Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Enerji yoksulluğuna ekolojik ve sosyal çözüm: Kooperatifler

Son birkaç ayda Türkiye’de kamuoyunun önemli bir kısmı AKP’ye doğrudan bağlı basın tarafından bir hikâyeye inandırıldı: Fiyatlar dış kaynaklı müdahalelerle değeri yükselen döviz sebebiyle artıyordu. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dalgalı faize geçtiği gece sonrasında “dövizin üstündeki köpük” alınmıştı ve düşen döviz ile doğru orantılı olarak fiyatların da düşmesi gerekiyordu. Elbette böyle olmadı. Hatta bizzat devlet eliyle bunun tersi yapıldı. Devlet kontrol edebildiği her alana zam yaptı. Enerjinin insanlara maliyeti, enerjiye en çok ihtiyaç duyulan kış ayları öncesinde yükseltildi ve tam olarak AKP aradan çekildi. Artık kış ve faturalar ile vatandaşlar olarak bizler baş başa kalmış durumdayız. Mükemmel bir yönetme biçimi!

Bir faturalık ‘yalan siyaseti’

Bu hafta başında faturaların gelmeye başlamasıyla birlikte durum biraz daha netleşti. Çünkü elektriğe zam yaparken bile bunu bin bir yalana sararak yapan, ipini tuttuğu basına “yeni tarife düzenlemeleri” olarak servis ettiren hükümetin yarattığı toz bulutunun dağılması için bir faturalık süre gerekliydi. Onca yalan bu kısacık süre için söylendi yani. Şimdi o dönemdeyiz. Yalanların hükmü bitti ve yeni tarifenin nasıl bir maliyet getirdiği hane hane ortaya çıkıyor. Hayatı sürdürmek için gerekli neredeyse her şeyin bir fişi olduğu ve prize ihtiyaç duyduğu düşünülürse aslında çok temel bir ihtiyaç üzerinden soyuluyoruz. Bu soyguna dayanabilenler, çeşitli önlemlerle dayanıyorlar fakat bunun herkes için aynı şekilde sürmesini bekleyemeyiz elbette. Temel gereksinimler elinize geçen paranın belli bir oranından fazlasını kaplamaya başlıyorsa ortada bir sıkıntı var demektir. Türkiye’de de düzenli gelen faturaların gelire oranı tam da bu sıkıntıyı işaret ediyor. Sıkıntının adı enerji yoksunluğu.

yetkinport.com sitesinde 7 Ocak’ta yazdığı “Enerji Yoksulluğu Derinleşiyor” başlıklı yazısında Filiz Pehlivan bu kavramı şu şekilde tanımlıyor:

“Enerji yoksulluğu ne demek? Bu terim, halkın bir kesiminin, başta elektrik olmak üzere çağdaş enerji ürünlerine erişememesi, bu hizmetleri kullanım olanağına sahip olamaması, yani enerji kullanımından yoksun olması anlamına geliyor. Bir hanenin toplam enerji harcaması (elektrik+su+doğal gaz) aylık veya yıllık bütçesinin %25’ini aştığında bu hane “enerji yoksulu” olarak nitelendiriliyor. Elektrik için bakıldığında toplam bütçesinin %10’undan fazlasını elektrik gideri için ayıran hane halkları “elektrik yoksulu” olarak adlandırılıyor. Su yoksulluğu için bu sınır gelişmiş ülkeler için toplam bütçenin %3’ü, gelişmekte ve yoksul ülkeler için ise % 5 ila 6’sı üzerinde bir giderin su için ayrılması durumunda ortaya çıkıyor. Doğalgaz için bu sınır biraz daha yüksek, kullanılabilir gelirinin %10’undan fazlasını doğalgaz harcaması için ayıran bir hane doğalgaz yoksulu olarak adlandırılabiliyor.” 

Fatura ödeyemeyen milyonlar, icraya verilen binler…

Hepimiz kendi faturalarımızdan bir sonuca ulaşabiliriz. Fakat şunu unutmayalım. Pandemi sürecinde yerel yönetimlerin “askıda fatura” tarzı kampanyalarına rağmen 2019 ile 2021’in ilk 9 ayı arasındaki sürede doğalgaz faturasını ödeyemeyen toplam kişi sayısı 2 milyon 584 bin 366 olurken, 163 bin 288 kişiye icra takibi başlatıldı. Yani kendi deneyimlerimizin ötesinde çok büyük bir kitlesel yoksulluk söz konusu.

Peki, buradan nasıl çıkılabilir? Merkezi yönetimin aldığı tavır ortada. İktidar değişmeden politika değişiminin beklenmesi hiç gerçekçi değil. AKP sadece zam ve yoksulluk getiriyor. O zaman yerel yönetimlere dönmemiz şart. Çıkış enerji kooperatiflerinde. Ekonomik ve sosyal bir sıkıntıdan ekolojik olarak da ilerleyerek ancak böyle çıkabiliriz. Temiz enerji üreteceğiz. Yerel yönetimlerin maliyete destek olmasıyla ucuz enerji üreteceğiz. Hep birlikte üreteceğiz. Yani hem ekolojik, hem ekonomik hem de sosyal bir çözüm ortaya koymuş olacağız.

Enerjiye ulaşım temel insan hakkıdır

Yerel yönetimler çeşitli teşviklerle ve bölgesel planlamalarla temiz enerji üretimi ve tüketimi düzenlenmeli. Güneş tarlaları kurarak ya da bina çatısındaki panellerin önünü açarak kendi sınırları içinde yaşayan insanları elektrik dağıtım şirketlerinin ve merkezi hükümetin yağmasından korumalı. Enerjinin üretildiği yer ile tüketildiği yerin yakınlaşması ve aradan aracıların çıkartılması, bunun da sosyal bir yapı olan kooperatifler eliyle yapılması bizi başka bir adıma getirecektir. Bugün faturalar ve zamlar karşısında sıkıntılar yaşayan ve enerji yoksulluğuna itilen bizler, ancak birlikte üretmenin ve tüketmenin önümüze getireceği fırsatlar ile daha müreffeh bir yola çıkabiliriz.

Elektriğe ulaşım temel bir insan hakkı. Bunun temiz bir şekilde elde edilmesi yani fosil yakıtlardan ya da nükleerden elde edilmemesi de hem bir insan hakkı hem de insan hakkını çok aşan bir şekilde küremize olan borcumuz. Tabii ki yerel yönetimlerin iklim hedeflerini ve ekonomik politikalarını da unutmamak gerekir. Bu yüzden yerel yönetimlerin enerji kooperatifleri üzerine çalışması ve bir an önce devreye sokması şart. Yoksa bu kış hayatımızın bundan sonraki en rahat kışı; bu yaz da hayatımızın bundan sonraki en serin yazı olacak.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dayanışma ekonomisi

Son yıllarda dayanışma ekonomisi, sosyal ekonomi, sosyal ve dayanışma ekonomileri,  paylaşım ekonomileri, alternatif ekonomiler, hediye ekonomileri gibi birçok kavram ve yaklaşım çeşitli mecralarda karşımıza çıkıyor. Çoğu birbiriyle akraba olan bu kavramları yeşil gazete okurları açısından ilginç olabileceğini düşünüyorum. Bu yazıda dayanışma ekonomisi kavramının kökenleri,  neleri kapsadığı ve günümüzdeki uygulamalarını kısaca  ele alacağım.

Dayanışma ekonomisi ne demektir?

Öncelikle kavramı tanımlamakta fayda var. Dayanışma ekonomisi değer odaklı, alternatif bir ekonomidir. Hareketin teorisyenleri işe ekonomik alanın yeniden tanımlanmasıyla başlarlar. Dayanışma ekonomisi tabandan yükselen ve halk tarafından, halk için ve yaşadığımız gezegen için geliştirilmiş bir modeldir. Dayanışma ekonomisinin dayandığı değerlerin birçoğu kooperatif hareketine dayanır. Kooperatifçiliğin temel ilkeleri; kendine yetebilme, kendi sorumluluğunu alma, demokrasi, eşitlik, adalet ve dayanışma olarak sıralanabilir. Dayanışma ekonomisi kavramı sıraladığımız bu temel ilkeleri içermekle birlikte daha derin bir demokratik anlayışı içinde barındırır ve pasif demokrasinin ötesinde dahiliyetçi, kendisini yöneten-güdümlü olmayan, çok paydaşlı bir yapıyı tarif eder.

