden dolayı oluşan riski daha da azaltabilirler. Sağı solu deterjanla yıkamak gibi anlamsız ve zararlı bir uygulama yerine bunu yapmaları herkes ve her şey için daha da hayırlı.

Unutmamak lazım, erken de olsa, yanlış da olsa yasaklar gevşetiliyor. İnsanlar bunaldı, havalar da ısınıyor. Kısacası doğaya olan hücum, stres atacak başka alan kalmadığı için artacak. O halde bunu yönetmek için yapılması gereken en basit adımları atmak korona sonrası yaşanabilecek “doğaya karşı piknik” faaliyetini “doğayla birlikte piknik” faaliyetine dönüştürebilir. Aksi durumda parçası olduğumuz doğayla birlikte kendi ayağımıza bir kurşun daha sıkmış olacağız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve ihmalin otoriter hali

İzmir’in 30 ilçesinden biri olan Gaziemir, 2011 yılında taşınmadan önceki adıyla Aslan Avcı Döküm Sanayi’ne ait olan arazideki nükleer atıklar nedeniyle “İzmir’in Çernobil’i” olarak hafızalara kazındı. Sahiplerinin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezası olan 5,7 Milyon TL ödemesine hükmedildiği fabrika, önünden geçen yolun karşısında apartmanların, 75-100 metre mesafede 1000’e yakın öğrenci nüfusuyla birer okulun yer almasıyla yaşam alanlarının tam ortasında. Toplum sağlığını ve psikolojisini yıllardır olumsuz etkileyen bu nükleer atıklara çözüm bulunması için EGEÇEP ve Nükleer Karşıtı Platform İzmir (NKP) başta olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü gerek basın açıklamaları gerekse eylemlerle on yıldan fazla bir süredir yetkililerin meseleye ilgisini talep ediyor.

İlk defa 2014 yılında açılan davalarla sivil toplumun sürece müdahil olduğu görülse de daha önceki bir yazımda okuyabileceğiniz gibi seri şekilde süreçten dışlandığına tanık oluyoruz. Başlanılan noktaya geri dönülmüşken kaleme alınan bu yazı ise bir kez daha madunun sesi olmaya niyetlenirken meseleye çözüm üretilmesi için dikkatinizi çekmeye çalışacak. Bununla beraber Gaziemir Davası’nda mahkemeye beyanat veren bir görgü tanığının aktardıkları sorunun ölçeğinin  daha büyük olabileceğine işaret edecek. Nihayet meselenin çözümü için bugün adına Cumhurbaşkanlığı sistemi denen sistemde hangi kurumun sorumluluk ehliyeti olduğu sorusuyla baş başa kalacağız.

70 yıllık birikim

Hurda ve çeşitli parçaları fabrika arazisine getirerek geri dönüşüm tesisinde işlemek kuruluş tarihi 1940’lara uzanan Aslan Kurşun San. ve Tic. A.Ş’nin 70 yıl boyunca rutin çalışma şekliydi. 2005 yılında Aslan Avcı Döküm Sanayi adını alıp ünvan değişikliğine gidildikten sonra da iş yapma biçimi değişmedi. Atıklar işlenerek geri dönüşüm prosesinden geçirilirken 63,5 dönümlük fabrika arazisi, işlenen atıklardan arda kalanların açılan çukurlara gömülmesi gibi bir prosedürün parçası haline gelmesi için elverişliydi. Normal şartlarda cezalandırılması gereken bu eylemler denetimsizlik ortamında atık maliyetlerinden kurtulmanın bir yolu oluyordu. ’80’li yıllarda köyden şehre göç artıp şehirleşme Gaziemir’i 1992 yılında ilçe yaptıktan sonra 2000’lerde  ilçede yüz binler yaşarken etrafı yerleşim alanları dolan fabrikada kurşun geri kazanımı proseslerine aynen devam ediliyordu. Ne var ki kazanma hırsının ve denetimsizliğin açtığı yol bir gün uygun fiyata alınan nükleer atıkların araziye getirilmesine uzandı.

Aslan Avcı Döküm Sanayi’ye ait arazide gömülü olan atıklar ilk kez semt sakinlerinin ihbarı üzerine kamuoyunun gündemine 2007 yılında girdi. Arazide nükleer atıkların gömülü olduğu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından da teyit edilmişti. Yalnızca nükleer atık çubuklarında bulunan bir madde olan EU 152 toprakta tespit edildiği için reaktör yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulmak istendiği anlaşılmıştı. Fakat 2014 yılında mahalle sakinlerinin şikayetiyle şirket sahiplerine dava açılmasına kadar bir önlem alınması için harekete geçilmedi. Davacı vekili Arif Ali Cangı tarafından yürütülen adli süreç 5,7 milyon TL ile şirketin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezasına çarptırılmasına imkan verdi. Ancak fabrika sahipleri, cezaya itiraz ettiği gibi Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) alınarak yapılması hükme bağlanan radyoaktif temizliği de derme çatma yöntemlerle yapma girişimlerinde bulundu. Haklarında verilen cezayı aşırı bularak mülkiyet hakkına müdahale edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi‘ne (AYM) başvuran davalılar ikinci bir şoku 2019 yılının şubat ayında nihayetlenen mahkeme kararıyla yaşadı. Zira AYM verilen cezanın mülkiyet hakkına müdahale amacı taşımadığına bilakis, verilen cezanın yerinde ve orantılı olduğuna hükmederek 5,7 Milyon TL’lik cezayı onadı.

‘Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı bir koku’

Gaziemir’le ilgili gelişmeleri kronolojik olarak gözünüzün önüne getirebildiysem şimdi nükleer tehlikenin kaderine terk edilen mahalle sakinlerinin gündelik yaşamlarına nasıl sirayet ettiğine bakalım.

Tehlikeden korunmak için iç mekanlara kapandığımız bu dönemde dışarısıyla yegane bağlantıyı sağlayan bir  pencereyi bile açmaktan imtina ettiğinizi hayal edin. Nükleer tehlike nedeniyle evin içinde her daim böyle bir yaşam süren Gaziemir sakinleri yıllardır sakin değil…Öyle ki bu yazı için telefonla görüşüp bilgi aldığım bir anne adayı bebeği için duyduğu korkuyu anlatırken sesi titriyor. Bir diğer mahalleli ise çocuklarının apartman önünde oynamasına izin vermediğini söyleyerek gelin geldiği evde 17 yıldır maruz kaldıkları kokudan musdarip. “Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı” şeklinde tanımladığı bu koku yüzünden değil balkona çıkmak, camı bile açmak çekinilmesi gereken eylemler…

Esasen radyoaktif kirlilik göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm aletleriyle ölçülmedikçe var olduğu tespit edilemeyen bir tehlike ise de bu fabrika arazisinde başka atıkların da gömülü olmasıyla toz ve kokuyla kendini gösteriyor. Dolayısıyla yağmurdan sonra yükselen duman, rüzgarın getirdiği kırmızı toz ve kokuyla yaşamak, nükleer atıkları da hatırlatarak durup dururken hep biraz endişe duymak demek. Öte yandan bu dışsallıkların şimdiden sağlık üzerinde olumsuz etkisi var… Nitekim yedi senedir Emrez Mahallesi Muhtarı olan Ramazan Arslanalp mahallede astım hastalıklarında bir artış olduğunu anlatıyor. Arslanalp fabrikayı 2011 yılında kapattırana kadar şehir içinde böyle fabrika olmaz diyerek mücadele vermiş lakin, şimdi de fabrikanın hayaletiyle uğraşmak zorunda. Öyle ki, toprağa gömülü halde terk edilen nükleer bulaşıklı atıklar yanacak ağaç bile olmayan arazide kimyasal reaksiyona girerek kendiliğinden alevleniveriyor.  Muhtarın anlattığına göre en son 2019 yılının şubat ayında meydana gelen yangına müdahale eden itfaiye görevlileri alevlenen arazi için “Burası patlamaya hazır bir bomba!” ifadesini kullanmış. Bu benzetmeyi 1993 yılında İstanbul Ümraniye’de metan gazı sıkışmasına yol açarak 39 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ümraniye çöp patlamasıyla imlersek buradaki risk daha iyi anlaşılabilir.

100 bin değil, 250-300 bin ton radyoaktif cüruf!

13 yıldır toplum sağlığının hiçe sayılması ve önlem alınmamış olması yeterince endişe vericiyken sorunun ölçeğinin bilinenden daha büyük olma ihtimali de saklı. Zira fabrikada çalışmış olan bir görgü tanığının benimle paylaştığı dava tutanaklarındaki beyanatına göre nükleer atıklar 2006 yılı sonunda işletmeye getirilerek geri dönüşüm prosesine sokulmuş. Yani radyoaktif madde içerikli hurda kurşunlarla nükleer yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulması aynı fırınların sonraki proseslerinde kullanılmasıyla radyoaktivitenin sonraki atıklara bulaşmasına yol açarken prosesten arda kalanların toprağa gömülmüş olmasıyla da radyoaktivitenin önceki atıklara bulaşmış olması sözkonusu.

