Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Birlikler, federasyonlar ve büyük olanı katılımcı ilmeklerle elde etmek

[email protected]

Küçük yerel toplum veya coğrafya/ kapsam parçaları için katılımın anlamı ile daha büyük, bölgesel/ havzasal, ülkesel, uluslararası veya evrensel ölçeklerdeki toplumlar ve kapsamla ilgili sorunlar (küresel kirlenmeler, ozon tabakasının durumu, iklim değişikliği vb.) bakımından katılımın olabilirliği ve anlamı üzerinde tartışmaya devam edeceğimizi belirtmiştik.

Küçük ölçeklerde (toplumsal büyüklük veya elleçlenen kapsam bakımından) doğrudan katılım olanağının etkin kullanımından başlayarak ölçek ya da kademe genişledikçe veya büyüdükçe daha temsili katılım türlerine doğru değişen yaklaşımların farklarına ve avantaj/ dezavantajlarına göz gezdirmiştik. Bazı durumlarda doğrudan ve temsili türleri bir araya getiren katılım sistemleri de olabilir ve böylece her iki türün avantajlarını kademelere göre en çoğa çıkartabilen katılım örüntüleri elde edilebilir.

Büyük ölçeklerdeki birlikte yaşama ve bu yaşamda katılımcı bir konumda olabilmek veya olamamak ya da ancak belirli bir düzeye kadar katılabilmek ve ötesinde ya yapısal olanaksızlıklar, örgütlenme tanımlarının olmaması ya da politik ideolojik değerlendirmeler dolayısıyla ortaya çıkmış olan/ çıkabilecek sorunlar üzerine çözümleme çabamızı sürdürülelim. Tartışmayı, kabaca ikiye ayırdığımız katılım yaklaşımlarının (doğrudan ve temsilciler eliyle) avantaj ve dezavantajlarıyla, sürdürelim.

Osmanlı’da milletler…

Aslında Roma İmparatorluğu’nda ve daha sonra Ortaçağ’dan çıkan bütün imparatorluklarda topluluklar (milletler) imparatorun en üst düzeydeki zor gücüne ve erkine bağlı olmakla birlikte kendi aralarında daha homojen (etni bakımından milletler veya din/ mezhep homojenlikleri ve diğer alt gruplaşmalar biçiminde) alt gruplar halinde ve kendi aralarında oldukça ilişkisiz bir yaşam biçimi olarak bir beraberlik örüntüsü kurulmuştu.

Yönetim ve yönetilen toplumlar içindeki katılım örüntülerine örnek olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “millet sistemi” (aynı Roma İmparatorluğu ya da Bizans’ta olduğu gibi) ele alınabilir. İmparatorluklarda (İngiltere ve Avusturya-Macaristan veya Rusya vb. imparatorlukları da aynı örüntü içinde düşünülebilir) toplumları küçük parçalara ayrılma, parçaların kendi içinde belirli kriterlere göre homojenleşmesi ve katılımın bu homojenleşmelerin niteliğine veya o toplumun gelişmesinin sağladığı olanaklara göre belirdiği söylenebilir. Bunu Osmanlıdaki Rum tebaa (ya da yurttaş) ya da Ermeni, Yahudi veya Balkanlardaki pek çok diğer topluluk/ millet (eyaletlerdeki homojen topluluklar) için görebiliriz.

Gettolaşma

Parça-bütün ilişkisi ve her parçanın içindeki (belki hiçbir zaman demokratik olduğunu söyleyemeyeceğimiz) katılım, belirli düzeylerde sağlanabiliyordu. Bunun örnekleri olarak diyelim kilise cemaatinin kendi yöneticilerini seçerken ya da bir mahallede yaşayan ailelerin avarız haneleri belirlenirken vb. gördüğümüz düzenekleri vardı. İmparatorluklarda özellikle Avrupa imparatorluklarının kentlerinde görülen “gettolaşmanın” nedenlerinden biri de getto tipi birimlerin o toplumsal grubun kendi bireylerinin katılabilmesine elverişli olmasıydı. Kentlerde homojen bir cemaat olarak getto, kendi içinde katılım sağlayabilen bir birim olarak da düşünülebilir. Ya da toplumun küçük parçaları olarak katılımı sağlayabilme arayışlarının sonuçlarından birinin de gettolaşma olduğu söylenebilir.

Varşova’da Yahudi gettosu.

Küçük gruplarda kararın oluşumunda söz söyleyebilme/ görüş belirtebilme vb. ile kararın oluşumuna belirli bir düzeye kadar yapılan katkı, bir üst sınıra kadar işlevsel olabiliyordu. Katılım, sadece homojen ve küçük grup içinde sağlanabiliyordu. Homojenleşmiş/ gettolaşmış yapıların sonucu toplumda/ kentte çok kaba ve çoğu kez zalim bir ayrımcılık ve küçük birimlerin ortak olabilecek sorunlarının çözümü için bir araya gelememesi (ya da birbirinden uzaklaşması ve birbirini ötekileştirmesi) gibi bir sonuca varıyordu.

Belki çok kendine özgü bir örnek olarak, büyük ölçeklerdeki ulusal birimlerin bir araya gelme/ katılma biçimi olarak, Birleşik Krallık üzerinde düşünülebilir. 18’inci yüzyıl başından itibaren, adada, Kelt Krallıklarıyla Germen kökenli krallık arasında federatif olmayan ama birleşik ve yerel düzeydeki katılım mekanizmalarını ortadan kaldırmayan, birleşik bir krallık oluşturuldu.

Genellikle etni bakımından veya din/ kültür/ dil vb. başka bir ölçüte göre heterojen imparatorluklarda, kendi küçük cemaat gruplarında doğrudan katılım sağlayan (belli bir düzeyde kararlara katılan), her biri ayrımcılığa ve sömürüye uğramış topluluklar, daha üst düzeydeki kararların oluşumuna ne doğrudan ne de temsilcileri aracılığıyla katılamıyordu, 18’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren temsili demokrasinin gelişmesi ve küçük homojenleşmiş topluluksal birimlerin bir araya gelebilme düşüncesi/ kuramı (ulusçu düşüncelerle), işleyiş biçimleri geliştirmeye başladı ve farklı biçimlerde katılım olanakları oluştu.

Sovyet insanları için hangi kıyafetlerin üretilmesi gerektiğine karar vermekten sorumlu komite, Moskova, SSCB, 1947. Fotoğraf: Robert Capa

Homojen birimlerden üst ölçeklere

İlk örneği Amerika Birleşik Devletleri’nde gördüğümüz (göreli) homojen küçük birimlerin daha üst birlikler elde etme ve daha geniş bir topluluk için ortak çıkarların gözetilmesi ya da üst ölçekteki sorunların çözülebilmesi için küçük birimleri bir araya getiren birlikler (federasyon ve konfederasyonlar) oluşturma yaklaşımı, katılım düşüncesinin de genişleyebilme ve daha üst ölçeklere doğru (temsilciler eliyle) götürülebilmesine olanak sağladı. 20’inci yüzyılda Sovyetler Birliği deneyimi küçük ve homojen birimlerdeki karar ölçeklerinden en üst ölçeklere kadar sistemleştirilmiş katılımcı bir örgütlenmeyi (ya da federatif bir devlet yapısını) teorik olarak ve ayrıntılarıyla tanımladı, ancak üst ölçeklerdeki katılımı hiçbir zaman gerçekten demokratik olarak sağlayabilecek bir uygulamaya dönüşmedi.