Ofissizler.

Yaygın neoklasik görüş ekonomiyi ele alırken kendi kazançlarını maksimize etmeye odaklı piyasa aktörlerinden (kişi ve firmalar) yola çıkar. Bu dar bakış açısının aksine dayanışma ekonomisi çoğulcu ve kültür bazlı bir anlayışla ekonomini çok daha karmaşık bir sosyal ilişkiler alanı olduğunu vurgular. Kişiler, topluluklar ve örgütler kar elde etmenin dışında farklı araçlar ve motivasyonlarla birçok ilişki kurarlar.

Nasıl ortaya çıktı?

Dayanışma ekonomisi fikri ve pratiği seksenli yılların ortalarında ortaya çıkmış ve doksanlı yılların ortalarından itibaren tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Dayanışma Ekonomisi’nin ortaya çıkmasında üç temel sosyal olgunun etken olduğunu söyleyebiliriz.  Bunlardan ilki; birçok ülkede artan borç yükünün ve IMF tarafından dayatılan yapısal reformlarının giderek artan bir toplumsal kesimi ekonomik olarak dışlanmasıyla ilintilidir. Dışlanan topluluklar temel ihtiyaçlarını karşılamak için yaratıcı, otonom çözümler aramaya başlayınca çözüm olarak üretim ve tüketim kooperatifleri, topluluk temelli dernekler, kolektif mutfaklar gibi inisiyatifler ortaya çıktı.

İkinci olarak, ekonomik olarak görece varsıl kesimler de zaman içinde piyasa ekonomisinin dayattığı ilişki ve yaşam biçiminden duydukları tatminsizlik sonucunda alternatif hizmetlere yöneldiler ve yeni geçim yolları aramaya başladılar. Bu iki kesim arasında ciddi kültürel ve sınıfsal farklar olmakla birlikte, temelde aynı değerleri paylaştıklarını söyleyebiliriz. Üçüncü bir eğilimse, yerel ve bölgesel hareketlerin neoliberal ve neokoloniyal güçlere karşı kurdukları global ağlarla ilintilidir. Bu ağlar vasıtasıyla iki taban hareketi bir araya gelerek geniş bir sosyoekonomik bağlamda ekonomik dayanışma için alternatif demokratik toplum temelli projeler geliştirdiler ve örgütler kurdular.

Kadıköy Kooperatifi.

Ekonomik başarının adalet ve sosyal eşitlikle dengelenmesi

Günümüzde insanların ve toplulukların ihtiyaçlarını temel alan değer ve prensipleri önceliklendiren dayanışma ekonomisi inisiyatifleri birçok insanın yaşamının bir parçası haline gelmiştir. Gönüllü katılım, öz yardım, kendine yeterli olma ruhuyla ortaya çıkan çeşitli girişim ve örgütler ekonomik başarıyla sosyal adalet ve hakkaniyeti dengelemeye çalışıyorlar.

Son on yılda dayanışma temelli kolektifler, kooperatifler, müşterekler, dernekler veya vakıflar krizden etkilenen AB ülkelerinde sayıca çoğalmıştır. Avrupa’daki inisiyatiflerin birçoğu neoliberal politikaları protesto eden kitlesel hareketlerle de ilişkilidir. Bu protestolar sırasında binlerce insan sokaklara dökülmüş, şehir meydanlarını işgal etmiş, halk forumları kurmuş, grevler ve sivil itaatsizlik eylemleri organize etmiştir.

Kooperatif hareketi kuşkusuz ki dayanışma ekonomileri içinde özel bir öneme sahiptir. 2018 yılı itibariyle AB ülkelerinde 250 binden fazla taban hareketine dayalı kooperatifin var olduğu ve bunlara 163 milyon AB vatandaşın (AB nüfusunun üçte biri) ortak olduğu tahmin edilmektedir. Kanada’da , nüfusun % 30 dan fazlası kooperatiflere üyedir.   Brezilya’da, kooperatifler buğdayın dörtte üçünü, sütün % 40ını üretmektedirler ve kooperatiflerin ihracatı 1.3 milyar doların üzerindedir.

Herkes için tek bir beden

Ekonomik ve sosyal girişimler ondan en çok etkilenenler tarafından tabandan yukarıya doğru, farklı ve yaratıcı biçimde oluşturulmuştur. Dayanışma ekonomisi yaklaşımını benimseyenlerin önceliği baskın bakış açısı tarafından çoğu zaman görünmez olan veya marjinal olarak nitelendirilen kesimler için iş birliği, adalet, eşitlik, kendi kaderini belirleme ve demokrasiye dayalı pratikleri saptamaktır. Bu bağlamda, dayanışma ekonomisi bir sektör değildir, birçok sektörden girişimleri içine alan çoklu bir yaklaşımdır.

Dayanışa ekonomisi niceliğe değil niteliğe odaklandığından maddeciliği ve tüketim kültürünü reddeder. Sürdürülebilir gelişmeyi göz ardı eden ve yıkıcı birçok eyleme yüksek değer atfeden GSYİH gibi ekonomik göstergeleri kullanmaktan kaçılır.

Dayanışma ekonomisi inisiyatifleri çok çeşitlidir ve herkes için tek bir beden yaklaşımına karşıdır Dayanışma ekonomisi yasal olarak kurulan işçi kooperatiflerinden, enformel hediye ağlarına kadar formel/enformel, pazar/pazar dışı ve sosyal/ekonomik oluşumlarını kapsar.  Pek çok alternatif ekonomik projenin aksine bu yaklaşım ekonominin nasıl yapılandırılacağına dair tek bir model önermez. Bunun yerine örgütlerin, toplulukların, sosyal hareketlerin  tanımlanması, güçlenmesi, ilişkilendirilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için demokratik ve özgürleştirici araçların yaratılması için dinamik bir araçlar önerir.

Ulus devletler, uluslararası örgütler

Demokratik yönetişim ve özerk yönetim gibi olumlu özellikleri ve rekabet üstünlükleri nedeniyle dayanışma ekonomileri girişimleri birçok ülkede teşvik edilmekte. Bu kapsamda hükümetler, sosyal paydaşlar ve sivil toplum arasında ortaklıklar kurulmakta. Bir anlamda günümüzde birçok devlet sosyal adalet sağlamak ve yoksullukla mücadele için dayanışma ekonomisini bir araç olarak kullanma eğilimindeler. Uluslararası örgütler ve hükümetler genellikle dayanışma ekonomisi yerine Sosyal ve Dayanışma Ekonomileri (SDE) terimini kullanmayı tercih ediyor.

Özellikle Latin Amerika’da birçok ülkede SDE alanında yasal ve politik düzenlemeler ve reformlar gerçekleştiriyorlar. Bolivya, Ekvador ve Peru kooperatiflerin ve diğer SDE organizasyonlarının sosyal dahiliyeti arttırma ve fakirliği azaltmadaki rolünü önemseyen ve devlet politikasının bir parçası haline getiren ülkelerin başında geliyor. Bazı devletler tarafından yoğun olarak desteklense de taban hareketine dayalı dayanışma ekonomisi inisiyatifleri devlet desteğine bağlılığın özerkliklerini zedeleyeceğini, eşitliğin yerine etkinliğe öncelik vereceğini, hiyerarşik ve demokratik olmayan yönetim kültürünü güçlendireceğini düşündüklerinden bu desteğe mesafeli yaklaşmaktalar.

