Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kainatın en güzel mavisi – Aydan Çelik

Fransız “renk” filozofu Michel Pastoureau’nun Türkçe’ye de çevirilen Mavi/ Bir Rengin Tarihi kitabı birbirinden şaşırtıcı bilgilerle doludur.

Mavi’nin Antik Roma’da barbarların rengi sayıldığını, Antikçağ’da renk bile kabul edilmediğini, Antik Yunan’da hiçbir metinde adının geçmediğini, hatta bazı filozofların Yunanlıların maviyi görememiş olabileceklerini söylediğini, Ortaçağ’da Katoliklerin bu rengin adını bile anmadığını okuruz.

Ama sonra tarihin bir eşiği gelir, mavi bir anda açık ara en sevilen renk statüsüne kavuşur.

Bugün de, bütün anketlerde açık ara en sevilen renk seçilir mavi.

*             

Herkesin kendine göre bir mavisi var şüphesiz.

Benim için kâinatın en güzel mavisi Sivas’ın Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü’ndedir.

Hani şu sıralarda Change Org’da yapılaşmaya karşı kaleme alınan imza kampanyasındaki göl.

                                                                              *

Çok şahsi olmakla birlikte o göl kıyısında geçmiş bir dizi çocukluk hikayesi anlatmak isterim.

Mamili Hasan

Gökpınar deyince benim aklıma Mamili Hasan gelir.

Mamili adının kaynağı ne bilmiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam babasının adı da Mamili Mevlüt idi. Ufak tefek, gıdısı hafif sarkmış, çok sevimli bir ihtiyar olarak hatırlıyorum.

Mamili Hasan uzun yıllar boyu Gökpınar’ın motelini ve tesislerini işletti.

1970’lerde Gökpınar’ın o kadar sevilmesi sadece eşsiz rengi, o rengin içinde “dans eden” balıkları değildi. Sıcakkanlılığıyla, dostane jestleriyle Mamili Hasan o tablonun tamamlayıcısı, eskilerin deyimiyle Gökpınar’ın mütemmim cüzü, yani ayrılmaz parçasıydı.

Doğrudan dinlemedim ama bir arkadaşım anlatmıştı.

Gölün kenarında kendilerine bir masa seçip oturanlara “Hoş geldiniz” dedikten sonra “Buralı mısınız, yabancı mısınız?” diye sorarmış.

Eğer cevap “yabancıyız” olursa  “Haşmeeeet bez getir” diye seslenir, oğlunun getirdiği bez ile masayı silermiş.

Eğer cevap “buralıyız” olursa, bez filan istemez, masayı koluyla tarar öyle temizlermiş.                                                                                       

Bu maydanozların sırrı ne?

Mamili Hasan’ın sevdiklerine yaptığı iki jesti vardı.

Eğer sizi seviyorsa, ya özenle topladığı karamuklardan yaptığı şerbetten ya da küçük gözeden bidona doldurduğu Gökpınar suyundan getirirdi.

Şükürler olsun ki biz, her ikisinden de nasiplenen şanslı insanlardık. O zamanlar babamın Şehit Mehmet Kurt Caddesi’ndeki dükkanının üstündeki evde oturuyorduk. Mamili Hasan o evin bahçesinde yetiştirdiğimiz maydanozları çok sever, giderken biraz toplar götürürdü. Bir gün “Sizin bu maydanozlar gibi hiçbir yerde yetişmiyor, ne yapıyorsunuz da böyle güzel oluyor?” diye sorunca, dilinin kemiği olmayan kız kardeşim “Senin getirdiğin sularla suluyoruz” demişti.

Babamın kızaran yüzüne, Mamili Hasan’ın eşlik eden kahkahasını dün gibi hatırlıyorum.

İkisine de Allah rahmet eylesin.

Gökpınar’ın güneşle dansı                                  

Fehmi Tuna’nın Yok Yok Büfesi’ni hatırlar mısınız? Çok güzel karakteristik bir yapıydı. Üç tarafı cam, bir tarafı maharetli bir taş ustasının elinden çıkmış duvardı.

Gürün’ün o simgesel o zarif yapısı bir yol genişletme operasyonuna kurban edildi. Yıkılan büfenin yerine kişiliksiz bir naylon büfe kondu. Adı üstünde: Naylon.

Gökpınar’daki Motel, işte o güzel büfeyle benzer bir mimariye sahiptir. En azından yukarıda sözünü ettiğim taş duvarın aynısı onun da bir cephesinde var.

Gürün’de “Çerkez Aslan” diye bilinen babam bir gün, galiba yetmişli yılların ikinci yarısıydı, annemi ve bizi aldı o otele götürdü. “Benim sizi Bodrum’a Marmaris’e götürecek param yok. Buraya getirebildim ancak” dedi.

Ondan sonra hayat bana Bodrum’da da Marmaris’te de, dünyanın ta nerelerinde de tatil yapma fırsatı verdi. Ama Gökpınar’da o motelde geçirdiğim bir hafta kadar mutlu olduğum bir dönem hatırlamıyorum.

Güneşin doğarken, yükselirken, batarken Gökpınar’a yaptığı ışık oyunlarına şahit olan bir çocuktan söz ediyorum.

Mayo değil palto lazım

Bir zamanlar Gökpınar’da yüzmek serbestti. Gürün’ün cesur delikanlıları kayalardan çivi gibi suya çivileme atlar, akvaryumda balık misali süzülürlerdi.

Hiç unutmadığım bir görüntü var.

O yıllarda ODTÜ’de okuyan abimin arkadaşları Gürün’e gelmişti. İçlerinden birisi yaklaşık 2 metre boyunda bir yüzücüydü. Onu aldık Gökpınar’a götürdük. “Uzun abi” maviliğine hayran kaldığı suya girmek için hemen soyundu. Suyun kenarında bazı artistik esneme hareketler yaptıktan sonra balıklama atladı.

Atlar atlamaz “amanııınnn” diye bir ses çıkardı ve aynı belgesellerde gördüğümüz amfibi canlılar gibi gerisin geri koşmaya başladı. Evet evet yaptığı şey yüzmekten çok, koşmaktı. Karaya çıkar çıkmaz kurduğu ilk cümle: “Yahu bu nasıl bir su. Buraya mayoyla değil, paltoyla girmek lazım” oldu.

Göl mü havuz mu? 

Sonra. Yıllar geçti… Gökpınar’dan Tohma Vadisi’ne doğru çok sular aktı.

Memleketin üstünden bir 12 Eylül geçti, ardından tekrar seçimler oldu, atanmış bir belediye başkanından sonra Gürün yeniden seçilmiş bir Belediye Başkanı’na sahip oldu.

Coşkun Solak ile babam farklı partilere mensup iki iyi arkadaştı. Benim de sevdiğim iyi kalpli bir insandı. (Çocuklara iyi davranın hanımlar beyler. Sonradan hayırla anılırsınız )

Ne var ki Gökpınar’ın çevresine ördüğü o duvar bu işlerin başlangıcı oldu. Göl, tabiatın yüzlerce yılda şekillendirdiği bir tabiat mucizesi iken adeta bir havuza döndü. Ama halen o kadar güzeldi ki, o müdahale bile “altının yere düşmesiyle pul olmayacağının” ispatı gibiydi.

Coşkun Abi bir sonraki seçimde yeniden aday olduğunda, onun için hazırlanan pankartlarının birinin üstünde “Gökpınar’ın Fatihi” diye bir slogan vardı.

Ben de güler yüzlülüğüne güvendiğim için “Coşkun Abi, Gökpınar başkasının mıydı ki siz onun fatihi oldunuz?” diye patavatsız bir soru sorduğumda kahkahalarla gülmüştü. Genç yaşta hayatını kaybetti. Allah rahmet eylesin.

Bırakın Gökpınar kendisi gibi kalsın

Sonrasında Gökpınar’a müdahaleler çorap söküğü gibi geldi. Türkiye’deki beton aşkından o da nasibini aldı.

Bir de Darende’ye gönderilen suyu hesaba katınca hem mecazi hem de gerçek manada “suyu çekildi.”

Biz bugün bile o suyu çekilmiş haline hayranız.

Ama artık yeter!

Dokunmayın Gökpınar’a.

Gökpınar’ın bizzat kendisi bir değerdir. Sosa mosa, bungalova, ihtiyacı yoktur.

Hasankeyf’e baraj yapılırken Beşiktaş Çarşı grubu “Bırakın Hasan keyfine baksın” diye bir slogan üretmişti.

Bırakın Gökpınar, gök kubbenin altında kendisi gibi kalsın!

*

Ünlü su altı fotoğrafçısı Ali Ethem Keskin’in kaleminden Gökpınar’ı okumak isterseniz linki burada. 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Erken zafer, artan sıcaklıklar ve korona sonrası pikniği!

Geçtiğimiz pazartesi günü beklendiği şekilde korona salgınına karşı ilk “zafer” ilan edildi. (Bu “zafer” ilanının geçici olduğunu ve bir hata olduğunu da belirtmekte fayda var) Bu ilana paralel olarak da bazı gevşeme sinyalleri verildi. Her biri doksanların amatör lig futbolcularına dönen berber mağdurları için beklenen açıklama yapıldı. Evlere sığamayan 60 yaş üstü ve 20 yaş altı için belirli gün ve haftalar takvimi tadında sokağa salma programları, AVM’lerin ne zaman açılacağı, futbol maçlarının nasıl organize edileceği, üniversitelerin durumu, LGS, YKS vs sınavların tarihleri ve diğer tüm durumlar için bir takvim oluşturuldu. Bu takvimden anladığımız kadarıyla belirleyici olan sağlık ve eğitim değil ekonomi ve turizm! Hali hazırda zaten salgın önlemlerini çok ciddiye almayan hatırı sayılır kalabalıkların kitlesel hareketi için her şey ayarlanmış vaziyette. Salgın tehdidi algısının minimum olduğu bu kitle için de böylelikle algı daha da zayıflatılmış oldu. Artık sorunun çözüldüğü düşüncesi her ortama hâkim olmuş vaziyette. Bu durum doğabilecek artçı dalgaların da kontrolünü güçleştirecek gibi görünüyor.

Salgına karşı erken ilan edilen zaferin kısa süre içerisinde birçok başka problems de beraberinde getireceğini unutmamak gerekir. Bunların başında da ikinci dalganın ortaya çıkma ihtimali geliyor. Ancak o, benim konum değil. Benim ilgilendiğim daha başka bir tehlike: Piknik. Evet, şu ailece ya da arkadaşlarla hep beraber salgın öncesi gittiğimiz piknik.

Piknik mevsimi

Hepimizin kolaylıkla fark edebileceği gibi 4 Mayıs Pazartesi gününden beri sokaklar oldukça hareketli. Herkes dışarıda. Hafta sonu sınırlaması sonrası oluşan pazartesi yoğunluğundan çok daha öte bir yoğunluk bu. İnsanlar eve kapanma süresinin çok uzun olduğunu ve zaten yapılan açıklamalardan hareket ederek de salgının kontrol altına alındığına iyice inanmış durumda. Trafik yoğunluğu eski haline yavaştan kavuşmaya başlamış halde. Ancak ortada bir problem var! İnsanlar hala sıkıntılarını atabilecekleri mekânlara erişemiyor. Bu mekânların başında gelen park ve bahçeler kapalı, sokaklar da eski cazibesine sahip değil çünkü her yer tıkış tıkış çirkin ucube beton yapılarla dolu vaziyette.

İnsan bu, sosyal bir canlı ve fazla dara gelemiyor. Beton ve dört duvar da bir yere kadar. Özlüyor, seviyor ve daha da önemlisi psikolojik olarak rahatlamak istiyor.  Bunun da en uygun yolu açık alanlar. Ayrıca, salgın öncesinin popüler alanları olan kapalı mekânlar da henüz açık değil. Kısa süre içinde de açılacak olsalar bile insanlar uzun süre bu mekânlara gitmekten imtina edecek. Çünkü korona süresince oluşan sosyal mesafe algısı uzun bir süre insanları toplu mekânlardan uzak tutacak. O halde tek çare kısa süre sonra açılacak olan piknik alanları ya da seyahat yasakları sonrası erişilebilir olacak olan dağlar, ormanlık alanlar, su kenarları ve daha benzeri birçok yerler. İnsanların ilk fırsatta yapacakları şey buralara akın etmek olacak. Hatta seyahat sınırlamalarının kaldırıldığı birçok ilde şimdiden planlar yapılmış ve hazırlıklar tamamlanmış vaziyette. İnsanlar yasaksız geçirecekleri ilk hafta sonunda piknik alanlarına doğru harekete geçmek için bagajları hazırlamış bile.

Plastiğe dikkat

Kısa süre içerisinde piknik alanlarına, sosyalleşmek ve korona salgının yarattığı psikolojik darbeyi sağaltmak için insan akını olacak diyebiliriz. Daha önce de sıkça belirttiğimiz gibi alışkanlıklar değişince olacak bazı şeyleri tahmin etmek de güç olmuyor. Pikniğe akın da bunlardan biri. Peki, piknik yapmanın nesi rahatsız edici? Ülkemizdeki piknik kültürünü ve çoğunluğun yaygın kullandığı piknik alanlarının mevcut durumunu göz önüne alırsak, her şeyi diyebiliriz! Aslında durum tatil yapma algısıyla da doğrudan ilişkili. Çünkü tatil yapılırken aklın da tatile çıkması durumu söz konusu. Örneğin geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir raporda, yaz tatilleri süresince Akdeniz’deki plastik çöp miktarının %40 arttığı belirtiliyordu. Tabii bu korona öncesi döneme ait bir veri. Buna bir de korona süresince pompalanan dezenformasyonu da eklersek, önümüzdeki dönemde bu miktarın daha da artacağını söylemek yanlış olmaz.

Market ve pazarlarda hijyenik diye dayatılan plastik poşet zorunluluğu piknik/tatil/kamp alanlarında kendini en fazla hissettirecek tehditlerin başında gelecek. Sadece poşet de değil! Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı yalanıyla yapılan düzenlemeler de var. Bunlara çevre hassasiyetinin eksikliğini ve yetersiz atık yönetimini de dâhil ettiğimizde ortaya işte hali hazırda var olan ve adeta ülkenin bir gerçeği haline gelen devasa piknik alanları çöplükleri, kirli sahiller ve plastik çöpten kırılan doğal alanlar görüntüsünün daha da büyük boyutlu olanı çıkacak. Bu bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir son. Her hangi bir önlem alınmazsa olacaklar bunlar.

Korona kısıtlamaları süresince sınırlı ve geçici de olsa toparlandığı iddia edilen doğal alanlar (Ergene nehri bu kısıtlamalara rağmen hala zehir dolu akıyor) insanlar tarafından tekrar baskılanma riskiyle karşı karşıya.  Hem de daha da ciddi boyutta. Ciddiyetin kaynağı ise salgın boyunca edinilen yanlış tüketim alışkanlıkları. Daha açık bir ifadeyle artan poşet ve diğer tek kullanımlık plastik kirleticiler! Eski alışkanlıklarla ciddi anlamda kirletilen ve tahrip edilen alanlar, korona süresince edinilen ve hijyen adı altında uygulanan yeni alışkanlıklarla daha da tahrip edilecek diyebiliriz.

Bunun bir çözümü var mı? Tek başına kısa sürede çözümü sağlayacak bir yol, maalesef yok. Ancak belirli bir planlama ile bunun önüne geçilebilir. Hazır salgın boyunca birçok düzenleme yapılıyorken bazı düzenlemeler de doğa için yapılabilir. Üstelik Türkiye yasal düzenlemelerin hızlı kanıksandığı ülkelerden biri sayılabilir. Bunu herhangi bir veriye dayandırmıyorum. Gözlemlerim o yönde. İnsanlar çabuk alışıyor. Bu da doğa için alınacak önlemleri kolaylaştırma potansiyeli taşıyor. Ancak burada bir irade oluşması lazım. Kârından başka hiçbir şeyi düşünmeyen plastikçi sermayenin değil doğanın yanında durmak gibi bir iradeden bahsediyoruz. Zor olsa da imkânsız değil.