Birleşmiş Milletler örgütlenmesi bir anlamda ulusal birimlerin temsilcilerinin katılımı ile ulus üstü ölçekte, bölgesel/ küresel kararlar almak üzere tasarlanmış bir örgüt olmakla birlikte pratikte ulusların hiyerarşik olarak dizilmesi nedeniyle, demokratik katılımın sağlanabildiği bir örgüt sayılamaz. Rusya, Afrika, Arap Yarımadası, Okyanusya gibi coğrafyalarda ve eski İngiliz sömürgelerinde kendilerini Commonwealth of Nations (İngiliz Milletler Topluluğu) olarak adlandıran bölgesel anlamda katılım sağlamayı amaçlayan örgütlenme yapıları olmakla birlikte, demokratik bir katılımın üst ölçeğe taşınması örnekleri sayılmazlar. Bugünün dünyasındaki en ileri demokratik katılım örneği olarak, Avrupa Birliği’nin (AB) sağladığı ve katılım sistematiğinin büyük topluluklara ve büyük bölgesel coğrafyalara kadar taşınabildiğini görüyoruz.

Doğrudan yöntemlerden temsili olanlara

AB, en küçük homojen topluluklardan başlayıp üst kademelere doğru çeşitli temsil ortamları (meclisler ve meclis komisyonları vb.) tasarlayarak, küresel çaptaki sorunlara kadar taraf olabilmek ve öneri geliştirebilmek veya uygulayabilmek doğrultusundaki politikaları gerçekleştirebilmektedir. Buna karşılık bu kadar genişlemiş katılım örgütlenmesi için hantallaşma, pahalı bürokrasi, geç karar alma, göstermelik demokrasi, bölgesel homojenleşme (özellikle göçmen sorununda) vb. türü eleştiriler de söz konusudur.

“Katılım”, farklı biçimler kazanarak evrim gösteren bir kavram. Yukarıdaki kısa incelemeden çıkartabileceğimiz sonuçlardan biri, ölçek ve kapsamın genişlemesiyle giderek, “doğrudan” yöntemlerin yerlerini “temsili” olana bırakmakta olduğu. Ancak bunu sadece ölçek zorluğundan kaynaklanan bir durum olarak görmek yeterli olmayacaktır. Büyük ölçeklerde doğrudan katılımın sağlanması için en yaygın olarak halen kullanılan yöntem, çeşitli biçimleriyle referandumlardır.

Avustralya’da aynı cinsiyetten olanların evlenmeleri ile ilgili yapılan referandumun öncesinde Melbourne’da bir gösteri.  Fotoğraf: James Roos/AAP 

Karar ölçeği/ nüfus/ kapsam genişledikçe doğrudan demokrasinin ya da katılımın yine de sağlanması (genellikle referandum türü uygulamalar) ile dolaylı/ temsilciler aracılığıyla sağlanabilecek katılım yaklaşımlarının karşılaştırması ve ölçek/kapsam ve katılım/ demokrasi ilişkisinin bazı özellikleri üzerinde durmak yararlı olacaktır.

Toplum kesimleri genişledikçe hem yapılan tartışmanın hem de karar için sunulacak taslakların özellikleri de değişecektir. Doğrudan katılım karar taslağı çok kalın çizgiyle belirlenmiş ve sadece “evet” – “hayır” kategorilerine indirgenmiş bir genelleme biçiminde olmak zorundadır. Alınacak karar kabalaştıkça ve genelleştikçe toplumun karar verebilmesi kolaylaşmakta ancak bu karara dayanarak yapılacak uygulamaların iktidardaki (hatta bütün) politikacılar tarafından manipüle edilebilmesi, yeteri kadar saydamlaştırılamamış/ açıklanmamış yan anlamlarıyla birçok farklı çıkara hizmet edebilecek biçimde yorumlanması ve uygulanmasına yol açmaktadır.

Bu tür bir referandumun en güncel örneği, İngiltere’nin, sürpriz bir hızla doğan ve ölen UKIP Partisi, bu partinin politikacıları/ politika yapma tarzları vb. ile Brexit konusundaki halk oylaması, Brexit sonrası karmaşasıdır. Bu konular tartışmayı, katılım/ katılımcı-doğrudan demokrasi/ katılımcı kent (veya daha büyük ölçekli yönetimler vb.) ve popülizm sorununa getirmektedir. Bu tartışmayı bir sonraki yazıda ele almak üzere şimdilik burada bitirebiliriz.

 

Kategori: Hafta Sonu

DoğaKültür-SanatManşet

Güvercinada Kalesi UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı

Aydın’a bağlı önemli turizm merkezlerinden Kuşadası ilçesinin simgesi olan Güvercinada Kalesi, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne girmeye hak kazandı.

Karar, Kuşadası Belediyesi tarafından ‘Ceneviz Ticaret Yolu’nda Akdeniz’den Karadeniz’e Kadar Kale ve Surlu Yerleşimleri’ dosyası kapsamında yapılan başvurunun Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından UNESCO’ya sunulmasının ardından yapılan değerlendirme neticesinde alındı.

‘Tılsımlı adacık’

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel, restorasyon ve çevre düzenleme çalışmaları Kuşadası Belediyesi tarafından tamamlanarak ziyarete açılan Güvercinada Kalesi’nin önemine dikkat çekerek şunları söyledi:

Güvercinada, sahip olduğu konum itibariyle yüzyıllar boyunca bölge için çok önemli olmuştur. Ünlü seyyah Evliya Çelebi‘nin ‘kuşların uğramadan geçmediği tılsımlı adacık‘ olarak ifade ettiği Güvercinada’nın üzerinde bulunan ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde yenilenmiş olan kalenin tarihinin ise 13. yüzyılın sonlarında ya da 14. yüzyılın başlarında Kuşadası’na gelen Cenevizlere dayandığı bilinmektedir.

İlçemiz için simge niteliğinde bir önemi bulunan Güvercinada Kalesi’nin Dünya Mirası Listesi’nin ilk basamağı olan geçici listede yer alması Kuşadası’nın ulusal ve uluslararası alanda yapılacak tanıtımına çok önemli bir katkı sunacaktır. İlçemize hayırlı olmasını diliyorum.

Kategori: Doğa

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Padişah övmek: Yeni Türkiye’de iktidar nostaljisi

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla hazırlanmış bir Sultan Abdülaziz belgeseli var. İsmi “Zamanın Ötesinde Bir Şehit”. Belgeselde, Sultan Abdülaziz’in ne kadar kıymetli biri olduğu anlatılıyor.

Mâlum, Osmanlı’nın son dönemi ders kitaplarında uzun yıllar boyunca “çöküş dönemi” olarak adlandırıldı. O zamanın figürleri beceriksiz, akıl sağlığı yerinde olmayan ve/ya yoz kişiler olarak temsil edildi. Bir daha o günlere dönülmemesi, tabir yerindeyse musibetten ders çıkarılması amaçlandı.