Nitekim tanığın mahkeme beyanına göre izleyen yıllarda IZAYDAŞ’ın bertaraf tesisine gönderilmek istenen bazı atıklar radyoaktivite tespit edildiği için reddedilmiş. Toparlayacak olursam edindiğim bilgi, Aslan Avcı fabrika arazisinin tamamının radyoaktif bulaşıklı olduğu ve arazi içinde bertaraf edilmesi gereken toprakla karışık radyoaktif atık miktarının diğer bir deyişle radyoaktif cüruf miktarının 250-300 bin tona tekabül ettiği yönünde.

Bugüne dek işletme arazisinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve üniversiteler tarafından yapılan inceleme, ölçüm ve analizlerin sonucuna göre alanda bulunan atıkların değişen oranlarda radyoaktivite ve kimyasal kirlilik içermekte olduğu belirlenmişti [1]. Ancak resmi raporlarda Europium 152 (Eu-152) radyoaktif element ile birlikte toprakta kurşun, arsenik, çinko ve mangan gibi toksik elementler bulunduğu” belirtilmişse de bahsi geçen miktarlar yaklaşık 10.000 ton olarak öngörülmüştü ki bugüne dek bulaşık haliyle bu cürufun en fazla 100 bin Ton olduğu telaffuz edildi.

Ne var  ki eğer yukarıda anlatılanlar doğru ve radyoaktif kirliliğin sirayet etmiş olabileceği miktar 250-300 bin ton civarındaysa bugüne dek önlem alınmamış olmasının nedeni  “sorunla baş etmedeki güçlük” olabilir.  O kadar ki Aslan Avcı fabrikasının sorumlusu olan davalılar radyoaktif atıkların bertarafı için mahkeme kararına göre almaları gereken ÇED’i radyoaktif temizliği Turanlar AŞ adındaki taşeron firmayı görevlendirerek atıkların yerinde diğer bir deyişle  “mahalle ortasında” kurşun geri kazanımı projesine dönüştürmeye kalkışabildi. Büyük resmi bu şekilde gördüğümüz noktada ÇED raporunda geçen “Genel olarak, yüzeyde gelişi güzel olarak depolanan atık dışında sahada radyoaktif kirlilik gözlenmediği” ifadesi de işletme ve ilgili kurumların meselenin çözümüne ne denli bigane kaldığının ispatı oluyor.

Sorumlu NDK mı, TENMAK mı?

Kamuoyunun dağarcığına “nükleer atık”olarak yerleşen ve bugüne dek TAEK’in iştigal ettiği Gaziemir’deki nükleer atık sorunun yeni adresi Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilan edilmesinden yalnızca 1 ay önce 2017 yılının Aralık ayında KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK). TAEK’in lağvedildiği açıklamalarını da beraberinde getiren bu yeni kurumun sorumlulukları arasında nükleer tesis güvenliğinden tutun da radyoaktif atıkların yönetiminden radyasyon güvenliğine kadar insan ve çevrenin haklarını ilgilendiren bir çok konu var[2] .

Öte yandan “lağvedilen” TAEK’in personelinin NDK’nın birimlerine transfer olması beklenirken iki yıl sonra Mart 2020’de TAEK’in yine kapandığı haberleriyle karşılaştık [3]. NDK, TAEK’i kapsamada yetersiz kalmış olacak ki bu kez görev alanını biraz da genişleterek madencilik, ar-ge ve yenilenebilir enerji kategorileriyle nükleer araştırmaları aynı çatı altında toplayan Türkiye Enerji ve Maden Araştırma Kurumu‘nun (TENMAK) kurulmasına ihtiyaç duyuldu. Sonuç itibariyle 65 yıllık TAEK’in deneyimi bugün idari, sosyal ve teknik kollarına göre iki kurum arasında bölüştürülmüş durumda. Ancak TAEK kadrolarının bu kurumlara transfer edilerek bilgi birikiminin aktarıldığı düşünülse de yeni durumun TAEK’in sahip olduğu bütüncül değerlendirme yapma yetisine imkan vermeyeceği  aşikar. Zira TENMAK  faaliyetleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bütçesine tabi olmasına rağmen TAEK’e yapılmış tüm bilimsel atıflarının mirasçısı olsa da nükleer süreçlerle ilgili radyasyon güvenliği ve toplumsal sağlık konularında yetki sahibi yalnızca NDK.

Lakin kurumlar nasıl yapılandırılırsa yapılandırılsın Gaziemir’de sorunun giderilmesine dönük bir adım atılmadı. Oysa bugünkü hükümete de yakın bir isim olarak 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar da radyoaktif cürufun tespitini teyit ederek bu atıkların yer altı suyuna karışmasından mütevellit yeraltı suyunun dahi kullanılmaması yönündeki uyarılarda bulunmuştu[4]. Çok açık ki teorideki bu değişikliklere rağmen önceki bir yazımda ifade ettiğim üzere Gaziemir NDK’nın ilk imtihanıydı [5], sınav başlayalı 2 yıl oldu ve NDK pratikte sınıfta kaldı.

Özetle, Gaziemir’in Emrez Mahallesi’ndeki nükleer atıkların bertarafındaki bu başarısızlık ve ilgisizlik son kertede bir sistem sorunu haline gelmiştir. Mevzu nükleer atıklar olduğu için Gaziemir Belediyesi’nin 2020-2024 Strateji Planı’nda bile görünmediği üzere ilçede yurttaşlara sağlıklı bir yaşam sunmanın tek yolu NDK’dan geçiyor. Bu noktada çözüm üretmekten uzak duran bir NDK’nın,  Akkuyu NGS inşaatı için “atom çekirdeği üzerinde yükseliyor”şeklindeki tanıtımlara  karşın gelecekte oluşabilecek bir nükleer kaza ve felaketlerden korunmayı nasıl sağlayacağı cevabını hiç bir zaman bilmek istemeyeceğimiz bir konu olsa gerek. Yine de Gaziemir’in rahat bir nefes alması için talebimizi Nükleer Düzenleme Kurumu’na iletmekten başka yol şimdilik görünmüyor. Buna göre kurum radyoaktif cürufun çıkarılarak arazinin temizlenmesine yönelik çalışmaları ivedilikle başlatmalı, çıkarılacak radyoaktif cürufun doğruca bertaraf tesisine gönderilmesini sağlamalıdır.

*

Son notlar

[1] Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı Projesi Nihai Çed raporu için tıklayın

[2]Nükleer Düzenleme Kurumu’nun mevzuat ve yönetmeliklerini burada bulabilirsiniz.

[3]TENMAK’ın kuruluşu için tıklayın

[4] Türkiye tarihinin en büyük cezası için tıklayın 

[5]Nükleer Düzenleme Kurumu ve Gaziemir için bk.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Dayanışma Güzeldir: Askıda fatura uygulaması

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) dün önemli bir dayanışma uygulamasını başlattı. Askıda Fatura uygulaması, İBB tarafından onaylanmış ihtiyaç sahibi aileler için su ve doğalgaz faturalarının hayırseverlerce ödenmesini sağlayacak. Alan elin veren eli görmediği bu uygulamaya şimdiden 120 bini aşkın hayırsever destek verirken 72 bine yakın insan faturasını askıdan aldı. Toplamda 8 milyon TL’yi aşkın yardımın gerçekleştiği kampanyaya yardımlar hızla devam ediyor.

İBB bağış kampanyası hamlesi

Hatırlayacak olursak İBB daha önceden de Mart ayı sonlarında Covid-19 ile mücadele kapsamında bir bağış kampanyası başlatmıştı. Kampanyaya destek hızla büyürken İçişleri Bakanlığı 30 Mart’ta yayınladığı “Yardım Toplama” konulu genelgeyle kampanyayı izinsiz olduğu gerekçesiyle durdurdu.

Kampanya için sadece üç günde yaklaşık 6,5 milyon TL toplanmıştı. İstanbul Valiliği, İçişleri Bakanlığı’nın genelgesine dayanarak 31 Mart’ta aldığı kararla İBB’nin dört ayrı bankadaki yardım paralarının toplandığı hesapların dondurulması kararı aldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında da soruşturma başlatıldı.

Benzer durum Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde de yaşandı ve belediyenin bağış kampanyası da durdurularak Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında soruşturma açıldı. İBB ise hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle kararın durdurulmasını ve iptalini istedi. Nitekim 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15’inci maddesine göre bağış kabul etmek belediyenin yetki ve imtiyazları arasında sayılıyordu. Aynı kanunun 59. maddesine göre de bağışlar belediyelerin gelirleri arasında gösteriliyordu. Dolayısıyla aslında ortada yasa dışı veya kitaba uymayan bir durum yoktu.

