Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kriz Dönemlerinde Gıdalar, Yediklerimiz, Pişirdiklerimiz* – Büşra Eser

“Arus kendi yüzünün görüntüsünden habersiz, çok şen ve mutlu gibiydi. Durmadan konuşuyor, önemsiz şeyler anlatıyordu. Yine savaş hikayeleri. Ekmek karnesi, şekerin beş lira oluşu, kömür sıkıntısı, kahve yokluğu, bulunamayan karabiber, kumaş kıtlığı, hayat pahalılığı…” (Biberyan, 1984 [2019], s. 25)

“…Senle karşılıklı bir güzel…Az kalsın bir kahve içelim diyecektim. Çoktan unuttuk. Birer çay içelim, pekmezle. Biz burada şeker yerine pekmez kullanıyoruz biliyor musun?” (Biberyan, 1984 [2019], s. 54).

Yukarıdaki pasajlar, Karıncaların Günbatımı romanından, Türkiyeli Ermenilerin 1940’lı ve 50’li yıllardaki yaşamından bir kesit sunuyor. Savaş yılları ve sonrasındaki dönem, pek çok malın yoklarda olduğu dönemler. Zaven Biberyan romanları ise yokların bir eve nasıl yansıdığına, kutlama yemeklerinin yoğun anlamına, varsılların masasındakilere, kahve içenler ve içemeyenlere dair belki de bugünlerde okunacak en güzel romanlardan.

Bazı çalışmalar gösteriyor ki yokluğun ve özlemin tüm ağırlığına rağmen insanlar (en azından belli başlı şeylere erişebilen bazı insanlar) harp ve yokluk dönemlerinde, eski günlerin lezzetini yakalamaya çalışan tariflerini mutlulukla anımsıyorlar. 1967’de Norveç Ulusal Radyosu’nda Ingjerd Johnson çoğunluğu kadın olan dinleyicilerinden, savaş dönemi tariflerini göndermelerini istediğinde, kendisine ülkenin dört bir yanından ulaşan el yazması tariflerin çoğu yemeklerin tadıyla ilgili olumlu yorumlarla bezeliymiş. Radyocu bu tecrübesinden hareketle, ümitvar bir şekilde, damak tadının bile kısıtlı koşullara uyumlanabileceğini çıkarmış.

Ben de bu yazılara, geçmişte savaş, kriz ve yokluk dönemi hatıralarının, başa çıkma şekillerinin ve çözümlerin bugün bizlere anlatabileceklerini keşfetme amacıyla başlıyorum. Gelecekteki tohuma ve gıdaya dair belirsizlikleri ve zaten pek çok insan için tutumlu yaşamanın böyle bir şey olduğunu aklımda tutarak, insanların kısıtlı imkânlarla mutfak zevklerini nasıl muhafaza etmeye çalıştıklarını, nelerden nasıl tasarruf edip, bunlar yerine neler koyduklarını hatırlamak istiyorum. Pandemi günlerinde boşalan market raflarını bizzat görürken, bu günleri geleceğe dair bir “prova” olarak yorumlamazsak, başka ne yapabiliriz?

Bugünler ve tedarik zincirinde kırılmalar kimi araştırmacı ve gazetecilerin aklına, dünya savaşı dönemlerinin gıda krizlerini, karneleri ve yürütülen gıda politikalarını getirdi. I. ve II. Dünya Savaşı, beslenme ve savaş tarihindeki yegane örnekler olmasalar da, ordunun ve ayrıca nüfusun eldeki kaynaklarla beslenmesinin devletin görevi hâline gelmesi ve sürdürülebilirlik anlayışlarına dair nevi şahsına münhasır örnekler teşkil edebilir.

Savaş bahçeleri 

Savaş dönemlerinde, yiyecek teminini zorlaştıran yalnızca savaşa katılmak değildir, diğer ülkeler için gıdaya ulaşmak başlı başına bir zorluktur. Nitekim I. Dünya Savaşı döneminde, ithalata bağımlılık, savaş öncesi dönemde yanlış tarım uygulamaları ve müttefiklere gönderilen gıdalar Avrupa genelinde gıda kıtlıklarının baş göstermesine sebep olmuştu. 1917 itibariyle İngiltere, Fransa, İtalya ve Belçika iç kaynaklarının ancak bir kısmına bel bağlayabilirken, savaş devam ettikçe kırmızı et ve tahıl grubunda gıdalar karneyle dağıtılmaya başlamıştı (Perren, 2005; Wright, 1942, akt. Williomson, Groove, Bury, 2014, s.1).

“War Garden [Savaş Bahçesi] ve “Victory Garden [Zafer Bahçesi]”  1. Dünya Savaşı – 2. Dünya Savaşı (Williomson, Groove ve diğ., 2014, s.3)

The War Garden [Savaş Bahçesi] gıda güvenliğini sağlamayı ve kişilerin kendi kendilerine üretebilmeklerini vatanseverlik teşvikiyle sürdüren projelerdendi. Bu hareket National War Garden Commusion [Ulusal Savaş Bahçesi Komisyonu] tarafından yürütülmekteydi ve projeyle ilişkili olarak afişler, yemek kitapları ve çeşitli el ilânları sivillerin “savaşa evden katılma”larını sağlamak üzere dağıtıma sokulmaktaydı. Bunun yolu, kişilerin bulabildikleri her yerde; arka bahçede, saksı konabilecek herhangi bir alanda gıda yetiştirmeye başlamasıydı (NY Times, 2020).

Proje bir oranda başarılı olmuştu; komite 1917’de üç buçuk milyon savaş bahçesinin Amerika’nın 350 milyon $ değerinde gıdasını; 1918’de ise sayısı beş buçuk milyona yaklaşan bahçelerin 525 milyon $ değerinde gıdaya eş değer miktarda üretim yaptıklarının söylüyordu. (Pack, 1919, akt. Williomson, Groove, Bury, 2014, s.3). II. Dünya Savaşı’nda, bahçe fikri yeniden gündeme geldi. Dergiler ve gazeteler bahçe inisiyatifleri hakkında haberler yapıyor, insanlar da hararetle bu bu harekete katılıyordu. Ev, okul ve toplum merkezi tarzı kurumlarda üretilen gıdalar ülkenin taze sebzelerinin %40’ını üretmekteydi. The National Victory Garden Programı [Ulusal Zafer Bahçesi Programı] da, bahçeciliği vatanseverlik, sivil sorumluluk ve onurla ilişkilendirerek çeşitli propagandalar yapmıştı (ibid. 3; NYTimes, 2020).

Zafer için Kaz! Kendi Sebzeni Üret! 1939 (Birleşik Krallık/ Imperial War Museum)

İngiltere’de de iki savaş arasındaki dönem boyunca kişilerin kendi kendilerine yeter olmalarına, ülkenin ticarete olan bağımlılığı düşürmek ve sürdürülebilirliği artırmak amaçlarıyla önem verilmişti (Crouch and Ward, 2003). II. Dünya Savaşı’nda Dig for Victory [Zafer için Kaz] Projesi başlatılmıştı (Williomson, Groove, Bury, 2014, s.12).

Avustralya’da ise 1930’larda, ekonomik kriz ortalarında, arka bahçede bostan ve çiftlik uygulamaları yaygındı, 1941’de hâlâ resmi olmayan kampanyalarla ev içi tarımsal üretim desteklenmekteydi, 1943’te ise “Grow your own!” kampanyası ile resmi olarak başlatılmıştı.

Karne günleri…

Esasen, bu propaganda posterlerinin bir kısmını -içeriklerindeki militarizm, vatanseverlik ve “topyekün savaş” göndermelerini bir kenarda tutarak- bugünün sürdürülebilirlik, israf etmeme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirme konusunda sürpriz bir şekilde ilham verici buluyorum.

SOLDA: Yemek: 1) düşünerek satın al. 2) önemseyerek pişir. 3) daha az ekmek ve et kullan. 4)sadece yeteri kadarını servis et. 5)dünden kalanları kullan 6)Ulusal Güvelik Kurulu’na katıl. Boşa harcama! (National Memory-Local Stories, Words of War: Messages and Meanings Propaganda Poster, National Portrait Gallery) SAĞDA: Library of Congress, Sugar. I. Dünya Savaşı, ABD/ Şeker: 1)Meyvelere hiç, 2) Tatlılara hiç 3) Tahıl gevreklerinde daha az 4) Kahve ve çayda daha az 5) Konservede daha az 6) Kek ve şekerlemelerde daha az 7) Diğer tatlandırıcıları kullanın. İdareli Kullanın.

ABD, I. Dünya Savaşı sırasında vatandaşları şeker tüketimlerini gönüllü olarak azalatacak bazı teşvik propagandalarına başvurmuştu (Bentley, 2011; Onaran, 2015, s. 185-7).

Goldstein D. (2015) “Sugar rationing” Oxford Companion to Sugar and Sweets, ABD/ “Aylık şeker kullanımınız 2 Ibs ile sınırlıdır. Biz şeker tüketimimizi, İngiltere; Fransa ve İtalya gibi bölgelere de şeker sağlamak amacıyla, kişi başına ayda 2 Ibs’den fazla olmamak üzere sınırlandırmalıyız.”

İlerleyen yıllarda, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, hem İttifak ve İtilaf devletlerinde hem de ithalata bağımlı ülkelerde gıda, kauçuk, kıyafet gibi pek çok yaşamsal ürün ve mal karneyle dağıtılmaya başlanmıştı. Karne uygulamaları Norveç’te 1939 yılının Eylül ayında başlanmıştı ve tahıl, un, şeker, kahve ve çay kısıtlamaya tabi tutulan gıdalar arasındaydı (Foss, 1981, s. 8-13; akt. Bogomolov, 2015, s.4). Şeker kısıtlaması 1940 yılında İngiltere’de de başlamıştı ve savaş bittikten yıllar sonra 1953’e kadar kaldırılmamıştı. Sovyetler Birliği 1941’de, özellikle metropoliten bölgeler için karne uygulaması gerçekleştirdi. Avustralya’da şeker tayini 1943’te başlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde şeker, Pearl Harbor’ın [1941] bombalanmasından birkaç ay sonra başlayacak ve 1947’de kaldırılacak olan kısıtlananlar listesinde şeker ilk sıralardaydı.

Peki, bu kısıtlamalar altında, belli alışkanlıklar uygulanmaya devam edebilecek miydi? Mesela, bu şartlar altında reçel yapılabilir miydi? Bu soruları yanıtlamaya çalışan tarifler kitapları, insanların meyvelerin nasıl uzun ömürlü kullanılabileceği konusundaki bilgi ihtiyaçlarının büyüklüğünü de gösteriyordu. Bu yüzden kavanozların ağzını hava geçirmeyecek şekilde kapatan -ve bulunamayan- plastik bantlarla benzer işlev görecek malzeme önerileri de dönemin kitaplarında yer alabiliyordu (Thein, 2009, s.15). Bu çözümler, çeşitli yayın organları aracılığıyla, ev içi bilim uygulamalarıyla ev kadınlarına, -kendileri mutfak, tutumluluk ve ev ekonomisi cephesinin erleriymiş gibi- anlatıldı ve yayıldı (bknz: Kingsbury, C.M , 2010).  

Yokluk koşullarında ‘eski, güzel günleri hatırlatan’ tatlılar 

Julliane Solbraa-Bay’in 1942’de yayınladığı “Vi sylter tross alt – uten sukker [We’re making the jam after all – without sugar/ Yine de reçel yapıyoruz- şeker olmadan]” kitabı karne ve yokluk koşullarında neler yapılabileceğine dair bir kitaptı. Reçetelerin içeriğine, “daha az tatlı olan şeyleri sevmeye alışmak” ve ikame malzemelerle eski güzel günleri hatırlatan yiyecekler hazırlayabilmek temaları hakimdi. Ezilmiş patates yahut yulaf ezmesini kekin ana malzemesi olarak kullanmak; evdeki malzemelerle çırpılmış krema yapma yöntemleri, kavanozları hava geçirmemesi için eski bir parafinli bir mumu eriterek şişe kapağında kullanmak kitapta bulunan önerilerdendi (Thein, 2009; s. 15-6).

Julliane Solbraa-Bay, 1942, Norveç / “We’re making the jam after all – without sugar [“Yine de reçel yapıyoruz – şeker olmadan”]

İngiltere’de de, The Ministry of Food [Gıda Bakanlığı] bir yandan kek ve ekmekler için şalgam kökü ya da patates kullanılmasını teşvik ederken diğer andan kişilerin daha küçük porsiyonlarda öğünler hazırlamasını ve görece daha değerli gıdaların daha az tüketilmesini sağlamaya çalışıyordu (National Portrait Gallery, t.y.).

Marion White, 1945, ABD/ “Sweets without sugar [Şekersiz Tatlılar]

[Şekerden] başka, onun kadar enerji verici ve besin değeri yüksek tatlandırıcılar da mevcuttur: Bal, pekmez, mısır şurubu ve akçaağaç şurubu. Bu ikame gıdaları şeker yerine kullanmak için eski alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli ve eski tarifleri de yeniden ziyaret etmeliyiz. Karne ile verilen şeker sabah kahvesi ya da akşam çayı için yeterli olabilir. Ama asıl yokluk mutfakta, kendisinden tatlılar pişirmesi beklenen, ev hanımı tarafından mutfakta hissedilir. Bu yüzden, ikame gıdalar kullanmak zorundayız. (White, 1945, s.9-10)

Kraft Peynir Reklam Afişi, Women’s Weekly, 5 May 1945

“Tereyağı olmadan lezzetli sandviçler nasıl yaparsınız? Ağız sulandıran, bu lezzetli sandviçleri yapmak için 26 tereyağsız yöntem. İşin sırrı aşağıda gösterilen üç farklı tarifte: peyniri, bonoxlu [Kraft ürünü olan bir tür bulyon] peynir, Worcestershireli peynir. Bu karışımları sanki tereyağıymış gibi ekmekte kullanın, sonra önerilen diğer malzemeleri ekleyin.

Bilim insanları savaş komitesinde  

Karne uygulamaları israfı düşürmeyi ve “her şeyin kullanılmasını” hedefleyerek, kaynakların sürdürülmesinde halkı “ulusal çaba”ya dahil etmişti. Halkın, bu yeni sürdürülebilirlik anlayışını içselleştirebilmesi için kısıtlamalar ve teşviklerden başka, bazı ülkelerde sosyal bilimciler de sürece dâhil edilmişti. Örneğin, Amerika’da Margaret Mead, Kurt Lewin gibi antropolog ve sosyologlar et ve protein kıtlığına karşı yeme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirebilmek için Savunma Bakanlığı tarafından Committee on Food Habits [Yemek Alışkanlıkları Komitesi]’ne davet edilmişlerdi (Wansink, 2002, s.90). İlerleyen yıllarda, karne uygulamaları kimi ülkelerde savaşın sona ermesiyle beraber sonlandırılmamış, kimi gıdalar karne ile dağıtılmaya devam edilmişti.

Karneyle dağıtılan ekmek, 23 Temmuz 1946, İngiltere. (flashbak.com)

Gıda politikaları ve beslenme üzerine, Avrupa ve Amerika dışında da, savaşın diğer tarafında Japonya’da ve ya diğer Doğu Asya ülkelerinde gıda politikalarına dair çalışmaları incelemek elbette mümkün. Ben bugün tekrardan karne uygulamaları obeziteyi önleme ya da iklim krizi bağlamında önerilmekte olsa da, savaş ruhunu ve devlet müdahalesini çağırmadan farklı farklı deneyimlerden ilham ya da birtakım öğütler alabileceğimize inanıyorum. Bu dönemdeki kahve ikamelerinden ve suni kahvelerden kimilerinin savaş nostaljisi olarak hatırlanmak yerine karbon ayak izine alternatif olarak düşünülerek varlığını sürdürmesi güncel örneklerden biri olabilir.

Doğu Londra Bethnal Green’de, savaşın başlangıcında beri bulunmayan muzları bekleyen ve gülümseyen kadınlar. Seyyar tezgahta ayrıca pancar da mevcut, 1946, İngiltere. (flashbak.com)

Savaş bahçeleri projesi; pandemi gündemiyle beraber yeniden hatırlandı.  Benim içinse üzerine bastığımız zeminin kayganlığının farkında olmak, bir şeylerle sıkı sıkıya bağımlılıklarımızı sorgulamak, lezzet anlayışımız için daha farklı skalalar geliştirebileceğimizi fark etmek de olabilir belki…

*

(*) Bu yazıya, Defne Koryürek’in Konukevi sunumum sırasında kafeinli içeceklere alternatif olarak ya da karbonayak izini düşürme amaçlı “geçmişteki kahve alternatiflerine” bakma önerisi ilham verdi. Sonrasında yemekle ilgili bir yaz okulunda dinlediğim savaş dönemi gıda posterlerini inceleyen Europeana Collections 1914-1918 Projesi yazıda bahsedeceğim fikirlerin tohumunu attı. Sebep olanlara ve ilham verenlere teşekkürü borç bilirim. 

Kaynakça

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs bizi düşündürüyor

“Felaketi fırsata çevirmek, bu kötü günleri bir fırsat bilip, daha iyisini kapacak bir şansı yakalamaya çalışmak, belaya kapıldıysak, bunu fırsat bilmek…”

Bu tür laflar uçuşuyor havada… Belki de kapitalizmin mantığı böyle bir şeydir: Her durumdan, daha çok kar ya da para veya çıkar sağlayacak bir dümen/ dolap düşünerek, geleceğe yelken açma hayali… Bu hayali kurmalıyız ki, rakiplerimizden daha akıllı olduğumuz için, öncelik almış olalım. Fırsatları kollayalım, heba etmeyelim. Bir açıkgözlülükle, felaketleri fırsat bilip, tersine çevirelim…

Sakince baktığımızda, bu laflarda bir doğruluk payı olabileceğini düşünebiliriz. Ama söylendiği gibi değil, başka türlü düşünceler için… Çıkar, fırsat peşinde koşan kapitalizmin mantığı, bu tür laflar edebilir. Ancak kapitalist bir akıl ve hırsla bakmayanlar, yapılması gerekeni böyle ifade etmez: Eğer bir sorunu yaşıyorsak ve bu sorunu hafifletmek ya da sorunu ortadan kaldırıp başka türlü bir gelecek kurmak istiyorsak, biz de geleceğe bakarız elbette. Ama bireysel bir çıkar yakalamak, normalde olmayacak kadar aşırı kar/ çıkar ya da fazladan gelir filan elde etmek için değil, hepimizin içinde bulunduğu duruma göre, daha iyi veya yaşanılabilir bir yere gelebilmesi için…

Hele bugünlerde olduğu gibi, bütün dünya insanlarını, halklarını ve belediyelerini, devletlerini ve kurumlarını kaygılandıran/ korkutan bir afet/ pandemi söz konusuysa… Ciddi bir sorun var ve bütün insanlık, çağın birbirine bağladığı, dünyanın bir ucundaki zavallı yoksul üretici ile dünyanın öbür ucundaki gamsız tüketiciyi buluşturan küreselleşme, salgınları da/ virüsleri de, bizlerle, bu hızla ve bu yaygınlıkta buluşturabiliyor.

Geleceğe dair yeni öneriler

Virüs bütün sınıflara bulaşsa da, bütün sınıfları aynı biçimde etkilemiyor. En alttaki sınıflar, en yoksullar, kadınlar ve herhangi bir nedenle kapitalist pazarda değeri olmayanlar, en çok kaybedecekler/ kaybedenler kategorisine giriyor. Her kriz, ya da afet sonrasında, onları daha da kötü günler bekliyor.

Sorun da burada başlıyor. Margaret Thatcher ile film aktörü Ronald Reagan’ın dünya ile tanıştırdığı ve artık başka türlüsünün mümkün olmayacağını söyledikleri o büyük ve bütünleşik dünya, sarsıntılar geçirerek dağılmaya başladı. Dağılmaya başlayan bu küreselleşmiş dünya, kendi yarattığı kirlenmeler ve ekolojik kriz/ler, toplumsal sorunlar ve ekonomik tıkanmalar nedeniyle, yeni bir evrenin eşiğinde belki de? Her kriz ertesinde olduğu gibi, “acaba kriz geçtiğinde, her şey, daha önceden tanıdığımız haline mi dönecek yoksa eski işleyiş, artık onarılamayacak/ onarılması istenmeyecek bir durumda olduğu için bir kenara mı bırakılacak?” sorusu var önümüzde. Yeni bir anlayışa geçme isteği, daha güçlü olacak mı acaba?