Tek kullanımlık plastiklerin sınırlandırılması şart 

İşte alışması kolay olacak önlemlerin başında da plastik endüstrisinin dayatmasıyla gerçekleştirilen plastik kullanım zorunluluklarının kaldırılması geliyor. Bununla beraber tek kullanımlık plastik kullanımının da sınırlandırılması şart. Çünkü piknik/kamp/tatil gibi aktivitelerde üretilen en büyük çöp kaynağı tek kullanımlık plastikler. Bu plastiklerin üretimi ve satışı kısıtlanır ve hatta pipet, çatal, kaşık, tabak vb tek kullanımlık plastik ürünlerin üretimi ve satılması için bir yasak getirilirse uzun vadede bu riski de minimize etme şansımız olabilir. Bunun yanında tüm plastik poşetler ücretlendirilirse ciddi bir önlem kolayca alınmış olunur. Diğer bir önlem de doğal alanların bu çöplerden arındırılması için oluşan fırsat! Belediyeler bu alanları hazır kimse kullanmıyorken bir seferberlikle temizleyerek bu çöplerden dolayı oluşan riski daha da azaltabilirler. Sağı solu deterjanla yıkamak gibi anlamsız ve zararlı bir uygulama yerine bunu yapmaları herkes ve her şey için daha da hayırlı.

Unutmamak lazım, erken de olsa, yanlış da olsa yasaklar gevşetiliyor. İnsanlar bunaldı, havalar da ısınıyor. Kısacası doğaya olan hücum, stres atacak başka alan kalmadığı için artacak. O halde bunu yönetmek için yapılması gereken en basit adımları atmak korona sonrası yaşanabilecek “doğaya karşı piknik” faaliyetini “doğayla birlikte piknik” faaliyetine dönüştürebilir. Aksi durumda parçası olduğumuz doğayla birlikte kendi ayağımıza bir kurşun daha sıkmış olacağız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve ihmalin otoriter hali

İzmir’in 30 ilçesinden biri olan Gaziemir, 2011 yılında taşınmadan önceki adıyla Aslan Avcı Döküm Sanayi’ne ait olan arazideki nükleer atıklar nedeniyle “İzmir’in Çernobil’i” olarak hafızalara kazındı. Sahiplerinin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezası olan 5,7 Milyon TL ödemesine hükmedildiği fabrika, önünden geçen yolun karşısında apartmanların, 75-100 metre mesafede 1000’e yakın öğrenci nüfusuyla birer okulun yer almasıyla yaşam alanlarının tam ortasında. Toplum sağlığını ve psikolojisini yıllardır olumsuz etkileyen bu nükleer atıklara çözüm bulunması için EGEÇEP ve Nükleer Karşıtı Platform İzmir (NKP) başta olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü gerek basın açıklamaları gerekse eylemlerle on yıldan fazla bir süredir yetkililerin meseleye ilgisini talep ediyor.

İlk defa 2014 yılında açılan davalarla sivil toplumun sürece müdahil olduğu görülse de daha önceki bir yazımda okuyabileceğiniz gibi seri şekilde süreçten dışlandığına tanık oluyoruz. Başlanılan noktaya geri dönülmüşken kaleme alınan bu yazı ise bir kez daha madunun sesi olmaya niyetlenirken meseleye çözüm üretilmesi için dikkatinizi çekmeye çalışacak. Bununla beraber Gaziemir Davası’nda mahkemeye beyanat veren bir görgü tanığının aktardıkları sorunun ölçeğinin  daha büyük olabileceğine işaret edecek. Nihayet meselenin çözümü için bugün adına Cumhurbaşkanlığı sistemi denen sistemde hangi kurumun sorumluluk ehliyeti olduğu sorusuyla baş başa kalacağız.

70 yıllık birikim

Hurda ve çeşitli parçaları fabrika arazisine getirerek geri dönüşüm tesisinde işlemek kuruluş tarihi 1940’lara uzanan Aslan Kurşun San. ve Tic. A.Ş’nin 70 yıl boyunca rutin çalışma şekliydi. 2005 yılında Aslan Avcı Döküm Sanayi adını alıp ünvan değişikliğine gidildikten sonra da iş yapma biçimi değişmedi. Atıklar işlenerek geri dönüşüm prosesinden geçirilirken 63,5 dönümlük fabrika arazisi, işlenen atıklardan arda kalanların açılan çukurlara gömülmesi gibi bir prosedürün parçası haline gelmesi için elverişliydi. Normal şartlarda cezalandırılması gereken bu eylemler denetimsizlik ortamında atık maliyetlerinden kurtulmanın bir yolu oluyordu. ’80’li yıllarda köyden şehre göç artıp şehirleşme Gaziemir’i 1992 yılında ilçe yaptıktan sonra 2000’lerde  ilçede yüz binler yaşarken etrafı yerleşim alanları dolan fabrikada kurşun geri kazanımı proseslerine aynen devam ediliyordu. Ne var ki kazanma hırsının ve denetimsizliğin açtığı yol bir gün uygun fiyata alınan nükleer atıkların araziye getirilmesine uzandı.

Aslan Avcı Döküm Sanayi’ye ait arazide gömülü olan atıklar ilk kez semt sakinlerinin ihbarı üzerine kamuoyunun gündemine 2007 yılında girdi. Arazide nükleer atıkların gömülü olduğu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından da teyit edilmişti. Yalnızca nükleer atık çubuklarında bulunan bir madde olan EU 152 toprakta tespit edildiği için reaktör yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulmak istendiği anlaşılmıştı. Fakat 2014 yılında mahalle sakinlerinin şikayetiyle şirket sahiplerine dava açılmasına kadar bir önlem alınması için harekete geçilmedi. Davacı vekili Arif Ali Cangı tarafından yürütülen adli süreç 5,7 milyon TL ile şirketin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezasına çarptırılmasına imkan verdi. Ancak fabrika sahipleri, cezaya itiraz ettiği gibi Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) alınarak yapılması hükme bağlanan radyoaktif temizliği de derme çatma yöntemlerle yapma girişimlerinde bulundu. Haklarında verilen cezayı aşırı bularak mülkiyet hakkına müdahale edildiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi‘ne (AYM) başvuran davalılar ikinci bir şoku 2019 yılının şubat ayında nihayetlenen mahkeme kararıyla yaşadı. Zira AYM verilen cezanın mülkiyet hakkına müdahale amacı taşımadığına bilakis, verilen cezanın yerinde ve orantılı olduğuna hükmederek 5,7 Milyon TL’lik cezayı onadı.

‘Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı bir koku’

Gaziemir’le ilgili gelişmeleri kronolojik olarak gözünüzün önüne getirebildiysem şimdi nükleer tehlikenin kaderine terk edilen mahalle sakinlerinin gündelik yaşamlarına nasıl sirayet ettiğine bakalım.

Tehlikeden korunmak için iç mekanlara kapandığımız bu dönemde dışarısıyla yegane bağlantıyı sağlayan bir  pencereyi bile açmaktan imtina ettiğinizi hayal edin. Nükleer tehlike nedeniyle evin içinde her daim böyle bir yaşam süren Gaziemir sakinleri yıllardır sakin değil…Öyle ki bu yazı için telefonla görüşüp bilgi aldığım bir anne adayı bebeği için duyduğu korkuyu anlatırken sesi titriyor. Bir diğer mahalleli ise çocuklarının apartman önünde oynamasına izin vermediğini söyleyerek gelin geldiği evde 17 yıldır maruz kaldıkları kokudan musdarip. “Tuz ruhu ile çamaşır suyu karışımı” şeklinde tanımladığı bu koku yüzünden değil balkona çıkmak, camı bile açmak çekinilmesi gereken eylemler…

Esasen radyoaktif kirlilik göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm aletleriyle ölçülmedikçe var olduğu tespit edilemeyen bir tehlike ise de bu fabrika arazisinde başka atıkların da gömülü olmasıyla toz ve kokuyla kendini gösteriyor. Dolayısıyla yağmurdan sonra yükselen duman, rüzgarın getirdiği kırmızı toz ve kokuyla yaşamak, nükleer atıkları da hatırlatarak durup dururken hep biraz endişe duymak demek. Öte yandan bu dışsallıkların şimdiden sağlık üzerinde olumsuz etkisi var… Nitekim yedi senedir Emrez Mahallesi Muhtarı olan Ramazan Arslanalp mahallede astım hastalıklarında bir artış olduğunu anlatıyor. Arslanalp fabrikayı 2011 yılında kapattırana kadar şehir içinde böyle fabrika olmaz diyerek mücadele vermiş lakin, şimdi de fabrikanın hayaletiyle uğraşmak zorunda. Öyle ki, toprağa gömülü halde terk edilen nükleer bulaşıklı atıklar yanacak ağaç bile olmayan arazide kimyasal reaksiyona girerek kendiliğinden alevleniveriyor.  Muhtarın anlattığına göre en son 2019 yılının şubat ayında meydana gelen yangına müdahale eden itfaiye görevlileri alevlenen arazi için “Burası patlamaya hazır bir bomba!” ifadesini kullanmış. Bu benzetmeyi 1993 yılında İstanbul Ümraniye’de metan gazı sıkışmasına yol açarak 39 kişinin ölümüyle sonuçlanan Ümraniye çöp patlamasıyla imlersek buradaki risk daha iyi anlaşılabilir.

100 bin değil, 250-300 bin ton radyoaktif cüruf!

13 yıldır toplum sağlığının hiçe sayılması ve önlem alınmamış olması yeterince endişe vericiyken sorunun ölçeğinin bilinenden daha büyük olma ihtimali de saklı. Zira fabrikada çalışmış olan bir görgü tanığının benimle paylaştığı dava tutanaklarındaki beyanatına göre nükleer atıklar 2006 yılı sonunda işletmeye getirilerek geri dönüşüm prosesine sokulmuş. Yani radyoaktif madde içerikli hurda kurşunlarla nükleer yakıt çubuklarının geri dönüşüme sokulması aynı fırınların sonraki proseslerinde kullanılmasıyla radyoaktivitenin sonraki atıklara bulaşmasına yol açarken prosesten arda kalanların toprağa gömülmüş olmasıyla da radyoaktivitenin önceki atıklara bulaşmış olması sözkonusu.

Nitekim tanığın mahkeme beyanına göre izleyen yıllarda IZAYDAŞ’ın bertaraf tesisine gönderilmek istenen bazı atıklar radyoaktivite tespit edildiği için reddedilmiş. Toparlayacak olursam edindiğim bilgi, Aslan Avcı fabrika arazisinin tamamının radyoaktif bulaşıklı olduğu ve arazi içinde bertaraf edilmesi gereken toprakla karışık radyoaktif atık miktarının diğer bir deyişle radyoaktif cüruf miktarının 250-300 bin tona tekabül ettiği yönünde.

Bugüne dek işletme arazisinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve üniversiteler tarafından yapılan inceleme, ölçüm ve analizlerin sonucuna göre alanda bulunan atıkların değişen oranlarda radyoaktivite ve kimyasal kirlilik içermekte olduğu belirlenmişti [1]. Ancak resmi raporlarda Europium 152 (Eu-152) radyoaktif element ile birlikte toprakta kurşun, arsenik, çinko ve mangan gibi toksik elementler bulunduğu” belirtilmişse de bahsi geçen miktarlar yaklaşık 10.000 ton olarak öngörülmüştü ki bugüne dek bulaşık haliyle bu cürufun en fazla 100 bin Ton olduğu telaffuz edildi.

Ne var  ki eğer yukarıda anlatılanlar doğru ve radyoaktif kirliliğin sirayet etmiş olabileceği miktar 250-300 bin ton civarındaysa bugüne dek önlem alınmamış olmasının nedeni  “sorunla baş etmedeki güçlük” olabilir.  O kadar ki Aslan Avcı fabrikasının sorumlusu olan davalılar radyoaktif atıkların bertarafı için mahkeme kararına göre almaları gereken ÇED’i radyoaktif temizliği Turanlar AŞ adındaki taşeron firmayı görevlendirerek atıkların yerinde diğer bir deyişle  “mahalle ortasında” kurşun geri kazanımı projesine dönüştürmeye kalkışabildi. Büyük resmi bu şekilde gördüğümüz noktada ÇED raporunda geçen “Genel olarak, yüzeyde gelişi güzel olarak depolanan atık dışında sahada radyoaktif kirlilik gözlenmediği” ifadesi de işletme ve ilgili kurumların meselenin çözümüne ne denli bigane kaldığının ispatı oluyor.

Sorumlu NDK mı, TENMAK mı?

Kamuoyunun dağarcığına “nükleer atık”olarak yerleşen ve bugüne dek TAEK’in iştigal ettiği Gaziemir’deki nükleer atık sorunun yeni adresi Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilan edilmesinden yalnızca 1 ay önce 2017 yılının Aralık ayında KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK). TAEK’in lağvedildiği açıklamalarını da beraberinde getiren bu yeni kurumun sorumlulukları arasında nükleer tesis güvenliğinden tutun da radyoaktif atıkların yönetiminden radyasyon güvenliğine kadar insan ve çevrenin haklarını ilgilendiren bir çok konu var[2] .

Öte yandan “lağvedilen” TAEK’in personelinin NDK’nın birimlerine transfer olması beklenirken iki yıl sonra Mart 2020’de TAEK’in yine kapandığı haberleriyle karşılaştık [3]. NDK, TAEK’i kapsamada yetersiz kalmış olacak ki bu kez görev alanını biraz da genişleterek madencilik, ar-ge ve yenilenebilir enerji kategorileriyle nükleer araştırmaları aynı çatı altında toplayan Türkiye Enerji ve Maden Araştırma Kurumu‘nun (TENMAK) kurulmasına ihtiyaç duyuldu. Sonuç itibariyle 65 yıllık TAEK’in deneyimi bugün idari, sosyal ve teknik kollarına göre iki kurum arasında bölüştürülmüş durumda. Ancak TAEK kadrolarının bu kurumlara transfer edilerek bilgi birikiminin aktarıldığı düşünülse de yeni durumun TAEK’in sahip olduğu bütüncül değerlendirme yapma yetisine imkan vermeyeceği  aşikar. Zira TENMAK  faaliyetleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bütçesine tabi olmasına rağmen TAEK’e yapılmış tüm bilimsel atıflarının mirasçısı olsa da nükleer süreçlerle ilgili radyasyon güvenliği ve toplumsal sağlık konularında yetki sahibi yalnızca NDK.

Lakin kurumlar nasıl yapılandırılırsa yapılandırılsın Gaziemir’de sorunun giderilmesine dönük bir adım atılmadı. Oysa bugünkü hükümete de yakın bir isim olarak 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar da radyoaktif cürufun tespitini teyit ederek bu atıkların yer altı suyuna karışmasından mütevellit yeraltı suyunun dahi kullanılmaması yönündeki uyarılarda bulunmuştu[4]. Çok açık ki teorideki bu değişikliklere rağmen önceki bir yazımda ifade ettiğim üzere Gaziemir NDK’nın ilk imtihanıydı [5], sınav başlayalı 2 yıl oldu ve NDK pratikte sınıfta kaldı.

Özetle, Gaziemir’in Emrez Mahallesi’ndeki nükleer atıkların bertarafındaki bu başarısızlık ve ilgisizlik son kertede bir sistem sorunu haline gelmiştir. Mevzu nükleer atıklar olduğu için Gaziemir Belediyesi’nin 2020-2024 Strateji Planı’nda bile görünmediği üzere ilçede yurttaşlara sağlıklı bir yaşam sunmanın tek yolu NDK’dan geçiyor. Bu noktada çözüm üretmekten uzak duran bir NDK’nın,  Akkuyu NGS inşaatı için “atom çekirdeği üzerinde yükseliyor”şeklindeki tanıtımlara  karşın gelecekte oluşabilecek bir nükleer kaza ve felaketlerden korunmayı nasıl sağlayacağı cevabını hiç bir zaman bilmek istemeyeceğimiz bir konu olsa gerek. Yine de Gaziemir’in rahat bir nefes alması için talebimizi Nükleer Düzenleme Kurumu’na iletmekten başka yol şimdilik görünmüyor. Buna göre kurum radyoaktif cürufun çıkarılarak arazinin temizlenmesine yönelik çalışmaları ivedilikle başlatmalı, çıkarılacak radyoaktif cürufun doğruca bertaraf tesisine gönderilmesini sağlamalıdır.