Belediyelerin kanunlarla belirlenmiş yetkilerini kısıtlayıp yardıma muhtaç insanlar için toplanmış paraları bloke ettirmek ne demektir iyi düşünmek lazım. Amaç yardıma muhtaç olana el uzatmaksa kimin uzattığının önemi olmamalıdır. Ama görünen o ki AKP hükümeti için böylesine bir dayanışmadan toplanacak artı puanları kendi hanesine kaydettirmek yardımın kendisinden daha önemli olabiliyor. Merkezi hükümetlerin görevi yerel yönetimlerin Covid-19 krizine karşı hızla oluşturdukları çözümleri engellemek değil kolaylaştırmak olmalıdır.

Askıda faturaya nasıl dâhil oluruz?

Tüm bu zorluklara rağmen dayanışmanın yeni yolları her zaman yeniden üretiliyor. İBB’nin Askıda Fatura web sitesinden 2 dakikada doldurabileceğiniz bir formla bağışta bulunabiliyorsunuz. Son derece kullanıcı dostu olan sitede, yönlendirmelerle zor durumda olan bir ailenin veya bireyin ister su isterse gaz faturasını ödeyebiliyorsunuz. Eğer parasal yardımınız dokunamayacaksa bu uygulamayı sosyal medyada paylaşarak daha fazla sayıda insanı haberdar etmek katkı sağlayacaktır. Başta su olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların olduğu bir toplumun bu krizle mücadele etmesi zordur. Mücadeleyi kolaylaştırmak için su veren el bu sefer sizin eliniz olsun.  

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Ademimerkeziyet sorunsalı ve korona

Korona günleri sona erip bugünlerin muhasebesini yapmaya başladığımızda AKP iktidarının bazı yerel yönetimlerle yaptığı cansiperane savaş gündemin ön sıralarında yer alacak.

Çoğu muhalefet partilerin yönetimindeki belediyelerin salgın sırasında yapmaya çalıştıkları bazı işlerin iktidar tarafından engellenişi ve hatta bu belediyelerin düşmanlaştırılmaya çalışılması hepimizin gözleri önünde gerçekleşiyor. Hatta iktidardan farklı ses çıkaran yerel yönetimler devlet içinde devlet olmakla itham ediliyor.

Yerel yönetimlerin ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere nakdi bağış toplamaları yasaklanarak banka hesaplarına el kondu. Akabinde iktidar kendi bağış kampanyasıyla tüm devlet olanaklarını devreye sokarak asıl güç sahibinin kim olduğunu gözümüze soktu.

Belediyelerin ekmek dağıtmaları sadece engellenmekle kalmadı, paralel yapı suçlamaları ile kriminalize edildi.

Belediyelerin başarılı bir şekilde yolcu trafiğinin yoğun olduğu otobüs durakları gibi kamusal alanlarda maske dağıtmaya başlamalarından rahatsız olan merkezi yönetim bu işi kendi üstlenmeye kalkıştığında her şeyi eline yüzüne bulaştırdı ve salgının neredeyse sönümlenmeye başladığı bugünlerde hala insanlara maske dağıtmayı beceremedi. Mesele olmayan basit bir olayı büyük bir başarıyla ulusal mesele haline getirdi.

Merkez-yerel ihtilafı ve vesayet 

Korona günlerinde muhalif belediyelerin merkezden farkları sorunları ilk elden yaşayanlara yakın olmaları, sorunları bilmeleri ve ihtiyaçları karşılamak için ellerindeki sınırlı kaynakları ivedilikle kullanarak çözüm yolları üretme kabiliyetleriydi. Her olaya Ankara’dan bakan merkezi yönetim sorunun ne olduğunu anlayana kadar yerel yönetimler çözüm yönünde adımlar atmaya başlamışlar, bu da tek iktidar odağı olma konumlarının tehdit edildiğini düşünen merkezdekileri paniğe sürüklemiş, ilgili Bakanın sözüyle “işkillendirmişti”.

Senelerce vesayete karşı olma iddiasıyla politika yürüten AKP seçilmiş yerel yöneticilerin Ankara’nın sözünden çıkmasını hoş görmeyeceğini hatırlatırken merkezden atanmış valilerin vesayeti altında iş yapmalarını savunur hale gelmiş, yerelden yapılacak uygulamalar için başvuru merkezini valiler olarak göstermiştir.

Bu karmaşayı sadece AKP’nin son yerel seçimlerde önemli merkezlerde muhalefete mağlup olarak karizmayı çizdirmiş olmasının verdiği bir ruh hali ile açıklamaya çalışmak bizi doğru bir yere götürmez. HDP’li belediyelere kayyum atayan AKP’nin yerel yönetimler konusundaki tavrını zaten biliyorduk. Korona günlerinde adeta politik bir fars haline gelen bu merkezi yönetim / yerel yönetimler çatışması durumu Türkiye’nin yüz yılı aşkın bir süredir çözülememiş temel sorunlarından biri olan merkez / yerel ihtilafını ele almadan anlaşılamaz.

Kimilerine göre Sened-i İttifak’a değin geri götürülebilecek olan merkez / yerel  çatışması ulus devlet fikrinin ortaya çıktığı zamanlarda iyice gün yüzüne çıktı. Daha Osmanlı zamanında Prens Sabahattin’in savunuculuğunu yaptığı ademimerkeziyetçilere karşı İttihatçı anlayış, güçlendirilmiş merkezi yönetimleri ulus devlet inşasında olmazsa olmaz kabul edip Cumhuriyet döneminde de ısrarla sahip çıktılar.

1.Meclis döneminde yürürlüğe konulan 1921 anayasasında gördüğümüz ademimerkeziyet tınılı bazı hükümler Cumhuriyet anayasalarında hoş bir seda olarak bile kalmadı.

Yerelden demokrasi

Türkiye gibi hem coğrafi, hem nüfus olarak  büyük bir ülkenin karmaşık sorunlarının tek bir merkezden çözülemeyeceğini her gün daha açıklıkla görüyoruz. Bu büyük ülkenin ekonomik ve sosyal sorunları yerelin sesine kulak tıkayarak, yerel farklılıklar göz ardı edilerek ve hepsi bir sepete konularak çözülemez. Eğitimden enerjiye, gıdadan istihdama kadar çok katmanlı sorunlar tek tipleştirme yoluyla değil ancak karar verme süreçlerinde yerelin ağırlığını artırarak çözüme kavuşturulabilir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunmak aslında demokrasiyi savunmaktır. Demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından katılımcılık ancak  kararların yerelde müzakere edilmesi yoluyla sağlanabilir. Yönetimde verimlilik insanların kaynaklarının nasıl ve nerelerde kullanıldığını görebildikleri ve denetleyebildikleri ölçüde ve şeffaflık sayesinde gerçekleşebilir. Tüm bu koşullar ancak yerelde mümkündür.

Şeffaflığı perdeleyerek, denetimi oldubittilerle zayıflatarak, kaynakları istedikleri yerlere kendi belirledikleri şekilde yönlendiren merkezi yönetimler giderek keyfileşirler, bu nedenle yerel yönetimlerin güçlenmesini iktidar paylaşımı olarak görür, kendileri için tehdit olarak algılarlar.

Korona salgını sürecinde patlak veren ve bir ölçüde etkin önlemlerin alınmasına engel olan yerel yönetimler merkezi iktidar çekişmesi kökenleri Cumhuriyet öncesine dayanan temel bir sorunun görünür olmasını sağlamıştır. Bu sorun yüzyıllık bir dönemde yerel yönetimler ve merkez arasında dengeli ve karşılıklı işbirliği ve güvene dayalı bir ilişki kuramamış Cumhuriyetin yumuşak karnı olmaya devam etmektedir.

Korona sonrası gündem

Sorunun çözümsüz kalmasında Devletin Kürt fobisinin belirleyici olduğu yadsınamaz. Nitekim Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekincelere CHP’nin de verdiği destekte bu faktörün etkili olduğunu düşünmek için yeterli sebeplerimiz var.

Oysa yerel  yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi geniş kapsamlı ve çok katmanlı bir demokrasi mücadelesinin önemli bir boyutudur. Çünkü ademimerkeziyetçilik sadece yerel yönetimleri ilgilendiren bir mesele değildir. Her şeyi merkezden yönetme anlayışı Devlet bürokrasisini de aşarak bütün kurumlara bir şekilde sirayet etmiştir. Siyasi partilerden üniversitelere, sendikalardan meslek örgütlerine, hatta bir çok STK’ya kadar bir çok yapı yerelde karar alma mekanizmalarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bunun sonucunda yerel farklılıklar yok sayılmış, katılımcılık basit oylamalara indirgenmiş ve çeperdekilere sadece merkezden gelen talimatları uygulama görevi bırakılmıştır. Yerelden yeterli sesin gelmemesi merkezi de giderek sağırlaştırmış ve Ankara’dan başlayarak tüm kurumları hantallaştırmıştır.