Uluslararası örgütler de son on yılda dayanışma ekonomisini gündemlerine getirmekteler.  Sosyal ve Dayanışma Ekonomileri sürdürülebilir kalkınma için Birleşmiş Milletler (BM) 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündem’inin uygulanmasında önemli bir araç olarak görülmekte.  BM bu alandaki faaliyetlerini Sosyal Dayanışma Ekonomileri Kurumlar Arası Çalışma Grubu (UNTFSSE) aracılığıyla yürütüyor. Bu çalışma grubu kuruluş amacını ‘uluslararası düşünce ve politika çevrelerinde günümüzün ekonomik, sosyal ve çevre sorunlarına  önemli çözümler üreten SDE nin görünülürlüğünü arttırmak’ olarak ifade ediyor.

Benzer biçimde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) da Sosyal ve Dayanışma  Ekonomisi Akademisi (SSE Academy) aracılığıyla faaliyetler yürütüyor. ILO SSE akademisi tüm dünyadan  uygulamacıları, politika yapıcıları deneyimlerini ve iyi uygulamaları paylaşmak üzere  bir araya getirerek bölgelerarası eğitimler düzenlemekte. Kurum eğitimlerin amacını SDE kavramının daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve uygulamacılar arasında ağlar oluşturmak olarak açıklıyor. Bu amaçla gerçekleştirilen ilk eğitim  2010 yılında Turin’de (İtalya) düzenlenmiş. Daha sonra Montreal (Kanada), Agadir (Fas), Campinas (Brezilya), Johannesburg (Güney Afrika), Puebla (Meksika), San José (Kosta Rica), Seoul (Güney Kore) and Lüksemburg’da (Brüksel) bu eğitimlere ev sahipliği yapmış.

Mevcut sisteme alternatif

Müşterek mülkiyete, yatay doğrudan-demokratik karar alma sistemlerine ve az sayıda yönetim kademesine dayalı olan dayanışma ekonomisi girişimleri toplumsal cinsiyet, yaş, engellilik ve göçmenlik gibi alanlarda yüksek derecede sosyal dahiliyet içeriyor. Eşitliği, mütekabiliyeti, iş birliğini karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve sürdürülebilirliği önceliklendiren bu anlayış günümüzde mevcut ekonomik sistemdeki rekabet ve kar maksimizasyonu düşüncesinin panzehri olarak karşımıza çıkıyor ve geniş kitleler için umut vadediyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-4] YerDeniz Atölye

Kadıköy Yeldeğirmeni Mahallesi tarihi dokusu, mahalle kültürü ve kafeleriyle son yıllarda cazibe merkezi haline geldi. Semtin sokaklarında dolaşırken sanatçı atölyesinden ayakkabı tamircisine, esnaf lokantasından vejetaryen restorana, kıraathaneden sanat merkezine birbirinden farklı birçok mekanla karşılaşmanız mümkün. İki yıl kadar önce bunlara YerDeniz Kooperatifi’nin dükkânı da katıldı. Bu dükkân ‘Sınırlı Sorumlu YerDeniz Sosyal İşletme ve Hizmet Kooperatifi’nin ilk girişimi. İstanbul’un çeşitli semtlerinde gördüğümüz tüketim kooperatiflerinde yer alan gıda ürünlerini buradan temin etmeniz mümkün. Dükkânın arkasındaki minik bahçeleri mahallelinin ve sohbet için uğrayan dostların uğrak yeri.

Kooperatifin kurucuları sahip oldukları tüketim kooperatifi deneyimini hayatın başka alanlarına da aktarmak amacındalar. Yedi kurucu üye ile yola çıkan kooperatif, dostları ve gönüllü katılımcı üyelerle birlikte şimdi daha kalabalık bir kadroyla yoluna devam ediyor. Kurucular arasında mimar ve mühendisler ağırlıkta.

‘Ofis değil, kooperatif’

Kooperatif içinden bir ekip yaklaşık bir yıl kadar önce YerDeniz Atölye adı altında yeni bir girişim başlatmışlar ve son 6 ay içinde bu çalışma hızlanmış. YerDeniz Atölye bünyesinde altı mimar, iki mühendis, bir iç mimar bulunuyor. Grubun büyük çoğunluğu piyasada ücretli olarak çalışan kişilerden oluşuyor. Ekonomik krizin kendilerini dayanışma ve istihdam odaklı bir modeli oluşturmak üzerine daha fazla düşünmeye ittiğini belirtiyorlar. Kendi mesleklerini icra ederken yaşadıkları zorlukları aşarak farklı bir çalışma yaşamını deneyimlemek istiyorlar. Bunun için uzun zamandır aralarında tartıştıklarını belirtiyorlar. Son yıllarda artan genç işsizliği, esnek ve güvencesiz çalışma koşulları bu arayışta büyük rol oynamış. Sonuç olarak hem mesleklerine hem de çalışma koşullarına ilişkin ortak kaygılar onları buluşturmuş. Dayanışmacı bir ruhla ve “Ofis değil; Kooperatifiz” sloganıyla yola çıkmışlar.

Pandemi koşulları nedeniyle resmi kuruluş henüz gerçekleşmemiş olsa da ekip olarak ticari olmayan, dayanışma temelli birçok projeye imza atmışlar. Bu hazırlık dönemi onlara birlikte çalışma konusunda deneyim kazandırmış. Emeğin değersizleştirilmediği, insani çalışma koşullarının sağlandığı, tasarımın kolektif niteliğinin işin örgütlenmesinden bağımsız olmayacağı bir alanı nasıl oluşturabileceklerini planlamaya başlamışlar. Ünzile Batmanlar amaçlarını “Daha insani koşullarda ve kendi seçtiğimiz kendi ideolojimizle de bağlantı kurabildiğimiz çevreye duyarlı projeler yapmak. Ona göre, hak gaspının olmadığı alanlar, çalışma alanları oluşturmak ve bu alanda istihdam alanı sağlamak. Aslında hepimiz bu güdüyle çalışıyoruz. Şu an hepimiz gönüllü çalışıyoruz” diye özetliyor.

Aslı Çalıkoğlu da bu konularla ilgili olarak uzun süredir tartıştıklarını aktarıyor: “Bir senedir konuşuyoruz. Bir senedir yaptığımız gönüllü işlerle, dayanışma işleriyle, mesleki pratiğimizi de beraber genişletiyoruz…O pratik deneyimi mutlaka yaşamamız lazım.” Yaptıkları projelerin içinde kırsalda planladıkları bir gübrelik binası, eko-köy, kafe gibi konsept proje çalışmalarının yanı sıra bir arkadaşlarının konut-iç mimari ve dekorasyon uygulaması da yer alıyor. Geliştirdikleri bu projelerin görsellerine sosyal medya hesapları üzerinden ulaşmak mümkün.

YerDeniz Atölye olarak henüz ticari faaliyetlerine başlamadıkları için aralarında maaşlı çalışan kimse yok. Kuzguncuk’ta tadilatı süren mekanları tamamlandıktan ve resmi olarak kuruluş gerçekleştikten sonra ticari olarak faaliyetlerine başlayacaklar. Çalıkoğlu atölye faaliyete geçtiğinde ilk önce işsiz arkadaşlarına öncelik vermeyi hedeflediklerini söylüyor: “Yani istihdama ihtiyacı olan, en çok ihtiyacı olandan başlıyoruz. Oradan öyle gidiyoruz. Şu anda Yerdeniz’deki pratik de öyle. Yerdeniz Atölye’nin de pratiği öyle olacak.”

‘Öz istihdam modeli mümkün’

Kooperatif ilkelerine dayanarak bir öz istihdam modelinin mümkün olduğunu gösterme arzusundalar. Güncel ekonomik ve siyasi iklimde bu umuda herkesin ihtiyacı olduğunu düşünüyorlar.

Çalıkoğlu bu konudaki hassasiyetlerini şöyle vurguluyor: “Bu pratiğin başarılı olması çok önemli… Başarı dediğimiz nedir? Başarının kriteri işte yarışmalardan ödüller alalım en popüler mimari grup tasarım grubu biz olalım vs değil. Bizim için başarı şu: parçası olmaktan etik olarak imtina etmeyeceğimiz projelerde, etik süreçler ve adil bir paylaşımla mesleki alanımızda istihdam yaratmak ve bu şekilde, mesleki pratiğimizi icra etmek. Bizim için başarılı olmanın tanımı budur.”