Bu soruları yanıtlayabilmek, “fırsata çevirme” çıkarcılığı ile değil, serinkanlı bir değerlendirme yapabilmek için (Nasıl bir gelecek olabilir? Nasıl bir gelecek olmasını istiyoruz? İstediğimiz türdeki geleceği tanımlayabilmek ve daha sonra da toplumların geniş kesimlerinin, dünyanın yeni geleceğinin özellikleri/ nitelikleri konusunda konuşması, tartışması ve kendisini hazırlayabilmesi amacıyla) geleceğe fırsatçı olmayan, ama ilerisini arayan bir gözle bakmamız gerekir.

Geleceğe dair yeni öneriler geliştirmek, üstelik artık sadece küçük ölçeklerle, içinde yaşadığımız bölgelerle, hatta uluslarla, ulusüstü birliklerle değil, dünyanın bütünü ölçeğindeki sorunları dikkate alarak yeni öneri geliştirmek, hiç kimsenin kolay kolay göze alamayacağı, zor bir konu.

Yine de bu konular üzerinde düşünmemiz, tartışmamız, hazırlanmamız gerekiyor. 

Her şey eski haline dönebilir mi, dönmeli mi?

Önce şöyle düşünelim: Dünyadaki küresel etkileri yaratan, küresel ölçekte bütün toplumları oldukça kısa bir zaman dilimi içinde etkileyen faktörler nelerdir? İki sayfalık bir yazı içinde ele alamayacağımız, çok kapsamlı sorular bunlar ve elbette böyle bir iddiada bulunmak gülünç olur. Ancak yine de geleceğe bakarken, geleceği belirleyecek düşüncenin ögelerine/ boyutlarına dair kabaca da olsa bir fikir sahibi olmakla başlayabiliriz işe:

Bu faktörlerin başında kuşkusuz, bilimsel gelişmeler ve bu bilgilerin, teknolojiye, insanların gündelik yaşamlarında kullanmaya başlayacakları malların üretilmesi teknolojilerine dönüştürülmesi dönüşmesi geliyor.

Teknolojik değişmeler ve bunlara bağlı olarak gelişen üretim teknolojileri kuşkusuz enerjiye, belki yeni enerji kaynaklarına ya da daha çok enerji tüketimine gerek duyacaktır. Enerji alanındaki kritik noktalara bakmak gerekiyor.

Virüs öncesi ve sonrası…

Üretim teknolojilerinin ve enerji ihtiyacının değişmesi bütün dünya için, buna uygun altyapıların gelişmesi ihtiyacını yaratıyor. Özellikle ulaşım ve iletişim teknolojileri altyapısının gelişmesi ihtiyacını…

Teknolojinin değişmesi, bu yeni teknolojilerle üretilmiş malların pazara sürülmesi ve buna uygun altyapının geliştirilmesi, enerji ihtiyacını belirlemesi ve bütün bunların kusursuz işleyebilmesi için mal ve finans piyasalarının ihtiyaç duyduğu hizmetlerin örgütlenmesi, üretilmesi gerekiyor. 

Pazarlar değiştirdiği kadar bu pazarlarla ilişki kurmuş olan insanlar ve toplumlar da değişimden etkileniyor ve değişiyor.

Virüs öncesi toplumların tüketim alışkanlıkları ve örüntüleri, tükettikleri mal ve hizmetler, kuşkusuz 1980 öncesindeki toplumların tüketiminden çok farklı ve çeşitlenmiş, boyutlanmış ve ayrıntılanmış durumda. Peki ama virüs sonrasında ne olacak? Tekrar sormamız gerekecek kriz geçince, her şey eski haline mi dönecek? Dönebilir mi ve dönmeli mi?

En azından, kendimiz için düşünebiliriz: Teknoloji ile işliklerimizin geleceği hakkında ne düşünüyoruz? Sürekli değişen ve gelişen teknolojiyi izlemek, uyum göstermek konusunda, tüketimimiz, tükettiğimiz mal ve hizmetlerin türü ve çokluğu, niteliği ve bunların satın alınan hizmetler olması gereği vb. hakkında ne düşünüyoruz?

Nasıl çalışmak istiyoruz? Ne kadar ve nerede (örneğin evde mi) çalışmak istiyoruz veya istihdam koşulları, istihdamın nitelikleri, daha kısa çalışma saatleri, işsizlik, işsizlik sigortaları ya da işsiz de olsa insanların yaşayabilmesi, desteklenebilmesi vb. konularında ne düşünüyoruz?

Mallar, özellikle taşınmaz ya da gelirimize oranla büyük harcama gerektiren dayanıklı tüketim malların mülkiyet biçimleri hakkındaki düşüncemiz nedir? Müşterekler konusundaki düşüncemiz nedir? Neler, nereye kadar müşterek olabilir? Bu müşterekler ve dayanışarak ortak kullanımların gerçekleşmesi, bizim için bir fedakarlık ya da çaresiz sineye çekilen bir sıkıntı mı? Yoksa bazı şeylerin ortak kullanımı bizi daha mutlu mu edecek, rahatlatacak? Hangi mallar için ve hangi koşullarda?

Müştereklerin çoğalması durumunda, bu konularla ilgili kararlar nasıl verilecek? Birlikte karar verebilmek için kurulacak mekanizmalar nasıl olacak ve nasıl çalışacak? Her şeyin kullanımı bireysel olursa ve bireyler binlerce yıldır bildikleri gibi bütün karaları ortak değil de bireysel olarak vermeye devam ederlerse, bu durum nasıl ve nereye kadar sürdürülebilecek? Ne kadar eşitlik ve nasıl bir eşitlik ve demokrasi istiyoruz? Kendi demokrasimiz için, kendi kurallarımız mı evrensel kurallar mı?

Daha az teknoloji ile yaşayabilir miyiz? Ya da eğer teknolojik buluş ve gelişmelerin hızı zaten rekabete göre, önlenemez bir biçimde artmaktaysa, yapmamız gereken sadece büyük bir hızla ve kitlesel olarak üretebilen sistemi desteklemek, buna karşılık daha az çalışmak ve hobilerimizle daha çok ilgilenebileceğimiz bir dünyaya geçmeye çalışmak mı olmalı?

Daha az ile yetinebilir, daha az tüketebilir miyiz?

Bir örnek üzerinde düşünelim: 1950’den, traktörün kırlara girmesinden önce köylülük, tarımsal üretimi nasıl yapıyordu ve bunun için ne kadar uzun zaman ve ne nitelikte bir emek ve sermaye harcıyordu ve bugün kırlar nasıl? Köylülük bugün ne durumda diye düşündüğümüzde, teknolojik olanakları reddedebilir miyiz? Belki bu örneği, iki uç olarak değil, ara aşamalarla düşünecek olsak bile hangi teknolojik buluştan, nasıl ve ne için, ne kadar vaz geçebiliriz?

Teknoloji, tüketim, emek ve istihdam, yaşam koşulları ve hobiler/ ya da kendimizi yaptığımız iş dışında da sürekli geliştirmek ögeleri ile yukarıdaki tarım örneğini yeniden düşündüğümüzde toprağın erozyonu ve kirlenmesi, su kaynaklarının azalması ve tükenmesi, mutlak standardizasyon ve üründe markalaşma vb. gibi ögeleri kolayca bulacağımız için ekolojik kriz ve iklim krizi gibi, küresel boyuttaki maliyetler kolayca sezilecektir.

Sorumuz tekrarlarsak, “teknoloji ile işliklerimizin geleceği hakkında ne düşünüyoruz? Tüketimimiz, tükettiğimiz mal ve hizmetlerin türü-çeşidi ve çokluğu, niteliği ve bunların pazardan satın alınması hakkında ne düşünüyoruz?

Eğer yetinebiliyorsak, daha az teknoloji ile yetinebilir miyiz? Daha az tüketebilir miyiz? Daha az kirletmeyi ya da daha az kaynak kullanımını göze alabilir miyiz? Konfor ile ilgili tanımımızı yeniden düşünmek, daha az konforlu ama daha az tüketimci ve kirletici olmayan/ ekolojik dengeleri daha az olumsuz etkileyen seçenekler yeğlenebilir mi?

Eğer bizleri izole etmeye çalışan virüs, bunlar üzerinde düşünmemize neden olursa, belki şu soru üzerinde de düşünebiliriz: Bireysel olarak, traktör öncesi köylülükle, bugünkü köylülük arasında bir durak üzerinde düşünmeye başlamışsak, bizim gibi düşünmüş olan başkalarıyla, arkadaşlarımızla karşılaştığımızda ne yapacağız? Nasıl dayanışacağız ve müşterekleri nasıl kurup işleteceğiz? Müşterekleri işlettiğimiz dünyanın demokrasisi nasıl bir demokrasi olacak? Bu demokrasi, ne Yunan sitesindeki gibi ne de reisin Türkiye’sindeki gibi bir demokrasi olmayacak kuşkusuz. Ama nasıl olacak?

Bu konuda düşünmeyi sürdürmek gerekiyor, galiba.

Ancak şunu zaten biliyoruz ki, bu sorularla karşılaşan ilk insanlar, biz değiliz. Yanıt arayan ilk insanlar da değiliz ve dünya kadar bir birikim var önümüzde…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sürdürülebilir tekstil için geri dönüştürülmüş plastik kullanımı gerçekten çevreci mi?

Sürdürülebilirlik kavramı tabiri caizse aşırı sömürülen ve üzerine yüklenen anlam ile elde edilen çıktıları arasında ciddi uçurumlar olan bir kavram. Daha da basitleştirmek gerekirse, sürdürülebilirlik aslında fazlasıyla abartılmış bir kavramsallaştırmadır denilebilir. Ancak bu abartılma durumu mevcut haliyle, sürdürülebilirliğe anlam yükleyen çoğunluğun, onun kullanımını gerçekleştiren grupların ve uygulanmaya çalışılan alanların problemli olmasıyla ilgili bir durum.

Örneğin sürdürülebilirliği kalkınma ile birlikte kullandığınızda ortaya ne olduğu tam olarak belli olmayan bir program çıkıyor. İşte bu belli olmayan programın çerçevesinin sınırlarını belirleyebilmek için sosyal kalkınma, döngüsellik, çevre dostu teknoloji, geri dönüşüm vb yeni yöntemler ve kavramlar geliştirmek zorunda kalınıyor. Bunların bir araya gelmesiyle de ortaya programa benzeyen ancak herhangi bir sorunun da çözümüne zerre katkı sağlamayan ilginç durumlar meydana geliyor. Nitekim döngüsel ekonomi denilen garabet de tam olarak buna örnek teşkil ediyor. Döngüsel ekonomi yaklaşımı ile ortaya konulan çözüm yöntemlerinin çoğunluğunun, daha çok kar amacı güdenlerin lehinde şekillendiği, daha az da çevre için şekillendiği görünmekte.

Plastik geri dönüşümü bunun için oldukça isabetli bir örnek.  Döngüsel ekonomi adı altında kullanılıp atılan plastiklerin çok az bir kısmı, çok büyük PR ile yeniden “ekonomiye” kazandırılırken, devasa boyuttaki plastik kirliliği ve plastiğin zararlı bertarafı da doğaya “kazandırılmaya” hem de artarak devam ediyor. Bunun daha spesifik bir örneğini tekstil sektöründe görmek mümkün. Devasa üretim hatlarında önemli ölçüde doğa dostu olmayan yöntemlerle yürüyen tekstil üretimi bir yandan da “alternatif” modeller uygulamaya çalışmakta. Ancak geleneksel üretimin hacimsel boyutu ile alternatif ve çevre dostu olduğu iddiasıyla ortaya konulan yeni üretim modellerinin hacimsel boyutu arasındaki fark dağlar kadar desek yeri. Zira küresel tekstil lifi üretim boyutu yıllara göre petrol türevli olandan yana bir değişim sergilemekte. 2025 yılına gelindiğinde petrol türevli tekstil lifi üretiminin 100 milyon tonu aşması bekleniyor.  

Kaynak: https://content.sciendo.com/view/journals/aut/18/4/article-p337.xml

Bu artış beklentisi aynı zamanda ibrenin sürdürülebilir olduğu iddia edilen üretim modellerine değil de eskiden olduğu gibi petrole yönelik olacağını gösteriyor. Üstelik burada sürdürülebilir alternatiflerden kasıt da yün ve selüloz bazlı üretim.  Geri dönüştürülmüş plastiklerin tekrar tekstil lifi üretiminde kullanılmasına ait veriler ise henüz grafiklerde yer alacak boyutta bile değil. Peki, bu kadar küçük bir üretim hacmine sahip olan alternatiflerin PR kampanyalarında bu kadar gürültüyle tanıtılmasının altında ne yatıyor? Göz boyama mı gizleme mi yoksa başka bir şey mi? Her ne olursa olsun ortada alternatif olmaktan uzak “alternatiflerin” konuşulduğu gibi bir durum söz konusudur.

Polyester iplikle pet şişe aynı malzeme

Tekstil üretiminde geri dönüştürülmüş plastik kullanımı oldukça yeni bir girişimdir. Özellikle PET şişelerin geri dönüştürülmesiyle elde edilen plastikler tekrar lif formuna getirilerek iplik ve kumaş üretiminde kullanılmaktadır. Yaygın olmasa da büyük gürültüyle tanıtılmakta ve fahiş fiyatlarla piyasaya sunulmaktadır. Peki, bu ürünlerin çevrecilik iddiaları ne kadar gerçekçidir? Bu tür ürünlerin çevreci ve sürdürülebilir olduğu iddiası, kullanılmış bazı plastiklerin geri dönüştürülerek tekrar üretime sokulması uygulamasına dayanmaktadır. Bunun dışında söylenenlerin büyük çoğunluğu bu ana eksenin süslenmesinden ibarettir. Ancak biliyoruz ki tekstil ürünleri doğadaki sentetik lif tipteki mikroplastiklerin de ana kaynaklarından biridir. Özellikle evsel yıkamaların sonucunda ciddi miktarda sentetik lifin kanalizasyona salındığı ve bunlarında bir miktarının atık su arıtma tesislerince tutulamadığı için sucul ortama salındığı bilinmektedir. Hal böyleyken alternatif olma iddiasındaki tekstil ürünlerinin de çevrecilik iddialarının özellikle yıkama esnasındaki lif salımı üzerinden de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla biz de (Çukurova Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümünden Dr. İlkan Özkan ile birlikte) geri dönüştürülmüş PET şişelerden üretilmiş lifleri temin edip kontrollü bir şekilde kumaş haline getirdik. Benzer işlemi ham plastikten üretilmiş lifler ile de yaptık. Böylelikle elimizde farklı tipte polyester ipliklerden tamamıyla aynı şartlarda üretilmiş iki farklı kumaş oldu. Burada belirtmekte fayda var. PET şişe ile polyester iplikten yapılmış üzerinizdeki elbisenin malzemesi aynı.

Bu kumaşları evsel yıkamayı taklit eden bir yıkama standardı ile yıkayarak ne düzeyde lif salımı olduğunu araştırdık. Bu işlemi ardışık üç yıkama ile birlikte gerçekleştirdik. Sonuçlar hipotezimizi doğrular nitelikteydi. Çalışmaya başlarken aklımızda şu hipotez vardı:

“Geri dönüşüm, malzemenin dayanımını düşürdüğü için bu malzemeden üretilen ürünlerin de dayanımı düşük olabilir. Tekstil ürünlerinde de bu malzemeler kullanıldığında, yıkama esnasında ham malzemeden yapılmış benzerlerine göre geri dönüştürülmüş olan malzemeden yapılmış ürünlerden daha fazla lif kopabilir ve yıkama suyuna karışabilir”

Nitekim öyle de oldu. Yaptığımız çalışma sonunda geri dönüşüm PET şişeden yapılmış ipliklerden örme kumaşların, ham polyesterden yapılmış ipliklerden örülmüş kumaşlara göre yaklaşık 2.3 kat daha fazla lif saldığını tespit ettik. Çevreci iddiasında olan kumaşlar tüm yıkamalar sonunda ortalama olarak 1 litre suya 4489 adet lif salarken, ham polyesterden yapılmış olan kumaşlar ise 2034 adet lif saldılar. Bu değerleri daha anlaşılır olsun diye kullanılan kumaşın ağırlığına çevirdiğimizde 1 kg geri dönüştürülmüş plastikten yapılmış kumaşın yıkama esnasında 368.094 adet lif saldığı, ham polyester kumaşların da 167.436 adet lif saldığını söyleyebiliriz. Ortalama bir evde bir yıkamanın ortalama olarak 6 kg şeklinde gerçekleştiğini düşünürsek bu değerleri 6 ile çarpmamız gerekiyor.

Değerler oldukça endişe uyandırıcı. Görüldüğü gibi geri dönüşümün “moda” olarak etraflıca değerlendirilmeden üretim süreçlerine döngüsellik adı altında dâhil edilmesinin birçok olumsuz etkisi olabilmektedir. Bu sebeple mevcut geri dönüşüm teknolojilerinin yeniden gözden geçirilmesi ve çözüm önerisi olarak sunulurken de daha dikkatli olunması elzemdir. Bunun yerine tek kullanımlık ve hızlı yaşam tarzından nasıl vaz geçilebileceğinin daha fazla tartışılması daha da faydalı olacaktır. Biliyoruz ki sucul ve karasal ortamlar, plastik lif kirliliğinin aşırı baskısı altındadır. Bu nedenle, düşük lif salımı yapan kumaşların tasarımı, önemli bir lif kirliliği kaynağı olan tekstil ürünlerinin tasarımında öncelikli hedeflerden biri olmalıdır.

Kategori: Hafta Sonu

EkonomiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Salgının ekonomik etkilerine karşı Yeşil öneriler

Korona salgını dünyanın gündemine gelip yerleştikten sonra, konu iki ana başlıkta incelendi. Hala da bu iki ana başlıkta incelenmeye devam ediyor. Bir tanesi doğrudan tıbbi durum. Türkiye’de Bilim Kurulu üyeleri, Tabipler Birliği, doktorlar vb. bu konuda fikirlerini açıklıyorlar. Onları dinleye dinleye de toplumun önemli bir bölümü işin püf noktalarını kapmış durumda. Elbette yıllar gereken bir uzmanlık olduğu için gözümüz kulağımız hala onlarda. 

Diğer başlık ise ekonomik koşulları kapsıyor. Salgının en önemli çözümünün izolasyon olması ekonomiyi oldukça yavaşlatmış durumda. Türkiye’nin, gelişmiş ülkelerden farkı da burada başlıyor biraz. Çoğu gelişmiş ülke, ekonomisinin getirdiği güçle bir süre durdurabiliyor ve tıbbi başlığın sosyal ve ekonomik hayata yönelik önerisini hayata geçirebiliyor. Türkiye ise ekonomisinin kırılganlığı sebebiyle çarkların dönmesinden vazgeçemiyor. Böylece önlemleri de ancak “kısmen” almış olabiliyor. 18-65 yaş arasında milyonlarca insanın her gün olmaları gereken evlerinden çıkıp işe gitmelerinin sebebi, bu herkesin bildiği sır aslında. “Hazine” herkesin evde kalmasını kaldıracak düzeyde değil. Vatandaşına bu süreçte bakamıyor.

6.5 milyon aileye 1000 TL’nın anlamı

Hazine demişken… Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 14 Nisan tarihinde yaptığı açıklamayla daha önce 1000’er lira verilen 2.1 milyon ailenin haricinde desteğe ihtiyacı olduğu belirlenen 4.4 milyon aileye daha maddi yardım verileceğini ifade etti. Yani toplamda 6.5 milyon aileye yardım yapılacağı söylenmiş oldu. Bu uzaktan bir bakışla iyi bir icraat. Biraz yakına gelindiğinde ise farklı bir görünüm ortaya çıkıyor. Öncelikle 1000 liraya muhtaç 6.5 milyon aile hükümetin yazdığı ekonomi masalına oldukça tezat duruyor. Diğer ülkelerle kolay kıyaslanması için söyleyelim 1000 lira dediğimiz para 150 dolar kadar bir şey yapıyor. Ülkenin çok önemli bir kesiminin ekonomik olarak ne kadar kötü bir düzeyde olduğunu buradan anlayabiliriz.