Korona sonrası “hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı” günler başladığında yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve merkezden yerellere bazı yetki ve sorumlulukların devrini tartışmak demokratikleşme gündemimizin en üst sıralarında olmalıdır. Bu tartışmalarda korona günlerinde bu sorundan kaynaklanan yönetim zafiyetlerini ne yazık ki sık sık hatırlayacağız.

DoğaKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biz içerideyken…

Mart ayının başından bu yana birçok ülkede Covid-19 salgınına karşı karantina önlemleri uygulanıyor. 11 Mart’ta Dünya Sağlık Örgütü tarafından salgının pandemi seviyesine yükseltilmesinden bu yana tüm uluslararası uçuşların durdurulması, ülkeler arası seyahat olanağını bir tarafa bırakın, kentler arası gidip gelmenin bile yasaklanması sonucu insanın yakın ve uzak çevresinden elini ayağını çekmesi kısa sürede etkisini gösterdi. Dünyamız adeta kendini onarmaya başladı. Bunun ilk örnekleri Çin’de, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Kuzey Amerika’da büyük kentlerde azalan hatta tamamen duran fosil yakıt kullanımı sonucu hava kirliliğinin de azalmasıyla ortaya çıktı.  Diğer bir örnek ise sayıları 750 bireye kadar azalan Akdeniz foklarının, ortadan kalkan turist, yük ve balıkçı gemileri nedeniyle sessizleşen, dökülen endüstriyel ve kentsel atıkların da azalması sonucu son yılların en temiz dönemini yaşayan Akdeniz ve Ege’de özgürce yüzmesi. Pandemi günlerinden sonra bu küçük örneklerin ekosistemlerin korunması için çok daha etkili radikal değişimlerin olmasına yol açması kuvvetli bir olasılık…

Peki, bu sürede kısmi karantina uygulanan ülkemizde ne oldu? Aslında İzmir dışındaki birçok kentimizde özellikle azalan kent içi trafiğin etkisi ile hava kalitesinde ciddi düzelmeler yaşandı. İzmir’de ise sınırlı sayıda bulunan hava kalitesi ölçüm istasyonunun verilerini geçen yılın aynı dönemiyle karşılaştırıldığında ise anlamlı bir fark yok. Şaşırtıcı olmayan bu sonuç 90’lı yıllardan bu yana bildiğimiz bir gerçeği yüzümüze vuruyor; İzmir kent merkezindeki hava kirliliği, bölgedeki hakim rüzgar yönünün kuzey-güney doğrultusunda olması nedeniyle kuzeyindeki Aliağa ilçesinde kurulu sanayiden kaynaklanıyor. Merkezi yönetim tarafından 20-64 yaş grubunun karantina dışında bırakılması ve endüstriyel tesislerin çalıştırılması hem burada fiziki mesafe kuralına uymadan çalışma durumunda kalan emekçilerin yaşamını tehlikeye atıyor hem de diğer bölgelerin tersine İzmir’de hava kalitesinde düzelme olmasını engelliyor.

Yangından mal kaçırma

Daha da kötüsü bugünlerde kamuoyunun dikkati  Covid 19 pandemisi üzerindeyken ve uygulanan karantina koşullarından faydalanmak isteyen bazı girişimcilerin (!) çevre yıkımına yol açacak tartışmalı projelerini merkezi yönetimi de arkalarına alarak kelimenin tam anlamı ile ‘yangından mal kaçırırcasına’ uygulamaya çalışmaları… Bunun ilk haberi Kazdağları’ndan  geldi. Sözcü Gazetesinden Çiğdem Toker’in yazısına göre; doğa harikası bölgedeki binlerce ağacı maden sahası açmak için kesen Kanada merkezli Alamos Gold ve onun ülkemizdeki uzantısı Doğu Biga Madencilik toplumun her kesiminden yükselen itirazlara karşın bugünlerde siyanür liçi yöntemi ile altın üretimini başlatmakta kararlı. Üstelik üretim yapacağı maden sahası Çanakkale ilinin tek su kaynağı olan Atikhisar Barajı’nın yanı başında… 2020’nin ilk üç ayında salgına rağmen Kirazlı’da maden için 1.6 milyon dolarlık harcama yapan şirket, ruhsatının yenileneceğinden ve üretime başlayabileceğinden emin. Mitolojinin ve doğal güzelliklerin merkezi durumundaki Kazdağlarındaki altın madeni girişimini ‘düşük maliyetli üretim artışında çok önemli kaynak’ olarak niteleyen ve ortaklarına anlatan şirket, şimdi bir an önce merkezi yönetimden ruhsatının yenilenmesini bekliyor. Ayrıca bölgede aylardır  ‘su ve vicdan nöbeti’ tutan çevre gönüllülerinin de bölgeden Orman Genel Müdürlüğü tarafından çıkarılmak istendiği medyaya geçtiğimiz günlerde yansımıştı…

Bugünlerde çevre açısından yaşadığımız tehdit sadece Kazdağları’ndaki altın madeni girişimiyle de sınırlı değil… Ekoloji Birliği’nin hazırladığı bir listeye göre Artvin- Cerrattepe ve Murgul’daki maden çalışmaları tam hız sürüyor. Kamuoyuna da yansıyan Salda Gölü faciası yine bugünlerde yaşandı. Göl I. Derece Doğal Sit ve korunan alan statüsüne sahip olmasına rağmen; millet bahçesi yapma iddiası ile bölgeye giren kamyon ve iş makinaları yüzlerce yılda oluşmuş özel beyaz kumulları sıyırılıp proje kapsamında yapacakları yol ve otoparklara serdiler. Diğer yandan EÜAŞ International ICC İngilizlerle yine her türlü itiraz görmezden gelinerek Sinop’ta kurulmaya çalışılan nükleer santral için önemli bir nükleer işbirliği antlaşması imzaladı. Bununla da bitmiyor liste… Kanal İstanbul’la ilgili süren mahkeme sürecine rağmen ihaleler yapılmaya başlandı. Aydın’da UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesine alınan Afrodisias Antik Kenti’nin hemen yanı başında JES kurulması için ÇED süreci başlatıldı. Çeşitli bölgelerde yayla ve meralar yayınlanan kararnamelerle bu statüden çıkarıldı, bu bölgelerde bir anlamda yapılaşma ve endüstrileşmenin önü açıldı. Ekoloji Birliği’nin hazırladığı liste böyle uzayıp gidiyor…

Doğaya saldırı salgın dinlemiyor

Sadece bunlar mı? Hayır; Yeşil Gazete’de de geçen hafta içinde yer alan haberlere göre Muğla’daki Yeniköy Termik Santrali’ne yapılmak istenen kömür taşıma bantları için bölgedeki zeytinler tam da sokağa çıkma yasağının uygulandığı 1 Mayıs tarihinde kesilmeye çalışıldı, köylülerin zamanında fark edip direnmesi üzerine bu katliam şimdilik durdurulabildi. Mersin’de ise plastik türlerinden biri olan polipropilen fabrikası kurulması için fabrikanın kurulacağı tarım bölgesi özel endüstri bölgesi ilan edildi. Üstelik büyük bir çevre kirliliğine yol açabilecek olan fabrikaya devlet teşviki verilmesi planlanıyor. Diğer yandan ülkemiz hala dünyanın en büyük plastik çöp ithalatçısı…

Bu dönemde hız verilen çevresel kaynakların sömürüsüne bir örnek de İzmir’in ünlü turistik ilçesi Selçuk’dan geldi. Efes Antik Kenti, Meryem Ana Kilisesi gibi dünyanın en önemli tarihi miraslarını barındıran ilçede sit alanı statülerinde sessizce önemli değişiklikler yapıldı. Yapılan değişikliklerle ilçede I. Derece Doğal Sit Alanı statüsünde yer bırakılmadı. Bu değişikliklerin özellikle Pamucak sahillerinde yapılmak istenen devasa beş yıldızlı otellerin önünü açmak için olduğu iddia ediliyor.

Karantina için uygulanan kısmi sokağa çıkma yasağını fırsat olarak görüp merkezi yönetimin desteğini de arkasına alarak ülkemizin doğal kaynaklarını talan etmeye, para kazanma uğruna havamızı, suyumuzu, toprağımızı çekinmeden zehirlemeye çalışanlar bugünlerde topyekün bir saldırıda. Pandemi nedeniyle içerideyiz bugünlerde belki ama kesinlikle uykuda değiliz ve dışarıda oynanan oyunun farkındayız… Hepimiz bugünlerde en az Muğla Yeniköy’de zeytin ağaçlarına sahip çıkan; Çanakkale Çırpı Termik Santrali’nin ÇED olumlu kararını iptal ettiren Muğlalılar, Çanakkaleliler gibi uyanık olmalıyız…

Yoksa pandemi sonrası ekolojik krizden arındırılmış yeni bir dünya hayal ederken; ülkemiz için tam tersi bir tablo ile karşılaşabiliriz…

Kategori: Doğa

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona ve biz -1

ABD’nin Michigan eyaletinde yüzlerce kişiden oluşan grup, koronavirüs önlemleri kapsamındaki tecrit uygulamalarını protesto etti. Polis eylemcilerin Eyalet Meclis Binası’na girmesine izin verdi. Eyaletin Demokrat valisi Gretchen Whitmer, mart ayında ilan edilen ve dün süresi dolan acil durumun 28 Mayıs’a kadar uzatılmasını öngören bir düzenlemeye imza atmıştı. Evde kalma zorunluluğu da 15 Mayıs’a kadar uzatılmıştı. “Bizi içeri alın” diye slogan atan eylemcilerin arasında maske takanlar olduğu görüldü. Vali Whitmer’i Hitler’le kıyaslayan eylemcilerin ‘Zorbalar darağacını boylar’ yazılı pankartlar taşıdığı görüldü.