Temel ilkeleri adil iş bölümü ve demokratik bir işleyişe sahip istihdam olanağı yaratabilmek. Bunun için hem karar alma mekanizmalarında hem de gelirin bölüşümünde tamamen eşitlikçi bir paylaşımı benimsiyorlar. Kararlar uzun tartışmalar sonucunda alınıyor ve herkese eşit söz hakkı veriliyor. Batmanlar zaman zaman bu konuda zorluklarla karşılaştıklarını da belirtiyor: “Hatta bazen o kadar eşitliği abartıyoruz ki bir türlü karar alamıyoruz.”

Aslı Çalıkoğlu, kazancın paylaşımında da aynı ilkeyi benimsediklerini ekliyor: “Mesela birisi bir tanıdığı vasıtasıyla bir proje getirdi…o kişi o projeyi getirdiği için komisyon alamaz. Bu söz konusu bile olamaz. Mesela bir arkadaşımız render yaptı, işin daha şaşalı bir bölümü ama bir arkadaşımız oturdu kapı pencere çizdi. İki iş arasında değer farkı olamaz…biz taahhüdüne varana kadar boya badanasına varana kadar böyle bir hizmet vermeyi hedefliyoruz.  İkisi arasında böyle bir kademe farkı olamaz. Biz çünkü mavi yaka/beyaz yaka ayrımına karşı olduğumuz gibi mesleki pratikte kendi aramızda da öyle bir hiyerarşik yapıya karşıyız.”

Benzer biçimde örneğin 40 yaşındaki bir proje koordinatörüyle 25 yaşındaki bir kişinin de her anlamda eşit olarak katıldığı bir yapı oluşturmayı hedefliyorlar ve sadece bu prensipleri içine sindirebilen kişilere kapılarının açık olduğunu belirtiyorlar. Ücretle ilgili kriterlerinin de DİSK’in belirlediği insanca yaşama için gerekli olan kriterler olduğunu ekliyorlar: ‘Adam saat’ değil ‘emek/saat’ üzerinden…

‘Hiyerarşik yapıda öğrenme kolay değil’

Ünzile Batmanlar, mimarlıkta rekabetin çok yoğun olduğunu ve hiyerarşik yapı içinde öğrenmenin kolay olmadığını vurguluyor: “Soru soramazsınız, öğrenemezsiniz birbirinizden…Bunun önüne geçmek için biz birbirimizden öğreniyoruz. Beraber yapıyoruz.”

Çalışma hayatındaki gibi birbirlerini rakip olarak görmediklerini ‘bu gemiyi yüzdüreceklerse birlikte yüzdüreceklerini’ düşünüyor Batmanlar: “Kooperatifi ayakta tutmaya çalışırken birbirine rakip olmak kadar mantıksız ve şuursuzca bir şeyi tahayyül edemiyorum. Bana çok garip geliyor o yaklaşımlar.”

Eren Onur ise günümüzde dünya ölçeğinde de mimarlık camiasının proje süreçlerini tartacağı/tartıştığı noktanın kolektivizme kaydığını, usta çırak ilişkisinin artık geçerliliğini yitirdiğini belirtiyor: “Mesele kolektif tasarımdır…Örneğin İspanya’da geliştirilmiş bir tasarımın 3 boyutlu görselleri Çin’de, uygulama veya imalat çizimleri Türkiye’de hazırlanabiliyor, çünkü buralarda emek daha ucuz. Yani sermaye üretim süreçlerini parçalıyor ve birçok gruba ayırıyor. Oysa ki tasarım ve üretim süreçleri bir bütün ve biri olmadan diğeri hayat bulamaz.”

Mimari işlerin kolektif olarak yapıldığını ama bunun maddi ve manevi getirisinin bir tasarımcıya atfedildiğini  belirtiyorlar: “Bütün iş Zaha Hadid’den çıkıyor ya da Foster + Partners’den, ama orada yüzlerce binlerce isimsiz mimar/tasarımcı çalışıyor.”

Kapitalizm zaten mimarlık projelerini birbirinden ayrı noktalarda çalışan birçok mimarın yaptığı kolektif bir iş haline getirmişken kendi girişimlerinin bu sistem içinde iş yapma biçimi açısından aykırı olmadığını düşünüyorlar. Ancak onların farkı, bir arada üretip tasarım sürecini kolektifleştirirken bunun yaratacağı ekonomiyi de dayanışmacı bir temelde örgütlemek. Bu anlamda bir alternatif yaratma iddiasıyla yola çıkmışlar. Bu süreçte yeni deneyimlere, ilişki biçimlerine ve iş yapma pratiklerine açık olduklarını belirtiyorlar.

YerDeniz Kooperatifi’nin tüm paydaşlarını kendilerinin destekçileri olarak kabul ediyorlar. Onlardan hem destek aldıklarını hem de onlara bütün süreçlerini açtıklarını söylüyorlar. Aynı çatı altında merkezileşmeden var olma çabası içindeler. Başka kooperatif çalışmalarını da desteklediklerini ve bu amaçla deneyimlerini ve bilgilerini her yerde paylaşmaya, anlatmaya çalıştıklarını belirtiyorlar. Atölye, YerDeniz Kooperatifinin gıda dışındaki ilk girişimi ancak sırada birçok başka alanla ilgili çalışmaları da bulunuyor. 

*

Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına destek olan Merve Alçık’a sonsuz teşekkürler.

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTarım-Gıda

MECİ Halkın Bakkalı: Fındıklı’da kadınların el emeği aracısız olarak halkla buluşacak

Haber: Gençağa Karafazlı

Rize iline bağlı Fındıklı Belediyesi tarafından “Zehirsiz bahçelerden zehirsiz ürünleri halka ulaştıracağız” sloganıyla hayata geçirilen kadınların el emeğiyle hazırlanan ürünleri aracısız olarak tüketiciye ulaştıracak MECİ Halkın Bakkalı bugün açılıyor.

Kooperatif bünyesinde açılacak olan MECİ Halkın Bakkalı ile ilçe sakinlerinin ürünleri yalnızca Fındıklı ve yöresine değil ülkenin dört bir yanına ulaştırılacak ve aracı olmadan farklı kentlerden getirilen yerli ürünler satışa sunulacak.

‘Zehirsiz ürünler halkla buluşacak’

Toplumcu belediyecilik anlayışıyla üretimin ve üreticinin önemini sürekli olarak vurguladıklarını belirten Fındıklı Belediye Başkanı Ercüment Şahin Çervatoğlu, MECİ halkın bakkalı projesiyle ilgili şunları söyledi:

Bu kapsamda MECİ Tarımsal Kalkınma Kooperatifini örgütledik ve Kadın Meclisimizle yola çıktık. Bu kapsamda Zehirsiz Bahçe ve Tarlalardan Zehirsiz doğal ürünlerimizin ilçe ve bölge halkımız ile buluşturmak amacıyla ülke genelinde 38 üretici kooperatifinin ürettiği ürünleri İlçemizde getirdik. Ülkemizin dört bir yanında, doğal ve zehirsiz bahçelerde üretilen kooperatif ürünleri olan organik gıdaları güvenli ve ucuza halkımızla buluşturacağız.”

‘Kooperatifçiliği yeniden canlandıracağız’

Çervatoğlu açıklamasında “Aracısız, bizden bize, üreticiden tüketiciye anlayışıyla Cumhuriyetimizin kuruluşundaki kooperatifçiliği tekrar canlandırarak önemsediğimizi ve bununla ilgili çalışmalar gerçekleştireceğimizi söylemiştik. Belediyemiz ve ilçemiz kadınların öncülüğünde Meci Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’ni kurduk. Kooperatifimizin ürettiği ıhlamurları İzmir’de depremzedelerle buluşturduk. Çankaya Belediyesi’nin kivi alımıyla Ankara’daki yoksullarla buluşmasını sağladık” dedi.