*

Son notlar

[1] Radyoaktivite Bulaşmış Atıkların Fiziksel Yöntemlerle Ayıklanması, Sahanın Temizlenmesi ve Elde Edilen Kurşunun Geri Kazanımı Projesi Nihai Çed raporu için tıklayın

[2]Nükleer Düzenleme Kurumu’nun mevzuat ve yönetmeliklerini burada bulabilirsiniz.

[3]TENMAK’ın kuruluşu için tıklayın

[4] Türkiye tarihinin en büyük cezası için tıklayın 

[5]Nükleer Düzenleme Kurumu ve Gaziemir için bk.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona ve biz -1

ABD’nin Michigan eyaletinde yüzlerce kişiden oluşan grup, koronavirüs önlemleri kapsamındaki tecrit uygulamalarını protesto etti. Polis eylemcilerin Eyalet Meclis Binası’na girmesine izin verdi. Eyaletin Demokrat valisi Gretchen Whitmer, mart ayında ilan edilen ve dün süresi dolan acil durumun 28 Mayıs’a kadar uzatılmasını öngören bir düzenlemeye imza atmıştı. Evde kalma zorunluluğu da 15 Mayıs’a kadar uzatılmıştı. “Bizi içeri alın” diye slogan atan eylemcilerin arasında maske takanlar olduğu görüldü. Vali Whitmer’i Hitler’le kıyaslayan eylemcilerin ‘Zorbalar darağacını boylar’ yazılı pankartlar taşıdığı görüldü.

“ABD’nin Kaliforniya eyaletinde on binlerce kişi korona virüs salgınına karşı “Evde Kal” uyarılarını protesto etti. Binlerce kişi eyalet Valisi Gavin Newsom’ın ve yerel yönetimlerin çağrılarına tepki gösterdi. Dün itibarıyla eyalet plajlarını da kapatan Vali Newsom’a karşı slogan atan protestocuların sosyal mesafe, maske kullanımı gibi kuralları uygulamadıkları gözlemlendi.

“Gösteriler en çok Orange County, Los Angeles ve Kaliforniya’nın başkenti Sacramento’da yoğunlaşırken göstericiler ABD Başkanı Donald Trump’ın salgına karşı açıklamalarına destek verdi.

Los Angeles’ta da belediye binası önünde gerçekleşen protestolarda halk Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti ve Vali Newsom için istifa çağrısı yaparken “Özgür ABD” ve “Özgür Halk” sloganları attı. Protestoları birçok kişi de araçları ile korna çalarak destekledi.

Kaliforniya Eyaleti’nde koronavirüs vaka sayısı 52 bin 25’e, ölü sayısı ise 2 bin 124’e yükseldi. Vakaların büyük bir kısmı ise Los Angeles’ta bulunuyor. “(Haberler, çeşitli internet kaynaklarından alınmıştır)

*

Bunlar, üzerinde durmaya değer haberler. Bu haberleri evrensel bir durum olarak görmek ve analiz etmek için çaba göstermek gerektiği kanısındayım.

Ne görüyoruz?

Ne anlıyoruz bu haberlerden?

Bunun anlamı nedir ve bu anlamın boyutlarını nasıl saptayabiliriz?

Galiba, hepsi de oldukça zor sorular.

Önce, haberlerde ne gördüğümüzü ve anlayabileceğimizi belirlemeye çalışalım:

Koronavirüs bulaşına karşı, kamusal bir korunma yöntemi olarak bireyleri evlerinde izole etmeye çalışan bir kamu otoritesi görüyoruz. İnsanları evde tutmak, bir anlamda herkese ve her durumdaki insana ev hapsi vermek, ya da kamusal alandaki varlığını, yaşamın alışılmış kiplerini uygulamayı, bazı bakımlardan sınırlamaya çalışmak demek. Özgürlükleri sınırlayan otorite, bunu toplumun/ kitlelerin iyiliği ve sağlığı için yapıyor veya yaptığını düşünüyor/ düşünüldüğüne inanılmasını istiyor.

Kamusal otorite toplumun, kabaca ikiye ayrıldığından haberdar: 

  • Sağlık için alınan önlemlerin ve sınırlamaların/ yasakların, sonuç olarak, zorbalık olmadığını, öldürücü olabilecek bir virüsün yayılmasını önlemek için, kaçınılmaz olduğunu düşünenler ve
  • Kendi sağlıkları için alınmış olsa bile, yaşamlarının sınırlanmasını istemeyenler veya bu sınırlamayı kendi iradesi dışında ve üstünde bir kurumun yapmasını reddedenler…

Ama alacağı önlemler, toplumun bütününü kapsamazsa, etkili bir yarar sağlanamayacağı bilindiği için, herkesi kapsayan kararlar vermek zorunda.

-Sınırlanan kitlenin ikinci bölümü, yapılanın kendi sağlığının korunması için yapılmış olduğunu biliyor, ancak bu sınırlamaya uymak istemiyorlar.

-Toplu halde bir araya gelerek ve “toplumsal mesafe” kuralına uymaksızın bir protesto eylemi düzenliyorlar.

-Düzenlenen bu protesto eylemiyle, birey ve bireysel özgürlükler üzerinde, hangi nedenle olursa-olsun, başka bir otoritenin ya da seçilmiş bir kamusal otoritenin irade kullanımını reddediyorlar. 

-Onay veya protestonun kökeninde, politik parti kutuplaşmasının (burası ABD olduğuna göre “liberaller” ve “muhafazakârlar” arasında denilebilir veya kabaca bireyci sağ görüşle, bu görüşe katılmayanlar diyebiliriz) bulunduğu da düşünülebilir.

-Protestocu grup, böyle davranarak, hem kendi sağlıkları bakımından, hem de izolasyonist kamu politikasını doğru bulan toplumun diğer kesimi için risk yaratıyorlar.

-Eğer bu protesto sırasında virüs bulaşması artmaktaysa, bundan hem protestocuların bazıları hem de (doğrudan veya dolaylı olarak) protestocu olmayanların bazıları zarar görecek.

Bu olayı tarafsız bir gözle değerlendirebilmek için, bir de şu habere göz atmak, yerinde olacaktır: (Birgün 1 Mayıs 2020)

Krizle boğuşan halk salgın dinlemedi

Lübnan’da gittikçe zorlaşan hayat koşulları ve ağırlaşan ekonomik kriz nedeniyle (…) protestolar, önceki gün başkent Beyrut, güneyde Sayda ve kuzeydeki Trablusşam kentlerinde, yeniden düzenlendi.

Sayda’da toplanan protestocular, devletin mali politikalarına tepki içerikli sloganlar eşliğinde kentteki Merkez Bankası şubesine taş fırlattı. Güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu, saatlerce süren gerginlik yaşandı. (…)”

Bu haberde ne görüyoruz, ne anlıyoruz?

– Öncelikle, Lübnan’daki toplumun, yaşamını sürdürecek olanakları giderek kaybetmesi ve açlık/ işsizlik gibi çok güçlü sorunları olduğunu, onun “salgın dinlememesinin” kökeninde daha vahim ekonomik sorunların varlığını anlıyoruz.

-Bunun yanı sıra, ülkeyi yöneten otoriteye güvenmeme/ yetersiz bulma ve politik olarak karşı çıkma gibi güdüler de olabilir, ABD’deki gibi.

-Burada da, kamu otoritesiyle, sivil toplumun bir kesimi arasında bir çatışma var. Ve elbette ne kamu yönteminin niteliği ve özellikleri aynı, ne de sivil halk topluluklarının ekonomik, toplumsal ve politik özellikleri… Ama buna rağmen, ikisi de kriz sırasında, iki tarafın çatışmacı bir biçimde karşılaşmasıyla ilgili (ve büyük bir olasılıkla virüs/ bulaşı bu farklara pek aldırmayacaktır). Sağlık açısından, karşılaştırılabilir durumlar olarak görülebilir.

Bu iki olay üzerinde birlikte düşünecek olursak; eğer virüsün bulaşması, salgının yaygınlaşması ve kamu/ insan sağlığı açısından değerlendirme yapacak olursak, belki şu sonuçlar çıkartılabilir:

Kamu otoritesinin (en azından izolasyon politikaları açısından) etkili sonuçlar alabilmesi,

  • Toplumun bütün kesimlerinin bilgilendirilerek/ koşullayarak ikna etmesi ve uygulanan politikalara gönüllü olarak uymasını sağlaması veya
  • Kamunun kolluk gücünü kullanarak politikasını zorla uygulamaya yönelmesi

ile elde edilebilir. Yukarıdaki her iki örnekte de, kamu otoritesinin güç kullanma ve zorbalık yaklaşımı dışında bir seçeneği kalmamış olduğu anlaşılıyor.

Ancak bu durumda, eğer sivil toplumun kamu otoritesine karşı çıkışının kökeninde, büyük ekonomik sorunlar ve giderek açlığa/ mutlak çaresizliğe doğru bir gidiş olmasıyla sadece politik ideolojiler arasındaki kutuplaşmalar gibi farklar varsa, çıkartabileceğimiz sonuçlar açısından farklılık olması, söz konusu mudur?

Belki bu durum, giderek güçlü bir dalga halinde gelmekte olduğunu duyumsadığımız ekonomik kriz nedeniyle, bütün dünyanın yakın geleceği gibi de değerlendirilebilir. Biz yine de, bakış açımızı sadece virüs yayılımı ile sınırlayarak ve sadece kısa erimli bir sonuç elde etmeyi dikkate alarak, bir fark olmayacağını söyleyebiliriz.

Ancak bu yanıt, doyurucu bir yanıt mıdır?

Değildir ve olamaz.

Neden olamaz? Çünkü pek çok öğeyi görmezden gelmekte ve kestirmeden, kalıcı olamayacak bir dengenin elde edilmesiyle yetinmektedir. En baştaki soruya geri dönecek olursak, peki, bu iki örneğin somutluğunu dikkate alarak, nasıl düşünmemiz ve kapsamlı bir anlama durumuna ulaşabilmek için ne yapmamız gerekeceğine dair, bir arayışa girişebiliriz?

Devam edecek…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyonu Notları] İdrak günleri

Günlerdir onlarca video paylaşıldı. İnsanın çekildiği alanlara göç eden yaban hayatı gösteren. Sokaklarda dolaşan geyikler, parklara gelen domuzlar, limanlarda hoplayan yunuslar ve niceleri bir oh çektiler. Troller kızakta, denizin dibini taramıyorlar; kıyı balıkçısı doğa dostu yöntemiyle balık hasat ediyor, yeteri kadar. Zaten yıllık yasak da başladı. Balık sürüleri popülasyonları onarılır mı biraz olsun? Atmosfere saldığımız gazlar azaldı, havalar temizlendi. Dünyanın öz titreşiminin sesi daha netleşti.

Doğa korumacıgil arkadaşlarımla için için doğanın bu haline sevinmekten insanların haline üzülemiyoruz hissiyatındayız. Vicdanları olan insanlar olarak, şimdiye kadar bu kadar açık söylememiş olabiliriz.

Öte taraftan, insanlık hasta yatağından kalkıp virüsten taburcu olunca daha hızlı mı yok edecek yeniden, sorusu da geliveriyor peşi sıra aramızda. Düşüncelerden duygulara savruluyoruz.

*
Derler ki, insan ruhunu teslim edene kadar değil yaptıkları anıldığı sürece yaşarmış. Yaşamdan sonra yaptıklarımızın etkisi devam ediyor ne de olsa.

Çamtepe’nin doğramalarını yapan marangoz ahşabını illa ki ben alacağım diye tutturmuştu ki bu yaklaşımı, marangozluk için alacağı hizmet bedelinden kaybına yol açacaktı. Israr edince; “Ağacını benim seçmem lazım, yanlış ağaç olursa eğrilir bükülür, sonra yıllarca adımı kötü anarsınız” demişti. Böyle öğrenmiş zanaatini.

Yaptıklarımızın sorumluluğu var ve öğrenmek de hiç bu kadar kolay olmamıştı. O nedenle artık öğrenememek değil, bilmemek ayıp. Sevgili Özcan Yüksek‘in hep anlattığı 1001 gecenin ilk gece anlatılan masalında olduğu gibi yaptıklarının sonuçlarını bileceksin, bilmiyorsan yapmayacaksın. Tahmin edeceksin. Her ne yapacaksan öyle yapacaksın. Kaos da böyle diyor. (Kelebek etkisi kuralının anlatımındaki Çin’de kanat çırpan kelebek metaforu enteresan bir tevafuk değil mi? )

Ve tabii bu bir kişisel gündem, odak, seçim meselesi.

Böyle böyle düşünürken, peki benim gündemim ne olsun diye de soruyor insan haliyle.
Bu soru zaten bir yandan zihnimin hep bir köşesinde.

*
Her şeyin bir yüzü şifa, bir yüzü zehir. Bir doz meselesi. Dünya ve kendimizle olan ilişkimiz de öyle. Gıda üretimi bir temel ihtiyaç, lakin dozunu kaçırırsak kendimizi zehirler hale geliyoruz. Şifa kaynağı bir zehir kaynağına dönüşüveriyor. Adaleti getirsin diye yarattığımız hukuk, bir tarafı fazla kayırınca toplumun bütününün en temel duygusal ihtiyacı olan güveni zehirliyor. Fiziken bütünlük içinde olalım, hastalanmayalım diye yaptığımız tıbbi müdahalelerle, hasta şekilde yaşar hale geliyoruz. Eğitim derken kastettiğimiz de bütün bu yapıyı ayakta tutacak insan yetiştirmek demek. Bir nevi seri üretim.

Dozu kaçırmaya meyilli davranışlarımızda son noktadayız. İşte doğanın dengesini bozmamak bu demek: Her an değişen dengede yerini almak.

İnsan için bu yeri, bilimle almak, sanatla almak, zanaatla (üretim anlamında) almak. Bu kan damarlarımızı başkalarına havale etmemek, buradaki sorumluluğu ele almak, bu sorumluluğu almadığımız sürece bedelini başkalarına, sisteme yüklememek.

Zanaat her ne yapıyorsak ustalaşma yolunda yürümek, sadece üretim değil sürekli “türetim” halinde olmak ise, bilim ve sanat bu zanaati yapma biçimimiz olmalı. Şimdinin en temel ihtiyacı olan “onarımı” arzu ederek. Günlük yaşamlarımızda.

*
Anlayış faslından kavrayış faslına geçiyoruz. Virüs bize her gün yeni bir durumu deneyimletirken, durumların arkasındaki bağları keşfediyoruz, durumu kavrıyoruz, idrak ediyoruz. Anlamaktan çok çok farklı bir durum.
Gerçek ihtiyaçlarımızı görüyoruz. Fazlalıklardan kurtulmak, yeteri kadarına razı olmak, “gönüllü sadelik” haline bürünmek iyi geliyor.

*
Bir de etki alanımız var. Kim olduğumuzla, ne yaptığımızla orantılı. Kavrayışımızın sınırı yok. Bu kavrayışı her anımıza bir filtre gibi getirdiğimizde yapacaklarımızın da. Öğren öğren bitmez bir alan.

Tek mesele dengenin neresinde olduğunun bilgisine vakıf olmada.

Herkesin birbirini (insan dışı yaban da buna dahil) beslediği bir gıda sistemi.

Herkesin birbirine güven verdiği ve sonucunda Victor’un dediği gibi “herkesin aynı tarafta zaferi kutladığı” bir hukuk sistemi.

Herkesin kendinin farkında olarak başvurduğu, onarıldığı bir tıp sistemi.s

Herkesin ihtiyacını karşıladığı, fazlasını paylaştığı (biriktirmediği), sonunda helalleştiği bir ticaret anlayışı.