“ABD’nin Kaliforniya eyaletinde on binlerce kişi korona virüs salgınına karşı “Evde Kal” uyarılarını protesto etti. Binlerce kişi eyalet Valisi Gavin Newsom’ın ve yerel yönetimlerin çağrılarına tepki gösterdi. Dün itibarıyla eyalet plajlarını da kapatan Vali Newsom’a karşı slogan atan protestocuların sosyal mesafe, maske kullanımı gibi kuralları uygulamadıkları gözlemlendi.

“Gösteriler en çok Orange County, Los Angeles ve Kaliforniya’nın başkenti Sacramento’da yoğunlaşırken göstericiler ABD Başkanı Donald Trump’ın salgına karşı açıklamalarına destek verdi.

Los Angeles’ta da belediye binası önünde gerçekleşen protestolarda halk Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti ve Vali Newsom için istifa çağrısı yaparken “Özgür ABD” ve “Özgür Halk” sloganları attı. Protestoları birçok kişi de araçları ile korna çalarak destekledi.

Kaliforniya Eyaleti’nde koronavirüs vaka sayısı 52 bin 25’e, ölü sayısı ise 2 bin 124’e yükseldi. Vakaların büyük bir kısmı ise Los Angeles’ta bulunuyor. “(Haberler, çeşitli internet kaynaklarından alınmıştır)

*

Bunlar, üzerinde durmaya değer haberler. Bu haberleri evrensel bir durum olarak görmek ve analiz etmek için çaba göstermek gerektiği kanısındayım.

Ne görüyoruz?

Ne anlıyoruz bu haberlerden?

Bunun anlamı nedir ve bu anlamın boyutlarını nasıl saptayabiliriz?

Galiba, hepsi de oldukça zor sorular.

Önce, haberlerde ne gördüğümüzü ve anlayabileceğimizi belirlemeye çalışalım:

Koronavirüs bulaşına karşı, kamusal bir korunma yöntemi olarak bireyleri evlerinde izole etmeye çalışan bir kamu otoritesi görüyoruz. İnsanları evde tutmak, bir anlamda herkese ve her durumdaki insana ev hapsi vermek, ya da kamusal alandaki varlığını, yaşamın alışılmış kiplerini uygulamayı, bazı bakımlardan sınırlamaya çalışmak demek. Özgürlükleri sınırlayan otorite, bunu toplumun/ kitlelerin iyiliği ve sağlığı için yapıyor veya yaptığını düşünüyor/ düşünüldüğüne inanılmasını istiyor.

Kamusal otorite toplumun, kabaca ikiye ayrıldığından haberdar: 

  • Sağlık için alınan önlemlerin ve sınırlamaların/ yasakların, sonuç olarak, zorbalık olmadığını, öldürücü olabilecek bir virüsün yayılmasını önlemek için, kaçınılmaz olduğunu düşünenler ve
  • Kendi sağlıkları için alınmış olsa bile, yaşamlarının sınırlanmasını istemeyenler veya bu sınırlamayı kendi iradesi dışında ve üstünde bir kurumun yapmasını reddedenler…

Ama alacağı önlemler, toplumun bütününü kapsamazsa, etkili bir yarar sağlanamayacağı bilindiği için, herkesi kapsayan kararlar vermek zorunda.

-Sınırlanan kitlenin ikinci bölümü, yapılanın kendi sağlığının korunması için yapılmış olduğunu biliyor, ancak bu sınırlamaya uymak istemiyorlar.

-Toplu halde bir araya gelerek ve “toplumsal mesafe” kuralına uymaksızın bir protesto eylemi düzenliyorlar.

-Düzenlenen bu protesto eylemiyle, birey ve bireysel özgürlükler üzerinde, hangi nedenle olursa-olsun, başka bir otoritenin ya da seçilmiş bir kamusal otoritenin irade kullanımını reddediyorlar. 

-Onay veya protestonun kökeninde, politik parti kutuplaşmasının (burası ABD olduğuna göre “liberaller” ve “muhafazakârlar” arasında denilebilir veya kabaca bireyci sağ görüşle, bu görüşe katılmayanlar diyebiliriz) bulunduğu da düşünülebilir.

-Protestocu grup, böyle davranarak, hem kendi sağlıkları bakımından, hem de izolasyonist kamu politikasını doğru bulan toplumun diğer kesimi için risk yaratıyorlar.

-Eğer bu protesto sırasında virüs bulaşması artmaktaysa, bundan hem protestocuların bazıları hem de (doğrudan veya dolaylı olarak) protestocu olmayanların bazıları zarar görecek.

Bu olayı tarafsız bir gözle değerlendirebilmek için, bir de şu habere göz atmak, yerinde olacaktır: (Birgün 1 Mayıs 2020)

Krizle boğuşan halk salgın dinlemedi

Lübnan’da gittikçe zorlaşan hayat koşulları ve ağırlaşan ekonomik kriz nedeniyle (…) protestolar, önceki gün başkent Beyrut, güneyde Sayda ve kuzeydeki Trablusşam kentlerinde, yeniden düzenlendi.

Sayda’da toplanan protestocular, devletin mali politikalarına tepki içerikli sloganlar eşliğinde kentteki Merkez Bankası şubesine taş fırlattı. Güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu, saatlerce süren gerginlik yaşandı. (…)”

Bu haberde ne görüyoruz, ne anlıyoruz?

– Öncelikle, Lübnan’daki toplumun, yaşamını sürdürecek olanakları giderek kaybetmesi ve açlık/ işsizlik gibi çok güçlü sorunları olduğunu, onun “salgın dinlememesinin” kökeninde daha vahim ekonomik sorunların varlığını anlıyoruz.

-Bunun yanı sıra, ülkeyi yöneten otoriteye güvenmeme/ yetersiz bulma ve politik olarak karşı çıkma gibi güdüler de olabilir, ABD’deki gibi.

-Burada da, kamu otoritesiyle, sivil toplumun bir kesimi arasında bir çatışma var. Ve elbette ne kamu yönteminin niteliği ve özellikleri aynı, ne de sivil halk topluluklarının ekonomik, toplumsal ve politik özellikleri… Ama buna rağmen, ikisi de kriz sırasında, iki tarafın çatışmacı bir biçimde karşılaşmasıyla ilgili (ve büyük bir olasılıkla virüs/ bulaşı bu farklara pek aldırmayacaktır). Sağlık açısından, karşılaştırılabilir durumlar olarak görülebilir.

Bu iki olay üzerinde birlikte düşünecek olursak; eğer virüsün bulaşması, salgının yaygınlaşması ve kamu/ insan sağlığı açısından değerlendirme yapacak olursak, belki şu sonuçlar çıkartılabilir:

Kamu otoritesinin (en azından izolasyon politikaları açısından) etkili sonuçlar alabilmesi,

  • Toplumun bütün kesimlerinin bilgilendirilerek/ koşullayarak ikna etmesi ve uygulanan politikalara gönüllü olarak uymasını sağlaması veya
  • Kamunun kolluk gücünü kullanarak politikasını zorla uygulamaya yönelmesi

ile elde edilebilir. Yukarıdaki her iki örnekte de, kamu otoritesinin güç kullanma ve zorbalık yaklaşımı dışında bir seçeneği kalmamış olduğu anlaşılıyor.

Ancak bu durumda, eğer sivil toplumun kamu otoritesine karşı çıkışının kökeninde, büyük ekonomik sorunlar ve giderek açlığa/ mutlak çaresizliğe doğru bir gidiş olmasıyla sadece politik ideolojiler arasındaki kutuplaşmalar gibi farklar varsa, çıkartabileceğimiz sonuçlar açısından farklılık olması, söz konusu mudur?

Belki bu durum, giderek güçlü bir dalga halinde gelmekte olduğunu duyumsadığımız ekonomik kriz nedeniyle, bütün dünyanın yakın geleceği gibi de değerlendirilebilir. Biz yine de, bakış açımızı sadece virüs yayılımı ile sınırlayarak ve sadece kısa erimli bir sonuç elde etmeyi dikkate alarak, bir fark olmayacağını söyleyebiliriz.

Ancak bu yanıt, doyurucu bir yanıt mıdır?