Fakat günümüzde bir dönüşüm yaşanıyor. O dönem, bugünün politik iklimi doğrultusunda yeniden ele alınıyor. Dizilerle, belgesellerle, anma törenleri aracılığı ile bir tür iade-i itibardan bahsetmek mümkün. Osmanlı’nın son dönemindeki devlet adamlarının dirayeti, emperyalist güçler karşısında zorluklarla nasıl baş ettikleri öne çıkarılıyor. Dolayısıyla Türkiye’deki hegemonya mücadelesi sadece yaşam tarzları veya sermaye kavgası üzerinden değil, yeni bir tarih ve anlamlar ekseninde de sürdürülmüş oluyor.

Oysa biliyoruz ki iktidarın güdümünde taraftarlık ruhuyla yazılmış her tür tarihin hakikatle bağı, ister istemez zayıf kalır. Ayıklanarak anlatılanlar, daha ziyade diğer bazı olayları unutturmaya yarar. Yüceltilen figürlerin arızaları, zayıflıkları, zalimlikleri görmezden gelinir. Bu Abdülaziz için de böyle, Mustafa Kemal için de…

Yazının geri kalanında bahsi geçen belgeselden kısa bazı bölümler gösterip, bunları tartışacağım. Bu esnada Abdülaziz dönemine dair belgeselde hiç bahsedilmeyen hususları gündeme getirip, nelerin itinayla dışarda bırakıldığından bahsedeceğim. Niyetim, Osmanlı’nın son döneminin tümüyle hakir görülmesinin de, yersiz bir güzelleme malzemesine dönüşmesinin de idraki zayıflattığını söylemek.

Geçmişten Bugüne Mesaj Yollamak

Belgesel, çok bilindik bir hikâye kurgusu ile açılıyor: İmparatorluğun zayıflamasının sebebinin, “dışardaki siyasî oyunlar, içerde hain kirli maşalar” olduğu söyleniyor. Bu şekilde daha en baştan drama türünde bir yapım seyredeceğimizi anlamış oluyoruz. Ancak drama türünün iyi örneklerinde yaygın olarak kullanılan çokseslilik burada yok. Daha basit, öğretici bir dil benimsenmiş. Yani belgeselde dünyaya “kötülerin” gözünden bakmakla, empati kurmakla mükellef değiliz; kafamız karıştırılmamış.

Abdülaziz, henüz 31 yaşındayken abisi Abdülmecid’in yerine tahta geçer. Belgesele göre sultanın amacı, 1771’e kadar dünyanın en büyük imparatorluğu olan (kriterin ne olduğu belli değil: nüfus mu, zenginlik mi, nüfuz alanı mı?) Osmanlı’yı eski günlerine döndürmektir.

Batılı tarzda ıslahatların ülkeye zarar verdiğini fark eden Sultan Abdülaziz, “millî, yerli, dinî politikaların uygulanması” için çalışır. Dikkatli takipçilerin, güncel siyasete yapılan atfı kaçırmayacağını tahmin ediyorum. O dönem ne millî ne de yerli olmak gibi bir kaygı olabilir; ama ne gam!

Peki ne yapılmış bu uğurda? Avrupa’dan zırhlı gemiler ithal edilmiş, İngiliz-Fransız sermayedarlarının (Rothschild ailesi burada devreye giriyor) Osmanlı Bankası’nı kurmalarına izin verilmiş, Avrupa tarzı eğitim veren okullar açılmış, Avrupa seyahatleri düzenlenmiş. Görüleceği üzere hepsi de son derece millî ve yerli….

Sultan, Mısır’a da gitmiş. Orada Süveyş Kanalı’nı yapan şirketin insanları zorla çalıştırmasına ve sulak alanları tahrip etmesine karşı çıkmış; ama sonuç alamamış. Belgesele göre bütün bu gayretli ama nafile çabalar bile, Avrupa’nın telaşa kapılmasına yetmiş. Abdülaziz’in yoluna taş koymak için yollar düşünmeye başlamışlar.

Bu noktada, belgeselde bir türlü dile getirilemeyen bir hususu belirtmekte fayda var. Abdülaziz, devleti en kötü şartlarla borçlandıran ve bunu sık sık yapan padişahların başında geliyor. 1862’de, 1863’te, 1865’te (iki ayrı kalem), 1869’da, 1870’te, 1871’de, 1872’de, 1873’te (yine iki kere) ve son olarak 1874’te yurt dışından 200 milyon sterlini aşan borç almış (Birdal 2010, s. 28). Osmanlı’nın ilk borcunu Kırım Savaşı sırasında alıp (1854) Abdülaziz döneminin sonunda iflas ettiği düşünülecek olursa (1875-76), işin gerçek rengi ortaya çıkar.

Bu dönem alınan borçların bir kısmı hakikaten ibretlik. Örneğin 1870’te 31.7 milyon sterlinlik borç senedinin altına imza atılıyor ancak Osmanlı’nın eline yalnızca 10.2 milyon sterlin geçiyor. Sebep, borç verenlerin Osmanlı’ya güven duymaması. Piyasaya sürülen Osmanlı borç senetleri, değerinin ancak %32’si üzerinden satılabilmiş. Yani 100 lira borçlanıp cebe 32 lira konmuş, üstüne bir de %9,3’lük faiz ödeneceği sözü verilmiş. Bunun sebebi ahmaklık yahut hainlik değil. Dünyanın güç merkezinin değişmesi, finansın en büyük kontrol araçlarından birine dönüşmesi.

Abdülaziz döneminin sonunda borçlar, borçla kapatılıyor; faizler bile ödenemiyor. Bu süreçte çeşitli malî kalemler teminat olarak gösteriliyor: Ergani madenlerinin geliri; bazı vilayetlerin toprak gelirleri; ipek, yağ, zeytin, tütün gibi ürünlerin gümrük vergileri, Selanik’ten-Edirne’den gelen vergiler ve diğer bazı gelirler daha fazla borç almak rehin veriliyor. Sonunda da hepsinin kontrolü kaybediliyor.

Belgesel bu hususlarda suskun. Onun yerine Abdülaziz’le ilgili şu mesnetsiz iddiada bulunuluyor.

Borçların birikmesi ve sonunda iflas edilmesi ise “azgınlaşan” bürokratik yapının suçu olarak sunuluyor ve fırsattan istifade, tek adam rejimine satır aralarında selam veriliyor.

Abdülaziz’in bugün yine rağbet görmesini sağlayan bir diğer unsur, sanıyorum ki darbe ile indirilmiş ve sonra (intihar süsü verilerek) öldürülmüş olması. Bunun bir “İngiliz oyunu” olduğu konusunda uzmanlar mutabık. Bu iddia muhtemelen doğru; ama bilginin kullanılma amacı yine bugünkü algıyı belirli bir yönde şekillendirme amacı taşıyor. Aşağıdaki videoda dile getirilen bugünle dün arasındaki “ince” paralellikler gerçekten muazzam.

Fikrine danışılan uzmanlardan biri, sadakatini ispat etmek için günümüz siyasî erkinin dilinden düşürmediği kavramları Abdülaziz’e yakıştırıyor ve bu esnada galiba kendi ikbalini de sağlama almış oluyor.