‘Hem halkı hem yerel üretimi destekleyecek’

Ardahan Hanak’tan Fındıklı’ya bir tarım köprüsü gerçekleştirmek için görüşmeler gerçekleştirdiklerini aktaran Çervatoğlu, “Şimdi de 1 Mart’ta Meci Halkın Bakkalı’nı açıyoruz. Ülkemizin dört bir yanındaki üretici kooperatiflerinin ürünleri halkımızla buluşacak. İlçemizde de köylülerimizin ürettiği doğal ürünlerin satışı gerçekleşecek” dedi.

Bu projeyle hem üretici köylülerin destekleneceğini hem de halkın aracısız, güvenilir ve ucuza doğal gıdalarla buluşmasının sağlanacağını belirten Çervatoğlu, “Bu ürünlerin internet ortamında satışını da gerçekleştirerek ilçe dışında yaşayan halkımıza da hizmet sunmayı hedeflemekteyiz” açıklamasını yaptı.

MECİ Halkın Bakkalı

MECİ Halkın Bakkalı

‘MECİ Emek Evi 8 Mart’ta açılacak’

İlerleyen zamanlarda çalışmaların genişletilerek Halkın Marketi kurulması planlanıyor. Ayrıca el sanatları ürünlerinin satılacağı Meci Emek Evi de 8 Mart tarihinde açılacak.

Fındıklı Belediye Başkanı “Tarımın her alanında halkımızın desteklenmesi için çalışacak kadınlarımızın el emeklerine değer katmaya çalışacağız” ifadelerini kullandı.

‘Kurtuluşumuz tarımda’

“Kurtuluşumuzun tarımda olduğunu düşünüyoruz” diyen Çervatoğlu, bu kapsamda yaptıkları ve yapacakları projelerle ilgili ise şu bilgileri paylaştı:

Geçen yıl Dünya Çiftçiler Günü’nde 100 bin doğal geleneksel tohumundan üretilen sebze fidesi dağıtmıştık. Bu yıl da Fındıklının kurtuluşu olan 11 Mart’ta 1 milyon geleneksel doğal tohumlarımızı da halkımıza ücretsiz dağıtacağız. Halkımıza söz verdiğimiz gibi şeffaf katılımcı ve demokrat bir anlayışla ilçemizin gelişimi için MECİ anlayışıyla çalışacağız, çalışacağız ve daha mutlu yarınlarımızı yaratacağız.”

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-2] Bisikoop Bisikletliler Hizmet ve Dayanışma Kooperatifi

İzmir’de bisikleti yaşamlarının bir parçası haline getirmiş bir grup gönüllü 30 Ağustos 2018 ‘de Bisikoop’u kurdular. Başlangıçta 38 kişi tarafından kurulan kooperatifin halen 40 ortağı bulunuyor. Ortaklar bisiklet konusunda katkı koymak isteyen, düşünsel üretkenliğe sahip bisiklet önderlerinden oluşuyor. Kurum kültürlerini oturtana kadar yeni üye kabul etmeyi düşünmüyorlar.

Kooperatif yönetim kurulu başkanı Ahmet Çelikörs, Bisikoop’un  Türkiye’nin ilk ve tek bisiklet kooperatifi olduğunu, ayrıca  hizmet ve dayanışma kooperatifi türündeki 3. örnek olduğunu vurguluyor. Temel amaçlarını “bisikletlilerin ortak çıkarlarını korumak ve katkıda bulunmak” olarak belirlemişler. Bu amaç doğrultusunda kamu kuruluşlarının ya da özel sektörün çalışma alanı dışında kalan ve bisikletlilerin ihtiyaç duyacağı hizmet ve ürünleri geliştirme ve gerçekleştirmeye yönelik çalışmalar yapıyorlar. Resmi merkezleri Karşıyaka Belediyesi bünyesindeki Ahmet Priştina Kültür Merkezinde. Yürüttükleri diğer projeler kapsamında da yine Karşıyaka Belediyesi bünyesinde olan Suat Taşer Açıkhava Tiyatrosunda bir ofisleri bulunuyor.

Geniş gönüllü ağı

Bisikoop’da mali müşavir dışında ücreti çalışan kimse bulunmuyor. Ortaklar kooperatife gönüllü olarak katkıda bulunuyorlar. Ortakların dışında çok geniş bir gönüllü ağına sahipler. Faaliyetlerini bu gönüllü ağı yoluyla gerçekleştiriyorlar. Kuruluşlarının üzerinden çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen esnek ve işbirlikçi yapıları sayesinde birçok proje gerçekleştirmişler. Bisikletli ulaşım konusunda çok önemli bir boşluğun olduğunu ve bu boşluğun kamunun ve özel sektörün dışında bir sivil toplum örgütünce doldurulabileceğini; bisikletin yaygınlaştırılması için bisiklet almak isteyenlere kolaylık sağlanması gerektiğini düşünüyorlar. Bu amaçla daha ekonomik koşullarda bisikletçilerin bisikletlerini değerlendirebilmesi ve satın alabilmesi için bir ikinci el bisiklet pazarı oluşturmakla işe başlamışlar.  Karşıyaka Belediyesinin Bostanlı Pazar Yeri’ni tahsis etmesiyle bu proje hayata geçmiş ve çok ilgi görmüş. Pandemi nedeniyle pazar faaliyeti sonlanmış olsa da ikinci el pazarını en kısa sürede tekrar başlatmayı planlıyorlar.  

Bisiklet festivali

Pazar dışında birçok projeyi daha hayata geçirmişler. Örneğin bir bisiklet festivali düzenlemişler. Bu festivali geleneksel hale getirmek amacındalar. Bu festivalde anaokulu çağındaki çocuklara yönelik faaliyetler, bisiklet yarışları, ikinci el bisiklet pazarı gibi etkinliklerin yanı sıra halkın bisikletle tanışabileceği ve dokunabileceği bir sergi alanını da oluşturmuşlar. Pandemi nedeniyle tekrarlanamayan bu etkinliği de koşullar elverdiğinde tekrarlamayı amaçlıyorlar.

Mart ayında pandemi gerçekleşince 65 yaş üzerindeki İzmirli’lere hizmet vermek üzere yaklaşık 48 gönüllü bisikletli ile BisiDestek adı altında bir çalışma başlatmışlar. Bu çalışmaları BM UNDP ve GEFSGP birimi tarafından Dünya’da örnek gösterilen ilk üç proje arasına girmiş. 30 Ekim tarihinde İzmir’de yıkıma sebep olan deprem sonrasında BisiDestek programı kapsamında 110 kişilik bir ekiple hızla, araçların çalışmadığı bir bölgede devreye girerek AFAD ile birlikte bölgede görev yapan ender sivil toplum kuruluşlarından biri olmuşlar. 

Platformlar

Bisikoopa bağlı birçok başka grup da çeşitli faaliyetler düzenliyorlar. Ahmet Çelikörs Karşıyaka Bisiklet Platformu’nda yaklaşık 4000 kişiyi kapsayan bir oluşumun kurucusu olduğunu belirtiyor. Yine İzmir’de Bisikletli Ulaşımı Geliştirme Platformu adı altında 13.000-14000 takipçisi olan bir üst kuruluşları var. Çarşamba Akşamı Bisikletçileri (ÇAB) diğer bir platformları. Bölgelerdeki bisiklet gruplarıyla çok geniş bir kitleye ulaşabiliyorlar.  Bu ağların hepsi birbirleriyle ilişki içindeler. Daha kurumsal bir yapı oluşturduklarında bu kitlelerden de ortak kabul etmeyi düşünüyorlar.

BisiKoop bir yandan bisikletlilerin çıkarlarını koruyarak bisikletli yaşamın geliştirilmesi için kamunun eksik kaldığı noktalarda STK gibi çalışırken, öte yandan bir şirket gibi davranarak önemli boşlukları doldurmak için çaba gösteriyor. Ahmet Çelikörs kooperatifin aslında bir şirket türü olduğunu söylüyor ve dernekler gibi sivil toplum örgütlerinin bu esnekliğe sahip olmadığını, örneğin derneklerin yatırım yapması ve ekonomik bir faaliyet göstermelerinin çok özel koşullara bağlı olduğunu vurguluyor. Yasal bir statü olarak kooperatifi seçmelerinin en önemli sebebini, ticari faaliyet yürütmeyi mümkün kılması olarak belirtiyorlar. Kooperatifin çok ortaklı ve eşit paylaşımlı olması nedeniyle şirket kurmak yerine kooperatif yapısını tercih etmişler.