Değildir ve olamaz.

Neden olamaz? Çünkü pek çok öğeyi görmezden gelmekte ve kestirmeden, kalıcı olamayacak bir dengenin elde edilmesiyle yetinmektedir. En baştaki soruya geri dönecek olursak, peki, bu iki örneğin somutluğunu dikkate alarak, nasıl düşünmemiz ve kapsamlı bir anlama durumuna ulaşabilmek için ne yapmamız gerekeceğine dair, bir arayışa girişebiliriz?

Devam edecek…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyonu Notları] İdrak günleri

Günlerdir onlarca video paylaşıldı. İnsanın çekildiği alanlara göç eden yaban hayatı gösteren. Sokaklarda dolaşan geyikler, parklara gelen domuzlar, limanlarda hoplayan yunuslar ve niceleri bir oh çektiler. Troller kızakta, denizin dibini taramıyorlar; kıyı balıkçısı doğa dostu yöntemiyle balık hasat ediyor, yeteri kadar. Zaten yıllık yasak da başladı. Balık sürüleri popülasyonları onarılır mı biraz olsun? Atmosfere saldığımız gazlar azaldı, havalar temizlendi. Dünyanın öz titreşiminin sesi daha netleşti.

Doğa korumacıgil arkadaşlarımla için için doğanın bu haline sevinmekten insanların haline üzülemiyoruz hissiyatındayız. Vicdanları olan insanlar olarak, şimdiye kadar bu kadar açık söylememiş olabiliriz.

Öte taraftan, insanlık hasta yatağından kalkıp virüsten taburcu olunca daha hızlı mı yok edecek yeniden, sorusu da geliveriyor peşi sıra aramızda. Düşüncelerden duygulara savruluyoruz.

*
Derler ki, insan ruhunu teslim edene kadar değil yaptıkları anıldığı sürece yaşarmış. Yaşamdan sonra yaptıklarımızın etkisi devam ediyor ne de olsa.

Çamtepe’nin doğramalarını yapan marangoz ahşabını illa ki ben alacağım diye tutturmuştu ki bu yaklaşımı, marangozluk için alacağı hizmet bedelinden kaybına yol açacaktı. Israr edince; “Ağacını benim seçmem lazım, yanlış ağaç olursa eğrilir bükülür, sonra yıllarca adımı kötü anarsınız” demişti. Böyle öğrenmiş zanaatini.

Yaptıklarımızın sorumluluğu var ve öğrenmek de hiç bu kadar kolay olmamıştı. O nedenle artık öğrenememek değil, bilmemek ayıp. Sevgili Özcan Yüksek‘in hep anlattığı 1001 gecenin ilk gece anlatılan masalında olduğu gibi yaptıklarının sonuçlarını bileceksin, bilmiyorsan yapmayacaksın. Tahmin edeceksin. Her ne yapacaksan öyle yapacaksın. Kaos da böyle diyor. (Kelebek etkisi kuralının anlatımındaki Çin’de kanat çırpan kelebek metaforu enteresan bir tevafuk değil mi? )

Ve tabii bu bir kişisel gündem, odak, seçim meselesi.

Böyle böyle düşünürken, peki benim gündemim ne olsun diye de soruyor insan haliyle.
Bu soru zaten bir yandan zihnimin hep bir köşesinde.

*
Her şeyin bir yüzü şifa, bir yüzü zehir. Bir doz meselesi. Dünya ve kendimizle olan ilişkimiz de öyle. Gıda üretimi bir temel ihtiyaç, lakin dozunu kaçırırsak kendimizi zehirler hale geliyoruz. Şifa kaynağı bir zehir kaynağına dönüşüveriyor. Adaleti getirsin diye yarattığımız hukuk, bir tarafı fazla kayırınca toplumun bütününün en temel duygusal ihtiyacı olan güveni zehirliyor. Fiziken bütünlük içinde olalım, hastalanmayalım diye yaptığımız tıbbi müdahalelerle, hasta şekilde yaşar hale geliyoruz. Eğitim derken kastettiğimiz de bütün bu yapıyı ayakta tutacak insan yetiştirmek demek. Bir nevi seri üretim.

Dozu kaçırmaya meyilli davranışlarımızda son noktadayız. İşte doğanın dengesini bozmamak bu demek: Her an değişen dengede yerini almak.

İnsan için bu yeri, bilimle almak, sanatla almak, zanaatla (üretim anlamında) almak. Bu kan damarlarımızı başkalarına havale etmemek, buradaki sorumluluğu ele almak, bu sorumluluğu almadığımız sürece bedelini başkalarına, sisteme yüklememek.

Zanaat her ne yapıyorsak ustalaşma yolunda yürümek, sadece üretim değil sürekli “türetim” halinde olmak ise, bilim ve sanat bu zanaati yapma biçimimiz olmalı. Şimdinin en temel ihtiyacı olan “onarımı” arzu ederek. Günlük yaşamlarımızda.

*
Anlayış faslından kavrayış faslına geçiyoruz. Virüs bize her gün yeni bir durumu deneyimletirken, durumların arkasındaki bağları keşfediyoruz, durumu kavrıyoruz, idrak ediyoruz. Anlamaktan çok çok farklı bir durum.
Gerçek ihtiyaçlarımızı görüyoruz. Fazlalıklardan kurtulmak, yeteri kadarına razı olmak, “gönüllü sadelik” haline bürünmek iyi geliyor.

*
Bir de etki alanımız var. Kim olduğumuzla, ne yaptığımızla orantılı. Kavrayışımızın sınırı yok. Bu kavrayışı her anımıza bir filtre gibi getirdiğimizde yapacaklarımızın da. Öğren öğren bitmez bir alan.

Tek mesele dengenin neresinde olduğunun bilgisine vakıf olmada.

Herkesin birbirini (insan dışı yaban da buna dahil) beslediği bir gıda sistemi.

Herkesin birbirine güven verdiği ve sonucunda Victor’un dediği gibi “herkesin aynı tarafta zaferi kutladığı” bir hukuk sistemi.

Herkesin kendinin farkında olarak başvurduğu, onarıldığı bir tıp sistemi.s

Herkesin ihtiyacını karşıladığı, fazlasını paylaştığı (biriktirmediği), sonunda helalleştiği bir ticaret anlayışı.

Herkesin potansiyelini, hayat amacını bilme kapasitesini ortaya çıkarma ve geçmişin bilgilerini bugünle birleştirip, geleceğin ihtiyaçlarına aktarma becerisinde bir eğitim (başka bir kelime mi bulsak artık buna?)

Sanat’la bilimin birleşerek akil ve dehalardan halka, sıradan insanın yaşamına nüfuz eden bir yaşam biçimi.

Temel amacının son ürünü üretmek değil, insanı tanımak, doğayı tanımak, kendi nefsini tanımak olduğu; “son” ürünün pekçok “yan” üründen biri, bir çarpan etki, bir bereket, bir bonus, nimet, rızk olarak değerlendirildiği bir tarım ve üretim sistemi.

Bütün bunların toplamı ile yaratılan teknoloji, inovasyonlar…

Fazla mı hayalciyim?

Hepsi bizim kararlarımızla, bir uçta devaya, bir uçta zehire dönüşebiliyor.

*

Evlerinde iyice yereline diffüz eden insan toplumu hiç olmadığı kadar küreselleşiyor bir yandan. Düzenin o kısmında da bir ben/biz ilişkisi ortaya çıkıyor. Bireyin gücüne inanıyorsak eğer, birleşmiş bireylerin gücünü hesap etmek imkansızlaşıyor. Teknoloji bize fiziksel mesafelerde bile sosyalleşebilme fırsatları sunuyor, küresel bir varlık olduğumuzu deneyimliyoruz.

*
Yalnız değiliz ama tekbaşınayız. Aradaki fark “sevgi”. Yalnızlık bir sevgisizlik hali ise, tek başınalık başta kendine olmak üzere herkese ve her şeye duyulan sevgi. Ve sevgi bir duygu değil, bir oluş, bir duygusuzluk hali. Bütün duygularına bir mesafeden bakabilme hali. Her pisliğin üzerine yapıştırdığımız Sevginin hakikatini anlamak için mesafelenmemiz gerekiyordu. Çünkü sevgi, tüm varoluşa ve onun küçük nüshalarına bir mesafeden bakabilme yetisi aynı zamanda.

*
Bu pandemi de geldi yaşlıları vurdu, iyi mi? Yaşlılar, şu anda 80 üstü yaş grubunda olanlar nasıl bir bilgi ve görgü kaynağı, düşünmeden edemiyorum. Karneyle ekmek alınan zamanları, savaşın etkilerini, yerinden yurdundan edilmeyi, bir türlü köklenememeyi; darbeler, ihtilaller gibi deneyimleri yaşamış bir kuşak gidiyor elden. Yukarıdaki dengede yerini bilen, daha da önemlisi bu şartlar altında nasıl hayatta kalınacağı bilgisine sahip son kuşak. Bilgeliğimiz biz ona yetişemeden kayıyor önümüzden. Görünen o ki, kosmosta rehberlerimiz de olmayacak. Tekbaşınalık, bunu da içeriyor bir yandan.