Bir de tabi bu yardımın neye göre, hangi düzende ve kuralda yapıldığı sorusu var ki, o soru ne yazık ki yanıt bulmaktan çok uzak. Son olarak da günümüz ekonomik şartlarında 1000 liranın hangi derde deva olacağı sorusu var. Ve de tüm bunları salgın sebebiyle başlayan ve giderek büyüyen işsizlik dalgasının etkisiyle yanıtlamalıyız!

Ülkemizin hali bu. Kısıtlı kaynakların ülkenin gerçekleriyle uyuşmayan anlamsız projelere yatırıldığı, halkın yüksek vergiler altında bırakıldığı bir fakirleşme eğrisi. Günümüzün moda tabiriyle bu fakirleşmenin ne zaman “pik” yapacağı, ne zaman “platolaşacağı” da belli değil. Peki Yeşiller olarak tabloda neler önerebiliriz, neler önermeliyiz?

‘Çılgın proje’lerden vazgeçilmeli

Bir kere gerek şart olarak şunu ortaya koymalıyız. Ülkenin gerçekleriyle uyuşmayan projelerin hepsinden, hemen vazgeçilmeli. Çılgın proje virüsünü vücuttan atmadan ekonomik krizle de, sosyal krizle de, ekolojik krizle de mücadele etmemiz imkansız. Toplumun çok kısıtlı kesiminin kullandığı köprülere verilen geçiş garantisi için ödenecek miktar, Türkiye’nin açtığı yardım kampanyasında halkın gönderdiği SMS’lerden elde edilen gelirin üstünde. Ekolojik yıkımın da bir aracı olan çılgın projeler için harcanan ve harcanacak olan Yeşil öneriler için kaynağımız.

Temel gelir uygulaması

Kaynağın harcanacağı alanlara gelince, öncelikle temel gelir uygulamasına geçilmeli. Temel geliri Yeşiller olarak savunmalıyız. Kısaca nedir temel gelir? Bir devletin tüm vatandaşlarına  diğer gelir ya da servetinden bağımsız olarak toplumun bir bireyi olmaları nedeniyle düzenli bir gelir sağlamasını öneren sosyal güvenlik kuramıdır. Böylece 2.1 milyona verdik ama baktık 4.4 milyonun daha ihtiyacı varmış gibi keyfi ve hataya açık uygulamalardan uzaklaşılacak ve herkesin ekonomik olarak belli bir düzeyde “sağlam” olması doğrudan devlet tarafından herhangi bir şart aranmadan sağlanabilecektir.

Herkes için ücretsiz sağlık

Korona salgınının ve sonrasında ortaya çıkan krizin bize gösterdiği diğer zayıflıklarımıza karşı da Yeşiller olarak politikalar geliştirmeliyiz. Gördük ki herkes için ücretsiz sağlık Amerika Birleşik Devletleri‘nden Çin‘e kadar hayati bir önemde ve asla ihmal edilemeyecek bir hak. Ekonomik yoksunluk sebebiyle toplumun bir bölümünün hastalığa daha açık olması, ölüm oranlarının bu şekilde dağılıyor olması kabul edilemez. Artık en ucuz olan için her türlü kaynağı sonuna kadar kullanan bir rekabetin içinde olamayız. Toplumsal olarak da insanlık olarak da en iyi olan için işbirliği içerisine girmemiz gerekli. (Şu anda bakınca biraz ütopik mi? Evet ütopik ama ben de Türkiye’de var olan bir Yeşil hareket mensubu olarak yazıyorum. İşimiz ütopya)

Temel gereksinimlerin üretilmesi

Ortaya çıkan bir başka durum temel gereksinimlerin üretilmesinin zorunluluğu! Bu Korona’da maske ve solunum cihazı olarak ortaya çıktı. Başka bir krizde başka şeyler olacak. Temel gereksinimlerin ve özellikle de gıdanın üretilmesini olabildiğince yerelleştirmeliyiz. İnsani asgarilerin sorgusuz sualsiz ve karşılık beklemeden belli bir düzeye kadar herkese sunulduğu bir yapıyı savunmalı ve kurmak için uğraşmalıyız. 

Bu berbat salgın bize bunun fırsatını veriyor. Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.

Kategori: Ekonomi

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar -1

Türkiye öyle bir ülke ki, bir konuyu uzun soluklu olarak ele alıp incelemek mümkün olmuyor. Tam odaklanıyorsunuz, yeni bir konu ortaya çıkıyor birden ve görmezden gelemiyorsunuz.

Yeniden yabanlaştırma konusuna, tam da bu nedenle kısa bir ara vermek durumundayım. Çünkü ülkemin zaten korunamayan korunan alanları darbe üstüne darbe almaya devam ediyor.

Korunan alan nedir?

Korunan alanlar konusundaki en yetkin uluslararası örgüt olan IUCN[1] korunan alanı şöyle tanımlıyor[2]:

“Bir korunan alan, ekosistem hizmetleri ve kültürel değerlerle doğanın uzun süreli korunmasını sağlamak için yasal ya da diğer etkili yollarla ayrılmış, tanımlanmış ve yönetilen, tanımı açıkça yapılmış bir coğrafi alandır.”

Detaylarına girmeye gerek yok ama yine IUCN korunan alanları, o alanın koruma-kullanma dengesine göre yedi farklı kategoride topluyor. İlk kategori kullanımın bütünüyle sınırlandırıldığı alanları, son kategori ise korumayla birlikte en yüksek kullanım miktarının olduğu alanları içeriyor. Ülkeler elbette IUCN’in bu sınıflandırmasına uymak zorunda değil. Hemen her ülkede farklı bir korunan alan sistemi oluşmuş durumda. Belki de bütün dünya ülkelerinde statüsü en yaygın olan ve özellikleri birbirine en çok benzeyen korunan alanlar milli parklar. Oysa örneğin bir başka korunan alan statüsü olan tabiat parkları Fransa ve Almanya’da on hatta yüz binlerce hektarlık alanları kapsayan ve doğanın içindeki insan yaşamı, yani kültür ile birlikte korunduğu alanlar iken, maalesef Türkiye’de, özellikle son yıllarda bir iki hektarlık orman içi dinlenme yerlerinin dönüştürülmesiyle oluşturulmuş çakma korunan alanlar durumunda.

Dünyanın korunan alan sitemi içerisinde değerlendirilen ilk korunan alanı 1872 yılında milli park olarak ilan edilen Yellowstone. Türkiye’nin ilk korunan alanı ise Orman Kanunu’na göre 1950 yılında ilan edilen Belgrad Muhafaza Ormanı. Aslında muhafaza ormanı kavramı Türkiye’de ilk kez 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’da kendine yer buluyor. Kanun’un 8’inci maddesi toprak ve su muhafaza karakteri ağır basan orman alanlarında üretimin yasaklanmasını ve bu tür orman alanlarının muhafaza ormanı olarak ayrılmasını öngörüyor. Ne var ki ilk muhafaza ormanının ilanı için 26 yıl daha geçmesi gerekiyor. 1956 yılında çıkarılan 6831 Sayılı Orman Kanunu da 25. maddesiyle ilk kez milli park kavramını Türkiye’ye getiriyor ve bu madde doğrultusunda Yozgat Çamlığı 1958 yılında Türkiye’nin ilk milli parkı olarak ilan ediliyor.

Korunan alan sistemi zaman içinde, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi yasal düzenlemeler ve Ramsar[3] gibi taraf olunan uluslararası sözleşmeler yoluyla genişliyor; Korunan alan sisteminin içerisinde doğal alanlarla birlikte kültürel alanlar da girmeye başlıyor. 1983 yılında 2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu çıkıyor. Açık söylemek gerekirse, korunan alanlar hiçbir zaman korumanın ideal olarak yapılabildiği alanlar olmadı Türkiye’de. Mevzuat, yönetim, finansman, yetki karmaşası, ziyaretçi yönetimi anlayışının olmaması, kullanıcıların bilinçsizliği gibi sıkıntılar nedeniyle korunan alanlarda koruma hep ağır aksak işleyen bir yapı olarak kendini gösterdi. Ama diğer taraftan hatırı sayılır miktarda doğal ve kültürel alan, her şeye rağmen aşırı kullanım baskısından bir ölçüde de olsa kurtarılmış, hiç değilse sınırları güvence altına alınmış oluyordu.

Azaltırken artıyormuş gibi yapmak

Seksenler, yeni nesil için yalnızca bir dizi adı olabilir belki, ama seksenler aynı zamanda bu ülkenin yazgısının değiştiği dönemdir: 12 Eylül darbesi sonrasında çıkarılan antidemokratik anayasa, 1983 seçimleri, Turgut Özallı, serbest piyasacı yıllar ve devletin elindeki avucundakini satarak halkın kaderini kapitalizmin eline kurbanlık koyun gibi teslim etmesi sürecinin başlaması… Öyle ki sırf kadın olduğu ve güzel sanıldığı için el üstünde tutulan Başbakan Tansu Çiller’in, devlet ormanlarının özelleştirilmesi gerektiğini söyleyebilecek kadar cüretkar davranabildiği bir özelleştirme rüzgarı esmeye başlamıştı.

Özelleştirme her zaman tapusunun verilmesiyle olmuyordu elbet. Ülkenin en güzel koyları, sahilleri, ormanları yine bu dönemde çıkarılan Turizmi Teşvik Kanunu aracılığıyla sermayeye peşkeş çekildi. O da yetmedi, korunan alanların sınırları değiştirilerek sermayenin önünde hiçbir diken ve çakıl bırakılmadı. Örneğin 1972 yılında 70 bin hektarlık alanı koruyacak şekilde milli park ilan edilen Olimpos (Beydağları), 1988 yılında üç satırlık bir bakanlar kurulu kararıyla 35 bin hektara düşürüldü. Gerekçe de milli parkın sahil kesiminde kalan alanlarında turizmin kolay gelişmesi, sosyal problemler ve yerleşim alanlarından kaynaklanan mülkiyet sorunlarının çözülebilmesi olarak açıklandı. Milli park olmaktan çıkarılan o alanlar; Beldibi, Göynük, Kemer, Tekirova, Çamyuva sahilleri şimdi bir uçtan diğerine beş yıldızlı otellerle dolu.

2000’li yıllar ise yeni bir korunan alan stratejisinin sahnelenmesine şahit oluyor: Azaltırken artırıyor gibi yapmak. Hani neredeyse artırıyor gibi çek panpa diyecek birileri. Uzun uzun anlatmayayım. Sadece devletin resmi kurumu olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın[4] raporuna yansıyan istatistiklere bakmak bile yeterli ne olduğunu anlamak için.

Ormancılık örgütünün (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) sorumluluğunda olan korunan alanlardan yalnızca tabiat parkları ve tabiat anıtlarının alanı artmakta iken, en güçlü koruma statüsü olan muhafaza ormanlarının ve tabiatı koruma alanlarının miktarında sırasıyla %22 ve %27 oranlarında azalma meydana gelmiş yalnızca dört yılda. Milli park sayısı 40’tan 42’ye çıkarken alanları yaklaşık 2 bin 500 hektar azalıyor. Yaban hayatı geliştirme sahalarının sayısı artarken alanı azalıyor. Peki, artış nerede? Artış aslında nitelik olarak bir korunan alan olmayan tabiat parkları ve tabiat anıtlarında meydana geliyor. Çünkü özellikle tabiat parklarında korumadan çok kullanım eğilimi baskın. Zaten tabiat parklarının büyük çoğunluğu eskiden orman içi dinlenme yeri statüsünde olan alanlar. Orman içi dinlenme yerleri Orman Kanunu’nun yapılaşmayla ilgili koruyucu hükümlerine tabi. Oysa onları tabiat parkı yaptığınızda, hem kağıt üzerinde korunan alan sayı ve miktarını artırıyorsunuz hem de o alanları Milli Parklar Kanunu’nun yapılaşma açısından çok daha esnek kollarına bırakıyorsunuz. Nasıl ama?

Haftaya devam edeceğiz…

*

[1] International Union for Conservation of Nature

[2] https://www.iucn.org/theme/protected-areas/about

[3]Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme

[4] Çevresel Göstergeler 2017, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı raporunun tamamı için tıklayın 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Görünmeyen düşman virüs mü yoksa felaketi yönetemeyen yapılar mı?

Ancak iki günlük bir sokağa çıkma yasağı ilan edildi diye iki saat öncesinde binlerce vatandaşın itiş kakış fırınlara, marketlere saldırması, yumruk yumruğu kavgaların çıkması, bunca derdin yanında bir de kendi canını ve başkalarınınkini hiçe sayması neyi  gösterir?

“Vatandaşın devlete güvenmediğine” diyeceksiniz, biliyorum. Çünkü gece yarısına doğru sokakları dolduranlar muhtemelen yasağın kalıcı olacağını ve hazırlıksız yakalandıklarını düşünüyorlar. Bir arkadaşım şöyle bir mesaj paylaşmış: “Haberi duyar duymaz karşıdaki küçük market açıktı, hemen fırladım ve ne bulduysam aldım. Bir dakika içinde arkamda kuyruk oluştu.”

Vatandaş yasağın iki günle sınırlı kalmayacağını düşünüyor. Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu güvensizlik karşılıklı. Devletin de vatandaşına hiç güvenmediği çok açık.

Bakan’ın her akşam yaptığı açıklamada sanki dilinin altında bir şey var. Konuşmasında vatandaşlara sözlerimi dinleyin çağrısı yapıyor. Ama yasaktan söz etmiyor. Belli ki bir panik ihtimaline karşı duyurunun geç saatlere kalması amaçlanıyor. Ama bu daha tehlikeli değil mi?

Birkaç gün önce, güneş yüzünü gösterince polisin yeşil alanda yürüyüş yapan bir çifti siren çalarak kovaladığına tanık oldum. Hoparlörden “kaçma, gel buraya” diye anons yapılıyordu. Ürkütücü bir durum. Peki suç bunun neresinde?

Bu hafta sonu yasağının da bir “teftiş yasağı” olabileceğini düşünüyorum. Yasak hafta sonu ile sınırlıysa, ne amaçlanıyor? Pazartesi sabahı gene toplu taşıma araçları, işyerleri kullanacaksa? Askerlikte komutan teftiş yaptığında gösterilmek için dolapta saklanan, kullanılmayan diş fırçası, sabun, havlu, yastık kılıfı, çarşaf vardır ya onlar gibi. Dolaplarda dokunulmadan dururlar. Kullanılmak değil, itaat edildiğini göstermek için saklanırlar. Yasağın gerekçesi şu olabilir:  “Havalar güzel, vatandaş evde durmayacak, gezmek için parklara gidecek. Sonra bu görüntüleri televizyonlar verecek. Bunu gören büyüklerimiz de vatandaş itaat etmiyor diyecek.  Belki de yasağın nedeni hafta sonu, güzel havalarda devlet otoritesinin çiğnenmediğini göstermek. Normalde vatandaşlar virüs kaparlarsa yapacak bir şey yok. Ama devlet otoritesini dinlemediklerini gösteriyorlarsa, işte ona müsaade edilemez!”

Mevcut yapılar ne kadar güvenilir?

Toplulukların devlet kurumlarının belirlediği “rasyonel akıl” ile ilişkileri hiç şüphesiz her zaman üzerinde düşünülmesi gereken dikkat çekici bir konu olmuştur, Türkiye’de. Salgınla ilgili ortaya konan önlemler paketinin ilk maddelerinden biri de KDV indirimi yapılarak uçak biletlerinin ucuzlatılması ve seyahatlerin teşvik edilmesiydi. Sorunu çözdüğünü zannettiğimiz yapıların sorun yaratıcı olduğunu görüyoruz.

Cumhurbaşkanı “görünmeyen bir düşmanla savaşıyoruz” dedi, son açıklamasında. Peki bu görünmeyen düşman bir virüs mü, yoksa onu bir felakete çeviren yapılar mı?

Virüs sağlıkbilimsel bir nesne olarak biliniyor. Doktorlar, hemşireler, sağlık personeli bu salgınla mücadele etmek, hastaları yaşatmak, iyileştirmek için çırpınıyorlar. Araştırmacılar onun yapısı, aşılar, ilaçlar üzerinde çalışıyorlar. Peki ya devletler, her boyutuyla, kurumlarıyla bu felaketi yönetebiliyorlar mı?

Virüs insan vücudundaki hücrelerle ilişkiye geçtiğinde yaşayabiliyor, çoğalabiliyor. Virüsün insan hücreleriyle ilişkiye geçtiğinde varlığı tanınıyor ya da nasıl ortaya çıkıyorsa, afet yaratması için de yapılar ile ilişkisinin olması gerekiyor.  Virüsün tek başına dünyayı değiştirme kapasitesi yok. Virüs sosyal ve mekansal yapılarla, eylemselliklerle ilişkiye girerek var oluyor. Örneğin son yüzyılda şehirlerde yaşayan insan nüfusunun oranı on kat artmamış olsa, küresel ısınma, yüksek yoğunluklu şehirleşme, endüstriyel hayvancılık gibi gelişmeler yaşanmamış olsa, büyük olasılıkla diğer milyonlarca mikrobiyolojik varlık gibi bu virüsten haberimiz bile olmayacaktı. Dolayısı ile bilim bize virüsün tıpkı bir fotoğrafını çeker gibi bir anlık görüntüsünü veriyor, tam da insan dünyası ile ilişkiye girdiği, karşılaştığı aşamada.

Bu nedenle, bu virüsü, tıpkı deprem gibi bir “sosyal-yapım” olarak niteleyebilir miyiz? Burada kast ettiğim elbette ki bu virüsün laboratuar koşullarında üretilmiş olma ihtimalinden falan söz etmek değil. Virüsün belli koşullar, yapılar, eylemlilikler olmasa, varlığını bile bilmeyeceğimiz, kayda bile geçmeyeceğimiz çok açık.

İnsan faaliyetleri ve sosyal yapılar

Virüsü sosyal yapılardan, durumlardan bağımsız olarak ele almak mümkün mü?

Bu zannedersem pek mümkün değil. Çünkü nasıl bir etkisinin olabileceğini ancak bir nesne olarak değil, bir fail olarak ele aldığımızda anlayabiliyoruz.  Tıpkı bir deprem sonrasında olduğu gibi. Ancak bu sağlıkbilimsel nesnenin tıpkı depremdeki gibi bir özelliği var: İnsan faaliyetleri, sosyal eylemlilikler sonucunda ortaya çıkmak.

Nasıl depremin bir nesne olarak bilgisi, fay hatlarının yerleri, şiddeti önemliyse. Her depremden sonra fay hatlarının yerlerini yeniden öğreniyoruz ve bilgi sahibi oluyoruz. Ancak onun bir fail olarak nasıl bir işlev gördüğünü bilinç dışına itiyoruz. Çünkü bu anlık görüntüde görebildiğimiz yalnızca sonuçları.

Yani insanların, daha doğrusu sosyal yapıların yarattıkları bir ortamla karşılaşmak gibi. Yoksa, böyle bir karşılaşma olmasa, belki milyonlarca bilmediğimiz mikro mahluk gibi bize görünmeyecek ve büyük ihtimalle onun farkında bile olmayacağız.  Tıpkı keşfedilmemiş niceleri gibi.

Bu nedenle devlet insanları, insan olmayanları nesneleştirdikçe kendisi de akıldan yoksun kalıyor.

Örneğin bildiğimiz siyasal mücadelelerin alanı olan İstanbul‘daki durum. Bir ülke nüfusu kadar insanın yığıldığı benzersiz bir toprak parçası. Kilometrekareye yüzbin insanın düştüğü bir yeri bir futbol sahasında on takımın aynı anda bulunduğu bir alan gibi düşünebilirsiniz.