Bisiklet kiralama

Bisikoop bisiklet kiralama hizmetini de özel bir girişim olarak hayata geçirmiş. Hafif ve keyifli sürüş yapılabilen yaklaşık 100’e yakın bisikletle Karşıyaka Belediyesinin alt yapısını sağladığı Bostanlı Açık Hava Tiyatrosu’nda bulunan ofisten kiralama hizmeti veriyorlar.  Bu iş için Boğaziçi Üniversitesi’nde kurulmuş Bizero isimli yazılım ortaklığının iş birliğiyle telefon aplikasyonu hazırlanmış. Bu girişim aracılığıyla kooperatif ortaklarının gelir elde edebileceği bir sistem kurarken, öte yandan bisiklete binmek isteyenlere kolay, hesaplı ve ulaşılabilir bir alternatif sunmayı hedeflemişler.  Bisikletleri yine İzmir’de kurulu olan bir bisiklet firmasından uygun fiyata temin etmişler. Projelerini uzun vadede İzmir’in tüm semtlerine yayılmış bağımsız istasyonları olan bir alt yapı kurarak geliştirmeyi planlıyorlar.

Uluslararası ortaklıklar

Bisikoop uluslararası kuruluşlarla ortak projelerde yer almış. Birleşmiş Milletler iş birliğiyle iklim değişikliğini önleme amacıyla Cities on Bike projesini gerçekleştirmişler. İzmir Belediyesi EuroVelo 8 Akdeniz Rotası’nın Türkiye’deki ilk temsilcisi olarak yaklaşık 500 km bir rota ile Avrupa Bisiklet Ağı’na dahil olmuş. Projenin hedefi İzmir’den başlayıp Kıbrıs’a kadar uzanan bir rota oluşturmak olarak belirlenmiş. Ahmet Çelikörs Avrupa’da bunun gibi 15 rotanın ve yaklaşık 60.000 kilometrelik bir ağın bisikletlilerin kullanımında olduğunu belirtiyor. Bu ağın, genişletilerek 100.000 kilometreye ulaşması hedefleniyor. Yakın gelecekte Türkiye ve eski Doğu Bloku ülkelerinin de bu rotanın bir parçası haline geleceğini belirtiyorlar.

Bisikoop kurumsal yapı olduğu için kamu ile rahatça ilişki kuruyor ve bisikletli ulaşımı ya da bisikletli yaşamı geliştirmek için katkı sağlıyor. Bisikletli ulaşımın birinci işlevinin iklim değişikliğini önlemek olduğunu söyleyen Ahmet Çelikörs, otomobille ulaşımın dünyadaki karbondioksit (CO2) salımının %40 dan fazlasına sebep olduğunu belirtiyor. Karbon salımının %60’ı kentsel alanlarda kent içi ulaşımda gerçekleşiyor. Araç kullanımı küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini birinci derecede tetikleyen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca araçlı ulaşım için yapılan yollar ve otoparklar ısı yutağı olan toprağı kapatıyor, yeşil alanları, ağacı azaltıyor. Bunun sonucunda kentin içi ile 5 km dışı arasındaki ısı farkı neredeyse 7-8 derecelere ulaşıyor. Bu nedenle kent merkezlerinin hızla otomobil merkezli ulaşımı terk etmesi gerekiyor.

Dünya ortalamasına bakıldığında otomobille ulaşımın yüzde altmışı şehir içinde gerçekleşiyor ve bunun % 25 ila 30’u da 5 kilometrelik mesafelerde.  Oysa bu mesafe rahatlıkla bisikletle kat edebilir ve hatta giderek yaygınlaşan elektrikli bisikletler bu mesafeyi daha da artırarak rahatlıkla 10 km üzerine de çıkılabilir. Böylece birçok kişi işine giderken ya da normal ulaşımında bisikleti kullanma olanağına kavuşabilir. Almanya’da birçok kentte daha önce otopark olan yerler, yeşil alan haline çevrilmeye başlanmış. Dünyada genelinde bu değişiklikle ilgili bir program oluşturulmuş. Türkiye’de de büyük şehirlerde artık iklim değişikliğine karşı bir hareket planı çerçevesinde ilgili birimler oluşturulmaya başlanmalı.

Tüm dünyada bisiklet yolu, paylaşılabilir bisiklet sistemleri ve elektrikli/ paylaşımlı araçlar iklimle mücadelenin birinci elemanı olarak bu programlarda yer alırken Bisikoop gibi girişimler de projeler geliştirerek, uluslararası örgütlerle, belediyeler ve diğer kamu kurumlarıyla çalışarak iklim değişikliğinin önlenmesi için etkin bir rol oynuyor. 

*

 Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına destek olan Merve Alçık’a sonsuz teşekkürler.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Küçük güzeldir’, hala kaldıysa…

Mahallemizdeki bakkallar, kentimizdeki bağımsız kitapçılar, tuhafiyeler, ayakkabıcılar, terziler, elektronik eşya tamircileri hızla yok olurken AVM’ler yükselmekte ve kentlerin her yerini bir nizam marketler doldurmakta. Şimdilerde ise pandeminin de etkisiyle sanal alışveriş piyasayı domine etmekte. Bu son duruma Covid-19 dan dolayı sağlık endişesinin ve fiyatların uygunluğunun yol açtığı söylenebilir belki, ancak ben işin sosyal boyutunun bizi nereye getirdiği üzerinde durmaktan yanayım.

Hem kendi esenliğimiz hem de onların esenliği için bir sosyal sınıf olarak küçük esnafla empâti kurmayı çok önemsiyorum. Hemen mazeretler sıralayabilirsiniz: Büyük işletmelerde fiyatlar uygun, zamanım yok, kampanyaları var, kolay oluyor v.s. Ekonomisi elvermediği için en ucuzu aramak zorunda kalan insanları ayrı tutarsak diğer mazeretlerin pek geçerliliği yok. Çünkü sosyal yaşamınız temas ettiğiniz insanlar, mekânlar ve olaylar üzerinden gelişir ve zenginleşir.

AVM sosyalleşmesi

Örneğin kentinizin esnafını bir kenara bırakıp her satıcıyı bir arada bulabilme ve arabanızı park etme kolaylığı sağladığı için AVM’ye gittiğinizde sosyal yaşamın da AVM’leşmesine katkıda bulunursunuz. Neden mi? O mekânda sizin için sadece satıcı vardır. Hal hatır sorup çay kahve içemezsiniz. Okuldan gelecek çocuğunuz için evinizin anahtarını bırakacak bir ilişki geliştirmeniz imkânsızdır. AVM kitapçısından sorduğunuz bir yazar veya çevirmen hakkında bilgi almanız çok zordur. Onlarca içeriksiz popüler kitap almazsanız ayıp olur gibi gözünüze sokulur.

Büyük çiftliklerin bol pestisitli milimetrik yetiştirilmiş gıda ürünleri askeri nizam dizilidir reyonlarda. Ürünlerinde zehir ve kimyasal gübre kullanmayan idealist küçük üreticinin ürünlerini görmeniz hayaldir o reyonlarda. O üreticilerin çocuğunu okula gönderip gönderemediğinden, iklim krizinden nasıl etkilendiğinden haberiniz bile olmaz. Bir şov dünyasıdır AVM. Orada size hizmet eden genç işçilerin neler yaşadığını öğrenmeniz de ulaşamayacağınız bir şeydir. Çünkü sizinle satış performansı dışında iletişim geliştirmesi yasaktır ya da zorunludur buna aldığı primlerle maaşını düzeltebildiği için.