Tarihin, günün politik iklimi ve anlam evreninden bağımsız olması oldukça zor; bunu biliyoruz. Ancak yine de böylesi bir taraftarlığın; “ders vermek” adına geçmişin bu derece çarpıtılmasının çok ciddi sorunları var. Bugün iktidar, kendine yeni bir tarih yazıyor; ancak bunu yine sâkil usûllerle, hakikatlere sadık kalmadan, iyiler-hainler gibi basit çerçeveli hikâye kalıplarının içinde gerçekleştiriyor.

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Asıl derdimi söyleyerek bitireyim: Dünyanın zengin ülkeleri gerçekten de borçla, faizle, işgâlle, hileyle dünyanın önemli bölümünün geleceğini çalmış. Bugün anti-emperyalist bir dil kurmak; bu esnada hiyerarşileri, kâr transferlerini, ulus-üstü kurumları, yoksunluğu, askerî üsleri, kolonyalizmin mirasını konuşmak hâlâ çok önemli. Ancak ne yazık ki dünyanın pek çok yerindeki popülist iktidarlar, dönüştürücü-radikal hakikatleri kendilerine güç devşirmek için kullanıyor. Tutarlı olma gereği dahi hissetmeden insanların kızgınlıklarını hamasî bir dille, mesnetsiz bir gururla, müsamereden bozma basit anlatı kalıplarıyla törpülüyor. İktidarın kendisi, araçları, yöntemleri sorgulanmıyor; “büyük adamların” kime ne bedel ödettiği anlatılmıyor; başka bir dünya asla hayal edilmiyor. Tek hayal edilen, iktidarı zapt eden grubun içinde olmak.

Son olarak, dinlemek isteyenler için Abdülaziz’in yaptığı beste.

Belgeselin tamamı

**Murat Birdal (2010). The Political Economy of Ottoman Public Debt: Insolvency and European Financial Control in the Late Nineteenth Century. Taurus Publishers.

 

(ozanoyunbozan.blogspot.com’dan alınmıştır)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

Avedis Cebeciyan’ın “Bir Ermeni Subayın Çanakkale ve Doğu Cephesi Günlüğü 1914-1918 “kitabı yeniden basıldı

Avedis Cebeciyan’ın “Bir Ermeni Subayın Çanakkale ve Doğu Cephesi Günlüğü 1914-1918 ” kitabı Aras Yayıncılık tarafından yeniden basıldı.

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda görev yapan Ermeni asker ve subaylar, son zamanların hararetli tartışma konularından biri. Antep doğumlu bir doktor olan Avedis Cebeciyan’ın, Çanakkale ve Doğu cephelerinde subay olarak yaşadıklarını günü gününe kaydettiği günlüğü, bu tartışmalara eşsiz bir katkı sunuyor. Çanakkale Savaşı’nın en şiddetli günlerinde cephede bir tabip subay olarak görev yapan ve gözlemlerini Ermeni harfleriyle Türkçe olarak ve sıcağı sıcağına kaleme alan Cebeciyan, kimi zaman büyük ölüm tehlikesi altında olmasına rağmen yüzlerce Osmanlı askerine şifa verdi. Yüzbaşı Cebeciyan, bir yandan da, 1915’te uygulamaya konan tehcir ve katliam politikaları çerçevesinde Antep’ten sürülen ailesinin akıbetini merak ediyor, onların hangi koşullar altında olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Zaman geçtikçe, cephe gerisindeki sevdiklerinden son derece kaygı verici haberler almaya başlayan genç subay, bu ağır ruh hali içinde, yine de görevlerini aksatmamaya, vatanına hizmet etmeye çalışıyordu. Çanakkale Savaşı’nın Osmanlı Devleti adına zaferle sonuçlanmasının ardından bu kez de Doğu cephesine tayin edilen Avedis Cebeciyan, burada da, hem savaşa, hem Anadolu’nun harap haline, hem de dönemin siyasi gelişmelerine dair önemli bilgileri kaydederek, 100 yıl önce yaşananların günümüze ulaşmasına aracılık ediyordu. Tarihe büyük anlatıların ötesinde, insani çerçeveden bakmak isteyenler için bire bir.

***

Kitaptan bir bölüm: …3 Eylül 1915, Akbaş Öğleden sonra tekrar üzerimize bombardıman açıldı. Müthiş manzaralar gördüm. Yer altı deliğine girdik, öğle sonu yük ile dolu gelmiş olan vaporu görmüş idiler ve onu vurmak istiyorlar idi. Nihayet 14’üncü mermiyi tam vaporun kıçına düşürdüler. Vapor, olduğumuz yerden 60 metro uzak idi. Merminin biri bize daha yakın düşünce, olduğumuz yer altı mahalın içi toz toprak ile doldu. Baktım fena, ordan kaçıp ateş hattından ırakça dik bir dağda kayaların oyukları içine sığınıp, açıkta, atılan mermileri seyre başladım. Müthiş şey amma hoş ve cazip-i dikkat. Her patladığından sonra üzerimize taş ve şarapnel parçası yağmuru yağıyor idi. Allah koruyor… Vapora isabetinde, mermiden sonra derhal ince bir duman çıkmaya başladı, gittikçe arttı, lakin gidip biraz su ile söndürmeye kimse cesaret etmedi. İşte, alev çıkmaya başladı, amma her üç-beş dakikada bir mermi geliyor. Vapor, un ve peksimet ile dolu, canımız gidiyor amma ne çare! Nihayet bombardıman dindi, lakin vapor müthiş surette yanmaya başladı. Olduğum dik dağda yerimden kalkıp askerlere bir bağırdım: “Haydeyin aslanlarım, vatana hizmet edecek gün bugündür, haydeyin yangına!”

Avedis Cebeciyan

1876’da Antep’te doğdu. İlköğrenimini Antep’teki bir Protestan okulunda gördü. Sonrasında Antep Getronagan Koleji’nde okudu ve buradan 1896’da mezun oldu. 1898’de tıp eğitimi almak için Suriye Protestan Koleji’ne gitti. Bir süre Urfa’da doktorluk yaptıktan sonra, başhekimliğini Lorrin Shepard’ın yaptığı Antep Amerikan Hastanesi’nde görev yaptı. 1908’de Adana Amanos Hasanbeyli köyünden Yevnige Kundakcıyan ile evlendi. Birinci Dünya Savaşı patlak verdikten sonra askere çağrıldı. Tabip subay olarak 1914 ile 1916 arasında Çanakkale cephesinde, daha sonra da 1918’e dek Doğu cephesinde görev yaptı. Kendisi Osmanlı ordusunda subay olduğu için, ailesi, oğlu Robert’in deyişiyle “yumuşatılmış bir tehcir”e uğradı. Cebeciyan’ların Halep’e gitmelerine ve savaş müddetince orada kalmalarına müsaade edildi. Ancak, ailenin diğer kolları o kadar şanslı olmadı; Hama ve Der Zor taraflarına sürüldüler ve pek çoğundan daha sonra haber alınamadı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından, aylar süren bir yolculuk sonunda Halep’e dönmeyi başaran Doktor Cebeciyan, akrabalık bağıyla bağlı olduğu, kendisi gibi Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunu Doktor Filip Hovnanyan’ın muayenehanesini ortak olarak kullanmaya başladı. Daha sonra, yine Hovnanyan’la birlikte, Cebeciyan-Hovnanyan Hastanesi’ni kurdu. 1952’deki ölümünden bir yıl öncesine kadar fiilen doktorluk yapmayı sürdürdü. Halep Ermeni Mezarlığı’na gömüldü.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Bir Avrupa Macerası] Şarkılarla devrim yapılır mı?- Mehtap Doğan