Sanki şu anda şehrin üzerine çekilmiş bir perde var. Vaka sayıları, ölümler hep Türkiye rakamları üzerinden veriliyor.  Eğer nüfusa oranı ile şehir ve semtler bazında verilse, karşılaştırılabilir olsa, İstanbul’un dünyadaki en ürkütücü boyutlardaki bir pandeminin yaşandığı merkezlerinden biri olduğu ortaya çıkabilir. Bu bilgi saklanıyor ve bu acil durumun yönetimi de belirsizlikler üzerine kurulmuş olabilir. Bu yüzden virüsle mücadelenin çok boyutlu olması, yerel yönetimlerin kendi pandemi haritalarını oluşturmaları, mahalle ağları ile ilişkiye girmeleri çok önemli.

Bir çok canlının, kuş, böcek, balık, bitki türlerinin yok olması galiba geçmişteki yönetimleri, sorumluları pek ilgilendirmedi. Bu kayıpları kayda geçen olmadı. Şimdi yalnızca bana dokunduğu ya da virüsten korktuğum için değil, doğduğum şehrin kendi hayatım içinde, özellikle de son kırk senede geçirdiği yıkımın, yok oluşun yalnızca bir tanığı olduğum için bu soruyu soruyorum.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Harvey kasırgasının hasarı

Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella 1492’de uzun süren ve pahalı bir savaş sonunda İber Yarımadası’nı Müslümanlardan geri almışlardı. Yoksulluk içinde olmasalar da yaşamış oldukları büyük savaşın maddi yükünü hafifletecek çözüm yolları arayışındaydılar. Bu sırada Kristof Kolomb da Hindistan’a gidecek kısa bir yol için batıdaki okyanusu aşma çabasındaydı. Bu keşif gezisine maddi kaynak bulabilmek için Ferdinand ve İsabella’nın kapısını çaldı. Milattan önce 3. yüzyılda Eratostenes, Dünya’nın çevresini doğruya epey yakın bir biçimde ölçmüştü. Yalnız Kolomb Eratostenes’in bulduğu değeri kullanacak olursa batıya giderek Hindistan’a ulaşamayacağını biliyordu çünkü o değere göre Asya’nın doğu kıyısı Avrupa’dan 20 bin kilometre uzaktaydı.

Aslında bu Avrupa elitleri tarafından gayet iyi bilinen bir hesaptı. Yalnız, bu hesap değişik yollarla Avrupa’ya ulaşmıştı. Bu yollardan biri de El-Farhani’nin yaptığı hesaptı. Bu hesap Eratostenes’in hesabından biraz daha doğru bir sonuç veriyordu. Ancak verdiği uzaklık Arap mili birimindeydi. Kolomb ise bunu daha alışkın olduğu Roma mili olarak algıladı. Ayrıca Asya’yı da olduğundan biraz daha geniş kabul edince hesapları Asya’nın batı kıyısının Avrupa’dan sadece 2 bin kilometre uzaklıkta olduğunu gösterdi. Bu hesaba inanmak isteyen Ferdinand ve İsabella’yı da ikna eden Kolomb yola koyuldu.

İnsan var olduğundan beri benzer bir düzen içerisinde yaşıyoruz. İktidarda olanlar bilimin söylediklerini değil de bu bilimin söyledikleri içerisinde işlerine geleni kabul edip uygulama yolunda ilerliyorlar. Para arayışındaki Ferdinand ve İsabella’ya Kolomb’un açıklaması bu nedenle diğer tüm uzmanların açıklamalarından daha inandırıcı geldi. Bugün de farklı bir düzende yaşamıyoruz.

İklim krizi karşısında makul olan seçilecek mi?

Yeni bir savaştan çıkmamış olsak da bugün önümüzdeki iklim değişikliği problemi önemli maddi boyutu olan bir sorun olarak karşımızda duruyor. Maddi boyutu iki anlamda algılayabiliyoruz. İlki eğer çözüm bulamazsak başımıza gelecek olan belanın yaratacağı hasarın boyutu. Diğeri ise çözüm bulmak için yapmamız gereken harcamanın büyüklüğü. İktidardaki yöneticilerin de bu iki boyutu karşılarına koyup daha makul olanı seçtiklerine inanmak istiyorum.

Bugün iklim krizini durdurmak için yapılması gerekenlerin maliyetini ortaya koymak çok da zor değil. Ancak iklim krizinin verdiği hasarın boyutunu ve bu boyutun gelecekte ne kadar artacağını hesaplamak o kadar da kolay değil. İklim krizinin yarattığı hasarın boyutu üzerine çalışmalar yapan iktisatçı William Nordhaus 2018 yılında ekonomi alanında Nobel Ödülü’ne layık görüldü. Bu karmaşık alanda hesap yapabilmek bile başlı başına önemli bir gelişme olarak algılanıyor. Nordhaus’un 2013 yılında yayımladığı “İklim Kumarı: Isınan Dünyada Risk, Belirsizlik ve İktisat” kitabı bu yılın Ocak ayında Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Bu konuya nasıl yaklaşılabileceğini anlayabilmek için önemli bir eser olduğundan okumak isteyebilirsiniz.

İklim krizinin yarattığı hasarlara bir bedel biçebilmek çok zor, ancak bu konuda iki yaklaşım mümkün olabilir. Basitçe anlatmamız gerekirse birincisi, oluşmuş olan hasara bakarız, sonra iklim krizi hiç olmasaydı bu doğa olayının ne boyutta gerçekleşeceğini hesaplarız. Gerçekleşen boyutla iklim krizi olmasa gerçekleşecek olan problemin oranını oluşmuş hasarla çarptığımızda iklim değişikliğinin bu hasarda oynadığı rolü buluruz. İkinci yolda da tek tek hasar yaratan olaylara kafa yormadan tüm dünya için geçerli bir hasar fonksiyonu üretip, tüm dünya ekonomisinin büyüklüğünü hasar fonksiyonu ile çarpıp iklim krizinin ürettiği hasarı buluruz. Bu Nordhaus’un kullandığı yöntem.

Harvey kasırgasının gösterdiği

Climatic Change dergisinde 8 Nisan’da yayımlanan bir makalede bu iki yöntemin sonuçları karşılaştırılıyor. 2017 yılında ABD’nin Houston şehrine büyük hasar veren Harvey Kasırgası bu makalede iklim krizinin yarattığı bir olay olarak ortaya konuluyor. Öncelikle çeşitli kaynaklardan bu kasırganın yarattığı maddi hasar toplanıyor. Bu hasarın ortalama olarak 90 milyar USD olduğu görülüyor. Sonrasında iklim değişikliği hiç olmasaydı bu kasırganın nasıl davranacağı hesaplanıyor. Kısaca, kasırganın verdiği en önemli hasar uzun süre ve şiddetli yağan yağışlardan dolayı olduğundan, iklim krizi olmadan yapılan modellerle artan sera gazları hesaba katılarak yapılan model arasındaki yağış farkı bulunuyor. Hasar selden kaynaklandığı için daha az yağış daha az sel anlamına geliyor. Bu hesapla, iklim krizinin etkisinin en az 30 milyar, en çok da 72 milyar USD olacağı ortaya konuluyor. Ortalama bir değer olarak da 90 milyar dolarlık hasarın 67 milyar dolarının iklim krizi kaynaklı olduğu kararına varılıyor.

Ancak diğer yöntemle gidildiğinde çok farklı bir sonuca ulaşılıyor. Nordhaus’un hasar fonksiyonu D=T2olarak tanımlanıyor. 𝜟T dünyanın ortalama sıcaklık artışı ve 1 derece olarak kabul ediliyor. 𝜑 ise hasar katsayısı Nordhaus tarafından 0.00267 olarak kabul ediliyor. Dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 80 trilyon dolar olarak kullanıldığında tüm dünyadaki iklim krizi kaynaklı tüm hasarın toplamı da 218 milyar dolar olarak bulunuyor. Bu hasarların yaklaşık %10’u ABD’de gerçekleştiğinden 2017 yılında 21.3 milyar dolarlık hasarın iklim krizi kaynaklı olduğu sonucuna varılıyor.

Yalnız iş burada da bitmiyor, çünkü Harvey Kasırgası ABD’de gerçekleşen iklim kaynaklı  tek felaket değil. Hatta ABD hükümeti 2017 yılında gerçekleşen tüm iklim olaylarının sonucu ortaya çıkan hasarların toplamının 1.5 trilyon dolar ve Harvey Kasırgası’nın maliyetinin de 125 milyar dolar olduğunu söylüyor. Bu oranı da yukarıdaki 21.3 milyar dolarla çarpacak olursak Nordhaus yöntemiyle yapılan hesap sonucu Harvey Kasırgası’nda oluşan hasarın sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden oluştuğu bulunuyor.

Elimizde aynı hesabı yapmak için iki yöntem var. Birini kullandığımızda hasar 67 milyar dolar, diğerini kullandığımızda da sadece 1.8 milyar dolar çıkıyor. Ferdinand ve İsabella Asya’nın 2000 kilometre uzakta olduğunu savunan Kristof Kolomb’a bugünkü değeri 50 milyon dolar olan üç gemi vermişlerdi, Harvey Kasırgası’nın hasarının sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden kaynaklandığını savunan William Nordhaus’a da dünya elitleri ekonomi alanında 2018 Nobel Ödülü’nü verdiler. Ama bu hesap sonunda en azından Başkan Trump’ın iklim krizini neden bu kadar hafife aldığını anlamış olduk. Trump gerçekten bu sorunun ekonomik boyutunun çok yüksek olmadığını düşünüyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde sermayenin fırsatçılığı

Geçtiğimiz haftaki yazımda üstüne basarak değindiğim, eski normalin değişmesi gerekliliği söyleminin ne kadar haklı bir söylem olduğunu, sonrasında gördüklerimizle birlikte daha da iyi anladım diyebilirim. Son bir haftada Türkiye ve Dünya’nın farklı yerlerinden gelen haberleri görünce kendi adıma sermayenin fırsatçılığına bu denli aleni hiç şahit olmadığımı fark ettim. Bir yandan mevcut pandemi için her türlü imkânını seferber ettiğini PR görselleri aracılığıyla piyasaya sunan sermayenin, diğer yanan yalan bilgiye dayalı olarak nasıl da aleni bir fırsatçılık yaptığını tüm çıplaklığıyla fark ettik. Bu duruma da ne yazık ki öfkelenmekten başka bir şey yapamadığımı fark etmem ise ayrı bir tartışmayı hak ediyor.

Burada bahsettiğim sermaye tanımı içerisine birçok sermaye grubu sokulabilir ancak benim özellikle üzerinde durmak istediğim plastik üreticileri ve onların bizatihi temsilcisi olan PR vakıfları! İnsanlarda pandemi neticesiyle oluşan korku ve paniği suiistimal etmek, fırsatçılığın özel bir boyutu sayılabilir. Benzerini bir de tekel konumundaki üreticilerde görüyoruz. Ancak onların yaptığı sadece kişinin cebini etkiliyor. Plastikçi sermayenin yaptığı ise sadece insan sağlığını değil tüm çevrenin sağlığını da doğrudan etkileme potansiyeli taşıyor.

Son günlerde çeşitli TV kanallarında, gazetelerde ve sosyal medya ortamlarında korona virüs pandemisi nedeniyle oluşan aşırı hassasiyetten faydalanan ve bunu kullanarak plastiğin hijyen sağladığı yalanını yayan haberler ve videolar dolaşımda. Küresel plastik sermayesinin Türkiye ayağında bu işin başını PAGEV çekiyor. PAGEV’in başını çektiği bu dezenformasyon girişimi şimdilik başarıya ulaşmış gibi görünüyor. Çünkü sahip oldukları lobi ağıyla bakanlığı da ikna etmiş ve hijyen sağlıyor diye tüm market ve pazarların adeta poşetle kaplanmasını çeşitli genelge ve kararlarla sağlatmış vaziyetteler. Düne kadar yerel marketlerde gördüğümüz bu durum şimdilerde tüm ulusal marketlerde, sebze ve meyvelerin, ekmeğin ve diğer tüm gıda malzemelerinin poşete konulması şeklinde tezahür ediyor. Gerekçe hijyen. Ortada bunun sağlandığına dair zerre bilimsel veri yok. Ve hatta veriler aksini söylüyor. Veriler koronavirüsün en uzun süreyle plastik yüzeyde kaldığını belirtiyor. Aşağıdaki videoda detaylı bir anlatım mevcut.

Kilit kelime: Hijyen

Yani plastik üreticileri aslında bir nevi sizin korona virüs ile enfekte olmanız için elinden geleni yapıyor. Bunu da aslında sizi düşündükleri yalanını yayarak yapıyorlar. Bilim aksini söylemesine rağmen yapıyorlar bunu. Sermayenin bilimle ancak kendi çıkarlarına uygun ise ilgilendiğini gayet iyi biliyoruz. Sadece bilimle değil, toplum ve çevre sağlığıyla da pek ilgilendikleri söylenemez. İlgilenselerdi, yüzlerce bilimsel yayın ile ortaya konulmuş olan, tek kullanımlık plastiklerin doğa ve insan için hijyen değil ölüm getirdiği gerçeğini bilmeleri gerekirdi. Pek ilgilenmedikleri için bilmezlikten geliyor da olabilirler. Hijyen söylemi önemli bir söylem çünkü bununla herkesi gafil avlıyorlar. İlginçtir; aynı hijyen düşkünü sermayenin birçok ortağı, yabancı ülkelerden getirdikleri plastik çöpleri kimsenin olmadığı zamanlarda açıkta yakmayı, toprağa gömmeyi ya da başıboş terk edilmiş depolara saklamayı pek hijyenle ilişkilendirmiyorlar. Ya da her şeyi poşete koyma girişimi için dillendirilen hijyenin, çevre yasalarını gevşetmekle nasıl bir ilişkisi olduğunu da pek anlatmıyorlar. Ayrıca tek kullanımlık çatal, bıçak ve tabak gibi plastiklerin tıbbi amaçlı kullanımı olan gereçlerle ne gibi bir ilişkisi var açıklamıyorlar. Ancak çatal ve bıçak gibi gereksiz plastikleri ürettikleri ekipmanları doktor ve maske görselleri ile paylaşmayı gayet iyi biliyorlar çünkü tek dert PR ve beraberinde gelecek kâr. Bu durum insanlara sabah akşam “paça için”, “boğazınıza sirke püskürtün” ya da “korkmayın bunlar oyun” diyen şarlatanların, insanların korku ve hijyen kaygısından faydalanmayı amaçlayan girişimlerinden pek bir farkı yok.

Beklenti şirketlerden değil, devletten

Sermayeden genel olarak toplum sağlığı ya da çevre sağlığını düşünmesi tabii ki beklenemez. Ben hiçbir zaman beklemedim çünkü tek kaygısı edeceği kar olan bir yapılanmadan bahsediyoruz. Asıl beklenti devletten. Çünkü devlet düzenleyici ve denetleyici bir organizasyon. Nasıl ki bireyin sorumlulukları varsa, devletin de var. Bu sebeple bilimsel bilgi ile uzaktan yakından alakası olmayan söylemlerle her yere “her şeyi poşetleyin” talimatı göndermesinin bir açıklamasını yapması lazım. Aslında sermayenin etki alanı açısından düşünüldüğünde açıklama az çok beliriyor.

Bu etki alanı o kadar geniş ki Ticaret Bakanlığının, Sağlık Bakanlığı ve Çevre Bakanlığını ilgilendiren bir konuda, işletmelere hijyen konulu yazı göndermesini bile sağlayabiliyor. Daha önce de çöp ticareti için benzer bir girişim ile yasal düzenleme geri çektirilmişti. Yerine de “başkasının çöpünü kurallara göre getirin bari” anlamına gelen bir düzenleme getirtilmişti. Aman üretici zarar görmesin. Gelen çöplerin yarattığı halk sağlığı riski için ise kimsenin ilgilendiği yok. Ayrıca Çevre Bakanlığının “herkes kendi önlemini alsın” olarak özetlenebilecek bir genelge ile şimdilerde sigara izmariti kadar yaygınlaşan tek kullanımlık maske ve eldiven çöpleri için önlem almadığını görünce sorgulamaktan vaz geçiyorsunuz zaten. Aynı devletin diğer yandan da sıfır atık girişimine sahip olması ise başka bir tartışmanın konusu. (Detaylı bir okuma için tıklayın)

Plastikçi sermaye açıktan çevre ve toplum düşmanlığı yapıyor. Bunu da öyle eğilip bükülerek değil, alenen yalan bilgi yayarak yapıyor. Üstelik bir de plastiğin tıbbi olarak kullanımının birçok avantajı olduğunu herkesin kabul etmesini de dezenformasyonunun temeline yerleştiriyor. Henüz mevcut çöplerini yönetemeyen bir ülkede, kolayca çöp olabilen bir malzemeyi (tek kullanımlık plastikler ve poşetler) sınırsızca kullandırma çabası doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir. Bunun aleni yapılması ise nasıl bir vampirlikle karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Deneysel ve bilimsel çalışmalarda insandışı hayvan kullanım oranları

2015, 2016 ve 2017 yıllarında, ülkelerin yıllık olarak yayınladıkları deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini karşılaştırmak için, içlerinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de olduğu üç kıtadan 12 ülke seçtim. Bu ülkeler, ortalama ve üzeri hayvan kullanım oranlarına sahip. Ülkemiz, bu üç yıllık süre içinde toplamda en çok hayvanın deneylerde kullanıldığı listenin dokuzuncu sırasında:

Zaman içindeki artış ya da azalmayı görebilmek için 2010 ve 2017 yıllarına ait hayvan kullanımlarına baktığımızda ise tüm ülkelerde belirgin bir azalma olduğunu görüyoruz. Yıllar içinde artan ruhsatlı deney kuruluşu sayısına, araştırmacılara ve buna bağlı olarak artan hayvan kullanım ihtiyacına rağmen hayvan kullanım sayılarında azalmanın olası nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

  • hayvan deneyleriyle ilgili kısıtlayıcı kurallar içeren yasal metinlerin yürürlüğe girmesi
  • mevcut yasal metinlerin değişen koşullara uygun olarak yenilenmesi
  • özellikle 2000’lerden itibaren alternatif bilimsel yöntemlerin yaygınlaşarak bilinir ve güvenilir hale gelmesi

Ülkelerdeki hayvan sayılarının azalma oranlarına baktığımızda, ülkemizdeki oranın epey az olduğu göze çarpıyor. 2011 yılında Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmelik ve 2014 yılında Etik Kurulların Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, 2010 ve 2017 yıllarında deneylerde kullanılan hayvan sayıları arasındaki fark sadece 5198 (%1,92).

Bu sekiz ülke arasında en fazla “azaltma” oranı Çek Cumhuriyeti’nde (%33,96). Onu Birleşik Krallık (%30,78) ile ABD (%30,19) izliyor. Yüzde otuzluk bir fark, yıllık hayvan kullanım oranı fazla olan ülkelerde yüzbinlerce hayvan demek.

Türkiye’de yıllara göre deneylerde kullanılan hayvan sayılarına baktığımızda ise, en yüksek rakamın 2016, en düşük rakamın ise 2012 yılına ait olduğunu görüyoruz. Neredeyse üç kat artışın sebebini bilemeyeceğiz belki ama insan “2016 yılında ne oldu?” diye sormadan edemiyor doğrusu.

Ülkemizdeki en az ve en çok hayvan kullanımının yaşandığı 2012 ve 2016 yıllarında diğer ülkeleri incelediğimizde ise -bizdekinin tersine- hepsinde sayılarda düşüş görüyoruz: İtalya’da 2012’de 768,796 ve 2016’da 611,707 hayvan; Hollanda’da 2012’de 589,583 ve 2016’da 386,700 hayvan; Almanya’da 3,080,727 ve 2016’da 2,128,254 hayvan; ABD’de 2012’de 952,855 ve 2016’da 820,812 hayvan deneylerde kullanılmış.