*
Özetle, bu böyle gitmez dediğimiz ne varsa o alanlara tekrar bakmak, bu kafayla bakmak, yeniden yeniden bakmak ve günün birinde bu dalga geçtikten sonra vereceğimiz kararların yönüne karar vermemiz gerekiyor önce. Bu vakit bize bunun için verildi demeden edemiyorum.

Sonucu değiştirecek olan soru, dünyanın nasıl bir yer olduğu değil, bizlerin ne edip, nasıl eylediği.

*
Virüs bize öğretiyor:

İklim krizi, ekolojik bir kriz değil (yabanıllığın kendini ne kadar çabuk onardığını gördük). Sosyolojik, kültürel ve psikolojik bir kriz. İnsana dair bir kriz ve yine bildiğimiz üzere çözüm insanda saklı. Yolları da sanat, felsefe ve zanaattan geçiyor.

Bir şey yaparken kendime sorduğum soru listesi:
• Yaptığım şeyi seviyor muyum?
• Yaptığım şey hakkında bilgim ne kadar?
• Yaptığım şeye bıraktığım iz ne?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKitapKöşe YazılarıManşet

Karantina’da Godot’u beklemek – Nihan Feyza Lezgioğlu

Salgın sürecini evinde geçirebilenler için kitap okumak iyi bir seçenek. Galiba herkes gibi, ben de “normal zaman”a oranla çok az okuduğumdan yakınıyordum ki Godot’yu Beklerken’i bugünün belirsizlik atmosferinde yeniden okumaya karar verdim. 1949 yılında yazılan, ilk kez 1953’te ve Paris’te sahnelenen oyun, “absürd tiyatro” türünün başyapıtlarından biri. Eser 1954’te -bazı değişiklikler yapılarak- Beckett tarafından İngilizce’ye çevirilmiş ve akabinde Fransa dışında da sahnelenmeye başlanmış. Ben Ferit Edgü’nün 1963 tarihli çevirisini okudum bu kez.

Çoğunluğun bildiği ve adından da anlaşıldığı üzere kitap, Vladimir (Didi) ve Estragon (Gogo) isimli iki adamın Godot adında bir yabancıyı beklemelerini konu alıyor. Eserde, diğer absürd tiyatro eserlerinde de olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkımın içinde varlığın anlamlandırılmaya çalışıldığı görülüyor. Ancak Beckett çok da istekli değil bu hususta. Varlığın öyle pek de anlamlanabilecek bir şey olmadığının bilincinde olarak yazıyor. Talihin ve musibetin, tabiri caizse, insanlar arasında “el değiştirdiği”ni, böylelikle sadece ara ara, umutsuz bekleyişimizin sonlandığı yanılgısına kapıldığımızı söylüyor: 

“Ağlamıyor artık. Onun yerini siz aldınız işte. (Bir düş içindeymişçesine). Yeryüzünün gözyaşları… değişmez. Biri ağlamaya koyuldu mu bilin ki yeryüzünün bir başka köşesinde mutlak bir başkasının gözyaşı dinmiştir. Aynı şey gülmek için de öyle. (Güler). İçinde yaşadığımız devir için kötü söylemeyelim, daha önceki devirlerden daha mutsuz değil. (Sessizlik).”

Ümit etmenin sahte büyüsü

Okumaya devam ettikçe Vladimir ve Estragon’un yapacak daha iyi bir şeyleri olmadığı için Godot’yu beklediklerini anlıyoruz. Beklemekten başka çareleri olmadığını düşünüyorlar çünkü.

VLADİMİR.- Çocuğun söylediğini duymadın mı?
ESTRAGON.- Hayır.
VLADİMİR.- Godot’nun yarın mutlak geleceğini söyledi. (Bir an). Senin için bir anlamı yok mu bunun?
ESTRAGON.- Desene burda beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.

Karakterler telaşla beklemekten yorgun düşse ve bundan yakınsa da belirsiz bekleyişlerinden içten içe keyif alıyor diyebiliriz. Ümit etmenin sahte büyüsüne kapılmışlar ve içinde sıkışıp kaldıkları belirsizliği Godot’nun aydınlatacağına inanmayı seçmişler. Godot’nun gelmesi kitapta hep uzak bir ihtimal olarak işleniyor olsa da okuyucunun öngörebildiği bu imkansızlık, karakterlerce kesin bir şekilde kabul edilmiyor hiç. Kitabın son sayfalarına yaklaştığımızda ümidin cılızlaştığını fark ediyoruz aslında. Öyle ki Godot’nun gelmeme ihtimali için ikinci bir seçenek düşünmeye başlıyorlar: Ertesi gün bir ip getirip gölgesinde bekledikleri ağaca kendilerini asmak. Fakat insan bu ya, Godot’nun geleceğine olan inanç alevi cılız da olsa yanıyor içlerinde. Daha iyi bir son bulacaklarından da değil. Neyse ki “Zamanla insan her şeye alışıyor.”

VLADİMİR.- Yarın asacağız kendimizi. (Bir an.) Tabii Godot gelmezse.
ESTRAGON.- Ya gelirse?
VLADİMİR.- O zaman kurtulmuş olacağız.

Pek tabii ki Godot gelmiyor. Oysa Godot’nun geleceği ihtimali veya buna olan inançları hayatta tutuyor onları: Godot gelmezse intihar edecekler, gelirse hayatta kalacaklar. Bu iki taşkın ucu aynı anda, heyecan duymadan düşünenler için “yaşayan iki adam” diyebilir miydik ya da diyebilecek miydik gerçi? Bitişi kitabın başından beri bilsek de (tahminden öte!) son cümleyi okuduğumuzda “Ya gelseydi?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Salisenin onda biri kadar hızlı geçiyor zihnimizden bu soru. Ama geçiyor.

‘Var olmanın’ duygusu…

Aslında her halükârda söyleneceksek de, yaşanamayan’ın olan’a üstün gelmesini ister, böylelikle şımarık yakınmalarımızda haklı çıkmak için bahaneler ararız çünkü. Başka hiçbir açıklamam yok bunun için.
Peki bekleyişin sona ermesi, yani Godot’nun gelmesi ile düzelecek miydi her şey? Vladimir ve Estragon özelinde kalmadan görmemiz gereken bir gerçek de, bu iki adam Godot’nun gelmesini ne kadar sabırsızlıkla beklese de Godot’nun gelmesi, en az gelmemesi kadar büyük bir sorun onlar için. Zaten Beckett sık sık ima ediyor bunu. Çünkü ilk sayfalardan beri çok iyi biliyoruz ki mesele Godot’nun gelmesi değil.

ESTRAGON.- Her zaman bir şey buluyoruz değil mi Didi, bize var olduğumuz duygusunu verecek?

Bütün bu yazılanların salgın ile ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Öyle sanıyorum ki beklemek, üstelik hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğiniz, tahminde dahi bulunamadığınız birini/ bir şeyi beklemek kadar yorucu çok az şey var dünyada. Ancak beklerken istemsiz şekilde, geleceğe dönük hayal kurmak, ümit etmeye başlamak çok daha yoruyor insanı. Birkaç aydır tüm dünya bir belirsizliği konuşuyor. Televizyonda, internette, radyoda beden sağlığı kadar ruh sağlığının da nasıl korunacağından bahsediyor uzmanlar. “Çünkü belirsizlik insanı tüketiyor.” Değil. Bizleri, düşünmek için hala çok vakti olan şanslıları tüketen şey, içinde bulunduğumuz ânı, yalnızca onu yaşayamamak, müşahede edememek aslında.

Onun yerine, “Bütün bunlar ne zaman biter?”, “Evden ne zaman çıkabilirim?”, “Bu güzel havada evde oturuyorum…” dertleriyle(!) boğuşuyoruz. Oysa kendisinin ve sevdiklerinin sağlığı yerinde olan, eve kapanıp kalabalıktan izole olabilme imkanına sahip bizlerin bir alışkanlığa dönüşmüş “yanlış yaşama biçimi”mizde mutlak doğruymuş gibi direnip -evi ve günlerimizi yaşanılır kılamıyoruz diye- yakınma lüksümüzün olduğunu düşünmüyorum.

Zorlu bir süreçten geçtiğimiz hepimizin malumu. Ancak süreci daha da zorlaştırmamak için, bu zamana kadar bilerek veya bilmeyerek es geçtiğimiz “kendimizle kalma becerisi”ni artık kazanmamız, okumamız, üretmemiz ve evde kalmaya devam ederek dışarıda olması gerekenlere elimizden geldiğince yardım etmemiz gerektiğini unutmamak gerek. “Uzun ve güçlüklerle dolu, ama sonu iyi olacak.” Eğer sonunu düşünmezsek!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

1 Mayıs ya da Türkiye’de eski normalin yeni halleri

Mutat olduğu üzere, bu 1 Mayıs İşçi Bayramı‘nda güvenlik güçleri gene gösteri düzenlemişler, 45 bin polis görevlendirilmiş. Sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen, sendikaları, siyasal grupları temsil edecek küçük bir topluluğun harekete geçebileceğini çok iyi bildikleri halde. 