Bundan altı yıl önce, İstanbul’da başlayıp, ülke genelinde bir isyana dönüşen Gezi Direnişi, Türkiye tarihinde Kürtler, milliyetçiler, feministler, homofobikler, LGBTİ+’ler, plaza çalışanları, anarşistler gibi farklı kesimlerin aynı zeminde direnmesini mümkün kılan ilk eylemdi. İş makinelerinin parka girdiği bilgisinin sosyal medya üzerinden yayılmasıyla başlayan Gezi Parkı nöbetleri, aktivistlerin çadırlarının ateşe verilmesi, müzik aletlerinin yakılmasıyla başka bir boyut kazandı. Çevik kuvvet ekiplerinin, saat 05.00 sıralarında TOMA eşliğinde parka yaptığı şafak baskını ülke genelinde büyük tepki topladı. Müdahaleye kayıtsız kalmayan halk pencereye, balkona çıkarak tencere ve tavalarla ses çıkarmaya başladı.

Gezi Parkı Şarkısı – Sık Bakalım

İstanbul’un Kurtuluş, Şişhane gibi, Taksim’e yakın semtlerinde filizlenen ses çıkartma eylemi, bir süre sonra Bayburt dışındaki 80 ile yayıldı. Taksim’e gidemeyen ancak yaşananlara destek vermek isteyenlerin oluşturduğu bu devasa “perküsyon topluluğu” doğal olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisini çekti. Fas ziyareti öncesi, hava alanında basın toplantısı düzenleyen Erdoğan, kendisine yöneltilen bir soruya “Tencere tava bunların hepsi aynı hava” yanıtını verince Kardeş Türküler’e ilham oldu. Grup bu açıklama üzerine “Tencere Tava Havası” adlı bir şarkı besteledi.

15 Gün kesintisiz devam eden protestolarda müzik hiç eksik olmadı. O süreçte stüdyoya girip kayıt yapan da vardı, sağanak yağmura aldırmadan Taksim Anıtı önünde piyano çalan da… Kısa zamanda direnişle ilgili 200’e yakın şarkı bestelendi. Hüsnü Arkan’ın “Eğilin”, Nazan Öncel’in “Güya”, Duman’ın “Eyvallah”, Boğaziçi Caz Korosu’nun “Çapulcu Musun Vay Vay”, Hakan Vreskala’nın “Dağılın Lan” şarkısı gibi pek çok şarkı yoğun gaz dumanına, tazyikli suya aldırmadan hep bir ağızdan söylendi.

Direnişe yurt içinden ve dışından pek çok sanatçı destek verdi. 68 Kuşağının etkileyici isimlerinden Joan Baez, direnişçilere Türkçe seslenerek, “Bu yürekli ve barışçıl mücadeleyi sürdürenler, dünya sesinizi duydu” dedi. Müziğin yaşayan efsanesi, Gezi’de mücadele verenler için “Imagine” adlı parçayı seslendirdi.

Eylem pratiği olmayan insanları sokakla tanıştıran, yaklaşık dört milyon kişiye dayanışmanın güzelliğini tattıran, kadınların, LGBTİ’lerin ve seks işçilerinin sokakta tacize, şiddete, gaspa uğramadan özgürce dolaşmalarına, kamusal alanlarda eşit biçimde var olmalarına olanak sağlayan Gezi Direnişi, önemli kazanımlar sağlasa da devrimle sonuçlanmadı. Peki sizce el ele tutuşarak ya da aylarca hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek devrim yapılabilir mi? Kulağa çok ütopik gelse de, uzun yıllar işgal altında kalan Estonya halkı söyledikleri bağımsızlık şarkılarıyla bunu başarmış. Nasıl mı?

Tarihi de kent dokusu kadar ilgi çekici

Silindir şeklindeki kuleleri, Arnavut kaldırımlı taş yolları, surlarla çevrili eski kent merkezi, rengârenk binalarıyla masalsı bir güzelliğe sahip olan Estonya’nın tarihi de kent dokusu kadar ilgi çekici.

200 Yıl Rusya’nın baskısı altında yaşayan Estonya, Çarlık Rusyası’nın devrilmesinin ardından 24 Şubat 1918’de ilk kez özgürlüğünü ilan eder. Ancak, 1940 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 1941 yılında da Almanlar  tarafından tekrar işgal edilir. SSCB’nin zayıfladığı 80’li yılların sonunda bu Baltık ülkesinde, bağımsızlık ateşi yeniden yanmaya başlar. 1987 Yılında Tallinn’de yapılan bir müzik festivalinde halkın söylemeye başladığı vatansever şarkılarla birlikte başlayan isyan devrimle son bulur. Bu yüzden 24 Şubat “Milli Bağımsızlık Günü”, 20 Ağustos da “Estonya’da Bağımsızlığın Yeniden Tesisi Günü” olarak kutlanır.

Estonya

200 Yıllık esaret

1700’lü yıllarda kalabalık bir orduya, güçlü bir donanmaya ve demir madenlerine sahip olan İsveç, Otuz Yıl Savaşı sırasında Avrupa’nın içlerine dek girer, Alman birliklerini Fransa sınırına kadar süpürür ve büyük bir hızla topraklarını genişletir. İsveç’in bu şaşırtıcı gücü, müttefiki Fransa’yı bile ürkütür. İsveç tehdidini bertaraf etmek için harekete geçen, Rusya’nın ileri görüşlü çarı Deli Petro, 1700-1721 yılları arasında İsveç’e saldırır. Büyük Kuzey Savaşı adı verilen bu savaşta Danimarka, Norveç, Prusya ve Hanover Rusya’nın yanında, Osmanlı Devleti ise İsveç’in yanında yer alır. Ancak Rusya’nın ilk saldırısı felaketle sonuçlanır. 1709’da Petro, İsveç kralını Poltova Muharebesi’nde yener ve kral Osmanlı toprakları yakınındaki Bender Kalesi’ne sığınır. Vezîriâzam Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Petro’nun ordusunu 19 Temmuz 1711’de Prut Nehri kıyısında kuşatır. Prut Savaşı Rusların yenilgisi, İsveç ordusunun da büyük kayıplar vermesiyle son bulur.

1721 Yılında Nystad Antlaşması’nı imzalayan İsveç, Estonya dahil birçok Baltık toprağını Rusya’ya bırakmak zorunda kalır. Bu anlaşma sonrasında Rusya dünyanın en büyük devletlerinden biri haline gelir. Estonya halkının uzun yıllar sürecek olan esareti de böylece başlamış olur.