Her yıl, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu, bir önceki yıla ait deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini yayınlıyor. 2018 yılına ait istatistikler halen web sitesinde yayınlanmış değil ve bu gecikmenin sebebi sorulduğunda ise “sitedeki teknik bir aksaklık” cevabı veriliyor. Hal böyle iken, 2019 yılında artış olup olmadığını görmek için sanırım epey bekleyeceğiz…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şimdi farklı üretme, farklı tüketme ve farklı düşünme zamanı – Emet Değirmenci

Yıllardır ekoloji ve toplumun işleyişine kafa yoran biri olarak ben de “insan doğanın parçası olmayı bilmezse doğa ne yapacağını bilir” diyenlerdenim. Son zamanlarda daha da sıklaşarak doğanın kendi iç döngüleriyle yarattığı dinamikler, insanın doğa üzerindeki egemenliğine büyük ya da küçük ölçekte ‘dur’ diyor. İklim krizi nedeniyle ekstrem kuraklık, sel felaketi vb olaylar kitlesel zorunlu iklim göçlerine neden olmaya başladı. Ancak koronavirüs pandemisi şimdi bize küresel ölçekte başka şeyler söylüyor.

17’nci yüzyıl ortalarında başlayan Endüstri Devrimi’nden bu yana katlanarak artan masif üretim, doğaya kaynak deposu olarak bakan kapitalizmi doğurdu. Ancak kapitalizm kendini çevreci kılmaya çalışsa da ne yapacağını bilemez durumda. İklim krizi kapitalist tüketim kültürünün insan merkezli pratikleri, Antroposen jeolojik çağını dayattı. Bunun nedenlerine önceki yazılarımda değinmiştim. Bazı düşünürler salgın hastalıkların nedeni olarak insan etkinlikleri, dolayısıyla ekosistemde insan dışı canlıların doğal yaşam alanlarının yok edilmesini göstermekte.

Pandemi atakları…

Hayvanlardan bulaşan sars, mers ve corona gibi hastalıklara dikkat çeken David Quammen (Spillover: Animal Infections and the Next Pandemic kitabının yazarı) New York Times’de çıkan yazısında “Koronovirüsü biz yarattık” diyor ve yakın gelecekte bir dizi daha pandemiyle daha yüz yüze gelebileceğimizi vurguluyor. Yapılaşma, et endüstrisi nedeniyle hayvanlara otlak açma, endüstrileşme, meraların yok edilmesi vb. yalnızca karbon yutaklarını yok etmekle kalmadı. Aynı zamanda ekosistemin bütünlüğü açısından diğer canlıların yaşam ortamları yani habitatları da yok ediliyor. Bu da küresel ölçekte bazen keneden geçen lyme hastalığı, bazen da nedenini bilmediğimiz bir dizi başka salgınlara yol açabiliyor.

“Küresel düşün yerel hareket” deyişi hala geçerli olmasına rağmen koronavirüse çözüm gibi konularda yerel çözümlerin halen uygulanmıyor olması düşündürücü… Bu durumda her ne olursa olsun aynı gökyüzü altında evrensel ve dayanışmacı çözümlerden yana olmak durumundayız. Bu pandemi nedeniyle yakın gelecekte hükümetlerin ve toplumların alacağı kararlar geleceğimizi belirleyecek. Elbette sorumlu yurttaş olarak bizim de yapacaklarımız var: Yurttaş inisiyatifleri kanalıyla alınacak kararlarda etkin olmak. Bugünden başlayan bir gidişatla yalnızca sağlık sistemimiz değil, ekolojik sistemler, ekonomi ve politika dahi buna göre belirlenecek. Hatta gelecekte nasıl üretip tüketeceğimiz buna bağlı olacak. Yeni ama nasıl bir yeni kültürün nasıl şekilleneceği ise büyük bir soru işareti.

Bu virüsleri kim yarattı?

Bir sürü konspirasyon teorilerini bir yana bırakırsak burada önemli bir tespiti düşünmek durumundayız. Endüstriyelleşmenin evriminde bu virüsler insan etkileriyle mi yaratıldı? Evet? Her insanın bunda aynı oranda mı payı var? Kocaman bir Hayır! Hatta bazı insanların bilinçli ya da bilinçsiz bunda hiç payı olmadığını söyleyebilirim: Ömrünü doğa korumaya adayanlarla küresel Güney’in fakir insanları… Oysa iklim krizinden de salgın hastalıklardan da en fazla etkilenen onlar. Hatta şu an salgının en yüksek görüldüğü Amerika’da dahi sağlık sigortası olmadığı için sokaklarda ya da evlerinde ölen binlerce kişi söz konusu. Kısacası küresel kuzeydeki insanları da aynı kefeye koymak zor.

Kapitalist dünyada diğer canlıların yaşam alanlarını gözetmeksizin göllere, nehirlere, meralara, sulak alanlara meta/kaynak gözüyle bakanlar, dünya nüfusunun yalnızca onda biri. Demek ki bilinçli ya da bilinçsiz (ekonomik koşulları elvermediği için) bu tahribatta herkesin payı farklı durumda. 7 Eylül 2011’de New York odaklı gelişip dünyanın her yerine yayılan ‘işgal et’ hareketi bunu çok iyi ortaya koydu. “Onlar %1, biz %99’uz” şiarı adeta belleklerimize kazınmıştı. Umut ediyorum ki bu koronavirüs döneminde de benzeri bir hareket yükselir.

Felaket tellallığı yerine gerçeğe işaret etmek 

Doğa insansız da yaşar mı? Evet! İnsansız doğayı birincil doğa, insanın doğayla etkileşimde olduğu doğayı ise ikincil doğa olarak düşünürsek insanın doğa üzerindeki tahakkümünün Antroposen öncesine dayandığını görmek zor değil. Mers, kuş gribi gibi hastalıkların hepsinin yaban hayvanlarının doğal habitatlarını yok etme sonucu olduğu doğrudur. Ancak aynı oranda doğru olan bir şey daha vardır. O da doğanın pasif bir özne olmadığı gerçeği… Onun kendi iç dinamiklerinden yukarıda söz etmiştik. Evrimsel gerçeklik açısından doğanın diyalektiğini de göz önünde bulundurmalıyız. İnsanın doğayla kurduğu sorumsuz iletişim gereği doğa bazen volkan, bazen sel felaketi yaratıp insanları silkeleyip atabiliyor. Kendi evrimi doğrultusunda yol alıyor.  Ağaç ve bitki köklerinin dahi birbiriyle karşılıklı besin alışverişi vardır. Demek ki doğadan karşılıklı dayanışmayı ve ilişkilemeyi bütünlüklü olarak öğrenebiliriz. Kısacası bu süreçte insanı, aklını ve etik değerleri kullanma yoluna davet etmeliyiz.

Endüstriyel kapitalizm çarkı 18’nci yüzyılda kömürün yer altından çıkarılıp buhar makinelerine konmasıyla başladı. Her insanın ürettiğinin dört katını tükettiği (hatta hiç üretmeden spekülasyonla para kazandığı) dikkate alınırsa doğa buna ne kadar dayanabilir? Yerine hiçbir şey koymadan daima doğadan alan (hatta gelecek kuşakların hakkından çalan) anlayışa karşı elbette bir öfke oluşacaktır. Küresel emperyalizmin doğa üzerindeki despotizminde eğer insanlı doğada üretim ve tüketim ilişkilerine kafa yormazsak, gelecekte oluşabilecek despot rejimlere şimdiden prim vermiş oluyoruz. Algoritma çağında dünya despotizme de gidebilir öngörüleri bulunuyor.

İnsanın Potansiyeli

Ben insan doğasının rekabetçi olduğuna ya da Sosyal Darwinist görüşe değil, insanın dayanışmacı, yardımlaşmacı ve iyiyi yayma potansiyeline inanıyorum. Koronavirüsü tüm insanların hepsine ceza kesecek şekilde,  insanı yeryüzünde bir ur olarak görürsek neoliberalizmi desteklemeye hizmet ederiz. Daima insanın iyi potansiyeli olduğunu ve onu ortaya çıkarmaktan yana olmak daha iyi değil mi?

Ürettiklerimiz (düşünce/eylem) ve tükettiklerimizle (insan ilişkileri/nesnel tüketim) artık geleceğimizi ne şekilde biçimlendireceğimizim önemli olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Örneğin bir şey satın almadan önce ‘gerçekten ihtiyacın var mı’ diye düşünmek, sonra o ihtiyacını pazar ekonomisine dokunmadan nasıl giderebileceğini düşünmek; bir başka deyişle ‘dikkatle al’ anlayışı şimdi koronavirüs döneminde belki zorunluluktan hayata geçecek. Bu alışkınlığı yaşamımız boyunca sürdürürsek, doğal yaşam alanlarının restore edilmesinde ne kadar yol kat edebileceğimizi hayal edin. Ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte, artık ekonomik büyümeye değil gerçekten canlı yaşamını ve refahını bütünsel olarak sürdürmeye odaklanmalıyız!

Şimdi farklı üretme, farklı tüketme ve farklı düşünme zamanı! Bu durum yalnızca düşük karbonlu yaşamlar yaratmaktan daha öte bir şey olmalı… Sosyal adaletin her alanına ışık tutabilecek türden… Yoksa insanları karantina anlayışıyla dört duvar arasına hapsederek nehirler bu kadar temiz görünmeye başladı, betonlar arasında dahi gelincikler görünüyor fotoğrafları gerçek tabloyu yansıtmıyor. Sığınmacıları, düşünce özgürlüğü tutsaklarını, yaşlıları, engellileri, yeterli besin alamadığı ve sağlık sigortası olmadığı için hastalıklara dirençsiz olanları, temiz suya ulaşamadığı için zaten salgın hastalıklarla boğuşanları ya da ormansızlaştırma ve kuraklık nedeniyle bir kucak odun ve bir teneke su bulmak için uzaktan gelirken cinsel şiddete maruz bırakılan kadınları (eril gücün hazlarına neden hakim olamadığı ve nereden beslendiği) düşünme zamanı. Hatta düşüncemizin merkezine oturtma zamanı değil mi? Yoksa insansız bir doğa düşünmek ancak despotizme hatta ekofaşizme giden bir yol açabilir.

İnsanlığın ve doğanın iyileşmesi adına karantina günlerinde bunu düşünürken, 1919’da İspanyol gribi salgın döneminde Kitty O’Meara tarafından yazılan şiirinin bir parçasını anımsayarak sonlayalım:

ve insanlar evlerinde kaldılar,
kitap okudular, dinlediler ve dinlendiler,
egzersiz yaptılar, sanat yaptılar ve oyun oynadılar,
ve yeni bir yaşam biçimini öğrendiler,

insanların düşünceleri değişti,

iyileştiler.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul’da başka bir şey olabilir veya oldu ya da olmakta…

İdrak sorunu yaşayan yönetimler bir sonraki duruma göre değil, bir önceki duruma göre çözüm geliştirir. Bu yüzden de gelişmeleri bir faz kayması ile izlerler ve tepki verirler. Sorumluluklar zamanında yerine getirilmediği için ödenen bedeller çok yüksek olur.

Salgının zirve yaptığı ülkelerden gelen yolcuların havalimanlarından elini kolunu sallayarak geçtiğini söyleyen gazeteciyle “sizi kameraya aldık” diyerek dalga geçiyor, Sağlık Bakanı yaptığı paylaşımda. Yandaş basının besleme gazetecileri de meslektaşlarının nasıl faka bastığını ispatlayan bu açıklamayı ağızlarından salyalar akarak sayfalarına taşıyorlar. Termal kamera ile üstünkörü yapılan denetimlerle virüs taşıyan kişilerin tespit edebileceklerinden emin. Bugün bile çıkıp “virüs batıdan geldi, Umre’cilerin payı düşük” diyebiliyor.  Oysa gazetecinin amacı virüsün nereden geldiğine değil, uygulanan yöntemin, alınan önlemin yeterli olmadığına işaret etmek. Devlet sorumluluğu taşıması gereken kişinin ise derdi başka. Hala vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmaya, kendi sorumluluklarını perdelemeye çalışıyor. Çünkü bugüne kadar hep böyle idare etmiş, devleti yönetmekten bunu anlamış. En çok korkulması gereken şey devletin aklının olmaması. Hatta devlet diyebileceğimiz bir şeyin kalmamış olması.

Bugünden geriye dönüp yaptıkları açıklamalara baktığınızda bunu anlıyorsunuz. Dünyada neler olup bittiğini nasıl oluyor da görmüyorlar? Bu salgına karşı en hazırlıklı olan ülkenin Türkiye olduğunu, gerekli olan her şeyi yaptıklarını söylüyorlardı bir kaç hafta öncesine kadar. Salgının ülke için ekonomik bir fırsat yaratacağını bile iddia ettiklerine şahit olduk. Yaşanan afetin acıları karşısında “insaniyet namına” üzülüyormuş gibi bile yapmadılar. İktidardakilerin durumu anlaması çok zor. Ne yaptıklarının, ne söylediklerinin farkında değiller. Şu anda bir deprem oluyor ve ne yazık ki ortada bir plan, bir hazırlık yok.

Salgının başka yerlerde başlamış olması yöneticiler için önemli bir fırsattı. Ama bu yanlış algılandı. Beceriksizce aldıkları önlemlerle, kabiliyetsizlikleriyle bunun kendilerine ihsan edilmiş bir lütuf olduğunu zannettiler. Dünya pandemi için olağanüstü önlemler alınırken İstanbul’da yönetimin gerekeni yapmadıklarını, insanların başlarına gelebilecek felaketi önemsemediklerini düşünüyorum.  Umre’den dönen yolculara geçişi kolaylaştırmak için uçakta “parasetemol” adı verilen ateş düşürücü dağıtıldığı da biliniyor. Şöyle bir benzetme yapabilirim: Otomobil kullanıyorsunuz. Önünüzde bir duvar, inşaat bariyeri işareti var, görmüyorsunuz ve frene basmıyorsunuz. Ta ki duvar karşınıza çıkana kadar gaza sonuna kadar basarak gidiyorsunuz. Frene ancak çarpışma gerçekleştikten sonra basılacağını, yapılacak tek şeyin bu olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü ülkenin kamu düzeni buna göre oluşmuş, başka bir şey yapmak aklınıza bile gelmiyor.

İstanbul’un kırılganlığı

İstanbul’un ülke nüfusuna göre oranı yüzde 18, vaka sayısı ise yüzde 60. Eğer vaka sayısı nüfusa orantılı olsaydı, bugün İstanbul’da kayda geçen (ya da açıklanan) vaka sayısının üçte biri kadar olması gerekirdi. Öyleyse İstanbul’da başka bir şey oldu. Bunlardan birincisi dünyada salgın varken karantina önlemlerinin alınmaması. Eğer biraz daha üzerinde düşünürseniz, eğer İstanbul’da hastalık bulaşmış insanlar tespit edilebilseydi, diğer şehirlerde de belki çok daha az vaka olurdu veya olmazdı. Ayrıca İstanbul’da bir bulaş sayısı 1:16 olarak belirtiliyor. Çin‘de ise 1,5-2 gibi….. Burada bir yanlışlık mı var? İstanbul’da merkezi kıyı şeridi içindeki bir alanda bir kilometre kareye yüzbin kişi düştüğünü düşünürseniz, dünyada eşi benzeri olmayan bir durum olduğunu hesaba katmak gerekli. İstanbul sonuçta yalnızca deprem gibi bildiğimiz değil, virüs gibi bilmediğimiz afetlere karşı en kırılgan şehirlerden biri.

19’uncu yüzyılda İstanbul’un liman girişlerinde geçmişte karantina istasyonları bulunuyordu. Burada kırk gün bekletilen kişilerin içinde hastalıklardan hayatlarını kaybedenlerin mezarlarını bugün, çoğu tahrip edilmiş olsalar bile bulmak mümkün. Büyükdere‘deki katolik mezarlığında vebadan hayatını kaybeden denizcilerin mezarları yakın tarihlere kadar duruyordu. Neden böyle bir ihtiyaç duyulmuştu? Şehrin liman bölgesinde, denizciler, tüccarlar, yerel halk için Fransız, İtalyan, Alman, İngiliz, Avusturya… hastaneleri mevcuttu ama mesele daha şehre erişmeden hastalığı izole etmekti.

İstanbul Havalimanı CEO’su mart ayının ortasında, havalimanı fotoğraftaki haldeyken biraz kayıp yaşanmakla birlikte geleceğin çok parlak olduğunu, uçuşların iki katına çıkacağını söyledi.

Eğer buraya nereden geldik diyorsanız, lütfen devlet büyüklerimizin mart ayı ortasında yaptıkları açıklamalara bir bakın. Küresel salgının Türkiye’ye uğramayacağından o kadar eminler ki. Kibirle aldıkları önlemler sayesinde virüsün sınırlarımızdan içeri girmediğini zannediyorlar. Gerçekte önlem falan aldıkları da yok. Zaten Umre ziyaretçilerinde de görüldüğü gibi alabilmeleri de mümkün değil.

İGA İstanbul Havalimanı CEO’su Hüseyin Kadri Samsunlu mart ayının ortasında bir açıklama yapıp Dünya’da yaşanan koronavirüs salgını nedeniyle bazı yerlere uçuşların iptal edildiğini, yüzde on-on beş bir kayıp olduğunu ama geleceğin çok parlak olduğunu söylüyor. Uçuşların iki misline çıkacağına, “coğrafya kaderimiz” başlığı altında ise 60 ülke ve 120 havalimanı ile 3 saat mesafede olduğuna dikkat çekiyor. Bu arada haziran ayında üçüncü pisti açacaklarının müjdesini vermeyi ihmal etmiyor.

Mart ayının ortasında, felaket yayılırken İstanbul Havalimanı CEO’su pazarın hızla büyüyeceğini söylüyor. Gelecekte iki misline çıkacağını… uçak yolculuklarının. Son on beş günlük tarih aralığı bir anda her şeyin nasıl değiştiğini gösteriyor. Mart ayının ortasında yüzde onluk, on beşlik “geçici bir kayıp” olduğunu söylüyor. Daha kötüsünün olamayacağından o kadar emin ki, hala yatırımlardan, Haziran ayında 3. pistin açılacağından söz ediyor. Yolculuk sayılarının ki misline çıkacağını, İstanbul havalimanı’nın 120 havalimanına 3 saat mesafede olduğunu, bu coğrafyanın kaderimiz olduğunu ekliyor.

Bilgi saklamak hayatlara mal oldu

Uzun süre salgının şehirlerdeki durumu gizlendi, bununla ilgili bir bilgi paylaşımı yapılmadı. Yapılsaydı bir çok hayat kurtarılabilirdi. Şehirler, bölgeler karşılaştırılmıyordu. Yerelliğin bilgisi yer almıyor, ülke görüntüsünde. Oysa salgının yayılmasını önleyecek kararların alınması ve uygulamaların, önlemlerin, tedavilerin yönetimi için yerel bilgi çok değerliydi. Bugüne kadar vakaları ülkeler üzerinden karşılaştırıyordu medya. “Türkiye” diye bakıldığında. Oysa yerel bilgi önemli. Sağlık altyapısının hızla ihtiyaca cevap verebilecek hale getirilmesinden, havalimanı ile salgın taşınıyorsa, terminal binalarında alınacak önlemler ve karantina için hazırlanacak mekanlara kadar. Mesela salgının uluslararası havalimanları aracılığıyla taşındığını fark ederseniz, o zaman terminal binalarını sıkı bir şekilde kontrol altına alırsınız.

İstanbul’un nüfusunun yüksek olduğu, bu nedenle vaka sayısının da fazla olduğu söylendi. Bu doğru değil. Başka bir şey var. Salgının her üç günde bir katlanarak arttığı ilk günlerde Türkiye’de yayılımını gösteren harita apar topar yayından kaldırılmış olmalı. Ama aklımda kaldığı kadarıyla, biraz yuvarlayarak söyleyeyim, bu haritada İstanbul ile İzmir, Ankara gibi şehirlerle bire on bir fark vardı. Diğer büyükşehirlerle ise bire yüz gibi…

En korkulması gereken şey kamunun aklının olmaması. Bunu öylesine benimsemiş bir durumdayız ki şehirlerin, kurumların hali buna ayna tutuyordu, arada depremler, afetler bile olsa bunu görmez olduk.