Herkesin potansiyelini, hayat amacını bilme kapasitesini ortaya çıkarma ve geçmişin bilgilerini bugünle birleştirip, geleceğin ihtiyaçlarına aktarma becerisinde bir eğitim (başka bir kelime mi bulsak artık buna?)

Sanat’la bilimin birleşerek akil ve dehalardan halka, sıradan insanın yaşamına nüfuz eden bir yaşam biçimi.

Temel amacının son ürünü üretmek değil, insanı tanımak, doğayı tanımak, kendi nefsini tanımak olduğu; “son” ürünün pekçok “yan” üründen biri, bir çarpan etki, bir bereket, bir bonus, nimet, rızk olarak değerlendirildiği bir tarım ve üretim sistemi.

Bütün bunların toplamı ile yaratılan teknoloji, inovasyonlar…

Fazla mı hayalciyim?

Hepsi bizim kararlarımızla, bir uçta devaya, bir uçta zehire dönüşebiliyor.

*

Evlerinde iyice yereline diffüz eden insan toplumu hiç olmadığı kadar küreselleşiyor bir yandan. Düzenin o kısmında da bir ben/biz ilişkisi ortaya çıkıyor. Bireyin gücüne inanıyorsak eğer, birleşmiş bireylerin gücünü hesap etmek imkansızlaşıyor. Teknoloji bize fiziksel mesafelerde bile sosyalleşebilme fırsatları sunuyor, küresel bir varlık olduğumuzu deneyimliyoruz.

*
Yalnız değiliz ama tekbaşınayız. Aradaki fark “sevgi”. Yalnızlık bir sevgisizlik hali ise, tek başınalık başta kendine olmak üzere herkese ve her şeye duyulan sevgi. Ve sevgi bir duygu değil, bir oluş, bir duygusuzluk hali. Bütün duygularına bir mesafeden bakabilme hali. Her pisliğin üzerine yapıştırdığımız Sevginin hakikatini anlamak için mesafelenmemiz gerekiyordu. Çünkü sevgi, tüm varoluşa ve onun küçük nüshalarına bir mesafeden bakabilme yetisi aynı zamanda.

*
Bu pandemi de geldi yaşlıları vurdu, iyi mi? Yaşlılar, şu anda 80 üstü yaş grubunda olanlar nasıl bir bilgi ve görgü kaynağı, düşünmeden edemiyorum. Karneyle ekmek alınan zamanları, savaşın etkilerini, yerinden yurdundan edilmeyi, bir türlü köklenememeyi; darbeler, ihtilaller gibi deneyimleri yaşamış bir kuşak gidiyor elden. Yukarıdaki dengede yerini bilen, daha da önemlisi bu şartlar altında nasıl hayatta kalınacağı bilgisine sahip son kuşak. Bilgeliğimiz biz ona yetişemeden kayıyor önümüzden. Görünen o ki, kosmosta rehberlerimiz de olmayacak. Tekbaşınalık, bunu da içeriyor bir yandan.

*
Özetle, bu böyle gitmez dediğimiz ne varsa o alanlara tekrar bakmak, bu kafayla bakmak, yeniden yeniden bakmak ve günün birinde bu dalga geçtikten sonra vereceğimiz kararların yönüne karar vermemiz gerekiyor önce. Bu vakit bize bunun için verildi demeden edemiyorum.

Sonucu değiştirecek olan soru, dünyanın nasıl bir yer olduğu değil, bizlerin ne edip, nasıl eylediği.

*
Virüs bize öğretiyor:

İklim krizi, ekolojik bir kriz değil (yabanıllığın kendini ne kadar çabuk onardığını gördük). Sosyolojik, kültürel ve psikolojik bir kriz. İnsana dair bir kriz ve yine bildiğimiz üzere çözüm insanda saklı. Yolları da sanat, felsefe ve zanaattan geçiyor.

Bir şey yaparken kendime sorduğum soru listesi:
• Yaptığım şeyi seviyor muyum?
• Yaptığım şey hakkında bilgim ne kadar?
• Yaptığım şeye bıraktığım iz ne?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKitapKöşe YazılarıManşet

Karantina’da Godot’u beklemek – Nihan Feyza Lezgioğlu

Salgın sürecini evinde geçirebilenler için kitap okumak iyi bir seçenek. Galiba herkes gibi, ben de “normal zaman”a oranla çok az okuduğumdan yakınıyordum ki Godot’yu Beklerken’i bugünün belirsizlik atmosferinde yeniden okumaya karar verdim. 1949 yılında yazılan, ilk kez 1953’te ve Paris’te sahnelenen oyun, “absürd tiyatro” türünün başyapıtlarından biri. Eser 1954’te -bazı değişiklikler yapılarak- Beckett tarafından İngilizce’ye çevirilmiş ve akabinde Fransa dışında da sahnelenmeye başlanmış. Ben Ferit Edgü’nün 1963 tarihli çevirisini okudum bu kez.

Çoğunluğun bildiği ve adından da anlaşıldığı üzere kitap, Vladimir (Didi) ve Estragon (Gogo) isimli iki adamın Godot adında bir yabancıyı beklemelerini konu alıyor. Eserde, diğer absürd tiyatro eserlerinde de olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkımın içinde varlığın anlamlandırılmaya çalışıldığı görülüyor. Ancak Beckett çok da istekli değil bu hususta. Varlığın öyle pek de anlamlanabilecek bir şey olmadığının bilincinde olarak yazıyor. Talihin ve musibetin, tabiri caizse, insanlar arasında “el değiştirdiği”ni, böylelikle sadece ara ara, umutsuz bekleyişimizin sonlandığı yanılgısına kapıldığımızı söylüyor: 

“Ağlamıyor artık. Onun yerini siz aldınız işte. (Bir düş içindeymişçesine). Yeryüzünün gözyaşları… değişmez. Biri ağlamaya koyuldu mu bilin ki yeryüzünün bir başka köşesinde mutlak bir başkasının gözyaşı dinmiştir. Aynı şey gülmek için de öyle. (Güler). İçinde yaşadığımız devir için kötü söylemeyelim, daha önceki devirlerden daha mutsuz değil. (Sessizlik).”

Ümit etmenin sahte büyüsü

Okumaya devam ettikçe Vladimir ve Estragon’un yapacak daha iyi bir şeyleri olmadığı için Godot’yu beklediklerini anlıyoruz. Beklemekten başka çareleri olmadığını düşünüyorlar çünkü.

VLADİMİR.- Çocuğun söylediğini duymadın mı?
ESTRAGON.- Hayır.
VLADİMİR.- Godot’nun yarın mutlak geleceğini söyledi. (Bir an). Senin için bir anlamı yok mu bunun?
ESTRAGON.- Desene burda beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.

Karakterler telaşla beklemekten yorgun düşse ve bundan yakınsa da belirsiz bekleyişlerinden içten içe keyif alıyor diyebiliriz. Ümit etmenin sahte büyüsüne kapılmışlar ve içinde sıkışıp kaldıkları belirsizliği Godot’nun aydınlatacağına inanmayı seçmişler. Godot’nun gelmesi kitapta hep uzak bir ihtimal olarak işleniyor olsa da okuyucunun öngörebildiği bu imkansızlık, karakterlerce kesin bir şekilde kabul edilmiyor hiç. Kitabın son sayfalarına yaklaştığımızda ümidin cılızlaştığını fark ediyoruz aslında. Öyle ki Godot’nun gelmeme ihtimali için ikinci bir seçenek düşünmeye başlıyorlar: Ertesi gün bir ip getirip gölgesinde bekledikleri ağaca kendilerini asmak. Fakat insan bu ya, Godot’nun geleceğine olan inanç alevi cılız da olsa yanıyor içlerinde. Daha iyi bir son bulacaklarından da değil. Neyse ki “Zamanla insan her şeye alışıyor.”

VLADİMİR.- Yarın asacağız kendimizi. (Bir an.) Tabii Godot gelmezse.
ESTRAGON.- Ya gelirse?
VLADİMİR.- O zaman kurtulmuş olacağız.

Pek tabii ki Godot gelmiyor. Oysa Godot’nun geleceği ihtimali veya buna olan inançları hayatta tutuyor onları: Godot gelmezse intihar edecekler, gelirse hayatta kalacaklar. Bu iki taşkın ucu aynı anda, heyecan duymadan düşünenler için “yaşayan iki adam” diyebilir miydik ya da diyebilecek miydik gerçi? Bitişi kitabın başından beri bilsek de (tahminden öte!) son cümleyi okuduğumuzda “Ya gelseydi?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Salisenin onda biri kadar hızlı geçiyor zihnimizden bu soru. Ama geçiyor.

‘Var olmanın’ duygusu…

Aslında her halükârda söyleneceksek de, yaşanamayan’ın olan’a üstün gelmesini ister, böylelikle şımarık yakınmalarımızda haklı çıkmak için bahaneler ararız çünkü. Başka hiçbir açıklamam yok bunun için.
Peki bekleyişin sona ermesi, yani Godot’nun gelmesi ile düzelecek miydi her şey? Vladimir ve Estragon özelinde kalmadan görmemiz gereken bir gerçek de, bu iki adam Godot’nun gelmesini ne kadar sabırsızlıkla beklese de Godot’nun gelmesi, en az gelmemesi kadar büyük bir sorun onlar için. Zaten Beckett sık sık ima ediyor bunu. Çünkü ilk sayfalardan beri çok iyi biliyoruz ki mesele Godot’nun gelmesi değil.

ESTRAGON.- Her zaman bir şey buluyoruz değil mi Didi, bize var olduğumuz duygusunu verecek?

Bütün bu yazılanların salgın ile ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Öyle sanıyorum ki beklemek, üstelik hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğiniz, tahminde dahi bulunamadığınız birini/ bir şeyi beklemek kadar yorucu çok az şey var dünyada. Ancak beklerken istemsiz şekilde, geleceğe dönük hayal kurmak, ümit etmeye başlamak çok daha yoruyor insanı. Birkaç aydır tüm dünya bir belirsizliği konuşuyor. Televizyonda, internette, radyoda beden sağlığı kadar ruh sağlığının da nasıl korunacağından bahsediyor uzmanlar. “Çünkü belirsizlik insanı tüketiyor.” Değil. Bizleri, düşünmek için hala çok vakti olan şanslıları tüketen şey, içinde bulunduğumuz ânı, yalnızca onu yaşayamamak, müşahede edememek aslında.

Onun yerine, “Bütün bunlar ne zaman biter?”, “Evden ne zaman çıkabilirim?”, “Bu güzel havada evde oturuyorum…” dertleriyle(!) boğuşuyoruz. Oysa kendisinin ve sevdiklerinin sağlığı yerinde olan, eve kapanıp kalabalıktan izole olabilme imkanına sahip bizlerin bir alışkanlığa dönüşmüş “yanlış yaşama biçimi”mizde mutlak doğruymuş gibi direnip -evi ve günlerimizi yaşanılır kılamıyoruz diye- yakınma lüksümüzün olduğunu düşünmüyorum.

Zorlu bir süreçten geçtiğimiz hepimizin malumu. Ancak süreci daha da zorlaştırmamak için, bu zamana kadar bilerek veya bilmeyerek es geçtiğimiz “kendimizle kalma becerisi”ni artık kazanmamız, okumamız, üretmemiz ve evde kalmaya devam ederek dışarıda olması gerekenlere elimizden geldiğince yardım etmemiz gerektiğini unutmamak gerek. “Uzun ve güçlüklerle dolu, ama sonu iyi olacak.” Eğer sonunu düşünmezsek!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

1 Mayıs ya da Türkiye’de eski normalin yeni halleri

Mutat olduğu üzere, bu 1 Mayıs İşçi Bayramı‘nda güvenlik güçleri gene gösteri düzenlemişler, 45 bin polis görevlendirilmiş. Sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen, sendikaları, siyasal grupları temsil edecek küçük bir topluluğun harekete geçebileceğini çok iyi bildikleri halde. 

DİSK‘in Beşiktaş’taki merkez binasının kapısında önceden önlem alarak dışarı çıkmaya ve yürüyüşe geçmeye yeltenen 25 kişilik temsili korteji yaka paça göz altına almışlar. Taşıdıkları çelengi parçalamışlar. Gösteriyi bir şiddet eylemiyle taçlandırmışlar.

Haklı olarak şu soruyu sorabilirsiniz: Neden her 1 Mayıs’ta bu gösteriye ihtiyaç duyuluyor? Hele hele bu kriz ortamında bu kadar polise, araca, bariyerlere? İçinde bulunduğumuz koşullarda, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bir günde, bir küçük anmayı engellemek için işi bu kadar büyütmenin, başka yerlere harcanabilecek kaynakları bu gösteriye tahsis etmenin ne alemi var? 

Bu şiddet gösterisinden belki birileri haz alıyor olabilirler. Ancak bu gösteri merakının nedenini anlayabilmek için önce söylediklerimi düzeltmem gerek. Polisler aracılığıyla her 1 Mayıs’ta bu gösteriyi sahneye koyan devlet. Polisler bu ülkede, başka yerlerde gördüğümüz gibi diğer emekçiler gibi, gösteri yapamazlar. Bu gösterinin amacı düzenin mantığını korumaktır.

Emekçinin ‘temsili’

Yasağın arkasındaki neden işçilerin, emekçilerin özgürce gösteri yapmaları, kendi örgütlenmeleri aracılığıyla kendi başlarına kalkıp meydanlara çıkmalarıdır. Yoksa çalışanlar, tıpkı askerler gibi, emir komuta altında, tıpkı askerler gibi meydanlara çıksalar, caddelerde yürütülseler, hiç bir sorun olmaz. Bu görüntüler onları hiç rahatsız etmez. İşte 1 Mayıs’ta yasaklanan budur.

Bu nedenle şiirinde Nazım Hikmet özgürlüğü “işçi sınıfının tulumuyla elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşması” olarak tarif eder. İnsanların bağımsız olarak sokaklara, meydanlara çıkabilmeleri, onları sahiplenmeleri otoriter rejimlerin imtiyazlı sınıflarının en çok korktukları şeydir. Çünkü o zaman imtiyazlı konumları sorgulanmış, otoriteleri sarsılmış olur. Anmalar otoriter bir rejimin temel ilkesini çiğnediği için yasaklanır, bu ülkede.

Buradaki mesele bir temsil meselesidir. İşçilerin, emekçilerin temsili meselesi. Onlar yönetilmeye mahkumdurlar. Onlara yalnızca talimatlar, emirler vermek gerekir, onlar ne yapacaklarını bilmezler. Sürekli denetim altında tutulmaları gerekir. Kamusal alanları düzenleyenlerin, imtiyaz sahiplerinin varsayımı budur.

Proleterleşmiş hayatlar üzerinde otoriter düzen

Şimdi gelelim diğer yasağa.

Virüs geldi, uzaktan çalışma imkanı olanlar kendi iradeleri ile, iş gücü oluşturmadığı varsayılan nüfus evlere kapatıldı.

Boğaz’da deniz kenarında gezmek yasak. Bisiklete binmek yasak. Spor yapmak yasak… Sokağa çıkmak yasak. Ama çalışmak serbest. Çalışmak özgürleştiriyor, toplu taşıma araçlarına binebiliyorsunuz. Hatta bir servis aracının arka kabinine toplu olarak sığışabiliyorsunuz. İşçiler de fabrikalara.

Bugünlerde gördüklerimiz hem devletin işleyiş mantığı hem de kriz sonrası oluşacak “yeni normal”in inşası ile ilgili de bir ipucu niteliğinde olabilir.

Issızlaşmış sokaklara çıkmadan da özgürlük talep edebilir mi? Her zaman olduğu gibi eşitsiz durumlar, ötekileştirilen insanlar var. Avrupa‘da yönetimler parklara, deniz-nehir kenarlarına çıkmayı teşvik ediyor, sağlıklarını koruyacaklarını düşünerek insanların. Çalışanları ise koruyor. İstanbul‘da ise bisiklete binenleri, ormanda yürüyenleri zabıta kovalıyor. Niyeymiş? Yasakmış. Kamu kendi kendisine yasak uyduruyor. Tercih bu ikisi arasında: Size ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir yönetim ve proleterleştirilmiş bir hayat. Ya da sizi öğrenmeye, sorumluluklarınızı üstlenmeye teşvik eden bir yönetim.

Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nesne olarak mı görecekler? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, böyle mi yaşayacaksın diyecekler?

Diktatörlükler, her ne kadar şiddetle kamusal hayatı düzenlemeye çalışırlarsa, o kadar da çaresizdirler. Proleterleştirilmiş bir hayat yönetimlerin de aklını felç eder. Bu yüzden otoriter yönetimlerin ne yaptıklarını bildikleri söylenemez. Doğayı, şehri, canlıları ve cansızları nesneleştirirler. Otoriter düzenler proleterleştirilmiş hayatlar üzerine kurulur. Şehirlerin hali bunu göstermiyor mu? Ama bu durumda da şehirleri yönetebildikleri söylenebilir mi? Peki böyle bir devlet nasıl yönetilir? Daha doğrusu bu krizi nasıl yönetebilir?

Cevabı şu: Tesadüfen geliştirildiği söylenemeyecek bir yöntemle: Ötekileştirerek. Bunu bilerek, hesaplayarak yaparlar. Bunun son bir örneğine de geçtiğimiz hafta tanık olduk. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş,  Ramazan ayının ilk cuma hutbesinde LGBTİ+ bireyleri hedef aldı, kötülüklerin ve salgın hastalıkların kaynağını eşcinsellik ve nikahsız yaşam olarak gösterdi. Bunun üzerine Ankara Barosu ve Diyarbakır Barosu birer açıklama yayımladı. Açıklamalar nedeniyle her iki baronun yöneticileri hakkında Türk Ceza Kanunu‘nun (TCK) 216/3 maddesi kapsamında, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama suçundan soruşturma başlatıldı.

Dediğim gibi iktidar etrafında yuvalanan bu imtiyaz çevresi bunu bilerek ve hesaplayarak yapıyor. İktidarın önde gelenleri ise sanki danışıklı yapılıyormuş gibi, dini değerlerin aşağılandığını, Müslümanlığın ötekileştirildiğini iddia ettiler, eleştirenleri faşistlikle suçladılar.

İktidar olmanın anlamı

İktidarın eleştirilerin üzerine bu kadar saldırganca bir şekilde gitmesi önemli bir kurumsal hafızanın göstergesi. Belli ki bu konuda bir hassasiyet var. Ekonomik koşulların ağırlaştığı bir dönemde eski yöntemlerin sürdürülmesi.

Ali Erbaş’ı eleştirirseniz, kutsal değerlere dil uzatmış oluyorsunuz. Karışıklık şuradan kaynaklanıyor: Diyanet İşleri Başkanı bir kamu görevlisi. Dolayısı ile Allah ile inananlar arasına girmiş oluyor kendileri.

Mutlaka çok iyi biliyor ki insan hakları savunucuları eşcinsellerin ötekileştirilmesine karşı çıkacak. İktidar da bunu dini inançlara, değerlere  saldırı olarak gösterecek…

Elbette ki bir kişi ya da bir topluluk kendi inancı gereği eşcinselliğe karşı olabilir. Laik bir devlette kendi yaşam tarzını, cinsel hayatını kendi inancına göre düzenleyebilir. Devletin de onun bu hakkını, tercihini koruması gerekir. Ama bunun tersini düşünen varsa, aynı şekilde onun bu hakkını da, yaşama hakkını koruması gerekir. Azınlıkta da olsa.

İslami kurallara göre cinsel hayatlarını düzenleyenlerin de kendi yaşam tarzlarını sonuna kadar savunmaya hakları var. Kimsenin onların cinsel hayatlarına karışmaya hakkı olmadığına göre.

Türkiye’nin eski normalinin de, yeni normalinin de bu karışıklık olduğunu düşünüyorum. İktidar olmak, Türkiye Cumhuriyeti‘nin bir cumhuriyet olduğunu unutmak anlamına geliyor. Türkiye bir türlü ulusdevlet olamıyor çünkü bu imtiyaz sahipleri özel alanı sürekli devlete taşıyor. Çünkü kendi ayrıcalıklı varlıklarını başka yöntemlerle yeniden üretme, eylemselliklerini dönüştürme kabiliyetleri yok.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

(Yine) Temel Gelir üzerine

Geçen yazının sonlarında geleceğe dair olması gerekenlere dair şöyle bir cümle yazmıştım: “Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.”

Be elbette sadece benim düşüncem olamazdı. Çağın ruhu gereği tüm dünyada insanlar salgın sonrası yaşamı konuşuyorlar ve yeniyi eskinin izlerini takip ederek kurmak ile yeniyi yepyeni şekilde kurmak arasında fikirler salınıyor. Güzel örneklere dönelim. Yeniyi farklı şekilde kurmak için adımlar atılmaya başlandı bile. Korona’nın İtalya‘da en çok etkilediği kentlerden olan Milano bu adımları atanlardan. Kentin uzun süredir devam eden bir otomobilsizleşme mücadelesi var. Fakat bunu başarmak konusunda çok sıkıntı çekiyorlar. Şu anda ise bilindiği gibi şehir “kapalı” ve ne arabalar ne de yayalar sokaklara çıkabiliyor. Peki ne yapacaklar? 

Belediye Başkan Yardımcısı Marco Granelli‘ye kulak verelim: “Otomobil kullanımını azaltmak için yıllarca çalıştık. Herkes araba kullanıyorsa, insanlar için yer kalmıyor, hareket edecek yer kalmıyor, dükkanların dışarısında ticari faaliyetler için yer kalmıyor.

Elbette ekonomiyi yeniden açmak istiyoruz, ancak bunu öncekinden farklı bir temelde yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Milano’yu yeni durumun şartlarına göre yeniden düşünmemiz gerektiğini düşünüyoruz.”

Ve Milano, bu krizden çıktığında şu anda sundukları ve “Avrupa’nın en iddialı planlarından biri” olarak nitelendirilen planın gereğini yapacak ve sokakları yayalara ve bisikletlere vermiş olacak. Yaz boyunca 35 km’lik bir dönüşümün tamamlanması planlanıyor. 

İstenirse oluyor

Gördüğünüz gibi olabiliyor. Ekonomi, sosyal yaşam ve bunların doğayla ilişkisi tekrar başladığında her şeyin eskisini tekrar etmemesi gerekli. Eski sistem başarılı olsaydı biz şu anda evlerimizde ya da sağlık tehdidi altında iş yerlerimizde olmaz; hayatımıza alıştığımız şekilde devam ederdik. Fakat doğayı adım adım kemiren ve bunun karşılığında “refah” ve “gelişmişlik” sunduğunu söyleyen sistem bu krizi karşılayamadı.

Karşılayamadığı gibi en büyük adaletsizlikleri de yüzümüze çarptı. Çalışmak zorunda olanlar, çalışmak zorunda olsa da çalışamayanlar, hayatını sürdürmek için yardıma muhtaç olanlar. Ve muhtaçlık üzerinden dönen siyaset. Bunun önüne geçecek temel bir talebimiz olmalı. Yeni bir krizde yine aynı yollardan, aynı yoksunluklardan geçmemeliyiz toplum olarak. Bu talebin adı Temel Gelir.

Ekonomiyi ve toplumu oturtacağımız farklı yapı temel gelir olmalı. Nedir temel gelir?

Bir toplumu oluşturan herkese, koşulsuz olarak ve belirli periyotlarla ödenen asgari bir paradır. Böylece toplumda herkesin hayatta kalabilecek kadar bir gelire sahip olduğu garanti altına alınmış olacak. Göçmenliğin, mülteciliğin, sığınmacılığın toplumların ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemde herkese verilmesiyle belirli haklar yönünden sıkıntı çeken insanlara da bir gelir sağlanmış olacak.

Bireyi güçlendirmenin, ekonomik ve sosyal krize karşı herkesi belli bir oranda hazırlıklı kılmanın yöntemidir temel gelir. Sosyal devletten uzaklaşıldıkça krizlerin ne kadar ağır seyrettiğini en iyi anladığımız dönemdeyiz. Bunun için Yeşil restorasyon için ortaya koymamız gereken programın en üstünde Temel Gelir yazmalı.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çocuğunuzun silgisi sağlığınızı silmesin

Plastik eklenti maddeleri konusunda toplumda yeterli bilgi ve farkındalık yok. Bunun nedeni de bu eklenti maddeleri ile ilgili yeteri Türkçe içeriğin olmayışı ve bunu dert edinen sivil toplum organizasyonlarının eksikliği. Bunun yanında sağlık ve çevre bakanlıklarının da bu konuda neredeyse hiçbir şey yapmaması durumu da var. Oysaki plastik eklenti maddeleri hayatın her alanında ve 7’den 70’e tüm insanları ve canlıları etkileyen kimyasallar. Halihazırda plastik eklenti maddesi olarak kullanılan yüzlerce eklenti kimyasalı olduğu tahmin ediliyor. Bunlar arasında en popüler olanları ise fitalatlar ve bisfenoller. Bu iki eklenti kimyasalından fitalatlar plastiği yumuşatmaya yararken, bisfenoller ise sertleştirmeye yarar. Her iki eklenti de hormon bozucu ve kanserojen olarak nitelendirilmektedir. Üstelik bir plastik ne kadar yumuşak ya da sert ise bu kimyasalların miktarı da o kadar fazla olabiliyor.  

Örneğin PVC tipteki plastiğin içerisinde fitalatın miktarı toplam PVC miktarının %50’si kadar olabiliyor. Aynı durum mutfak gereci olarak kullandığımız polikarbonat kap kaçak ve damacana su şişeleri için de geçerli. Haliyle bu ürünleri kullandığımızda bu kimyasallara ne kadar maruz kalacağımız da belirleniyor. Yani dostumuz olduğu iddia edilen plastiklerin bizimle dost olabilmesi de içeriğindeki kimyasalın miktarına bağlı. Eğer içerisinde çok miktarda fitalat bulunan bir silgiden bahsediyorsak, bu muhtemelen çocuğunuzun zehirli dostu, çok miktarda bisfenol bulunan bir su damacanasıysa eğer o da tüm ailenizin zehirli dostu olacaktır.

Çin’den korkutucu araştırma

Hazır silgiden bahsetmişken Çin’de yapılan ve sonuçları geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaşılan bir raporu anmamak olmaz. Zaten bu yazının da asıl amacı bu rapor ile ortaya konulan korkutucu bir gerçeği sizlere aktarmaktı. İşin aslı ben de çok istemiyorum böyle kötü haberleri sizlerle paylaşmak ancak durumun gerçekliği de ne yazık ki oldukça korkutucu! Çin’deki bu raporda, çocukların kullanması için satılan plastik silgilerde ciddi oranda bir fitalat çeşidi olan fitalik asit estere rastlandığı anlatılıyor. Bu amaçla 33 tanesi çok iyi bilinen markalara ait 62 silgi markasına ait silgiler teste tabii tutulmuş ve test edilen 62 silginin 21 tanesinde çok ciddi miktarda fitalik asit ester isimli zehirli eklenti kimyasalına rastlanmış. Üstelik zehir tespit edilen bu 21 markanın 18’i de sağlık açısından zararı yok sertifikasıyla satılan markalar.

Yani Çin’deki ilgili kuruluş bu silgilere sağlıklı olduklarına dair sertifika vermiş. İnanılmaz değil mi? Markalar içerisinde Türkiye‘de de çok yaygın kullanılan ve bir zamanlar ÖSYM sınavlarında öğrencilere bedava dağıtılan bir marka da söz konusu. Bu arada yeri gelmişken ÖSYM’nin plastik ayak izinin de en az silgilerdeki zehirli kimyasal miktarı kadar endişe verici olduğunu belirtmekte fayda var. Daha önce bu konu hakkında yazdığım yazıda bu durumun vahametine değinmiştim.

Bu markanın Türkiye’de sattığı silgilerde bu kimyasalın düzeyini bilmiyoruz ancak Çin’den aşağı kalır yanı olmadığından şüphe etmiyoruz. Neden mi? Çünkü buna dair bir denetim yapıldığından emin değiliz. Aslında sadece bir marka değil birçok başka marka daha Türkiye pazarında silgilerini satıyor. Benzer bir zehirlilik çalışmasının Türkiye’de de yapılması şart.

913 kat fazla zehirli kimyasal

Çin’de yapılan bu çalışmada incelenen markalardan bir tanesine ait bir silgide olması gerekenden 913 kat fazla miktarda bu zehirli kimyasaldan bulunmuş. Bu silgilerde bu kadar zehrin olmasının nedeni ise PVC’den yapılmış olmaları. Çünkü PVC’nin içerisine gibi esnekleşsin diye bol miktarda fitalat konuluyor. Burada fitalatın hamileliğin erken dönemlerinde maruz kalındığında doğacak çocuklarda ciddi olumsuz etkiler yaptığına dair çalışmalar olduğundan da bahsetmek lazım. Merak edenler bu linkteki çalışmada detaylı bir tanesini okuyabilirler.

Bu rapordan da anlayacağımız gibi plastik tüketiminin sağladığı iddia edilen kolaylığın bedelleri gün geçtikçe daha da ağır hale geliyor. Hayatımızı kolaylaştırıyor ve aslında çok harika bir ürün diye pazarlanan plastikleri kullanmaya zorlanırken bir yandan da bu zehirleri tüketmeye zorlanıyorsunuz. Çünkü plastik üreticilerinin ve onları denetlemesi gerekenlerin sağlığımızı ya da hayatımızı umursadıkları yok. Bu tür raporlar yayınlandıktan sonra tıpkı diğer çalışmalarda olduğu gibi önce ufak bir homurtu meydana geliyor ve ardından olay unutularak tarihteki yerini “şok edici rapor” olarak alıyor. Olan da hayatının kolaylaşacağı aldatmacası ve plastiği dost kabul eyleyenlerin propagandasına maruz kalan bizlere ve çocuklarımıza oluyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni normal’ dedikleri neo-liberal dünyanın hayaleti mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgınla ilgili açıklamasında “Amacımız önlemleri en titiz şekilde uygulayarak salgının seyrini ülkemizin Ramazan Bayramı sonrası normale dönüşüne imkan sağlayacak seviyeye indirmiş olmaktır” demiş. “Tüm bakan arkadaşlarımıza, bu konuda gereken ikazları yaptık, talimatları verdik” demesinin ardından, bakanlıklarda “normalleşme” ile ilgili planlamalar başlatılmış. Sağlık Bakanı Koca ise daha temkinli bir açıklama yapmış. “Bayram ve sonrasında kademeli olarak normalleşme sürecine geçebilmemiz ilan edilen tedbirleri sıkı uygulamamıza bağlıdır” demiş.

Sağlık Bakanlığı’nın verileriyle hazırlanmış bu “Yeni Normal”in ne zaman, nasıl olacağına dair varsayımlara dayanan takvime bakıyorum.  Bu takvime göre, “yeni normal” Bayram‘dan sonra oluşacak. Toplu yerler kullanılmaya başlanacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı da bir eylem planı hazırlamış. Orada müşterek alanların nasıl kullanıma açılacağından falan söz ediliyor. Peki yerelde, hayatın içinde bunu kim yönetecek? Valilikler, kaymakamlıklar gibi gözüküyor.  

‘Depremin afete dönüşmesi stratejisi’

Bu tarihte ne olacağını bilmiyoruz. Ayrıca gelişmeler grafiğine baktığınızda dehşet verici bir durum olduğu görülüyor. Ölüm, vaka sayıları resmi bir varsayım olarak sabitlenir gibi olunca “normal”e geçiliyor. “Plato” adı verilen bu tepe noktada seyredeceği varsayılıyor. Bu varsayım bile dehşet verici. NYT’da yayınlanan bir makale ise epey düşündürücü. “Vefatlar gizleniyor olabilir” diyor. Korkutucu olan asıl bundan sonra salgının İstanbul gibi şehirlerde öngörülenlerden daha büyük bir felakete, yıkımlara yol açma ihtimali. İstanbul’daki ölümlerde son iki sene ile karşılaştırıldığında beklenmedik, neredeyse yüzde yüzlere yaklaşan bir artış var. Kaotik, insanların üst üste yaşadığı bir şehirde bu durum yıllarca sürebilir. Yönetimler de bunun farkında olmalı ki, bu bilgiyi saklıyorlar.