Estonya

Şarkılarla başlayan isyan

1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi sonrası Rus Kızıl Ordusu Estonya’dan geri çekilir ancak Alman birlikleri bu güzel deniz ülkesine doğru ilerlemeye başlar. 23 Şubat 1918’de bağımsızlığını ilan eden Estonya, kısa bir süre sonra Almanya tarafından işgal edilir. Bundan birkaç ay sonra Almanların ülkeyi boşaltmasını fırsat bilen Bolşevik birlikleri Estonya’ya doğru ilerlemeye başlar. Böylece, 14 yıl sürecek olan Bağımsızlık Savaşı başlar. 2 Şubat 1920’de imzalanan Tartu Barış Anlaşması’ndan itibaren Estonya bağımsızlığını yaklaşık yirmi yıl elinde tutar. Ta ki İkinci Dünya Savaşı’na kadar. Ülkeyi ele geçiren Alman orduları burada 22 toplama kampı kurar, Estonyalı Yahudileri, Çingeneleri ve Sovyet savaş mahkûmlarını toplu kıyımdan geçirir. Savaş sırasında 90 bin civarında Estonyalı hayatını kaybeder. Estonya 1944 yılında yeniden Sovyetler Birliği’ne dâhil olur.

Devrim ateşi şarkılarla tutuşur

1987 Yılında Estonya, Letonya ve Litvanya’da bağımsızlık talep eden bir halk hareketi başlar. 26-28 Ağustos 1988’de, Estonya Barış Komitesi tarafından, daha sonra Glasnost Rock adını alacak olan, “Rock of Summer” etkinliği düzenlenir. Üç günde, 190 bin kişinin katıldığı etkinlikte sanatçılar ve katılımcılar Sovyet döneminin yasakladığı ulusal şarkıları seslendirir. Bundan iki ay sonra da festival alanını dolduran 300 bin kişi, ulusal uyanışta büyük katkıları olan gazeteci Johann Voldemar Jannsen’in sözlerini yazdığı, “Mu Isamaa” şarkısını hep bir ağızdan söylemeye başlar.

Tallinn’den yükselen sesin bütün dünyaya yayılması uzun sürmez. Direnişe yönelik haberler yayıldıkça başka ülke halklarından da destek gelmeye başlar. Herhangi bir silah kullanmadan, aylarca bağımsızlık şarkıları söyleyerek barışçıl bir ayaklanma gerçekleştiren Estonya halkı, 1988’de mücadeleyi kazanır. Şarkı Devrimi (The Singing Revolution) ile bağımsızlığını tekrar ilan eden Estonya, 20 Ağustos’u “Estonya Ulusal Bayramı” olarak kabul eder. 1987-1991 yılları arasında Estonya, Letonya ve Litvanya’da gerçekleşen Şarkı Devrimi sırasında söylenen “Mu isamaa, mu õnn ja rõõm” (Vatanım, Mutluluğum ve Sevincim) isimli halk şarkısı ise ülkenin ulusal marşı olarak kabul edilir.

676 Kilometrelik Baltık (Özgürlük) Zinciri

676 Kilometrelik insan zinciri

23 Ağustos 1989’da ise Estonya, Letonya ve Litvanya’nın ortak kaderine dünyanın dikkatini çekmek amacıyla,  “Baltık Zinciri” ya da “Baltık Yolu” adıyla anılan barışçıl bir siyasi gösteri daha düzenlenir. Estonya’nın başkenti Tallinn’de, Letonya’nın başkenti Riga ve Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta toplanan yaklaşık iki milyon gösterici el ele tutuşarak, 676 kilometre uzunluğunda bir insan zinciri oluşturur. Baltık halkı bağımsızlıklarını geri alma arzularını bu barışçıl eylem sayesinde bütün dünyaya duyurur. Moskova hükümeti anlaşmak için çeşitli yollar denese de başarılı olamaz. Şubat 1990’da üç ülkede ilk özgür seçimler yapılır. Hepsinde de Sovyetler Birliği karşıtları açık ara kazanırlar. Baltık Yolu eyleminden 7 ay sonra Litvanya bağımsızlığını açıklar ve 11 Mart 1990 tarihinde Sovyetlerden ayrılarak bağımsızlığını ilan eden ilk Baltık ülkesi olur. Yaklaşık bir sene sonra da Estonya ve Letonya bağımsızlığa kavuşur.

Bu insan zincirinin ilk başladığı yer olan Lossi Plats Yolu, UNESCO tarafından dünya mirası ilan edilir. Bağımsızlık Yolu Toompea tepesinden başlayıp, girişinde “Özgürlük, her zaman özgürlük değildir” yazan Occupations Müzesi’nde son bulur.

Estonya Şarkı Devrimi

Festivaller ülkesi Estonya

1988 Yılında 300 bin kişinin tek ses olduğu alanda şimdi devasa bir konser sahası bulunuyor. Michael Jackson’dan Madonna’ya; Metallica’dan Elton John’a kadar dünyaca ünlü birçok sanatçının müzikseverlerle buluştuğu konser sahasında, 35 bin kişilik bir sahne bulunuyor.

133 Bin kayıtlı halk şarkısıyla dünyanın en büyük halk şarkısı koleksiyonuna sahip olan Estonya, 1981 yılından bu yana Folk Müzik Festivali, Uluslararası Rock Müzik Festivali, Estonya Şarkı ve Dans Kutlamaları, Tallinn Uluslararası Jazzkaar Festivali, Saaremaa Opera Günleri, Leigo Lake Music Festival, Punk Şarkı Festivali, Brigitta Müzik ve Tiyatro Festivali gibi pek çok festivale ev sahipliği yapıyor.

Estonya Festival Sahnesi
Estonya Şarkı Festivali

 Gökyüzü, toprak ve özgürlük

Estonya’yı sadece mimarisi, tarihi ya da festivalleri ilginç kılmıyor. Dünyanın en az nüfusa sahip ülkelerinden biri olan ve yüzde 50’si ormanlardan oluşan Estonya’nın bayrağındaki mavi gökyüzünü, siyah topraklarını, beyaz çalışkanlığı ve özgürlüğü sembolize ediyor.

Araştırmalara göre, Estonya ve Küba dünyanın en yüksek okuma yazma oranına sahip iki ülkesi. Skype, Hotmail, Kazaa gibi oluşumların anavatanı olan Estonya’da çocuklara birinci sınıftan itibaren bilgisayar programcılığı dersleri veriliyor. Ülkenin anayasasında “İnternet ücretsiz karşılanması gereken bir vatandaşlık hakkıdır” ibaresi yer alıyor. 40.81 mbit/s ortalama hızla dünyanın en yüksek internet hızına sahip olan ülkede, 12 yıldır seçmenler oylarını online olarak veriyor. Vatandaşlık yükümlülüklerinden sağlığa, eğitimden finansal konulara kadar tüm resmi ve özel sektör işlemlerinin online olarak yürütüldüğü Estonya’da, 2000 yılından bu yana hükümet ve parlamentoda kağıt kullanılmıyor.

Estonya eşcinsellerin yasal yollarla evlenebildiği nadir ülkelerden birisi. Aynı zamanda dini inancı en zayıf ülkeler arasında gösteriliyor. Zira ülkede herhangi bir dine inanan kişi sayısı toplam nüfusun sadece yüzde 14’ünü oluşturuyor. Ülke genelinde taciz, tecavüz, ensest ilişki, dolandırıcılık gibi suçların oranı ise yok denilecek kadar az.