 Ne yapmalı?

1-Şu anda yapılması gereken acil iş elde ne varsa bunları acil geçici yoğun bakım ünitelerine dönüştürmek, New York‘ta yapıldığı gibi fuar alanlarını, sergi salonlarını, depoları, otelleri, gemileri geçici acil yoğun bakım birimlerine dönüştürmek… Çünkü bir-iki adım sonra kapasiteler aşılacak. Vaka sayısı arttığında çok belli ki yoğun bakım birimleri yetmeyecek. Yoğun bakım ihtiyacı çığ gibi arttığında İstanbul’dan başka bir yere hasta göndermek mümkün olmayacak. Bu nedenle elde ne varsa hazırlamak gerekli.  Valilikler, belediyeler, askeri kurumlar da dahil yereldeki bütün kuruluşlar güçlerini birleştirmeyi ve “Şu anda ne yaparsam bir sonraki aşamada acaba kaç hayatı kurtarabilirim” diye düşünmek zorunda. Bakanlıklardan belediyelere bütün kurumların hızla bütçe, personel, görev kaydırmaları yapması gerekli. Yönetimler bir süre bildikleri işlerden, hantal yatırımlardan vazgeçmeli .

2-Bir hafta içinde İstanbul’da zaten hiç bir hastane yetmeyecek. Alarm çanları çalıyor şu anda. Yoğun bakım gerektiren hastalar uzaklara gidemeyecek. Yereldeki emekli doktorların, hemşirelerin, sağlıkla ilgili bilgisi olan kişilerin listesini çıkarılmalı… Bu yüzden bu aletlerin kullanılması için birçok insan gönüllü eğitim alabilir. Sağlık personeli de yetersiz kalacak. Bu küçük bir yerdeki yangın değil, salgın… bildiğimiz itfaiye teşkilatı nasıl büyütülüyorsa başka ülkelerde öyle… Yerel geçici istasyonlar da kurulmalı. Örneğin Büyükada‘da Anadolu Kulübü gibi.  Yaşlılar için bir kurtuluş çaresi kalmayabilir.

3-Her ilde, ilçede içine sivil toplum temsilcilerini, belediyeleri alan bir Acil Durum Yönetimi oluşturulması gerekli. Yönetimin yerelde görünür olması, güvenilirlik ve yerel bilgi için çok önemli. Acil durum yalnızca bürokratik yapılar ve yukarıdan alınan kararlarla yönetilemez. Yalnızca sağlık teknolojileri ile, sağlık personeline yüklenerek salgının önüne geçilemez. Bu bir acil durum yönetimi, başka şeylerin de dikkate alınmasını gerektiriyor.

Son olarak, söylemek bile yersiz biliyorum ama bütün siyasal yapıların, yerel teşkilatların, STK’ların kendilerini temsil etmeye çalışan inisiyatifler olarak değil, kamusal alanda katılımı örgütleyen yapılara dönüşmesi gerekli. 99 Depremi‘nde olduğu gibi yerel ağlar ve sivil toplum temsilcileri olarak yönetimlerin karşısında çıkmak, muhatap olmak zorundalar. İllerde ve ilçelerde oluşturulacak acil durum yönetimi organlarında halkın temsilcileri belediye başkanları. Bu yapılamadan acil durumun yönetilemeyeceği açık.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tahakküme karşı kılavuz: Günümüz siyasetinin kısa bir muhasebesi

Bu yazı koronavirüs salgını hakkında değil, salgından önceki ve sonraki hayatımıza dair. Bir süredir tahakküm ve şiddet karşısında ne tür eylemlerin yapılabildiği, nelerin yapılamadığı hakkında düşünüyorum. Basitçe söylemek gerekirse, belli bir eylem setine birkaç on yıldır giderek daha az başvurulduğunu ve bunun siyasî hareket sahasını bir hayli daralttığını iddia ediyorum. Sonra da sebepleri üstüne kafa yoruyorum. En sonda sizin de gördüğünüz-katıldığınız çeşitli eyleme biçimlerini kafanızda kısaca tasnif etmenizi ve buradaki fikirleri test etmenizi rica edeceğim.  

 *

Bir kırılma noktasındayız. Ayaklarımızın altındaki zemin sarsılıyor. Kimileri olan bitene “mafya devletlerinin yükselişi” diyor, kimisi ise neoliberalizmin kaçınılmaz sonu… Dünyanın pek çok yerindeki tek adam rejimleri artık vitrine koymak için dahi demokrasiye, güçler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne ihtiyaç duymuyor. Seçimler ölmediyse bile can çekişiyor. Tutarlı iki cümleyi arka arkaya edemeyen bir insan, nüfusun yarısının sandığa bile gitmediği seçimlerle, üstelik rakibinden daha az oy alarak hem ülkesinin hem dünyanın lideri oldu. Medya eridi. Alternatif hakikat evrenleri ortaya çıktı. Gazeteciler mesleklerini yapamaz hâle geldi. Adalet esnedi, az sayıdaki kişinin güdümüne girdi. Birçok kurum gözlerimizin önünde çözüldü. Mısır’dan Rusya’ya, Türkiye’den Hindistan’a, Macaristan’dan Filipinler’e uzanan geniş bir coğrafyada, yüz milyonların hayatının idaresini tekeline alan yeni bir lider tipi ortaya çıktı.

Bilmediğimiz bir dünyanın ayak sesleri duyuluyor. İklim değişiyor. Yaşam kuran sistemler (hava, su, toprak, gıda, simbiyotik ilişkilerimizin olduğu diğer türler…) alarm veriyor. Şu içinden geçtiğimiz olağanüstü hâlin, izanın ve ölçünün askıya alındığı, insanların korkuya yenilip güç sahiplerine iyice teslim olduğu rejimlere yol açma ihtimali var. Üstelik bu sorunları çözebilecek, en azından vaziyeti kavramış bir yönetim aklı mevcut mu, tartışılır. Koronavirüs salgınında yapılacaklar üç aşağı beş yukarı belliyken bile pek çok devlet atıl kaldı, daha ziyade görüntüyü kurtarmaya çalıştı. İklim değişikliği, kuraklık gibi çok katmanlı ve daha uzun vadeli sorunlar karşısında ne olacak, belli değil. Dünya Bankası kuraklığa karşı hâlâ özelleştirme tavsiyeleri veriyor, borçların nasıl tahsil edileceği üstüne çalışıyor. “Çevreci” duyarlılığa sahip ülkeler ise bir yandan muazzam miktarda karbon yakıt tüketirken diğer yandan büyümenin yeşil renklisinden bahsediyor.

Uzun bir süredir ev ödevimizi eksik yaptığımızı düşünüyorum. Yeni siyaset modellerine, başka türlü  ilhamlara ihtiyaç var.

Bu görece kısa ve kılavuz mahiyetindeki yazıda siyasete ve eylem biçimlerine dair üç ayaklı bir tasnif sunacağım. Diyeceğim şu olacak: Günümüzdeki siyasî mücadelenin önemli bir bölümü sadece bir hat üzerine yoğunlaşmış durumda. İkinci ayak aksıyor, marjinalleştiriliyor. Sonuncusu ise büyük oranda sindirilmiş/unutulmuş hâlde. Yazının sonunda varacağım noktayı da şimdiden yazayım: Bu üç ayak bir arada yürümediği zaman, kazanım elde etmek, gücü ve zenginliği paylaşmak pek olası değil. O yüzden devletler ve şirketler, bu üç ayağın bir araya gelmemesi için uzun süredir son derece örgütlü bir mücadele veriyor.

Önce bu üç siyasî ayağın ne olduğunu kısaca tarif edeyim, ardından birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışacağım.

1-Söze dayalı siyaset: Dili, düşünme kalıplarını değiştirmek

Bu kategorideki eylem biçimleri, yapılan yanlışları ifşa etmek ve böylelikle güçlü olan tarafa geri adım attırmak üzerine kurulu. Basın açıklamaları, sloganlı yürüyüşler, gazetecilik yahut hukukî mücadelenin önemli bölümü bu siyasetin örnekleri olarak görülebilir. Keza bu yazı da öyle… Yeni anlam evrenleri oluşturmak, haksızlığı meşrulaştıran fikirleri eleştirmek ve tasfiye etmek, üstü örtülen ilişkileri açığa çıkarmak bu tarz siyasetin ana hatlarını oluşturuyor. Tarihi ezilenlerin gözünden anlatmak, farklı grupların yaşadığı adaletsizlikleri ve mağduriyetleri ortaklaştıracak bir dil kurmak, insanları yan yana getirmek bu dilin iyi kurulmasıyla mümkün. Çünkü anlamla hareket ediyoruz.

O yüzden söz üretmenin çok kıymetli bir tarafı var. Akademisyen, gazeteci, yönetmen, öğretmen, emekli memur… pek çok insanın temelde yaptığı iş bu. Ancak cahilleri bilinçlendirmek, kitleleri uyandırmak temalı üstten bakan örnekleri de bulunuyor.

Dil kurmak güçlünün de siyaseti aynı zamanda. Medyanın, eğitim kurumlarının, araştırma enstitülerinin, hattâ dolaşımdaki anketlerin bu kadar büyük kapışmalara sahne olması sebepsiz değil. Çünkü bilgi ve anlam üretimi (bu ikisi tümüyle aynı olmasa da şimdilik beraber ele alıyorum) birer siyasî faaliyet.

Bu kısa yazıda anlama dayalı siyasetin farklı katmanlarını tümüyle ele almam mümkün değil. Ancak en azından, bugün üretilen sözün önemli bir bölümünün ya iktidara yahut ortak bir anlam evreni paylaşan yakın gruplara hitap ettiğini söyleyip geçmek istiyorum. Özellikle Türkiye’de baskın olan Sünnî yahut devletçi-laik grupların popülist hikâyelere, komplo teorilerine ve reklamlara teslim olduğunu düşünüyorum.

2- Alternatiflere dayalı siyaset: Yaşam alanlarını, ilişkileri değiştirmek, sözü pratiğe dökmek

Söze dayalı siyaset, tüm baskılara rağmen Türkiye’de hâlâ devam ediyor. Bu umut verici.

Tarif edeceğim ikinci siyaset türü de çok görünür olmasa da varlığını sürdürüyor. Temel ekseni şu: Var olan baskın kurumların, ilişki modellerinin yerine alternatifler sunmak: Alternatif eğitim, alternatif sağlık, alternatif tarım, alternatif aile modelleri… Yani “bakın öyle olmak zorunda değil, bu iş böyle de yapılabilir”i göstermek, icra etmek.

Bu kategoriye girebilecek pek çok örnek var, tek yek yazmıyorum. Bu eylem sırasında da anlam dünyası değişiyor elbette yahut alternatif sunarken bunu söze döken insanlar çıkıyor. O anlamda anlattıklarım birbirini dışlayan kategoriler değil. Ancak yine de birbirinden ayırmak istiyorum. Alternatif siyasetinde hayali kurulan artık her ne ise, kısıtlı imkânlarla da olsa hayata geçiriliyor. Sıfır Atık, Başka Bir Okul Mümkün, Anadolu Meraları, Ovacık Belediyesi, şehir bostanları, göçmen dayanışma ağları… Hepsi de olanın yerine başka bir model hayata geçirmeye çalışıyor.

Bu kategorideki eylem kümesi (istisnaları olmakla birlikte) görece daha az tehlikeli, ama daha meşakkatli. Kolaylıkla marjinalleştirilebiliyor. Eğer ağırlığı artarsa bu defa sistem tarafından yutulabiliyor. Organik piyasasına büyük gıda şirketlerinin el atması gibi yahut mesela İngiltere’de 18. yüzyılın sonunda muhalif gazetelerin ezilip yerine alt sınıflara konuşan, siyasî içeriği tehlikesiz bulvar gazeteleri basılması gibi…

Buraya kadar anlattığım iki siyaset türü de (iyi yapıldığı müddetçe) çok kıymetli. Ancak bir süredir sadece Türkiye’de değil tüm dünyada daha ziyade bu ikisine yoğunlaşıldığını, üçüncünün ise geri planda kaldığını düşünüyorum. Son olarak onu anlatayım.

3- Hayatı durdurmaya dayalı siyaset: Sivil itaatsizlik, grev, vergi vermemek, askere gitmemek…

Hayatı durdurmak veya yavaşlatmak, üstüne çok az konuştuğumuz, konuşunca da hemen geçiştirdiğimiz bir mevzuya dönüşmüş durumda. Kendimden örnek vereyim: Meslektaşlarımız (akademisyenler) tasfiye edilirken biz derslere girmeye devam ettik, öğrenciler mağdur olmasın dedik. Onun yerine gazetelere yazı yazdık, mahkemede beyanatta bulunduk, derslerimizde olan biteni anlattık. (1. tarz siyaset). Yani işleyişi sürdürdük, hayatı durdurmayı denemedik.

Sebebin şu olduğunu düşünüyorum: Bu üçüncü tarz siyasette bedel ödememek mümkün değil. Yazı yazmak, imza atmak, dayanışma dersleri açmak, eğer bir savcı hususî olarak peşine düşmezse radara girmez, hattâ kendi mahallesinden çıkamaz. Ancak örgütlü bir grup vergi vermeyi yahut askere gitmeyi bıraktığı anda üstüne çullanılır.

Siyasetin bu ayağı olmadan, diğer ikisinin aksamaya mahkûm olduğunu düşünüyorum. Yeri geldiğinde karşıdakine, “eğer şunu yapmazsan bedeli bu olur,” demek, itaat etmemek kulağa pek sevimli gelmese de siyasetin vazgeçilmez bir parçası. Utandırmaktan, ifşa etmekten, ikna etmekten farklı. Eğer devletler bizimle aynı anlam evrenini paylaşmıyorsa, aynı ahlakî kaidelere başvurmuyorsa edilecek sözün, sunulacak alternatifin de bir sınırı oluyor.

Direniş…

19. yüzyıl ve 20’nci yüzyıl başı işçi hareketlerinden bahseden Timothy Mitchell, bu dönemki hareketlerin, önceki direnişlerden farklı olan sistemi kitleme kapasitesinden bahseder. “Direniş hep olagelmiştir” der, ancak karbon enerjisine dayalı toplumlarda kömür madenleri durduğu zaman tüm hayatın durduğunu, o yüzden devletlerin maden işçilerine nasıl şiddet uyguladığını, ne büyük bedeller ödendiğini ve ama ardından masaya ancak o şekilde oturulabildiğini anlatır. Yani 8 saat çalışma hakkının insan onuruna daha çok yakıştığı için bahşedilmediğini, elinde önemli bir kozu olan işçiler tarafından söke söke alındığını vurgular (Mitchell 2013).

Bugün de sistemi kitleme potansiyeli olan bir sürü iş kolu var. Çöplerin toplanmadığını, otobüs şoförlerinim çalışmadığını düşünün. İnsanların örgütlü bir şekilde bir ay boyunca AVM’lere gitmediğini hayal edin… Nüfusun tamamının katılması da gerekmiyor; hiçbir toplumsal harekete nüfusun tamamı katılmaz zaten. %10’luk bir kesim bile iyi örgütlenirse, yani sistemin işleyişini aksatmayı başarabilirse masaya elini güçlendirerek oturur, karşısında söyleyeceklerini dinlemek zorunda olan bir muhatap bulur. Tekrar ediyorum: Doğru bilgi, hakikat, ahlâk ne yazık ki her durumda pazarlık şansını arttırmıyor. Hapishanelerde insanlar gün gün senelerini kaybederken, iklim değişikliği için artık her hafta önemli hâle gelmişken başka türlü eylem biçimlerinin devreye girmesi gerekiyor.

Şiddet…

Bu üçüncü kategori kapsamında var olan araçlardan biri de şiddet. Hattâ tarihte en yaygın olarak kullanılan galiba bu yöntem olmuş. Örneğin anarşist gruplar (20. yüzyıl başında) erk sahiplerine suikast düzenlemişler. Verilen mesaj: Eğer sen onlarca insanı işkenceden geçirirsen, sokakta yürüyemezsin. Silahlı Kürt hareketinin, Zapatistaların, anti-kolonyal hareketlerin, kölelerin önemli bölümü şiddet kullanmış, sistemi bu yolla akamete uğratmış; güçlünün bileğini büküp geri adım attırmış.

Ancak şiddet çok tehlikeli bir araç. Çığırından çıkma, daha fazla mağduriyete yol açma ihtimali çok yüksek. Ben kendi adıma ne elime silah almak isterim ne de birinin bana silah doğrultmasını. Diğer yandan günümüz toplumlarının, bilhassa orta sınıfların şiddet araçlarından bu kadar arındırılmış olması, şiddet tekelini tümüyle devlete terk etmeyi kabul etmiş olması belki kendi başına bir sorun olarak da görülebilir. (70 sene öncesine kadar bu hiç de normal değildi. Eski militanların, çetelerin deli misiniz diyeceği bir arınmışlık içindeyiz.)

Şiddetin de başka türlü kipleri, yöntemleri var. Örneğin ABD’de bir tavuk çiftliğinin suları kirletmesi, hayvanlara kötü muamelesi etmesi, yerel halkın itirazları sonucu mahkeme taşınmış. Para, avukatlar, dilekçeler, yazılar, imzalar derken çözülemeyen bir meseleye dönen hadise, bir gece radikal hayvan aktivistlerinin çiftliği basması, hayvanları serbest bırakıp tesisi yakmasıyla sona ermiş.

Bu da şiddet, ama cana değil mala yönelik şiddet…

Keza şiddetin bu ikinci şekli de (yani sabotaj) uzun süredir repertuardan düşmüş durumda. Sabotaj, Hollanda dilinde tahta ayakkabı anlamına geliyor. İşçiler zamanında makineleri kırmak için dişlilerin arasına ayakkabılarını atarlarmış. Yahut makinenin parçalarını yanlarında götürürlermiş. Bu kelime 1897 yılında Genel İşçi Konfederasyonu tarafından işçilerin pazarlık gücünü arttıran bir yöntem olarak resmen tanınmış (Dhawan 2014 s. 71). Bugün benzeri bir eylem yapmak belki olanaksız değil; ama akla dahi gelmez oldu.

Alternatif…

Tekrar başa döneyim: Talebi olmayan, alternatif sunamayan bir blokajın savrulacağı yer muhtemelen derin bir karmaşa olur. Sözün eyleme, eylemin alternatiflere eşlik etmesi gerekiyor. Ancak biz bir süredir üçüncü ayağı rafa kaldırdık. Bunda bedel ödeme korkusunun etkisi büyük. Çünkü üçüncü tarz siyasete doğrudan şiddetle cevap veriliyor, bu eylem kümesi çoğu durumda yasa dışı kabul ediliyor.

Son on yıllar, bu tarz mücadelelerin oldukça koordineli bir süreç sonunda kulvar dışına itilmesiyle, hattâ düşünülemez kılınmasıyla geçti. 80 sonrası apolitize edilen gençlik akla geliyor, benim kuşağım… Fakat ben o dönem tümüyle apolitize olunduğunu düşünmüyorum; daha ziyade bu üçüncü ayak tasfiye edildi. Kendi öğrencilerimle çözümler hakkında yaptığım atölye ve derslerde, “eğitim şart”, “denetimler artsın”, “tüketiciler korunsun”, “kendi gıdamızı-kozmetiğimizi üretelim”, “geri dönüşüme önem verelim”, “kırsala yerleşelim” bandında ilerleyen, birinci ve ikinci kategorilere sıkışmış repertuarlar çıkıyor karşıma. Üçüncüye yakınlaşan bir öneri çoğu zaman akla bile gelmiyor. Dünyada bir terslik olduğunun farkındalar; ama ne yapabileceklerini bilmiyorlar. Bilmiyoruz. Dünyayı biraz olsun değiştirmek, şirketlere kendilerini kaptırmamak için STK’lere yahut akademiye girdikleri zaman ise enerjileri genel olarak ilk iki modele yönlendiriliyor, kaçınılmaz olarak… Bu noktada, siyasetin ve tahayyüllerin de sınıfsal olduğunun altını yeniden çizmek gerekiyor.