DİSK‘in Beşiktaş’taki merkez binasının kapısında önceden önlem alarak dışarı çıkmaya ve yürüyüşe geçmeye yeltenen 25 kişilik temsili korteji yaka paça göz altına almışlar. Taşıdıkları çelengi parçalamışlar. Gösteriyi bir şiddet eylemiyle taçlandırmışlar.

Haklı olarak şu soruyu sorabilirsiniz: Neden her 1 Mayıs’ta bu gösteriye ihtiyaç duyuluyor? Hele hele bu kriz ortamında bu kadar polise, araca, bariyerlere? İçinde bulunduğumuz koşullarda, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir günde, bir küçük anmayı engellemek için işi bu kadar büyütmenin, başka yerlere harcanabilecek kaynakları bu gösteriye tahsis etmenin ne alemi var? 

Bu şiddet gösterisinden belki birileri haz alıyor olabilirler. Ancak bu gösteri merakının nedenini anlayabilmek için önce söylediklerimi düzeltmem gerek. Polisler aracılığıyla her 1 Mayıs’ta bu gösteriyi sahneye koyan devlet. Polisler bu ülkede, başka yerlerde gördüğümüz gibi diğer emekçiler gibi, gösteri yapamazlar. Bu gösterinin amacı düzenin mantığını korumaktır.

Emekçinin ‘temsili’

Yasağın arkasındaki neden işçilerin, emekçilerin özgürce gösteri yapmaları, kendi örgütlenmeleri aracılığıyla kendi başlarına kalkıp meydanlara çıkmalarıdır. Yoksa çalışanlar, tıpkı askerler gibi, emir komuta altında, tıpkı askerler gibi meydanlara çıksalar, caddelerde yürütülseler, hiç bir sorun olmaz. Bu görüntüler onları hiç rahatsız etmez. İşte 1 Mayıs’ta yasaklanan budur.

Bu nedenle şiirinde Nazım Hikmet özgürlüğü “işçi sınıfının tulumuyla elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşması” olarak tarif eder. İnsanların bağımsız olarak sokaklara, meydanlara çıkabilmeleri, onları sahiplenmeleri otoriter rejimlerin imtiyazlı sınıflarının en çok korktukları şeydir. Çünkü o zaman imtiyazlı konumları sorgulanmış, otoriteleri sarsılmış olur. Anmalar otoriter bir rejimin temel ilkesini çiğnediği için yasaklanır, bu ülkede.

Buradaki mesele bir temsil meselesidir. İşçilerin, emekçilerin temsili meselesi. Onlar yönetilmeye mahkumdurlar. Onlara yalnızca talimatlar, emirler vermek gerekir, onlar ne yapacaklarını bilmezler. Sürekli denetim altında tutulmaları gerekir. Kamusal alanları düzenleyenlerin, imtiyaz sahiplerinin varsayımı budur.

Proleterleşmiş hayatlar üzerinde otoriter düzen

Şimdi gelelim diğer yasağa.

Virüs geldi, uzaktan çalışma imkanı olanlar kendi iradeleri ile, iş gücü oluşturmadığı varsayılan nüfus evlere kapatıldı.

Boğaz’da deniz kenarında gezmek yasak. Bisiklete binmek yasak. Spor yapmak yasak… Sokağa çıkmak yasak. Ama çalışmak serbest. Çalışmak özgürleştiriyor, toplu taşıma araçlarına binebiliyorsunuz. Hatta bir servis aracının arka kabinine toplu olarak sığışabiliyorsunuz. İşçiler de fabrikalara.

Bugünlerde gördüklerimiz hem devletin işleyiş mantığı hem de kriz sonrası oluşacak “yeni normal”in inşası ile ilgili de bir ipucu niteliğinde olabilir.

Issızlaşmış sokaklara çıkmadan da özgürlük talep edebilir mi? Her zaman olduğu gibi eşitsiz durumlar, ötekileştirilen insanlar var. Avrupa‘da yönetimler parklara, deniz-nehir kenarlarına çıkmayı teşvik ediyor, sağlıklarını koruyacaklarını düşünerek insanların. Çalışanları ise koruyor. İstanbul‘da ise bisiklete binenleri, ormanda yürüyenleri zabıta kovalıyor. Niyeymiş? Yasakmış. Kamu kendi kendisine yasak uyduruyor. Tercih bu ikisi arasında: Size ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir yönetim ve proleterleştirilmiş bir hayat. Ya da sizi öğrenmeye, sorumluluklarınızı üstlenmeye teşvik eden bir yönetim.

Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nesne olarak mı görecekler? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, böyle mi yaşayacaksın diyecekler?

Diktatörlükler, her ne kadar şiddetle kamusal hayatı düzenlemeye çalışırlarsa, o kadar da çaresizdirler. Proleterleştirilmiş bir hayat yönetimlerin de aklını felç eder. Bu yüzden otoriter yönetimlerin ne yaptıklarını bildikleri söylenemez. Doğayı, şehri, canlıları ve cansızları nesneleştirirler. Otoriter düzenler proleterleştirilmiş hayatlar üzerine kurulur. Şehirlerin hali bunu göstermiyor mu? Ama bu durumda da şehirleri yönetebildikleri söylenebilir mi? Peki böyle bir devlet nasıl yönetilir? Daha doğrusu bu krizi nasıl yönetebilir?

Cevabı şu: Tesadüfen geliştirildiği söylenemeyecek bir yöntemle: Ötekileştirerek. Bunu bilerek, hesaplayarak yaparlar. Bunun son bir örneğine de geçtiğimiz hafta tanık olduk. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş,  Ramazan ayının ilk cuma hutbesinde LGBTİ+ bireyleri hedef aldı, kötülüklerin ve salgın hastalıkların kaynağını eşcinsellik ve nikahsız yaşam olarak gösterdi. Bunun üzerine Ankara Barosu ve Diyarbakır Barosu birer açıklama yayımladı. Açıklamalar nedeniyle her iki baronun yöneticileri hakkında Türk Ceza Kanunu‘nun (TCK) 216/3 maddesi kapsamında, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçundan soruşturma başlatıldı.

Dediğim gibi iktidar etrafında yuvalanan bu imtiyaz çevresi bunu bilerek ve hesaplayarak yapıyor. İktidarın önde gelenleri ise sanki danışıklı yapılıyormuş gibi, dini değerlerin aşağılandığını, Müslümanlığın ötekileştirildiğini iddia ettiler, eleştirenleri faşistlikle suçladılar.

İktidar olmanın anlamı

İktidarın eleştirilerin üzerine bu kadar saldırganca bir şekilde gitmesi önemli bir kurumsal hafızanın göstergesi. Belli ki bu konuda bir hassasiyet var. Ekonomik koşulların ağırlaştığı bir dönemde eski yöntemlerin sürdürülmesi.

Ali Erbaş’ı eleştirirseniz, kutsal değerlere dil uzatmış oluyorsunuz. Karışıklık şuradan kaynaklanıyor: Diyanet İşleri Başkanı bir kamu görevlisi. Dolayısı ile Allah ile inananlar arasına girmiş oluyor kendileri.

Mutlaka çok iyi biliyor ki insan hakları savunucuları eşcinsellerin ötekileştirilmesine karşı çıkacak. İktidar da bunu dini inançlara, değerlere  saldırı olarak gösterecek…

Elbette ki bir kişi ya da bir topluluk kendi inancı gereği eşcinselliğe karşı olabilir. Laik bir devlette kendi yaşam tarzını, cinsel hayatını kendi inancına göre düzenleyebilir. Devletin de onun bu hakkını, tercihini koruması gerekir. Ama bunun tersini düşünen varsa, aynı şekilde onun bu hakkını da, yaşama hakkını koruması gerekir. Azınlıkta da olsa.

İslami kurallara göre cinsel hayatlarını düzenleyenlerin de kendi yaşam tarzlarını sonuna kadar savunmaya hakları var. Kimsenin onların cinsel hayatlarına karışmaya hakkı olmadığına göre.

Türkiye’nin eski normalinin de, yeni normalinin de bu karışıklık olduğunu düşünüyorum. İktidar olmak, Türkiye Cumhuriyeti‘nin bir cumhuriyet olduğunu unutmak anlamına geliyor. Türkiye bir türlü ulusdevlet olamıyor çünkü bu imtiyaz sahipleri özel alanı sürekli devlete taşıyor. Çünkü kendi ayrıcalıklı varlıklarını başka yöntemlerle yeniden üretme, eylemselliklerini dönüştürme kabiliyetleri yok.

Kategori: Hafta Sonu