İstanbul’un durumu kaçınılmaz olarak bir kafa bulandırma stratejisi üzerine kurulu. Bu yönetim stratejisi depremin afete dönüşmesine benzetilebilir. “Depremi engelleyemeyiz” diyen zihniyet aslında tepeden inmeci, süreç odaklı olmayan bir yönetim mantığını ele veriyor. Fay hatlarının, depremin tarihselliğinin bilinmesinin bu nedenle, süreç üzerinde bir etkisi olmuyor.  Yalnızca ölüm travması gibi bir hafızadan silme etkisi yaratıyor. Yaşamak için unutmak zorundasınız.

“Her şey yolunda” derken vaka sayısı 30 binlerden 100 binlere çıkıyor, on gün içinde. Yönetim “normale geçiyoruz” mesajı veriyor. “Yeni Normal” denince gizlenmiş bir “sürü enfeksiyonu” stratejisinden mi söz ediliyor?

Yeni Normal’ yoksa ölümle damgalanmış hayatlar mı?

Duvar’daki yazısında Ceren Acun  “ölümle damgalanan” hayatın nasıl işaretsizleştirildiğini çok güzel anlatmıştı. Bu, “Yeni Normal” adı verilen dönemin de başat politikası olacağı benziyor. Zannedersem “Eski Normal” bu korkuyu savaş alanından gündelik hayatımıza taşıyordu. Şimdi neden her yer, bütün ülke bir savaş mahalli gibi olmasın? Salgın nedeniyle İnfaz Yasası‘nda yapılan değişiklik ile bu zaten kanıtlanmadı mı? Ortak kavramlar zannettiğimiz hukukun, kamu sağlığının egemenin intikam duyguları, ötekileştirme unsuru olarak hukuksuz bir cezalandırma aracı olduğu bir anda gözler önüne serilivermedi mi?

Tipik bir örnek “vantilatör” (pervaneli olandan ayırt etmek için “ventilatör” deniyor, böylece Türkçemiz bir kelime daha kazandı) töreniydi. Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi babanın gözü, talimatları ile yürütülüyor operasyon. O sırada, on gün içinde açıklanan vaka sayısı iki misli artmış, boğularak ölenler unutulmuş. “Türkiye salgının daha ilk gününden aldığı tedbirlerle” zaten sorunu çözmüş. Savaşlarda hep ölenler olur, ama komutanlar kazanır. Bu nedenle ölenlere, acılarla kıvrananlara, kölelere sorulmaz. 

Geleceğin “Yeni Normal”inin geçmişte köleler için belirtik halde olan (ötekiler, askerler, maden, inşaat işçileri… ) bu savaş gerçeğinin hayatı kapsayıcı otoriter bir yönetim düzeni üzerine kurulması kaçınılmaz olabilir. Bu yeni bir durum değil. Başkanlık sistemine geçildiğinden beri bu “Yeni Normal”i zaten her alanda deneyimliyoruz. Entelektüel dünyayı devlet iktidarının içine alan neo-klasik rejim zaten halk için neyin doğru olduğunu kendisi tayin ediyordu. Yalnızca bunun adı konmuş oldu. Gerçeklik bir kurgu olduğuna göre, bu kurgu da devlet aygıtı tarafından bir kere daha “ölümle damgalanarak” yeniden kurgulanabilir. Önemli olan hayatın kurgulanmış olması değil, kurgulamanın artık tek merkezli hale gelmesi. Nasıl geçmişte ekonomi doğanın, kaynakların her şeyin araçsallaştırılmasını gerektiriyorsa. Bugün ölüm de bu ekonominin bir parçası.

Savaşın hayatın içine taşınması, her yerin savaş alanı ilan edilmesi ihtimali diyebiliriz buna. Bu Roland Barthes‘ın fotoğrafla ölüm arasında kurduğu bağlantıyı hatırlatıyor. Yol kenarlarına düzensiz bir şekilde asılmış gülümseyen gençlerin fotoğraflarını görmüştüm. “Vatan için seve seve canlarımızı feda ederiz”  diyordu sloganlar. Öl deseler, ölmeye hazırdılar. Poz verdiklerinde öldüklerini bilmiyorlardı, yaya geçidi parmaklıklarına asılan fotoğraflarında. Bilseler acaba gülümseyerek bakarlar mıydı bize?

İşaretsizleştirilen hayatlar

Bilmek, bilmemekle eş anlamlı, ya da tersi. Onların ne düşündüklerini bilmiyoruz. İktidar işaretsizleştirdiğini, köleleştirdiğini kendisine nasıl dahil ediyor, görüntünün arkasında gizlenmiş olan yer orası. Gerçek simgesel. Gösterdiği şey ve gördüğümüz şey. Aldatıcı çünkü gösterdiğinden başka bir şey üzerinde gerçekleşiyor. Milliyetçilik ters bir görüntü veriyor. Ulus-devlet kapitalizmin kendisi değil, onun yok ettiği, bir tür geçmişin hayaleti gibi. Kimlik kimliğin yok edicisi.

“Ölümle damgalanmak” zannedersem böyle bir şey. Herkes travmatik olanı, gerçeği biliyor. Ama unutmak, hatta bütünüyle hafızadan kazımak gerekiyor. Böylece ölümün şiddeti iktidarın şiddeti ile birlikte hareket ediyor. Bu yüzden zannedersem sokaklarda yankılanan hoparlör sesleri, geleceğin, “Yeni Normal”in hangi değişmez ritüellerle kurgulanmakta olduğunu ifade ediyor.

Yeni yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu  

Soruyu tekrar soralım: “Yeni Normal” nasıl olacak?  Neo-liberal dünyanın hayaleti yeniden, bir zombi gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. 

Zaten kapanma döneminde bir yerlere saklanmıştı. Ama şimdi algı operasyonu ile şimdi kamusal alanlara çıkmaya hazırlanılıyor. Onu tekrar tek “normal” yaşam biçimi gibi göstermeye. Sahiden ne olacak bu kadar otel, bu kadar restoran, bu kadar yarım kalmış inşaat? Otomobiller, otobüsler, uçaklar ne olacak? Yönetimlerle ahbap çavuş ilişkileri ile imtiyaz sahibi olmuş, kamusal alanları işgal etmiş yatırımcılar ne yapacak? Piyasa aktörlerine teslim olmuş, bundan nemalanan merkezi ve yerel yönetimler zannediyor musunuz ki bu “Yeni Normal”de eskisinden farklı bir yönetim kabiliyeti sergileyebilecekler?

İmtiyaz sahipleri, kariyer fırsatlarını tekellerine alanlar elbette ki bu sistemi sorgulayamazlar, değiştiremezler. Bunu onlardan beklemeyin. Yeni, yaratıcı planlarla, tekniklerle yereli ilişkiye sokacak olanlar onlar değil. Bütün iş kollarında, inşaatta, turizmde, her alanda yerelle ilişki kuracak yeni bir yaratıcı girişime ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü politik girişimlerle ve düşünce, fikir üretiminin bağımsızlığının kamu tarafından desteklenmesi ile mümkün olabilir. Piyasa ve iktidar bağımlısı aktörler süreç odaklı, ilişki kuran bu yeni yereli canlandıramazlar. Onlar ancak ve ancak cesetler üzerindeki larvalar gibi yereli kemirirler.

İşte tam da bu nedenle farklı bir yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira, dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları. Tek teselli ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde “yakında” çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali… Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken hayati risk teşkil etmeyen iş yerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil. Bu nedenle bir ay sonrası için pandemiye veda planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha gerçeklerin inkar edileceğine delalet.

Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan’da yaşanan Çernobil nükleer felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye’ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal ‘radyoaktif çay daha lezzetlidir’ derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda, kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” yanıtını vermiştir.

2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan kaçınılmış, ‘radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok’ oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa’da Çernobil nükleer felaketinin etkileri üzerine Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2016 yılında yapılmış olan araştırma Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.

‘Risk analizi’nin ardındakiler..

Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil nükleer felaketinin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini öncelemektense gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında Mersin’e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir.

Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde birinci reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden dört yıllık bir gecikme hasıl oldu. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin operasyona başlaması Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek isteniyor. Ancak bu planın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için gereğinden hızlı bitirildiği ve risk taşıdığından dem vurulan Marmaray sürecine benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir.

Gerçekleşmemiş felaketi şimdiden durdurmak

Konfiçyüs’ün ‘geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın’ sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda siyasi refleksin değişmemesi bir yana boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ki bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor.

Pandeminin müsebbibi bir çok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın sınır aşan etkilere haiz nükleer felakete yol açması halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz endişeyle yaklaşılacak. Kuşkusuz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı, Millet Meclisi’nin hiç olmadığı kadar güçten düştüğü bir siyasi altyapı varken, inşaatı devam ettirilen nükleer santralin yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere, gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun? Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini düşünmemize de bir mani yok…

*

[1]: Beck, U. Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev: Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İthaki , İstanbul P. 356

[2]: a.g.e , 106

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar- 2

Geçen hafta ülkemizdeki korunan alanların, özellikle 2873 Sayılı Milli Parklar Yasası kapsamında olanların alanlarının artırılıyormuş gibi görünürken nasıl azaltıldığını anlatmıştım. Bu kez korunan alan olarak görünen doğa parçalarında, sözde koruma şemsiyesi adı altında neler yapıldığını ve nelerin yapılmasının önünün açıldığını, teknik detaylarına mümkün olduğunca girmeyerek açıklamaya çalışacağım.

Önce ana çerçeveyi çizen Milli Parklar Yasası’na bakalım: 

Yasa dört farklı korunan alanı kapsıyor: Milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanları. Bunlardan tabiat anıtlarını, genellikle bir ya da birkaç ağacı kapsayan oldukça küçük alanları kapsadığı için bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir. Kalan üç korunan alandan yalnızca biri, tabiatı koruma alanları mutlak koruma özelliği taşır. Yasa’nın ikinci maddesinde tabiatı koruma alanları şu şekilde tanımlanır:

Tabiatı koruma alanı; bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup sadece bilim ve eğitim amaçlarıyla kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçalarını ifade eder.”

Hakkını verelim, bu alanlar gerçek anlamda korunan alanlardır. Öyle ki, 2018 sonbaharında Orman Yolu belgesel kuşağının “Saklı Orman: Istrancalar” bölümünü çekerken, Milli Parklar örgütünün izniyle Kasatura Körfezi Tabiatı Koruma Alanı’na girmemizin üstünden yarım saat geçmeden bir jandarma ekip otosu yanımıza gelip ne yaptığımızı, iznimizin olup olmadığını sormuştu. Sonra anladık ki aslında düğün fotoğrafı çektirmek için alana izinsiz olarak giriş yapan bir gelinle damadın peşindelermiş.

Yapı ve işletme izinleri

Fakat ne yazık ki, milli parklar ve özellikle tabiat parkları gerçek birer korunan alan olmaktan çok çok uzaktalar. Çünkü sözünü ettiğimiz yasa gerçek anlamda bir korunan alan yasası değil. Zira milli parklar ve tabiat parklarında çok sayıda yapı ve işletmenin bulunmasına izin veren bir nitelik taşıyor. Nasıl mı? Bakalım Milli Parklar Yasası milli parklar ve tabiat parklarında nelerin yapılmasına izin veriyor:

  • İlgili alanın gelişme planına uygun olmak şartıyla, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlar,
  • Turizm bölge, alan ve merkezleri dışında kalan milli parklar ve tabiat parklarında kamu yararı olmak şartıyla ve gelişme planına uygun olarak turistik amaçlı bina ve tesisler (turizm bölge, alan ve merkezlerinde Turizmi Teşvik Kanunu’na göre aynı izinler verilmektedir),
  • Maden ve petrol kanunları gereğince araştırma ve işletme ruhsatnamesi veya imtiyazı.

Üstelik yine yasa gereği bu tesis ve işletmeler için verilen izinlerin süresi 99 yıla kadar uzayabiliyor. Yasa, izin süresi sonunda bütün tesislerin hazineye devrini gerektiriyor, ama benim gibi sizin de aklınıza geliyordur; 99 yıl sonra kim öle kim kala. Bununla da kalmıyor, tesis yapmak ve işletme kurmak için izin alan kişi ve kuruluşlar bu haklarını üçüncü taraflara devredebiliyorlar. Yani bir tek miras bırakma hakları yok desek yeri. Eh, diyebilirsiniz ki hiç değilse hazineye üç beş kuruş gelir oluyordur. Ben susayım bu konuda. Varsa bir yetkili tanıdığınız, ilgili dairelerden izin dosyalarını bulup bu izinlerin kimlere ve hangi bedellerle verildiğini siz inceleyin. Böylelikle kimin ne kazandığını kendiniz görmüş olursunuz.

Peki, bununla kalıyor mudur dersiniz? Maalesef kalmıyor. Sadece ülkemiz değil hemen bütün dünya salgınla uğraşırken, 16 Mart 2020 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Resmi Gazete’de bir yönetmelik değişikliği yayımladı. Bu değişiklik Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapıldı. Özellikle yönetmeliğin 8. ve 9. maddelerinde yapılan değişikliklerle nitelikli koruma alanlarında;

  • Entegre tesislerin,
  • Tıbbi ve aromatik bitki uygulamalarının,
  • Hayvancılık yapılmasının,
  • Balıkçı barınakları inşasının,
  • İskeleler yapılmasının,
  • Doğal kaynak suyu kullanımına yönelik iş ve işlemlerin,
  • İçme suyu amaçlı baraj ve göletlerin,
  • Yerleşimler kurulmasının ve
  • Madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.

2030 yılı itibariyle ekolojik bölgelere göre karasal korunan alan yüzdeleri (Kaynak: Dinerstein et al., 2019)

Korunan alanlarımız zaten dünya ortalamalarının çok altında. IUCN verilerine göre dünya karasal alanlarının yaklaşık %15’i değişik statülerde korunan alan. Üstelik bu oranın %50’lere çıkarılması gerektiğini öne süren bilimsel yayınlar da var.[1] Oysa ülkemizde korunan alanlar %8-9’larda geziniyor. 2030 yılı için yapılan tahminlerin sonuçları da haritada açıkça görünüyor. Diğer yandan dünyada, korunan alan uygulamalarında, alan korumaktan çok ekolojik süreçlerin korunmasına doğru devrimsel adımlar atılıyor. Yeniden yabanlaştırma gibi anlayışlarla ekolojik süreçlerin özgün haline dönüştürülmesi için çabalar sarf ediliyor. Bizde ise korunan alan adı altında turizm alanları, günlük rekreasyonel kullanım alanları yaratılmaya, bu alanlarda ekonomik kazanç kapısı oluşturabilecek her türlü faaliyete izin vermeye dönük bir yaklaşım sergileniyor. Bu yüzden geçen haftaki ve bu haftaki yazımın başlığı korunamayan korunan alanlar oldu. Umarım nedeni şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

*

[1] Dinerstein et al., 2019. A global deal for nature: Guiding principles, milestones, and targets. Science Advences 5: eaaw2869.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetTarım-GıdaYazarlar

‘Topyekun’ mücadelenin mutfak cephesi: Tarım yoksa aş da yok – Aylin Doğan

Malik Aksel Birinci Dünya Savaşı yıllarında gıda temininde yaşanan sıkıntının boyutunu şu sözleriyle anlatmaktadır. “Yalnız insanlar değil hayvanlar da açtılar. Cami avlularında güvercinlere mısır, buğday verilemediğinden bunlarda uzaklara göç etmişlerdi.”

Covid-19 salgını nedeniyle uygulanan sokağa çıkma yasağıyla büyük şehirlerin meydanlarında yalnız kalan kuşların görüntüleri o savaş yıllarını yeniden düşündürdü. Yeniden düşündürdü diyorum zira işgal yılları İstanbul mutfak kültürünü incelediğim tezimi hazırlarken sık sık üzerine düşünmüştüm: Savaş değil ama olağanüstü bir durum bugün yaşansa ülke nüfusunun neredeyse %20’sinin yaşadığı bu şehir nasıl doyurulur?