Bu üçüncü ayak olmadan yürütülen siyaset, bize uzun süredir mevzi kaybettiriyor. İşçi mücadelelerinin, feminist hareketin, köle direnişlerinin her aşamasında bu tarz eylemlerin de kullanılmış olduğunu görüyoruz. Sürekli değil ama gerektiği yerlerde, darboğazlarda, diğer yöntemlerin soluğunun tıkandığı yerlerde. Kürt hareketi bunu yaptı. Gezi kısmen buydu, hayat durdu. Çok uzun bir süredir, devletlerin tam da bu üç ayağın bir araya gelmesini engellemekle iştigal ettiğini görüyorum. Hayatın, üretimin, tüketimin, derslerin, savaşların durmaksızın devam etmesi gerekiyor.

Peki Korona günlerinde hayat durdu diyebilir miyiz? Evet ve hayır! Çoğu insan için hayat  durdu; ama hayatı durduran toplumsal bir hareket değil. Zaten hayatı devam ettirmek için bazı şartlar ileri sürmüş, kazanımlar bekliyor değiliz. Hattâ aksine şu an yürümekte olan hayatı durdurma eylemleri bu sayede Fransa’da, Hindistan’da bastırılmış oldu. Dolayısıyla sonuçlar aynı gibi gözükse de mevzu eylemin içeriği, bağlamı, hazırlık süreci…

Toparlayayım.

Bu üç yöntem bir araya gelince mevzi kazanılacak, başarı sağlanacak diye bir kaide yok. Sonuç yine de mağlubiyet olabilir. Ancak bu üçünün birbirine destek olmadığı yerde, önceki yüzyıllarda ödenmiş bedellerin mirasından yemeye devam edeceğiz gibi duruyor.

*Bu yazıyla ilgili fikirlerinizi, katkılarınızı, eleştirilerinizi veya aklınıza gelen diğer yöntemleri bana maille ([email protected])  yahut mesela Facebook’tan iletebilirsiniz. Çok makbule geçer.

*

Kaynaklar: 

Dhawan, Nikita. 2014. “Affirmative Sabotage of the Master’s Tools:  The Paradox of Postcolonial Enlightenment.” Decolonizing Enlightment: Transnational Justice, Human Rights and Democracy in a Postcolonial World kitabının içinde, 19–78. Verlag Barbara Budrich.

Mitchell, Timothy. 2013. Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil. Londra: Verso.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Buzulların altındaki virüsler

Hepimiz hayatımızda gördüğümüz en kötü salgının içinde yaşamakta olduğumuzdan ilgilendiğimiz her konuda o salgının bir bağlantısını da görmeye çalışıyoruz. Evde oturup düşünecek vakti olanlar da yeni bir soruya kafa yoruyorlar: “Kutuplardaki buzullar eridiğinde altında kimbilir ne virüsler çıkacak?”

Ben ne virologum ne de tıp doktoru, bu nedenle ortaya çıkabilecek virüslerin ne derece ölümcül olabileceğini anlatamam. Ama bildiğim kadarı ile anlatılabilecek şeyler de bilimle bilim kurgu arasında bir yere düşüyor zaten. Bu salgın günlerinde karşımızdaki sorularla ilgili olarak kafam hep aynı kitaba gidiyor: Connie Willis’in Doomsday Book (Kıyamet Günü Kitabı). Kitap neredeyse bugün yaşadıklarımıza benzer bir konuyu ve soruyu ele alıyor. Geçmişten gelen virüsler ne derece tehlikelidir ve böyle bir virüs salgına yol açarsa neler olur? Okumamış olanlara tavsiye ederim, okumuş olanların da bugünlerde tekrar okumamasını.

Kitabın ana sonucu kutuplardaki virüsler konusuna da biraz ışık tutmaya yönelik: Günlük hayatımızda karşılaşacağımız ve normal mutasyonlar sonucu karşımıza çıkacak virüsler de en azından kutuplardakiler kadar tehlikeli olabilir. Bu gerçeğin de zaten tam ortasında yaşıyoruz. Gerçi önemli bir kısmımız insan yapısı olduğuna emin olduğumuz iklim krizinin doğal olduğunu iddia ederken bir kısmımız da doğal olduğunu bildiğimiz bir virüsün insan yapısı olduğunu düşünüyor. Ne olursa olsun, doğa inanılmaz bir çeşitliliğe sahip ve kendi kendine bırakıldığında her daim bu çeşitliliği artırmaya çalışıyor. Karşımızdaki bu virüs de doğanın çeşitliliğini artırmasının bir ürünü. Ortaya çıkacak bir sonraki virüs de bundan çok daha tehlikeli olabilir ve bunun için geçmişe ya da kutuplara gitmemize gerek yok.

Virüse kafayı takmak

Ancak kutuplar hakkında bilmemiz gereken ve virüslerden daha tehlikeli şeyler var. Kutuplar eriyecek olursa, buzulların altından kötü virüsler çıkabilir de çıkmayabilir de. Kötü virüsler çıkacak olsa bunlar birini hasta edebilecek kadar ortamda kalabilir de kalmayabilir de. Birine bulaşacak olsa o kişiyi hasta edebilir de etmeyebilir de. Bu hastalık normal bir soğuk algınlığı seviyesinde de olabilir, daha da kötü bir hastalık olabilir. Daha kötü bir hastalık olsa da yayılması zor olabilir ya da kolay olabilir.

Kısacası, kutupların erimesinde ortaya çıkabilecek virüslerin Kovid-19 ile kıyaslandığında başımıza çok daha büyük bir bela açma ihtimali konusunda konuşabilmek çok zor. Ama buzullara gitmeden şu ihtimali konuşabiliriz: Kovid-19 SARS ile aynı aileden. SARS Kovid-19 kadar bulaşıcı değil ama neredeyse 10 kat daha öldürücü. Diyelim bir sonraki mutasyonda, önümüzdeki 10-15 yılda, SARS kadar öldürücü ama Kovid-19 kadar da bulaşıcı bir virüs üredi. Ortaya çıkabilecek sorunları hayal etmek çok güç değil. Hatta buzulların altından çıkabilecek öldürücü bir virüs ihtimali ile kıyaslandığından bu SARS varyantı çok daha yüksek bir ihtimalle karşımıza çıkabilir. Bu nedenle buzulların altından çıkabilecek bir virüse kafamızı çok takmamamız gerekli.

Oysa böyle devam edecek olursak buzulların altından çıkacağı neredeyse kesin iki madde var ve bu maddelerin ikisini de gayet iyi tanıyoruz. İlki bildiğiniz gibi su. Dünyadaki buzulların hepsinin bugünden yarına erimesi mümkün değil ama küresel ısınmadaki 2 derece eşiğini aştıktan sonra bu buzulların eninde sonunda erimesini durdurmak artık mümkün olmayacak. Buzullar yavaş yavaş erise bile deniz seviyesinin bu yüzyıl içerisinde bir metreden fazla yükselmesi bekleniyor. Bu da küçük ada ülkeleri ile Bangladeş gibi büyük kısmı deniz seviyesine çok yakın olan ülkelerin çok ciddi sorunlar yaşaması anlamına geliyor. Eğer ülkemizdeki Suriyeli göçmen sayısının bir sorun olduğunu düşünüyorsak, Bangladeşli göçmen sayısı bundan en az 10 kat daha fazla olacak. Bir düşünün isterseniz.

Donmuş metana dikkat

Ama buzulların altından çıkacak diğer gaz çok daha ürkütücü. Kutuplara yakın bölgelerde, özellikle Sibirya’da toprağın 2-5 metre altında binlerce yıldır çürüyerek metan gazı oluşturmuş bitki kökleri var. Bu metan gazı donmuş toprağın içerisinde su buzu ile birlikte karışık bir şekilde çözülmeyi bekliyor. Bu toprağın sıcaklığı, ısınmayla birlikte suyun donma noktasının üzerine çıktığında bu metan gazı da hızla atmosfere karışacak. Metan, karbondioksit gibi bir sera gazı ama atmosferi ısıtma açısından baktığımızda bir metan molekülü bir karbondioksit molekülünden 23-25 kat daha etkili. Buzullar eridiğinde bu metan gazı da açığa çıkacak ve o zaman dünyanın ısınması bugünkünden çok daha hızlanacak.

Bunun daha önce de gerçekleşmiş olduğu düşünülüyor. 252 milyon yıl önce metan gazı aynı şekilde atmosfere sızdığında denizdeki canlı türlerinin %96’sı, karadaki omurgalı türlerinin de %70’i yok olmuş. Bu olaya Büyük Ölüm adı veriliyor. Bununla kıyaslandığında siz hala buzun altından çıkacak virüslerden mi çekiniyorsunuz? Bence buzun altındaki virüslere fazla takılmadan iklim krizine de Kovid-19’a verdiğimiz önemi vermenin vakti geçiyor bile.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs kenti de çökertiyor

Mart ayı başında, “Savaş, Virüs ve Mültecilik, Göç” başlıklı yazının ilk paragraflarında “savaş” ve “virüs” terimleri üzerinde durmuş, ama asıl üzerinden durulacak konunun, “göç ve mültecilik” olacağını yazmıştım. Ancak “virüs” konusu öylesine dehşetli bir düşünce ve toplumsal davranış biçimi/ devlet zoru” halini aldı ki, virüs konusundan uzaklaşmak, mümkün olamadı ve göç konusu, geri plana kaydı.

Mesele hala önceliğini ve ideolojik egemenliğini koruyor. Hepimizin üzerine salınan dehşet, sindirme ve korku, başka bir düşünce ya da söz üretme olanağı bırakmıyor. Göç ve mültecilik sorunları da, en azından Ortadoğu, Türkiye ve savaşların farklı yoğunluklarda seyrettiği (Afganistan, Suriye, Filistin, ya da bazı Afrika devletleri gibi) ülkeler bakımından, bugünün konjonktürü olarak önemini koruyor, ama önceliğini kaybetmiş durumda. Bu nedenle, bu konuya mutlak geri dönmek gerekiyor; ancak yine ertelemek zorundayız galiba…

Gerçekte virüs, göç kavramının tam karşıtı bir durum yarattı. Her türlü yer değiştirme, virüs nedeniyle neredeyse bitti. Sadece uluslararası yolculuklar değil, ülke içindeki yolculuklar ve hatta kent içindeki küçük dolaşımlar bile durdu ya da bazı gruplar için yasaklandı.

Virüsü, doğal olarak, bir sağlık konusu olarak ve sağlık bakımından kayıplar ve kazanımlarla konuşuyoruz. Sağlık ile ilgili sorunlar giderek psikolojik sağlık, bir yerde kapalı kalan ve kendisiyle nasıl ilgilenebileceğini bilmeyen, hobileri-merakları, küçük gündelik yaşam projeleri olmayan bir toplum için, büyük bir sorun alanı oluşturmaya başladı. Kapatılmış insanlar en fazla mutfak hobileriyle ilgileniyor ve televizyon seyrediyor, belki biraz daha küçük bir grup, dergi-gazete-kitap okuyor, film seyrediyor, spor yapıyor ve bilgisayarından dünyayı izliyor. Telefonlar, görüntülü görüşmeler, eskisinden de önemli…

Krizin ekonomiye vereceği zarar ile kente vereceği zarar, aynı değildir.”

Virüs ile ilgili diğer tartışma konuları, biraz politika ve yasal düzenlemeler, biraz ekonomi ve belki çok az da ekolojik konular… Ekonomik konular, genellikle makro-ekonomik düzeyde tartışılıyor: Kriz ekonominin hangi sektörlerini ne biçimlerde vuruyor, finans ve kredi politikaları nasıl düzenlenecek, istihdam/ işsizliğin artışı ilgili sorunlar ve çalışma biçimleriyle ilgili düzenlemeler… Eğer biraz daha derinleşmiş bir bakış açısı varsa, “krizin ekonomik etkilerinin sınıfsal sonuçları, kadınlar ve çocuklar ve emekli olduğu halde çalışmak zorunda olan yaşlılar vb.” bakımından tartışmalar yapılıyor.

Bu yazı ise, kentler, virüsün kentler üzerindeki yıkıcı etkileri, özgür ve çeşitlenmiş kentsel toplumsal yaşam biçimini, dolayısıyla kentlerin kimliğini ve kendine özgü kültürünü oluşturan ögeleri ve etkinlikleri nasıl çökertmekte olduğu üzerinde duracak. Ekonomik kriz, önce en zayıf halkalarını sarsmaya başlar ve asıl kaybedenler, genellikle sermayeleri/ ekonomik birikimleri ve pazar payları en az, en marjinal olan işletmelerdir. Kısacası, bunlar küçük işletmelerdir.

Krizin “ekonomiye” vereceği zarar ile “kente” vereceği zarar, aynı değildir.

Ekonominin krizden çıkması ve yeniden eski “normal” işleyişine kavuşması, büyük ölçüde, büyük sermaye yatırımlarının ve finans sisteminin korunmasıyla sağlanacaktır. Oysa kenti yaşatan ve her şeyden önemlisi kent kültürünü ve her kentin kendine özgü kimliğini oluşturan ve besleyen kültürel etkinliklerin hepsi, ya ekonomi dışı kategorilerde (müzeler, konser salonları ve bazı durumlarda sergi salonları, konferans ya da kültürel etkileşimler için kullanılan küçük salonlar ve kültürel etkinliklerin sponsorları/ desteklileri vb. ile yürütülen sanatsal yaşam vb.) oluşurlar, ya da doğrudan küçük hatta çok küçük üretim türünde faaliyet gösteren işyerlerinde oluşurlar.

Ekonomik olmayan ‘işletmecikler’

Bir kent için önemli olan ve kentin kimliğinin inşasına katkıda bulunan işyerlerini şöyle bir düşünelim: Sekiz-on masalı restoranlar, küçük pub’lar ve biracılar, kafeler ve pastaneler, dondurmacılar, tatlıcılar-şekerciler, köfteciler ve yöresel yemek yapılan yerler, kitapçı dükkanları, sahaflar, edebiyat ve sanat kitaplarının yayınevleri, edebiyat ve sanat dergileri ya da bilim dergileri yayınlayanlar, müzik ile ilgili aletleri ve ürünleri satanlar, küçük zanaat üretimleri yapanlar ve daha çok turistlere yönelik işleri yaratanlar ve eksantrik malları üretenler. Ayrıca butik pansiyonlar ve küçük oteller, hamamlar, gümüş işi yapanlar, koleksiyonerler için çalışanlar, matbaalar, terziler veya moda atölyeleri, berberler, çiçekçiler…

Biraz daha düşünürsek, resim galerileri ve küçük, deneysel ya da alternatif tiyatrolar ve kabareler, küçük müzik holler ve ya küçük grupların müzik yaptığı yerler, inşaat sanayii için üretim yapan mimarlar, heykeltıraşlar ve seramikçiler, amatör işi sinema yapanlar ve deneysel sinema salonları, her alandaki yenilikçiler ve yeni girişimleri hayal edenler (…) hepsi, kapitalist işletmecilik mantığının oldukça uzağında ve amatör, kendi işyerlerini ayakta tutmaya çalışan küçük işyerleri ya da işlerdir. Ama eğer “kendi yağlarıyla da kavrulamazlarsa” hiçbiri yaşayamaz. Birlikte çalışan bir-kaç kişiyi de yaşatamaz.

Küçük üreticilerin, kentin büyüklüğüne göre binlercesi, belki de çok daha fazlası, çok küçük bir parasal sermaye, buna karşılık daha çok sosyal ve kültürel sermaye birikimi ve yatırımlarıyla, ince ağlarla örülü-zarif ve kimlikli kentsel bir doku oluşturur. Ekonomileri, kapitalist iktisat teorisine göre, her zaman sallantıdadır, işlerini bıçak sırtında götürülen “ekonomik” işletmelerdir. Ama her kentin kültürünü ilmek ilmek dokuyanlar, kentin bu küçük zanaatkarları ve sanatçılarıdır.

Paris’i de düşünseniz, kafeleri ve restoranlarıyla, tiyatro ve müzeleriyle, Berlin’i, hatta New York’u düşünseniz, hepsi ya kabareleri, küçük restoranları, kahve-likör, şarap, bira satılan binlerce küçük kafe/ pub’u veya müzeleri, toplumun beğenisine sunulmuş eserleri sergileyen ve daha çok kent kamusunun yararı için çalışan salonları ve müzik üretimi yapan küçük kulüpler aklınıza gelir. Operayı ya da büyük bir tiyatroyu düşünseniz, onlar bile genellikle bıçak sırtında yaşarlar.

Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.”

Paris ya da Roma, Milano denilince, bir fabrikayı/ büyük ofisleri, ya da bankaları düşünmeyiz, yapıların özgün mimarisini, sokakları ve meydanları, ırmak kenarındaki peyzaj düzenlemelerini, kaldırımın üzerindeki küçük masaların uçuşan örtülerini ve sandalyeleri, şemsiyeleri hatırlarız. Kenti, kimliğini ve derinliğini üreterek var eden yerlerin hemen hemen hepsi, bu krize dayanamayacak güçsüzlükte ve “ekonomik” olmayan “işletmecik”lerdir.

Kentin kültürel yaşamının özgürce ve bütün çoğulluğu ve farklı renkleri ve dokunuşlarıyla oluşmasında güzel sanatlardan ve mimarlıktan, yeme-içme yerlerinden ve giyim tasarımcılarından ve satıcılarından, sinemacılardan-fotoğrafçılardan-grafiticilerden performans sanatçılarına kadar, her etkinlik, biriciktir ve üretildiği yer, kendine ait ayrıntılarla ve özelliklerle donanmış küçük bir doruk yaran bir birimdir. Bu küçük birimler genellikle, kendi sözlerini/ var olma biçimlerini, kent ortamındaki varlıklarını/ manifestasyonlarını önemsedikleri için vardır. Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.

Onların yokluğu ya da cılızlaşması ise, kentin de ve kent kültürünün de zayıflaması, konjonktürel olarak yok olmaya yüz tutmasıdır. Biliyoruz ki, onlarla birlikte kaybolmaya başlayan (en azından bu kuşağın) yaşadıkları kentin kültürüne yaptıkları/ yapmaya çalıştıkları katkılardır. Kentte en önce eriyecek olan en narin ve en sırça tabaka, parayı önemsemeksizin merak ettikleri işleri yapanlar, yapmayı çok istedikleri şeyleri üretenler, ya da ayakta kalmayı ancak bu ölçekte üreterek becerebilenler, hayallerindeki etkinlikleri/ performansları kentin sahnesine koyanlar, bu kentte başka türlü yaşamayı anlamsız bulacak olanların yarattığı katmanıdır.

Devletin, virüs salgını nedeniyle destek olarak sunacağı yardım programları, büyük işverenlere sunulacak olan yardımlar, eğer politik olarak kayırmacı bir biçimde işletilecekse (ki bunun tersini beklemek, Türkiye için çok zor) bu destek paketlerinin getirebileceği yarar, küçük işletmeler için ya hiç oluşmayacak ya da önemsiz ve güvensiz olacaktır. Kısaca virüs, öncelikle, kentin bu küçük üreticilerini yok etmek üzeredir.

Devrimci kopuş ve ‘büyük temizlik’ olasılığı

Gerçi şöyle de düşünülebilir: Bir tsunami, bir gün ansızın, bütün ögeleri siler-süpürür ve yok ederse, kent her zaman yenilerini yaratır ve yapar. Ve belki de kentin bu boyutlarıyla yeniyi oluşturabilmesi için, ara-sıra böyle büyük yok edicilere/ krizlere ihtiyacı vardır.

Büyük devrimci bir darbe ve kopuş, ardından gelen büyük “temizlik” ve oluşacak boşluğun vaat edebileceklerinin nihilist veya anarşist bir hayal de söz konusu olabilir elbet…

“Kent ve kentin geleceği, virüsün kent (belki burada, ‘eski kent’, hatta ‘post-modern kent’ demek de olası?) üzerindeki yıkıcı etkisinin derecesine göre belirecektir” diyebiliriz.