.

.

Mehtap Doğan







Kategori: Hafta Sonu

KitapKültür-SanatManşet

Aras’tan yeni kitap: Modern Türkiye’de Ermeniler

Talin Suciyan’ın “Modern Türkiye’de Ermeniler” kitabı Ayşe Günaysu’nun çevirisiyle Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Kapak tasarımı: Aret Gıcır

Suciyan’a göre Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu ve Cumhuriyet’in kuruluşu yepyeni bir dönemi simgeliyordu, ancak bu geçiş süreci pek çok açıdan kopuşu değil, aksine sürekliliği beraberinde getirdi. İmparatorluğun miras bıraktığı “azınlık politikası”, Türkiye topraklarında hayatta kalan Ermenilerin devletle ve toplumla ilişkilerinde belirleyici unsur haline geldi. Büyük sarsıntıların ardından bir yandan yetimlerin bakımı ve Anadolu’daki Ermenilerin yaşam koşulları gibi meselelerle boğuşan Ermeni toplumu, öte yandan ana akım basının körüklediği Ermeni karşıtlığıyla mücadele etmeye çalışıyordu. Zaten kırılgan olan toplumsal yapı, hem devlet uygulamalarının hem de dünya siyasetindeki güç mücadelesinin etkilerini iliklerine kadar hissedecekti. Devlete bağlılığını sürekli olarak ispat etmek zorunda bırakılan Ermenilerin güvensizlik hissi,Varlık Vergisi ve Yirmi Kura Askerlik gibi uygulamalarla pekişecek, “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyaları bir sessizleştirme projesi işlevi görecekti.

Bu kitap, Ermeni Soykırımı ve 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler kitaplarının yazarı ünlü tarihçi Raymond Kevorkian’ın ifadesiyle “boş bırakılmış bir sayfa”yı dolduruyor. Cumhuriyet’in ilk on yıllarını merceğine alan ve inşa edilen toplumsal habitusu bileşenlerine ayıran Sucuyan, Ermenice kaynaklar üzerinden “bir Türkiye tarihi” sunuyor. Varlığı inkâr edilenin tanıklığına kulak vermek isteyenler için.

.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kitap

Kültür-SanatManşet

SALT Araştırma Fonları’nın 2019 ön başvuruları açıldı

SALT tarafından başlatıldığı 2013’ten bugüne 42 araştırma projesini destekleyen SALT Araştırma Fonları’nın 2019 ön başvuruları açıldı. Başvurular 11 Şubat tarihine kadar devam ediyor.

İmparatorluktan cumhuriyete Türkiye’nin iki yüzyıllık sosyal-ekonomik tarihi ve 1950’ler sonrası mimarlık, tasarım ve sanat üretimleri hakkında özgün belge edinimi ve araştırmayı teşvik eden SALT Araştırma Fonları’nın 2019 başvuruları başladı.2013’ten bu yana toplam 42 projeye destek sağlayan SALT Araştırma Fonları,yerel örnekleri çeşitli bilgi alanlarını harmanlayarak inceleyen, genel geçer kanıların yeni bulgularla sorgulanmasına olanak tanıyan çalışmalara verilir.Kurumun arşiv koleksiyonlarını yorumlayacak veya uzun soluklu araştırmalarına eklemlenecek yapıdaki içerikler değerlendirme aşamasında önceliklidir.

2019’da altı araştırmaprojesi 15.000 TL değerinde, toplam 90.000 TL’lik fonla desteklenecek. Fon başvuruları iki aşamalıdır ve SALT Araştırma’nın odaklandığı alanlar temel alarak hazırlanmalıdır. 11 Şubat Pazartesi saat 18.00’e kadar süren ön başvurular, konu ve dönem bakımından içeriğin uygunluğunu değerlendirmeye yöneliktir. Bu aşamayı geçen aday projeler için son başvuru tarihi 18 Mart Pazartesi; sonuçların duyuru tarihiyse 19 Nisan Cuma’dır. Seçilen projelerin çıktıları, Aralık ayında yapılacak bir sunum programında kamunun yorum ve katkılarına açılacaktır.

Seçici Kurul, Farah Aksoy(SALT), Doç. Dr. Alev Erkmen (Yıldız Teknik Üniversitesi), Dr. Bora Gürdaş (Hacettepe Üniversitesi), Prof. Dr. Alp Yücel Kaya (Ege Üniversitesi) ve Lorans Tanatar Baruh’tan (SALT) oluşmaktadır.

Sosyal ve ekonomik tarih araştırmaları Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılı ve/veya 20. yüzyıl Türkiye’sinin sosyal ve ekonomik tarihine ilişkin içerikler ile SALT Araştırma bünyesindeki belgelerin kullanımıyla hazırlanan projeleri kapsamaktadır.Mimarlık ve tasarım araştırmaları Türkiye’de 1950’ler sonrasında basılı kaynakların dışında kalan ya da mevcut kaynaklara özgün yaklaşımlar getiren çalışmalarla ilgilidir; tasarım nesnelerinden yapılı çevreye her türlü ölçek konu olarak seçilebilir. Sanat araştırmaları 1950’lerden itibaren bölgesel ve enternasyonal çerçeve ve ilişkiler içerisinde yerel sanat tarihi yazımlarına,basılı veya bilinir kaynakların ötesinde materyal incelemelerine açıktır.

.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuKültür-SanatManşet

Mustafa Başaran Dede (1930- 12 Ağustos 2011)

Ruhi Su’ nun hayatında çok önemli bir yeri olan Malatyalı Halk Ozanı Mustafa Başaran Dede 12 Ağustos 2011’de hakka yürümüştü.

Mustafa Başaran, Malatya’nın Hekimhan ilçesine bağlı eski adıyla “Mezire” şimdiki adıyla Ballıkayalar köyünde dünyaya gelmiş. Köyün yerleşim öyküsü 13. Yüzyıla kadar gidiyormuş. Köye ilk yerleşenler de” Türkler” adıyla anılıyormuş.14. yüzyılda köyün bazı derebeylerinin de iskân bölgesi olduğu rivayet ediliyor. Osmanlı’nın Lale Devri döneminde (1694) çıkarılan “İskân Yasası” ile köye İran’dan “Şah İbrahim Veli”, sonra 1820’li yıllarda da Keskin’den gelen diğer ailelerle yerleşimin tamamlandığı söyleniyor.

Mustafa Başaran, Anadolu’nun en önemli Alevi ocaklarından olan ve Ballıkayalar ’dan Anadolu’nun dört bir tarafına, Halep ve Şam’a kadar dağılan (Günümüzde de Suriye’de Türkçe konuşan ve cem yürüten talipler yaşıyor) Hacıbektaş’a bağlı “Şah İbrahim Veli” ocağının, bugün de varlığını sürdüren iki yüz elli yıllık zengin geleneğinin yaşandığı, Türkçenin özgün yapısının korunduğu Ballıkayalar köyünde 1930’da doğuyor. Çocukluk yıllarında bölgenin yazları sıcak, kışları da bir o kadar soğuk ikliminde; yeniliklere ve çağdaş gelişmelere açık Türkmen-Alevi geleneğin sazlı-sözlü muhabbeti ile besleniyor.