Savaş ve işgal yılları gıda temininde yaşanan sıkıntıları, nedenlerini, bu sorunları gidermek için alınan tedbirleri, yapılan uygulamaları ve hatta çeşit ve miktar açısından sınırlı gıda maddeleri ile alışılmış lezzetlere özlemle mutfakta nasıl bir yaratıcılık ortaya konulduğunu bugünlerde yeniden gözden geçirmenin yol gösterici olabileceğini düşünüyorum. 

1. Dünya Savaşı, içinde yer alan ülkelerin asker-sivil tüm vatandaşlarının bir şekilde mücadeleye dâhil olduğu, bu nedenle literatürde “topyekûn savaş” olarak tanımlanan ve toplumun büyük bir kısmını etkilediği için de ülkelerin toplumsal hayatlarında köklü değişimlere sebep olan bir savaştır.

Topyekun! şu anda küresel ölçekte içinde bulunduğumuz durum da böylesi bir mücadeleyi zorunlu kılmakta. Evet dünyanın bu sefer mücadele etmesi gereken düşmanı bir virüs.! Ve elbette bu mücadelenin de başta ekonomik ve sosyal olmak üzere birçok değişimi beraberinde getireceğine şüphe yok.  Ancak bu değişimin nasıl yönetileceği önemli. Toplumsal hafıza canlandırılarak bu değişim son zamanlarda daha çok dile getirilen bir tarım devrimine evrilebilir mi? Tıpkı Savaş ve Milli Mücadele günleri ardından Cumhuriyet döneminin azimle oluşturduğu ve kendi kendine yetebilen sayılı ülke arasında olmasını sağlayan tarım devrimi gibi. Burada ele alacağımız gıda başlığı altındaki yazılarda, altı çizilen noktalar üzerinden üretiminden tüketimine gıdanın nasıl daha adil olabileceğini yeniden düşünebilir miyiz?

Savaş yılları

Osmanlı Devleti,  I. Dünya Savaşı öncesinde gerek üretim gerekse ithalat yoluyla başta gıda maddeleri olmak üzere her nevi ihtiyaç için önemli stoklar yapmış, bir diğer tedbir olarak da   un, buğday, pirinç, yağ, soğan, yumurta, zeytin tanesi ve yağı, tuz, bulgur, mısır, mercimek, patates, fasulye, nohut, bakla, incir, üzüm, hurma, bal ve pekmez gibi gıda maddelerinin ihracatını yasaklamıştı. Ancak alınan bu tedbirlere rağmen uzun süren savaş, kapanan ticaret yolları, tükenen stoklar, azalan üretim gıda maddelerinin temininde ciddi sıkıntılar yaşanmasına neden olmuştu. Elbette bu sorun sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil savaşa katılan birçok ülkede yaşanmıştı.

Birinci kadın işçi taburu ziraat ile meşgul. Harb Mecmuası, Mayıs 1334, sayı. 25-26, ss. 410,411.

İhtiyaç duyduğu gıda maddelerini Avustralya, Yeni Zelanda, Amerika ve Kanada’dan ithal eden İngiltere’nin, 1916 yılında Almanya’nın başlatmış olduğu denizaltı saldırılarıyla ticaret gemileri tehdit altında kalmış, 1917’nin sadece şubat ayında 230 gemi ve 300 bin ton yük kaybedilmişti. Deniz ticaretinin ablukaya alınması İngiltere’yi ciddi bir gıda sıkıntısıyla karşı karşıya bırakmıştı. Savaşın dayattığı koşullar altında İngiltere Gıda Bakanlığı ülkenin kendi ihtiyaçlarını kendi kaynaklarıyla karşılayabilmesi ve tarımsal üretimi iyileştirip artırabilmek için kadın vatandaşlarından faydalanarak, 1916 yılında Women’s Land Army (Kadın [Toprak] Kara Ordusu)’nu kurmuştu.

Osmanlı Devleti’nde toplumun temel besin maddesi olan tahı ihtiyacı, savaş öncesi özellikle kıyı kentlerinde yüksek oranda ithalatla karşılanırken, ülkenin denizden ablukaya alınması ve kaybedilen verimli topraklar neticesinde tahıl tedarikinde elde kalan tek kaynak olan Anadolu’ya muhtaç olunmuştu.

Tarımsal üretim aksarsa gıda krizi kapıda 

Ancak bu noktada savaşın ortaya koyduğu şartlar nedeniyle birçok sorun vardı. Bu sorunların başında tarım işlerinde çalışan işgücünü oluşturan nüfusun silah altına alınması geliyordu. Silah altına alınanların büyük bir çoğunluğu doğrudan ziraatla ilgiliydi. Askere alınanların sayısı savaşın sonuna gelindiğinde 2.850.000’e ulaştığı dikkate alındığında işgücü kaybının ne boyutta olduğu düşünülebilir. Tarımsal üretim için önemli olan çift hayvanlarının bir kısmına askeri nakliyede kullanılmak üzere el konulması, bir kısmının da ordunun et ihtiyacını karşılamak için kesilmesi tarımsal üretimin azalmasında etkili olan bir diğer faktördü. İhtiyaç nedeniyle tohum olarak ayrılan tahılın bile satılması ya da tüketilmek zorunda kalınması da ekilecek tohumluk tahılın yer yer bulunamamasına neden olmuştu. Tüm bu ve benzeri sorunlar neticesinde savaşın sonuna gelindiğinde tahıl üretimi savaş öncesine göre neredeyse %50’ye varan oranda azalmıştı.

Savaş süresince düşen tarımsal üretimi artırmak için bazı uygulamalar yapıldı.  Cephe gerisinde görev alan Amele Taburları’ndaki çiftçilikten anlayan kişiler seçilerek Ziraat Taburları oluşturuldu. Ziraat Taburları ekim, hasat ve harman işlerinde çiftçilerle beraber çalışarak  üretimin belli bir ölçüde de olsa artmasına katkı sağladılar.  Kadın İşçi Taburları’nın da tarımsal üretimde kullanılması denendi.

İşçi taburu çift sürerken. Harb Mecmuası, Mayıs 1334, sayı. 25-26, ss. 410,411.

Salgınla beraber market raflarında önce un ve makarnanın tükenmesi sadece beslenme alışkanlığımızın bir yansıması mı? Toplumsal hafızanın izlerini de taşıyor mu?

 Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihte halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu İaşe Teşkilatı’nın depo ve ambarları boşalmıştı. Ekmek niyetine halka 320 gr ağırlığında arpa, yulaf ve bakla karışımından üretilen mamul dağıtılabilmekteydi ki bu hem miktar bakımından az hem besin değeri bakımından zayıf, aynı zamanda da lezzetten yoksundu. İstanbul’da yaşanan ekmek sıkıntısı öyle bir noktaya gelmişti ki halka günlük olarak verilen vesika ekmeğinin gramajı 250 dirhemden 150 dirheme düşmüştü. Bu sıkıntıyı bir ölçüde hafifletebilmek için bazı önlemler alınmış, İaşe Nezareti 25 Kasım 1918’de, acil olarak ambarlarda bulunan patatesin dağıtılmasına karar vermişti.

İstanbul’da işgal yılları ve Anadolu’da Milli Mücadele yılları boyunca da gerek tarımsal üretimin azalması gerekse pahalılık, ihtihkâr, karaborsacılık, kaçakçılık gibi nedenlerle gıda maddelerinin tedarikinde yaşanan sorunlar artarak devam etti. Milli Mücadele’nin son dönemlerine gelindiğinde Anadolu’nun durumunu Aydın Mebusu Dr. Mazhar Bey’in şu sözleri net bir şekilde ortaya koyar:

“Hiç açlık duymayan vatanımızın en zengin memleketlerinden biri olan Aydın livasında bizzat kendim gezdim ve sıhhiye müdüriyetinin raporları da vardır. Üç beş aydan beri halkın boğazından bir lokma undan başka, bir lokma ekmek, et girmemiştir.”

 Covid-19’la mücadele edilen şu günlerde tarımsal üretimin kesintiye uğramadan devamlılığının sağlanması, en az mücadele edilen sorun kadar önemli bir mesele haline gelebilir. Şu anda büyük bir öz veriyle mücadele veren sağlık çalışanlarından sonra en aktif çalışan diğer gurup gıda tedarikini sağlayan kişiler. Yaşamış olduğumuz olumsuz koşullar henüz tarımsal üretime etki etmemişken, gıda fiyatlarındaki artışı arz talep açıklamaları ile makul gösterilmeye çalışıldığını dikkatle takip etmek sonrasında yaşanabileceklere dikkat çekmesi açısından önemlidir.

 *

Seçili Kaynakça

  • Aylin Doğan, “Esir Şehrin” Mutfak Kültürü- Mütareke Dönemi İstanbul Mutfak Kültürü (1918-1922), Libra, İstanbul, 2018.
  • Ercan Uyanık, Mehmet Akkaya, “I. Dünya Savaşı’nda sürdürülebilir tarımsal üretimde ziraat taburlarının rolü”, 2. Uluslararası Tarih Sempozyumu- 100 Yılında I. Dünya Savaşı Bildiri Kitabı (s. 849-864). 9 Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir, 2015.
  • Vedat Eldem, “Cihan Harbinin ve İstiklal Savaşının Ekonomik Sorunları”, düz. O. Okyar, Türkiye İktisat Tarihi Seminerleri (s.373-406), Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1975.
  • Vedat Eldem, Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994.
  • Yavuz Selim Karakışla, Osmanlı Ordusunda Kadın Askerler Birinci Kadın İşçi Taburu 1917-1919, Akıl Fikir Yayınları, 2015, İstanbul.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde Dünya Günü

Her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Günü, bu yıl ilginç bir olayın tüm küreyi etkisi altına aldığı bir döneme denk geldi. Doğayla şekillendirdiğimiz çarpık ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan koronavirüs salgını beraberinde birçok yeni tartışma, olay ve bakış açısını da ortaya çıkardı. Kimilerine göre bu süreçte doğa kendine gelirken kimilerine göre de salgın yeni bir yol çizmek için başlangıç kabul edilmeliydi. Ben daha çok ikinci söylemin tarafındayım. Çünkü kısa süreli değişimler uzun vadede pek etkili olamayacak kadar geçicidir. Bunun yerine felaketlerle beraber yeniden düşünmeyi öğrenmek ve doğa ile birlikte yaşadığımızı hatırlatan yeni bir yol arayışına girmek uzun vadede gerek insana gerekse de tüm diğer canlılara oldukça faydalı olacaktır. Yeni bir yol inşa etmek elbette ki kolay değildir. Ancak bir yerlerden başlandığında yolun taşlarının yolda döşeneceği de görülecektir.

1-Yerele yönel

Korona öncesi dönemin en belirgin özelliği küreselleşme olarak kabul edilebilir. Bugün bile koronanın yarattığı etkileri azaltmak için ortaya konulan tüm çözüm önerileri, küreselleşen dünyanın ana aksını oluşturan küresel ticaret ağlarını canlı tutmak etrafında şekilleniyor. Kendi içerisinde mantıklı bir çözüm önerisi olmakla beraber, korona sonrası dönemde değişmesi gereken dünyanın üzerine hem karbon, hem sömürü, hem de nitelikli dolandırıcıların zenginliği biçiminde yük olacaktır. Bu öneri mevcut sistemin devamlılığını, beraberindeki krizlerle birlikte sağlayacaktır ancak sonrası için çözüm değil sömürünün devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

Bunun yerine yerelde üretimin bireysel olarak örülüp kooperatifçilik aracılığıyla kolektif bir sisteme evrilmesi için çaba harcamak daha faydalı olacaktır. Her anlamda kurulabilecek bu mikro alanlar dünyaya rağmen değil, bir nevi dünya ile birlikte yaşamanın da yollarını şekillendirecektir. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin mevcut teknolojik imkânlarla birlikte harmanlanması, daha uygulanabilir birçok alternatifi de doğuracaktır. Bunun başarılması tüketim kültürünü ve onu besleyen üretim zincirinin küresel karbon ayak izini de azaltacaktır. Bunun yanında yoksulluğu da azaltma potansiyeli taşıyan bu öneri, aynı zamanda biyoçeşitliliğin hiçe sayıldığı üretim faaliyetlerinin de alternatifini oluşturacaktır. Velhasıl, korona günlerinde geçirilen Dünya Gününde bunları hatırlamak dünya için oldukça faydalı olacaktır.

2- Onar, dönüştür, tekrar kullan, tekrar dönüştür

Küresel sermayenin önerdiğinin aksine tek kullanımlık yaşamak yerine, bireysel ya da kolektif olarak var olan eşyayı mümkün olduğunca çok kullanmak, hem harcanan suyu hem de harcanan enerjiyi önemli ölçüde azaltacaktır. O halde onarmak, tekrar kullanmak ve son tahlilde de başka bir ürüne dönüştürmek, yapılabilecek en anlamlı işlerden biri olacaktır. Hazır kendi alanlarımıza kapanmışken, bu yolun pratikte nasıl işlevsel olduğunu da keşfetmek mümkün hale geldi. Evinizden, köyünüzden, bahçenizden ya da deponuzdan başlayabilirsiniz. Tüketim kültürünü ayakta tutan bir diğer önemli ayak da tüketim sıklığımızdır. Bu sıklık, dünya üzerine bindirdiğimiz yükün de belirleyicisidir.

3-Bilime kulak ver

Bilimsel gerçekler birçok konuyu anlamamıza yardımcı olacak yegâne araçlardır. Bugün ortaya çıkan pandeminin ana nedenlerinden biri de bilime inanmayanların dünya üzerindeki egemenliğidir. Bilimsel bilginin önerdiğinin aksi yönündeki aktivitelerle (ormansızlaşma,  çevre tahribatı, kömür santralleri, HES’ler, nükleer santraller, aşırı plastik üretimi vb.) doğanın milyonlarca yılda kurduğu denge altüst edilmiş ve normalde insanla karşılaşmaması gereken yaban dünya, adeta insanların mutfağına kadar sokulmuştur. Bununla beraber var olan küresel erişimin kolaylığı da bu yaban hayattan bir şekilde çıkan çeşitli hastalıkların tüm dünyaya kolayca yayılmasına neden olmuştur. Artan nüfus, daralan yaban çevre, habitat tahribatı, aşırı tüketim, aşırı kirlilik ve daha birçok etmen mevcut sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Pandemiler de bu sistemin yarattığı tahribatların dolaylı katkısıyla daha hızlı yayılmaktadır.

Bu sebeple yeni bir yol bulma çabasından ziyade mevcut sistemin devamında ısrar etmek, benzer vakaların da tekrar edeceğinde karar kılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki önümüzdeki yıllar birçok başka açıdan da zorlu geçecektir. Kuraklık, su kıtlığı, yağışlardaki azalma, buzul erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, tarımsal üretimdeki azalma ve daha birçok durum önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağımız sıkıntılardan bazılarıdır. Bunların etkisini ortadan kaldırmak kısa vadede elbette mümkün değildir. Ancak etkisini azaltmak ve uzun vadede bu sorunları tamamen bertaraf etmek mümkündür. Bunun da yegâne çözümü bilimin söylediklerini dinlemekten geçmektedir.

Yukarıda saydığımız üç madde daha da çoğaltılabilir ya da içerikleri daha da genişletilebilir. Ancak zihinleri açması açısından üzerinde düşünülmesi gereken en önemli üç başlığın kısaca bu olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

*

Dünya Günü vesilesiyle dünyanın karşı karşıya olduğu tehditleri konu alan belgesel/filmler önermeyi düşünüyordum. Kendim de izlediğim aşağıdaki yapımları sizlerin de dikkatine sunarım

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Arktik ozon deliği

Güneş’in içindeki reaksiyonlar sonucu açığa enerji çıkar. Bu çıkan enerji bizim anlayabileceğimiz bağlamda bir tür “ışıktır”. Yalnız gözlerimizin görebildiği “ışık” elektromanyetik tayfın sadece küçük bir kısmıdır. Gözlerimizin gördüğü mor ışığın ötesinde mor ötesi, daha ötede Röntgen ışınları ve gama ışınları vardır. Kırmızının ötesinde ise kızılötesi ve radyo dalgaları bulunur. Güneş’ten bize bu dalgaların tümü ulaşır, ancak büyük çoğunluğu görünür ışık, ona çok yakın kızılötesi ve morötesidir. Bu dalga boylarının hepsinin ayrı bir enerjisi vardır. İçlerinde enerjisi en yüksek olan gama ışınları, en düşük olan da radyo dalgalarıdır. Gama ışınları canlılara çarptığı zaman öldürücü etki yapar ama radyo dalgalarının bir etkisi yoktur.