Sanal satış tekellerine gelecek olursak durum daha da vahimdir. Bu tekeller üreticiye verdiği acımasız düşük fiyatlar ve çalıştırdığı işçilerin aşırı sömürüsü sonucu çok ucuza ürün satarlar. Bunun en başarılı örneği, çalıştırdığı işçileri sendikalaşmaması için istihbarat örgütüne takip ettiren, daha çok çalışabilmeleri için tuvalete gitmemeleri önlemi geliştiren, sakatlandıkları zaman iş kazası değil kendi hataları olduğunu tehditle kabul ettiren ve bu sayede dünyanın en zenginlerinden olan Amazon şirketi sahibi Jeff Bezos’tur.

Alışveriş politik bir eylemdir

 

Yani demem o ki bir nesne almak politik bir eylemdir. Ekonominiz uygun olduğu halde sırf ucuz olduğu için o nesneyi -buna kitap da dahil- bu internet tekellerinden  alıyorsanız işleyişe bir anlamda katkıda bulunuyorsunuz. Sadece buna değil internet fiyatlarının kendisine tehdit olarak sunulup aşırı indirim istenen butik veya küçük işletmecinin geçireceği sinir krizine de katkıda bulunuyorsunuz.

İşin çok önemli ve diğer boyutunu ise kent sosyolojisinin ve kamusallığının giderek alışverişin sanal sitelerden yapılıp sadece kafelerde buluşmaya indirgeniyor olmasıdır. Örneğin kentle sıkı bağlar kurması gereken üniversite öğrenci ve akademisyenlerini yalnızca kampüs çevresindeki kafelerde görebiliyoruz giderek. Şimdi pandemi koşullarında bu bile olamıyor. Kitabevlerinde ise sadece bazı öğrenci ve akademisyenleri görebiliyoruz ki bu da parmakla gösterilecek kadar az. Çalıştığı alanın üreticisi, esnafı ve mekânlarıyla bağları da yok denecek kadar az maalesef.

Neoliberalizmin çağında ulus – devletin merkeziyetçiliğini devletin asıl sahipleri büyük tekeller devam ettiriyor. Mevcut sistem devam ederse küçük üreticinin onlara mâhkum olmak veya yok olmaktan başka şansı yok gibi. Peki alternatifimiz yok mu?

Eğer evimize çekildiğimiz yaşamlarımızdan kafamızı kaldırıp kentte ortaklaşma ve dayanışma adına neler yapılıyor diye bir bakabilirsek elbette var. Birçok kentte gıda toplulukları, kooperatifler, butik kitabevleri, ulusal planda butik yayınevleri, sanat atölyeleri, ortak ekonomili işletmeler, ekolojik ve otonom kolektifler ve dayanışma ağları büyük bir çaba içerisinde üretici ve türetici (tüketici ) yaşamını ortaklaştırmak için. Sosyal yaşamı ve kamusal alanı tüm veçheleriyle zenginleştirmek ve gezegeni tüm canlılar için yaşanılır kılmak için.

Bir örnek: Antalya’da yaşayan bir arkadaşım vegan ve doğal ürünler satan bir dükkân açarak hem küçük üreticiyle işbirliği yapmış hem de beslenmenin politik bir şey olduğunu ortaya koymuş oldu. Mekânın ismini de “Vegan Bakkal” koyarak süpermarket anlayışı ve kültürüne bir nazire yaptı bence. Çok sevindim ve bu örneklerin çoğalacağına dair umudum arttı. Arkasından açılan ve gıda topluluğuyla ve küçük üreticilerle dayanışma halinde olan vegan kafe de umudumun artmasına örnek oldu.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde Dünya Günü

Her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanan Dünya Günü, bu yıl ilginç bir olayın tüm küreyi etkisi altına aldığı bir döneme denk geldi. Doğayla şekillendirdiğimiz çarpık ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan koronavirüs salgını beraberinde birçok yeni tartışma, olay ve bakış açısını da ortaya çıkardı. Kimilerine göre bu süreçte doğa kendine gelirken kimilerine göre de salgın yeni bir yol çizmek için başlangıç kabul edilmeliydi. Ben daha çok ikinci söylemin tarafındayım. Çünkü kısa süreli değişimler uzun vadede pek etkili olamayacak kadar geçicidir. Bunun yerine felaketlerle beraber yeniden düşünmeyi öğrenmek ve doğa ile birlikte yaşadığımızı hatırlatan yeni bir yol arayışına girmek uzun vadede gerek insana gerekse de tüm diğer canlılara oldukça faydalı olacaktır. Yeni bir yol inşa etmek elbette ki kolay değildir. Ancak bir yerlerden başlandığında yolun taşlarının yolda döşeneceği de görülecektir.

1-Yerele yönel

Korona öncesi dönemin en belirgin özelliği küreselleşme olarak kabul edilebilir. Bugün bile koronanın yarattığı etkileri azaltmak için ortaya konulan tüm çözüm önerileri, küreselleşen dünyanın ana aksını oluşturan küresel ticaret ağlarını canlı tutmak etrafında şekilleniyor. Kendi içerisinde mantıklı bir çözüm önerisi olmakla beraber, korona sonrası dönemde değişmesi gereken dünyanın üzerine hem karbon, hem sömürü, hem de nitelikli dolandırıcıların zenginliği biçiminde yük olacaktır. Bu öneri mevcut sistemin devamlılığını, beraberindeki krizlerle birlikte sağlayacaktır ancak sonrası için çözüm değil sömürünün devamından başka bir anlam taşımayacaktır.

Bunun yerine yerelde üretimin bireysel olarak örülüp kooperatifçilik aracılığıyla kolektif bir sisteme evrilmesi için çaba harcamak daha faydalı olacaktır. Her anlamda kurulabilecek bu mikro alanlar dünyaya rağmen değil, bir nevi dünya ile birlikte yaşamanın da yollarını şekillendirecektir. Üretim ve tüketim kooperatiflerinin mevcut teknolojik imkânlarla birlikte harmanlanması, daha uygulanabilir birçok alternatifi de doğuracaktır. Bunun başarılması tüketim kültürünü ve onu besleyen üretim zincirinin küresel karbon ayak izini de azaltacaktır. Bunun yanında yoksulluğu da azaltma potansiyeli taşıyan bu öneri, aynı zamanda biyoçeşitliliğin hiçe sayıldığı üretim faaliyetlerinin de alternatifini oluşturacaktır. Velhasıl, korona günlerinde geçirilen Dünya Gününde bunları hatırlamak dünya için oldukça faydalı olacaktır.

2- Onar, dönüştür, tekrar kullan, tekrar dönüştür

Küresel sermayenin önerdiğinin aksine tek kullanımlık yaşamak yerine, bireysel ya da kolektif olarak var olan eşyayı mümkün olduğunca çok kullanmak, hem harcanan suyu hem de harcanan enerjiyi önemli ölçüde azaltacaktır. O halde onarmak, tekrar kullanmak ve son tahlilde de başka bir ürüne dönüştürmek, yapılabilecek en anlamlı işlerden biri olacaktır. Hazır kendi alanlarımıza kapanmışken, bu yolun pratikte nasıl işlevsel olduğunu da keşfetmek mümkün hale geldi. Evinizden, köyünüzden, bahçenizden ya da deponuzdan başlayabilirsiniz. Tüketim kültürünü ayakta tutan bir diğer önemli ayak da tüketim sıklığımızdır. Bu sıklık, dünya üzerine bindirdiğimiz yükün de belirleyicisidir.