On beş yaşına geldiğinde bir yandan çiftçilik yaparken, usta malı deyişler söyleyen, bölgede İmam Dede ile birlikte aşıklık geleneğinin temsilcisi olarak bilinen babası Aşık Yusuf Başaran’dan saz çalmayı-söylemeyi öğreniyor. Babası ile birlikte ve sonrasında uzun yıllar cemlerde zakirlik yapıyor. Yaklaşık elli sene sadece kendi köyünde ve Hekimhan’da değil; Malatya’dan Denizli’ye kadar birçok yerde cem töreni yöneten Mustafa Başaran, aynı zamanda 12 perdeli bağlamayı da kendine özgü bir ustalıkla çalıyor ve birçok deyişi ve düvazimamları da seslendiriyor.

Başaran’ın Arguvan-Çamşıhı türküleri ve alevi deyişleri-düvazimamların yaygın olarak söylendiği ve hemen her evde sazın çalındığı bölgede aranan bir halk ozanı olmasını “…sahip olduğu ses rengi ve ses aralığına; yorumlarındaki sadeliğe” bağlayan Ruhi Su’nun deyimiyle Başaran” …müzik eğitimi alabilseydi, dünya çapında bir tenor, bir ses sanatçısı olabilirdi…”

Ruhi Su 1971’de ilk kez Ballıkayalar gider ve bir süre kalıp Mustafa Başaran’dan türküler derler. Sonraki yıllarda bir kez daha derlemeler için köye gelen Ruhi Su, Başaran’dan çok sayıda türkü derledi. En çok bilinenler “Sabahtan Şahıma Vardım”, “Yârim Derdini Ver Bana”, “Bulut Kat Kat Olmuş”, “Ya Hızır Semahı”, “Beni Ağlatırsan Yoluna Ağlat” …Ruhi Su “Semahlar” albümünde yer alan türkülerin önemli bir bölümünü Ballıkayalar ’da derlemiştir. Albümde Yusuf ve Mustafa Başaran kardeşlerden derlenen türküler de yer almaktadır. Ruhi Su bu uzunçaları “Antalya ili elmalı ilçesi Akçainiş köyü ile Aşık Yusuf ve Mustafa Başaran ve Ballıkaya erenlerine” adamıştır.” Pir Sultan Abdal” albümünde de bu derlemelerden yararlanmıştır. Kayıt altına alınmamış bazı türküleri de Ruhi Su Dostlar Korosu repertuarında seslendirmiştir.

Sıdıka Su hep söylerdi” Ruhi, Alevi deyişlerinin yayılması ve günümüze, kentlere, kentli küçük burjuva kesimlerine ulaşmasında çok önemli bir işlev üstlenmişti ve ne yazık ki Alevi dostlarımız dahi bunun pek farkında değiller…” derdi. Gerçekten de Ruhi Su, Ballıkayalar’ da yeşeren ve Alevi düşüncesini Anadolu’dan Suriye’ye kadar etkileyen “Şah İbrahim Veli” ocağının bu zengin geleneğinin en önemli temsilcileri Başaran ailesini bulmuş, derlemeler yapmış ve geleneğin zengin müzik kültürünü ölümsüzleştirmiştir.

Birçok araştırmacıya ve sanatçıya kaynaklık eden bu gelenek bugün de Mustafa Başaran’ın oğlu Hüseyin Başaran ile devam ediyor. Hüseyin Başaran zaman zaman babası ve dedesinden aldığı yapıtları da seslendiriyor.

Mustafa Başaran, sadece saz çalıp-söylemedi. 2002 yılı Mayıs’ında basılan “Alevi Ceminde 12 Hizmet” adlı yapıtında Alevi dinsel töreni “Cem” deki temel işlevleri ve görevleri konu almış, ayrıca nişan ve cenaze töreni geleneklerine de kısaca yer vermiş. Hüseyin Başaran bu kitaba yazdığı önsözde babasını şöyle anlatmış.

“Tarihsel ve kültürel bir dokuya sesiyle ve parmaklarıyla ilmik atan bir dede bir usta.

Gerek ibadetinde gerekse muhabbetinde bağlamayı baş tacı yapmış bir geleneğin temsilcisi.

Hem sanatçı hem de zanaatkar olan babası Yusuf Dede’nin dizleri dibinde ve gönül saflarında pişmiş bir dede. Her türlü bağnazlığı ellerinin tersiyle itmiş olan Hatayi, Pir Sultan, Dertli, Yunuz Emre, Nesimi gibi ozanların dizeleriyle dar anlatımların çerçevelerini kırmış bir ses ustası.

Giderek yozlaştırılmaya çalışılan değerlerimizi ayakta tutmaya çalışan temsilcilerden biri. Dün insan, bugün insan, yarın insan diyen alevi geleneğine zamanı ve gücü oranında hizmet vermiş bir gönül adamı.

Hal ehline hal sorulmaz

Aşkın deryasında onlar

Bir noktaya can verirler

İlmin deryasında onlar

Dert ehline dert sorulmaz

Derdin divanında onlar

Hekime merhem sunarlar

Lokmanın sırrında onlar

Sesine, parmaklarına, gönlüne merhaba diyorum Mustafa Dede. Hizmet ettiğin gerçeklerin demi kılavuzumuz olsun.”

Mustafa Başaran 1978 kışında İstanbul’a, çocuklarının yanına gelir. Ruhi Su ’nun Nişantaşı’ndaki evinin hemen yanındaki sokakta bir evde yaşamaya başlar. Daha sık görüşürler. Ruhi Su sık sık Başaran’ı ziyarete gider. Özellikle konser öncesi ve sonrası görüşürler. Dostlukları ve yoldaşlıkları daha da pekişir. Sohbetlerde sadece türküler konuşulmaz.

Mustafa Başaran Dede, Ruhi Su’ya bir semah figürünü gösteriyor.

1978 yılı Türkiye’ si yaşananların adım adım 12 Eylül’ü yaklaştırdığı; kardeşin, kardeşi vurduğu günlerden geçmektedir. Bir sohbette Mustafa Başaran yaşananlara ve insana dair bir söz söyler: “…Ağaç demiş ki baltaya, sen beni kesemezdin ama, ne yapayım ki sapın benden.” Ruhi Su bu halk deyişini sonradan yazdığı “Irmak” şiirine kılavuz yapmıştır. Şiir bu dizeyle başlar ve” … Bak şu ağacın bilincine sen/ Ölen ben, öldüren benden…” diye devam eder. Burada “Ağaç” halktır. Kökleriyle sımsıkı toprağı kavramış, gövdesi ve dallarıyla sonsuza uzanan bir ağaç… Bir deyim vardır: Halk söyletir… Ruhi Su da ne söylediyse, halktan alarak, halka söylemiştir. Ölümünün üzerinde bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen halkın talepleri nerede yükseliyorsa Ruhi Su’nun adının orada anılması da bundandır…

Mustafa Başaran Dede, Ruhi Su’nun cenazesinde, 20 Eylül 1985

Mustafa Başaran’ın ve Ruhi Su’nun hizmet ettiği gerçeklerin demi kılavuzumuz olsun…

 

Ercüment Gürçay

 

Kategori: Hafta Sonu