Güneş’ten Dünya’ya çok az gama ışını ulaşır ve bu ışınlar kalın atmosferimizi geçerek yüzeye ulaşamaz. Morötesi ise daha fazladır, ama bunun da daha zararlı kısmını atmosferdeki oksijen ve azot gazları emip zararsız hale getirir. Ama morötesinin görünür ışığa yakın ve kısmen zararlı diyebileceğimiz kısmına oksijen ve azot etki etmez. Morötesi ışımanın bu kısmını atmosferin yerden 10-50 kilometre yükseklikteki bölümünde yoğunlaşan ozon gazı emerek bunun Dünya’ya ulaşmasını engeller.

Delinme değil incelme

Dünya’ya ulaşan yüksek enerjili morötesi ışımanın oksijenle etkileşiminden sürekli ozon gazı üretilir. Topraktaki bakterilerden çıkan azot bileşikleri de atmosferde yükselerek yüksek atmosferdeki ozon gazını yok eder. Dolayısıyla atmosferdeki ozon üretimi ve yok edilmesi bir dengededir ya da insanlar işe karışana kadar dengedeydi.

Öncelikle tarımda kullanılan aşırı suni gübre, sonrasında da aerosol ve klimalarda kullanılan kloroflorokarbon (CFC) bileşikleri atmosferdeki ozonu yok eder. Aynı karbondioksitte olduğu gibi bu gazlar da sadece üretildikleri yerde kalmadan tüm atmosfere yayılırlar. Yalnız bu gazların atmosferin her noktasında yarattıkları etki farklıdır. Yüksek atmosferde sıcaklığın çok düştüğü noktalarda küçük buz kristalleri oluşur. Bu küçük buz kristalleri ozon ve CFC moleküllerinin adeta bir buluşma noktası gibi hareket ederek CFC moleküllerinin ozonu yok etmesini kolaylaştırır. Bu buz kristallerinin oluşması için havanın çok soğuk olması gerekir ve bu kadar soğuk hava sadece Antarktika üzerinde, Güney Yarımküre’nin kış mevsiminde oluşur. Bundan dolayı da güneydeki kış mevsiminde Antarktika üzerindeki ozon tabakası diğer tüm bölgelere oranla çok daha incelir. Bu duruma yaygın dilde “ozon deliği” tanımlaması yapılır, ancak delinen bir şey yoktur, sadece o bölgedeki ozon miktarı diğer yerlere oranla çok düşüktür.

1970’lerde endüstride kullanılan çeşitli kimyasalların ozon tabakasına zarar verdiği ve bu zarar devam edecek olursa insan ve diğer canlıların yaşamına önemli hasar verebileceği bilimsel olarak kanıtlandı. Özellikle CFC gazları endüstride kullanılan ancak kullanımı çok da mecburi olmayan gazlardır. Bundan dolayı 1987 yılında imzalanan Montreal Protokolü ve bu protokole zaman içerisinde yapılan eklemelerle bu gazların tüm dünyada kullanımı yasaklanmıştır. Ancak bu gazların üretimi durdurulsa bile atmosferdeki etkileri bir anda bitmez. Ayrıca zarar gören ozon tabakasının da kendini tamir etmesi uzun süren bir olgudur. Bundan dolayı kademeli olarak 1987 yılından bugüne ozona zarar veren gazların üretimi azaltılmış olsa da bu gazların atmosfere ve ozon tabakasına verdikleri zarar hala sürmektedir. Bilim insanları bu zararın 2020’lerde azalmaya başlayarak ozon tabakasının kendisini toparlayacağını öngörüyorlar. Gene de ozon tabakasının eski halini alması neredeyse yüzyılın sonuna kadar sürebilir.

Atmosferdeki CFC azalışı duraklıyor

Ancak bunun üzerine bir problem daha ekleniyor. Her ne kadar devletler CFC gazlarının üretimini yasaklamış olsalar da bunun kontrolü sıkı bir biçimde yapılmadığında uzak köşelerde gizlice üretim devam etmektedir. Yörüngedeki uydulardan bu gazların nerelerde üretilmeye devam ettiği görülebilse de bu konuda harekete geçmek her zaman kolay değildir. Özellikle Çin’in iç kesimlerinde bu üretimin sürdüğü biliniyor. Bundan dolayı da ozon tabakasının kendisini toparlaması istenildiği kadar hızlı olmamaktadır. Ayrıca iklim değişikliğine odaklanan uluslararası kuruluşlar bu problemi artık biraz gözardı ettiklerinden atmosferdeki CFC miktarındaki azalış duraklamaya doğru gitmektedir.

Tüm bunların ötesinde bu kış Kuzey Kutbu’nda uzun süredir karşılaşmadığımız bir durum oluştu. Son senelerde Kuzey Yarımküre’nin çoğu yerinde sert kışlara neden olan “polar vorteks” bu kış başka yerlerin değil, Kuzey Kutbu’nun çok soğuk olmasına neden oldu. Polar vorteks aslında kutbu çevreleyen yüksek seviye rüzgarlarına verdiğimiz isimdir. Bu rüzgarlar şiddetli olursa kutup çok soğuk olur, yavaşladığında ise soğuk hava alt enlemlere doğru sarkar. Bu kış polar vorteks çok kuvvetli olduğundan Kuzey Kutbu 1979 yılından bu yana yaşadığı en soğuk kışı geçirdi. Bundan dolayı da kutup üzerinde kışın sonuna doğru aynı Antarktika üzerinde gördüğümüze benzer buz kristalleri oluştu. Bu buz kristalleri de kutbun üzerindeki ozon tabakasının süratle incelmesine neden oldu.

Bu korkmamızı gerektiren bir durum değildir çünkü kuzeyde artık güneş doğdu ve hava ısınıyor. Hava ısınınca bu buz kristalleri de eriyecek ve ozona özellikle zarar veren durum ortadan kalkacak. Yine de ölçümlerin başladığı zamandan bu yana oluşan en büyük “ozon deliği” “ozon tabakası iyileşmeye başladı” derken karşımıza çıkan kötü bir sürpriz oldu. Bu kötü sürprizle bugün karşılaşmış olmamız belki de iyi bir şey, çünkü bu sayede CFC salımlarındaki kontroller artırılarak ozon tabakasının incelmesini engelleme yolundaki çabalarımız tekrar yoluna sokulmuş olur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’ndan farklı bir şey yapmasını bekliyorum

Büyükşehir‘in yardım toplamak için açtırdığı banka hesaplarının bloke edilmesi (ve soruşturma açılması) bana 17 Ağustos 1999 felaketinden sonra olan benzer bir olayı hatırlattı. Özetle anlatayım: 17 Ağustos sabahı, henüz devlet harekete geçmeden, çok sayıda gönüllü insan bir araya gelerek, kendi imkanları ile bir Koordinasyon Merkezi oluşturdular. Afet bölgesinde de üç ayrı yerel merkez kurdular. İDO’nun deniz otobüslerini kullanarak bölgeye acil kurtarma ekiplerini, sağlık malzemelerini göndermeye, haberleşme sağlamaya, bütün televizyon kanalları ile bilgi paylaşmaya başladılar. Havalimanından gelen binlerce uluslararası kuruluş temsilcileri, yardım malzemeleri yönlendirildi, geçici üç hastane kuruldu. Bu Koordinasyon Merkezi o kadar önemli bir rol oynadı ki, bir anda devletin, kamu kurumlarının çöktüğü, enkazın altında kaldığı koşullarda muazzam bir işlev gördü. Bütün televizyon kanalları her saat başı güvenilir bilgileri buradan aldılar. Japon İmparatoru’nun başdanışmanlarından, NATO’nun tepesindeki Amerikalı orgenerale kadar kim varsa, bilgi almak için bu merkeze geldiler, birlikte çalıştılar.

Bu merkezi kuran gönüllüler kendi imkanlarını kullanıyordu, uluslararası görüşmelere açılan telefonların faturalarını, mekanların kiralarını kendi ceplerinden ödüyordu. Daha sonra bu çalışmalara katılan STK’lere yurt içinden ve dışından destekler akmaya başladı. Bu kuruluşların kullandıkları bütçelerin kamununkinden çok daha hesap verebilir, yerinde kullanıldığı görüldü. Kamu hiçbir işi başaramazken; doğrusunu söylemek gerekirse kaynakları, yardımları, araçları çöpe dönüştürürken, bu gönüllülerin yönettikleri küçük bütçelerle büyük işler başarıldı. Afetten sonra bir mucize ortaya çıktı. Bunu gören merkezi yönetim kısa bir süre sonra beklenen refleksini gösterdi. STK’lerin hesaplarına el koydu, bölgeye girişlerini bile yasaklamaya kalktı.   

Bunun üzerine 200 STK’nin imzasıyla Türkiye’de yayınlanan bütün gazetelerin ücretsiz olarak tam sayfa bastıkları bir duyuru hazırlandı. Bu ilanda doğrudan Cumhurbaşkanı’na (Süleyman Demirel) sesleniliyor ve  “Devlet olarak afet çalışmalarına katılan STK’leri yasaklayacağına onlara teşekkür et, çalışmalarda işbirliği yap”  deniyordu. Bunun üzerine ertesi gün Cumhurbaşkanı basının karşısına çıktı ve “Afet çalışmalarına katılan STK’lere, gönüllü insanlara devlet adına teşekkür ediyorum ve devletin onlarla işbirliği yapacağını teyit ediyorum” dedi. Bu ilanda ne deniyorsa, Cumhurbaşkanı aynen söylemişti.

Katılımın tam zamanı  

Bugün İmamoğlu’nun da aynısını yapmasını öneriyorum: STK’leri yanına al ve afet çalışmalarını birlikte yönet. 99 Depremi’nde Büyükşehir Belediyesi otobüslerini, depolarını STK’lere kullandırdı ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç bir iş yapmadı. Binlerce çalışanı, muazzam bir bütçesi vardı ama katılımın nasıl olacağını, nasıl çok öncelikli bir durumu yöneteceğini bilmiyordu. Yapısı aynı devletinki gibi fragmante olmuştu, hantaldı, ilişki kurma kabiliyeti yoktu. Bürokratik, öncelikleri farklı olan, yalnızca imtiyaz yaratıcı bir aygıttı. Madem bugün İmamoğlu sürekli katılımdan söz ediyor, işte bunu göstermenin tam zamanı.   

Dikkat ederseniz iktidarın sözcüleri “yaşanan sorunun küresel, mücadelenin ulusal” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu sözün nereye dokunduğu belli, yerelin önemini kavramadıkları açık. Meseleyi nasıl kavradıklarına, nereden gördüklerine işaret ediyor. Bugün yaşanan kriz(ler)in ve ileridekilerin tam da bu noktadan başlayarak yönetimleri zorlayacağını düşünüyorum. Evet, şimdilik virüs dışarıdan gelmiş gibi gözüküyor. Ancak yayıldıkça mücadele hem küresel olacak hem de sonuna kadar, her boyutuyla yerel olmak zorunda kalacak.

Kimilerine göre doğa dediğimiz şeyin de insan üzerinde etkileri olduğu bir çağa girdik. Geçmişte doğa değişmeyen, kendi kendisini tekrarlayan bir fon olarak algılanıyordu. Bugün bunun büyük bir yanılsama olduğu görülüyor. 

Milyonlarca virüs türü salgınlar yaratmak üzere kapıda bekliyor. İklim krizi, doğal kaynakların yok edilmesi, tükenmesi; erişilebilir temiz suyun kalmaması, havanın kirliliği yanında mikroskopik varlıklarla hiç beklenmedik etkileşimler insanların yaşamı üzerinde büyük bir tehdit oluşturuyor.

Nasıl virüs farklı bünyeleri farklı şekillerde etkiliyorsa, bu şehirler için de böyle. Eğer şehirler dayanıksız ise örneğin, depremler bir faciaya dönüşüyor. Salgınların etkileri şehirlerin, insan yerleşimlerinin durumu ve doğaya verilen zararlar ile ilişkili. Virüsün insan vücudunda öldürücü etkiler yaratması nasıl altta yatan nedenlere bağlı ise, insan yerleşimlerini vurması da onların kırılganlıklarına bağlı.

Şehirlerin, özellikle neo-liberal dönemde afetlere karşı neden kırılganlaştığını anlamaya çalışırken İstanbul gibi şehirlerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sorgulamakta yarar var.

Soruşturmanın ardında yatan

Ne tuhaf değil mi? Türkiye’de belediye başkanları, çalışanları kayıt dışı olarak muazzam paralar alabildiler. Bunları herkese göstere göstere kendi siyasal kariyerleri, yakınları adına kullanabildiler. Bunlarla ilgili olarak hiçbir soruşturma açılmadı. Üstelik bu paraları bağış olarak almadılar. Karşılığında haksız kazançlar sağladılar. Hukuku çiğnemekle kalmadılar, halkın daha çok yoksullaşmasını, çevrenin yıkımını sağladılar.

Ama hiçbir hukuksuzluğa alet edilmeden, insanların rızasıyla toplanacak yardımları yararına olacak bir şekilde kullanmaya kalktıklarında haklarında soruşturma açılabiliyor. Neden soruşturma açılabiliyor? Amaç, görünüşte siyasal rakibinin hizmet etmesini engellemek. Bu anlaşılıyor, evet. Ancak bu görüntü bizi yanıltmasın. Mesele yalnızca bu değil. Sorun böyle algılanıyorsa, mücadele de eksik kalır. Burada beklenmedik bir başka hassasiyetin neden oluştuğu belli: Şehirleri bu hale getiren, dinamiklerini askıya alan politikaları yeniden üretmek.

Büyükşehir işlevini yerine getirsin

Artık yerel yöneticilerin hangi siyasal görüşten olursa, olsun yerel yönetimi üstlenecek bir strateji izlemeleri gerekli. Çünkü depremlar, salgınlar gibi büyük felaketler kapıda. Şehirlerin siyasal kamusal alanını ulusalcı bir zihin dünyası, bir merkez ve onun eylemsellikleri üzerinden kurdular ve şehri bu mücadelelerin bir aracı olarak kullandılar. 

İmamoğlu’nun farklı bir şey yapmasını bekliyorum. İstanbul Valiliği yalnızca merkezi yönetimle ilişkileri, bağı kurabilir. Ama şehir ölçeğindeki gelişmeleri İstanbul izlemeli, kararları da merkezi yönetimle koordinasyon içinde almalı. Siz Büyükşehir’in katılımcı bir şekilde çalışmasını bir sağlayın, halkı arkanıza alın. Bakalım merkezi yönetim sizinle iş birliği yapmadan kalabilecek mi?

İstanbul’un planlarını kim hazırlıyor? Hükümet mi? Hayır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Peki bu planlarla afet yönetimi arasında bir ilişki yok mu? Var, hem de bire bir. Peki neden mahallelerde çalışmıyorlar?

“Salgınla ilgili ne gerekiyorsa, her şey yapılıyor” deniyor. Hayır, yapılmıyor. Burada bir sorun var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu krizin yönetiminde tayin edici bir rolü olmalı. Yönetimi üstlenmesi gerekli. Belediye bir şube değil ve sorumluluğu Valilik gibi merkezi yönetimin aldığı kararların uygulanmasından ibaret değil. İşi yereldeki bütün kapasitelerin yönetimi: Kent konseylerini çalıştır. İlçeler bazında da yerel kurullar oluştur, mahalli ağlarla bağlantılar kur.

Kategori: Hafta Sonu