Ancak bunu umut etmek için, bu düşünceyle birlikte oluşmaya başlamış ve oldukça kıvam bulmuş başka kentsel-toplumsal ve politik gelişmelerin varlığına ya da olgunluk düzeyleri ve yeni yaratıcılıkların beklentisini destekleyecek derecede güçlü ipuçlarına da sahip olmamız gerekirdi.

Oysa virüs sadece, kentin kültürel varlığının ve kimliğinin milyonlarca küçük parçadan oluşan dokusuna zarar vermiyor; bir yandan da dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde, Çin’den başlayarak Hindistan’da, ABD’de ve AB ülkelerinde ve Avrupa’da (Macaristan yeni OHAL yasasını parlamentosundan geçirdi bile) Rusya’da ve Türkiye’de, daha otoriter ve despotik (en iyi olasılıkla Peronist) merkezi devlet yapılarını ve onun tahakkümünü de oluşturuyor. Artık, 1984’den bile daha zifiri ve demir kapaklı kentlerde yaşamaya başladık.

Virüs/ virüsün getirdiği, karantinalı/ ev hapisli ve “sosyal mesafeli”, itaatli yeni durum, kentlerdeki demokrasinin, demokratik yaşam tarzı için gerekli olan kurumların, kentteki özgürlük, protesto ve direnişi olanaklarının ve bütünüyle insan haklarının kullanılabilir olmasını da baskılıyor, askıya alıyor, indirgiyor ve olabildiği kadar ezmeye çalışıyor. Karşı çıkışın ve devletin popülist politikalarının herhangi birine muhalefetin artık eylemli olarak olanaksızlaşması ve bunun neredeyse toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilmişliği, sadece bu günlere özgü ve geçici olabilir.

Ama içinde olduğumuz durumun karakteristikleri neler?

Önce distopyanın kurucu ögelerinin nasıl gelişmekte olduğuna göz atalım:

  • Kentlerin ayrıntılanmış, çeşitlenmiş ve kendine özgü meraklar ve kimliklerle son derece renklenmiş, işlenmiş kültürel dokularının, “kendiliğinden” ayakta kalamayacak hale gelmesi ve çökmeye başlaması, en marjinalinden başlayarak, sıra-dışı harika yaşamlarının/ kültürel etkinliklerin ve örgütsel yapıların sönümlenmesi,
  • Okula bile gitmeyen çocuklarıyla evlerine kapanmış ve korkmuş kent toplumları,
  • Virüs ya da başka bir “büyük felaket ya da seferberlik” nedeniyle merkezi iktidarların OHAL yasaları ilan ederek bütün yetkileri ellerinde toplaması,

ve

  • Küresel ısınmayla, toprakların ve suların ve gökyüzünün kirlenmesi, kaynakların tüketilmesi ve milyonlarca hektar ormanlarının yanması veya sanayileşmiş ormancılık ve tarıma açılması vb. ile dokusunun giderek kopmaya doğru yöneldiği bir ekolojik krizin gelmekte olduğunu anlamaya başladığımız bir gezegen…

Kent için, geleceğe dair, umutlu olmayı sağlayacak ne kalıyor elimizde?

Ancak bütün bunlara rağmen, yine de umutlu olabiliriz elbet.

Eğer çökmekte olan, aynı zamanda, kapitalizmin “neo-liberal” aşaması ya da bütünüyle kendisiyse ve dünyanın bütün halkları, ekolojik krizi ciddiye almaya ve özgür olmaya istekliyse, belki virüsten sonra, daha küçük ve daha temiz üretimlerle ve gezegenle daha barışık ve uyumlu, dayanışmacı ve daha komünal toplumlarda yaşamak için arayış tohumlarını da yeşertiyordur?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler 2

Bundan birkaç yıl önce üniversitede verdiğim derslerden tatmin olmamaya başladım. Öğrencilerimin derslerime ilgisi iyiydi, hem onları hem de derslerimi çok seviyordum ama eksik olan bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Bunun huzursuzluğunu epey bir süre içimde taşıdım.

Yıllardır görüşmekte olduğumuz bir arkadaşımız anaokulu açmıştı. Onu ziyaretlerimizden birinde anaokulu öğrencilerine doğa eğitimi verme konusu gündeme geldi. Arkadaşımız bunun olup olamayacağını bana ve eski eşime sordu. ‘Düşünelim’ dedik. Kafama takıldı bu konu. İlk önce biraz yadırgamadım dersem yalan olur. Çok küçük yaştaki çocuklara neyi, nasıl anlatabilecektik? Biraz araştırdığımda genel olarak “orman okulları” olarak adlandırılabilecek uygulamanın Batı’da epey mesafe kat etmiş olduğunu gördüm. Türkiye’de de benzer girişimler filizlenmeye başlamıştı. Amerika merkezli Natural Start Alliance ağına katıldım. Yazışmaları, yayınları, deneyimleri takip ettim. Tartışmalara katıldım.

Bir süre sonra edindiğim bilgilere dayanarak ve Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un koşullarına uyabileceğini düşündüğüm ve adına Magna Natura (Muhteşem Doğa) dediğimiz çocuklar için doğa eğitimi sistemini geliştirdik. Arkadaşımızın anaokulunda bu sistemi denemeye başladık. İstanbul koşullarında çocukları doğal alanlara götürmek çok kolay olmuyordu ama biz bütün şartları zorlayarak, istisnai durumlar hariç derslerimizi açık ve doğal alanlarda yapmaya kararlıydık. Anaokulunun Ataşehir’de olmasının bir sonucu olarak derslerimizin büyük çoğunluğunu Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nde yapıyor ve soğuk ve yağışlı havalarda bile çocuklardan çok güzel tepkiler alıyorduk. Aşağıdaki fotoğraf bir kış günü yapılan Magna Natura eğitimlerinden birinde çekildi.

 Aslında çocuklara neredeyse hiçbir şey anlatmıyor, sadece onlara doğayı deneyimlemeleri için rehberlik yapıyorduk. Çocukların doğayla temas halinde olduklarında gözlerine yayılan ışığı ve yaşama sevincini görebiliyorduk. Ve ne kadar çabuk öğrenip davranışlarına yansıttıklarını. İşte o zaman üniversite derslerimdeki tatminsizliğimin nedenini anladım. Üniversitede öğrencilerime pek çok şey öğretiyordum. Çoğunu, dersi geçmek için öğreniyorlar ve belki de sonra unutuyorlardı. Daha da önemli sorun, davranış değişikliğini o yaş grubunda yaratmanın son derece güç olmasaydı. Bazı öğrenciler dışarıda kalmak kaydıyla çoğunluk hiç değişmeden yoluna devam ediyordu.

O gün bugündür koşullar elverdikçe Magna Natura derslerine devam ediyorum. Çocuklar bir kere bile beni yanıltmadılar. Çünkü onlar henüz kültürel öğrenme sürecinin yıkıcı etkilerini yaşayıp özlerinden uzaklaşmamışlardı. Çocukların özü doğanın ta kendisiydi aslında ve doğada olduklarında kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Kapalı mekanlarda, okullarda, evlerde ya da alışveriş merkezlerinde, en yüksek teknolojik olanaklara ve konfora sahip olsalar bile aynı mutluluğu hissetmiyorlar ve sürekli bir tatminsizlik duygusuyla didişmek zorunda kalıyorlardı.

Yerlilere ‘kaçanlar’…

Geçen yazımda sözünü ettiğim George Monbiot’un Yaban Yaşamı kitabının sayfaları arasında gezinirken Benjamin Franklin’in İngiliz botanikçi Peter Collinson’a yazdığı mektuptan bir pasaja denk geldim. Olduğu gibi aktarıyorum:

Kızılderili bir çocuk bizim aramızda büyüdüğünde, bizim dilimizi öğrendiğinde ve bizim geleneklerimize alıştığında, kalkıp akrabalarını görmeye gitse ve onlarla birlikte keyfine göre gezip dolaşsa, hiçbir şey onu geri dönmeye ikna edemez, bu sadece Kızılderili oldukları için değil, insan oldukları için doğaldır. Bu şundan açıkça anlaşılıyor: Herhangi cinsiyetten beyazlar genç yaşta Kızılderililer tarafından esir alındığında ve bir süre onların arasında yaşadığında, arkadaşların fidyeyle onları kurtarıp İngilizler arasında kalmaya razı etmek için hayal edilebilecek bütün hoşlukları yaptıklarında bile, kısa sürede bizim yaşam tarzımızdan ve bunu sürdürmek için gereken çabalardan ve acılardan tiksinmiş ve ilk fırsatta yeniden ormanlara kaçmış, bir daha da geri döndürülememişlerdir.”

 “Yerlilere kaçmak” sömürge yetkilileri tarafından Yeni Dünya’ya hükmetme çabalarına en büyük tehditlerden biri olarak görülüyordu. Yerlilere kaçanlar takip edilip, yakalananlar bazen idam cezasına çarptırılıyor olmalarına karşın Avrupalılar savaşta kendilerini esir alan yerlilerle yaşamaya devam ettiler. Peki, neden?

Cevabı 1785 yılında Hector de Crévecoeur, Kızılderililere esir düşüp onlarla yaşayanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak şu şekilde veriyor:

Alışkanlığın gücüyle sonunda bu yaban yaşam tarzına tamamen uyum sağlamışlar. Ben oradayken dostları onları kurtarmak için fidye olarak ciddi bir miktarda para gönderdi. Kızılderililer, eski efendileri, seçimi onlara bıraktılar… Onlar kalmayı tercih etti; bana söyledikleri sebep sizi çok şaşırtabilir: En kusursuz özgürlük, yaşama kolaylığı, genellikle bizi esir eden dertlerin ve içimizi kemiren endişelerin yokluğu… Binlerce Avrupalı Kızılderili olmuştu ve yerlilerden bir tanesinin bile kendi tercihiyle Avrupalı olduğunu gösteren bir örnek yoktur!”

Ne yazık ki günümüzde toplumsal açıdan yaban yaşamını uygulamalı olarak öğrenebileceğimiz topluluklar kalmadı ya da o kadar sınırlılar ki onlara ulaşma şansımız neredeyse yok gibi. Modern insan yaban yaşamının üzerinden buldozerle geçer gibi geçti ve bütün dünya insanlığını iç kemiren bir huzursuzluk ve sonu olmayan bir mutsuzluk duygusuyla baş başa bıraktı. Ancak yine de umutsuz ve çaresiz değiliz. Hala güzel bir gezegendeyiz; ormanlar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit bitki ve hayvan birlikte mutlu olmak için kollarını bize açmış bekliyor. İşimiz kolay değil ama ben nereden başlamak gerektiğini biliyorum: Çocuklardan, hiç kuşkusuz çocuklardan.

Nasıl mı?

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim. Beklerim…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki fotoğraf çok anlam

Birçok şeyin değişmesi gerektiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Artık eski normallerimiz birer birer ortadan kalkacak gibi görünüyor. Bunun yanında eski alışkanlıklarla yapılan salgın sonrası planların yazılı olduğu defterlerin de sayılı yaprakları kalmış gibi. Çoğumuz hala olan bitenin tam olarak ne olduğunu anlayamıyoruz. O kadar ciddi bir bilgi bombardımanı var ki gerçeğin ne olduğunu görebilmek adeta bir keşfe dönüşmek üzere. Aşırı bilgi aynı zamanda bilgiye erişememe ya da gerçeğin ne olduğunun anlaşılamamasına neden oluyor. Nasıl ki aşırı sulama bitkilerin ölmesine neden olabiliyorsa aşırı bilgi de gerçeğin ölmesine neden olmak üzere.  Gerçeğin farkına varmanın zor olduğu ortamda mevcut durumun anlaşılması da imkânsızlaşır. İşte salgın sonrası sanki her şey olağan seyrine tekrar dönecekmiş gibi planlar yapılmasının asıl nedeni de bu! Durumun anlamının kavranamamış olması.

Şu sıralar dolaşımda olan ve durumun ne olduğunu ve olmadığını anlatan iki fotoğraf var. Birincisi Santiago/Şili’den. Şili’deki protestolar esnasında birçok yerde görünen bu yazının anlamı ise aşağı yukarı “Normalimize geri dönmeyeceğiz çünkü eski normalimiz problemin ta kendisi” şeklinde.

Peki, nedir problemin kaynağı olan eski normalimiz? Yaşam tarzımız mı? Ekonomik sistemimiz mi? Siyasal sistemimiz mi? Yoksa hepsi birden mi?

Evet, hepsi birden. Hem de hepsinin birden birleşimi. Birbirini besleyen ve doğadan kopalı çok olmuş bir arızalar manzumesi. Adına ne dersek diyelim. Hepimizin pay sahibi olduğu ancak %1 olarak nitelendirilen servet sahiplerinin asıl pay sahibi olduğu arızalar bütünü. Henüz daha bununla hesaplaşmayı akıl edemiyoruz çünkü başta da söylediğimiz gibi, daha gerçeği henüz keşfedemedik. Bu gidişle keşfetmemiz için çok daha trajik bir zaman diliminden geçmemiz gerekecek gibi. İşte doğayla olan ilişkimizin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu yıkıcılığa neden olan normallerimizin tarihsel seyri, keşfetmemiz gereken gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Önemli olan şartlar olgunlaştığında bu gerçeği görecek bir ışığın çakması. Ancak bunun nasıl ve ne zaman olacağına dair bir öngörü, yapılamayacak kadar fazla değişkenin etkisi altında. Belki de bu salgın, durumun farkında olmayan ve olayın vahametini ekonomik göstergelere indirgeyerek gidereceğini zanneden erkin küresel olarak ciddi bir sarsılma yaşamasına neden olacak. İşte o zaman eski normallerimizin kötülüğünün de farkına varmaya başlayacağız.

Doğa cezalandırmaz, dönüştürür

Peki, bu farkındalık oluştuğunda iş işten geçmiş olmayacak mı? Olacak, olmalı da! Çünkü geçecek olan o iş de aslında eski normalin kendisi olacak. Belki o zaman zincirlerimizden kurtulabilir ve bir alternatife yönelmeye mecbur kalabiliriz.  Ancak bunun basit ve kolay olacağını beklememek de yararımıza. Bedel ödemeden hesap vermeden eski normallerimizden kurtulamayacağız. Bu da bir gerçek. Peki, bedel ödememiz gerekiyorsa bu durumu da hak etmiş olmuyor muyuz? Bana sorarsanız hak ettiğimiz şey tam olarak bu değil. Hak ettiğimiz şey daha başka. Doğaya dönüş. Bu olmadan gerçekleşen tüm yıkım eski normalin zaman içerisinde tekrar ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktır. Hak ettiğimiz şey, durumun farkına varmak. Farkına varmadan ödeyeceğimiz bedel olsa olsa cezalandırma olur ki bu da doğanın kitabında pek yazmayan bir olgu. Doğa cezalandırmaz, doğa dönüştürür.

Genetik evrimimizin yanında gerçekleşen davranışsal evrimimiz bu dönüştürücülüğün bir kanıtı. (Bu konuda Richard Dawkins’ten daha detaylı bir okuma için tıklayın)  Bu dönüşümü ya yaşayacağız ya da birbiri ardına gelecek olan felaketlerle acı çekmeye devam edeceğiz. Üstelik sorumlusu olduğumuz bu yıkımların yıktığı sadece biz de olmayacağız. O sebeple insanın kendisini virüs olarak niteleyip salgınları da insanın yarattığı tehlikenin ilacı olarak görmek hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Zarar verdiğimiz sadece biz olmuyoruz. İnsanın kendisine spesifik bir yok oluş ne yazık ki mevcut değil. Uzun vadede etkisi azalsa da, ortaya çıkan bu tarz pandemilerin sadece insanı terbiye edeceğini düşünmek yanılsamadır. Kısa vadede etrafındaki tüm çevrede de ciddi bir yıkıma neden olacağı aşikardır. Bakmayın siz sokağa çıkma yasaklarının birçok ekosistemi canlandırdığı iddialarının dolaşımda olmasına, çoğunluğu sadece bir viralden ibaret. Sokağa inen yaban domuzunun ya da yaban keçisinin derdi beslenmek. Yoksa kendine yeni habitatlar bulduğu için değil. Hatırlayın üçüncü havalimanı yapılırken boğazdan yüzerek kaçmaya çalışan yaban domuzlarını. İşte onlar insandan kaçıyorlardı. Şimdi de insanın olmadığı zamanda açlıktan ölmemek üzere yiyecek bulmak için çaresizce caddelerdeler. Hem de insandan başka hiçbir canlının ayak uyduramayacağı beton yığınları arasında. Sizin canlanma olarak gördüğünüz aslında bir can çekişme.

Nitekim İngiltere’de geçtiğimiz hafta dolaşıma giren bir fotoğraf, yazının başında belirttiğimiz ve gerçekliğin ne olmadığını anlatan şeye işaret ediyordu. Sahte bir twitter hesabı Yokoluş İsyancıları’na atfen bir ifadenin yer aldığı afişlerin olduğu bir görsel paylaşmıştı. Olayın inkâr ya da reddedilmiş olması yaklaşımın sakatlığından bir şey eksiltmiyor. Çünkü burada konu Yokoluş İsyancıları değil, konu bu fikri yaklaşım.

Zaten konunun iç yüzü şurada anlatılıyor. Yokoluş İsyanı hareketinin sahip olduğu potansiyele yönelik yapılan bu tahripkar girişim aslında yeni bir fikri içeriğin anlatımı değil. Çok eski zamanlardan beri var olan bu sakat görüş bir anlamda çözümü herkesi bir kod satırına dönüştürüp hastalık kontrolü yapmakta gören otoriterliğin ekofaşist bir yansımasını anlatıyor adeta. Konuyu da bu bağlamda değerlendirmek bizi sanki Yokoluş İsyanı’nın bir görüşünü tartışıyor olmak gibi yanlış bir alana girmekten de uzaklaştırıyor.

Çözüm sistem değişikliğinde

Olayı otoriterlik ekseninde tartışmazsak, bu provakatörlüğü yapanların amaçlarının altında yatan şey olan çevreciliğin ırkçılık ve faşizm ile fikirsel bir bağı olduğu izlenimine hizmet edecektir. O yüzden yok öyle yağma. Yağma şurada var: Çin gibi otoriter bir ülkenin demir yumruk ile bu salgını kontrol ediyor oluşunu bu işin çözümüymüş gibi sunmakta!  Sorunun kaynağı olan yönetim, üretim ve tüketim sistemini revize etmek ya da alaşağı etmek ile hiç ama hiç ilgilenmeyen bir yaklaşımı iyi örnek ya da güzel yaklaşım olarak sunmak ciddi başka problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabilir. Karşıtı olan sürü bağışıklığı anlamsızlığını nasıl zırvalık olarak niteliyorsak, insanların farklı renkler altında sınıflandırıp sosyal alanları içerisinde kontrol altında tutmak, uzun vadede norm haline gelme potansiyeli olan bir olağan üstü hal politikasına işaret etmektedir.

Çözümü henüz olmayan ve uzun süre de olacak gibi görünmeyen bir sürecin uzun vadede sosyal ve siyasal sistemi dört duvar arasına sıkıştıracağını görmemiz gerekiyor. İnsanların yaşamsal eski normallerini ortadan kaldırırken olması gereken yeni normaller yerine otoriter bir hukuksuzluklar normallerini uygulamaya sokmak uzun vadede çok daha büyük bir otoriterliği doğuracaktır. Çözüm ne otoriterlikte, ne de mevcut ekonomik sistemin yıkılmaması için uygulanan kapitalist kısıtlı kontrolde! Çözüm, sorunun kaynağı olan eski normallerin yerine yeni bir sistem ve yaşam tarzı arayışında. Ciddi bir sistem değişikliği yaşanmaz ise bir sonraki büyük felaket, bulunduğumuz çevrenin kısıtlı yaşanabilirliğini de ortadan kaldırma riskini taşıyor. Bu tehlikenin nedeni de iklim krizi ve beraberindeki kontrolü imkânsız olaylar zincirinde yatıyor. Tek çözümü de şu: İklimi değil sistemi değiştir. İnsanı değil yaşam tarzını mahkûm et.

Yazıyı Thomas Hobbes’un şu tespitiyle bitirelim:

Auctoritas non veritas facit legem.

Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil.

Kategori: Hafta Sonu