3-Bilime kulak ver

Bilimsel gerçekler birçok konuyu anlamamıza yardımcı olacak yegâne araçlardır. Bugün ortaya çıkan pandeminin ana nedenlerinden biri de bilime inanmayanların dünya üzerindeki egemenliğidir. Bilimsel bilginin önerdiğinin aksi yönündeki aktivitelerle (ormansızlaşma,  çevre tahribatı, kömür santralleri, HES’ler, nükleer santraller, aşırı plastik üretimi vb.) doğanın milyonlarca yılda kurduğu denge altüst edilmiş ve normalde insanla karşılaşmaması gereken yaban dünya, adeta insanların mutfağına kadar sokulmuştur. Bununla beraber var olan küresel erişimin kolaylığı da bu yaban hayattan bir şekilde çıkan çeşitli hastalıkların tüm dünyaya kolayca yayılmasına neden olmuştur. Artan nüfus, daralan yaban çevre, habitat tahribatı, aşırı tüketim, aşırı kirlilik ve daha birçok etmen mevcut sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Pandemiler de bu sistemin yarattığı tahribatların dolaylı katkısıyla daha hızlı yayılmaktadır.

Bu sebeple yeni bir yol bulma çabasından ziyade mevcut sistemin devamında ısrar etmek, benzer vakaların da tekrar edeceğinde karar kılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki önümüzdeki yıllar birçok başka açıdan da zorlu geçecektir. Kuraklık, su kıtlığı, yağışlardaki azalma, buzul erimesi, deniz seviyesi yükselmesi, tarımsal üretimdeki azalma ve daha birçok durum önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağımız sıkıntılardan bazılarıdır. Bunların etkisini ortadan kaldırmak kısa vadede elbette mümkün değildir. Ancak etkisini azaltmak ve uzun vadede bu sorunları tamamen bertaraf etmek mümkündür. Bunun da yegâne çözümü bilimin söylediklerini dinlemekten geçmektedir.

Yukarıda saydığımız üç madde daha da çoğaltılabilir ya da içerikleri daha da genişletilebilir. Ancak zihinleri açması açısından üzerinde düşünülmesi gereken en önemli üç başlığın kısaca bu olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

*

Dünya Günü vesilesiyle dünyanın karşı karşıya olduğu tehditleri konu alan belgesel/filmler önermeyi düşünüyordum. Kendim de izlediğim aşağıdaki yapımları sizlerin de dikkatine sunarım

Kategori: Hafta Sonu

EnerjiManşetTarım-Gıda

Tarımsal üretimde yenilebilir enerji için kooperatif önerisi

Troya Çevre Derneği, kooperatifler aracılığıyla yenilenebilir enerji üretmek için bir yol haritası hazırladı. Yenilenebilir enerjinin özellikle tarımsal üretimde verimli bir şekilde kullanılabileceğinin vurgulandığı raporda, Çanakkale ili örneği üzerinden bunun yönetmeliğe uygun bir şekilde nasıl gerçekleştirilebileceği adım adım anlatıldı.

Nüfusun yüzde 34’ü tarım sektöründe

Çanakkale, tarımsal üretimde Türkiye’nin önde gelen illeri arasında yer alıyor. İlin sahip olduğu arazilerin yüzde 33’ünü işlenebilir araziler oluşturuyor. Bölgenin temel geçim kaynağı ise tarım ve hayvancılık.  Faaliyet gösteren tarımsal işletme sayısı 48.402 adet olmakla birlikte yalnızca 22.084 adedi Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı. Toplam nüfusun ise yüzde 34’ü tarım sektöründe çalışıyor.

Güneş enerjisi ve tarım

Tarımsal üretim açısından oldukça verimli olan bölge aynı zamanda güneş, rüzgar, dalga ve akıntı, jeotermal ve biyo yakıt ile enerji üretimi açısından da oldukça elverişli.  Elde edilen elektrik de tarımsal üretimi güçlendirmek için kullanılabiliyor.

Güneş enerjisi yalnızca elektrik üretme amaçlı değil su ısıtma, sebze kurutma, seracılık ve ısınma gibi temel ihtiyaçlar için de kullanılabiliyor. Çalışmada, Çanakkale ilinin yıllık ortalama güneşlenme süresi ile üretilebilecek elektrik miktarları ise şu şekilde verildi:

Çalışmada, sulama yapılması için kullanılacak pompalama sistemlerinin elektriğinin tarımsal sulama sisteminin yanına kurulacak olan 5-10 arası güneş paneli ile sağlanabileceği belirtiliyor. Bu panellerin ise tarımsal üretim yapılan açık araziler yerine bölgeye yakın başka bir verimsiz arazide veya bir çatı sisteminde kurulması çok daha sağlıklı olduğuna yer veriliyor.

Rüzgar enerjisi ve tarım

Dünya Rüzgar Enerjisi Birliği’nin hazırladığı rüzgar verimliliği haritasında Ege bölgesi ve özellikle boğazların olduğu bölgeler, en verimli istikrar ve potansiyele sahip bölgelerden biri. Raporda Çanakkale ilinde işletilen rüzgar enerjisi santralleri ise şu şekilde sıralandı:

Raporda daha çok küçük kapasitelerde hizmet veren rüzgar güllerinin, şebekeye uzak veya kendi elektriğini üretmek isteyen çiftliklerde ve özellikle de sulama için pompalama sistemlerinde kullanılabileceği belirtildi.

Uygulanacak adımlar

Troya Çevre Derneği yenilenebilir enerji sistemlerinin kooperatifler aracılığıyla yönetmeliğe uygun bir şekilde kurulması için gerekli adımları ise şu şekilde sıraladı:

 

Kategori: Enerji

Kanal İstanbulManşet

Diyanet çalışanları Kanal İstanbul çevresinde arsa satmak için kooperatif kurmuş

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan‘ın bu yıl içerisinde ilk kazmanın vurulacağını açıkladığı projenin çevresinde konut yapmak için Diyanet İşleri Başkanlığı‘na bağlı çalışanların, 2016 yılında ‘Sınırlı Sorumlu Kanal İstanbul Konut Yapı Kooperatifi’ adında kooperatif kurduğu ortaya çıktı. İstanbul Ticaret Odası‘na kayıtlı olan kooperatif daha sonra isim değişikliğine gitti.

Cumhuriyet’in haberine göre, şirket 2017’de ‘Sınırlı Sorumlu Kanal İstanbul 2023 Konut Yapı Kooperatifi’ adını aldı. İstanbul’un Bağcılar ilçesinde bulunan kooperatifin yönetiminde Osman Önal, Ali Kiriş ve Veysel Çavuş bulunuyor. Bu isimlerden Diyanet İşleri Başkanlığı görevlilerinden, imam Osman Önal adı değiştirilen kooperatif yönetiminden ayrıldı. Türk Diyanet Sen  İstanbul 2 No’lu Şube Başkanı Ekrem Taşçı ise kooperatifin yönetiminde bulunan isimlerden biri olarak görevine devam ediyor.

Kooperatifin tanıtım bilgisinde şu ifadeler yer alıyor:

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çeşitli kademelerinde görev yapan din görevlilerince kurulmuş olan Kanal İstanbul Yapı Kooperatifi birikimleri değerlendirmek isteyenler için güvenilir bir yatırım kapısı olmuş ve olmaya da devam etmektedir.”

Kategori: Kanal İstanbul

Günün ManşetiManşetTarım-GıdaTürkiye

Bir Türkiye klasiği: Yönetmelik şahane ama ya uygulama?

Tarım Şurası yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmeliği değerlendiren TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Atalık, “çok güzel yazılmış ama önemli olan yazılanlar uygulanacak mı?’ diye sordu.

Tarım ve Orman Bakanlığının Tarım Şurası yönetmeliği Resmi Gazete’de  yayımlanarak yürürlüğe girdi. Buna göre Şura, bitkisel ve hayvansal üretimle su ürünleri üretiminin geliştirilmesi, gıda üretimi, güvenliği ve güvenirliliğinin temini, kırsal kalkınma, toprak, su kaynakları ve biyoçeşitliliğin korunması ile bu kaynakların sürdürülebilir kullanımı, çiftçinin örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesi, tarımsal ve hayvansal üretimin planlanması, tarımsal desteklemelerin etkin şekilde yönetilmesi, tarımsal piyasaların düzenlenmesi, orman ve mera yönetimi, tabiatın korunması konularında çalışmalar yapmaya ve stratejiler oluşturmaya yardımcı olacak kararları alacak.

İstişari organ niteliğindeki Şura, Bakanlığın faaliyetleriyle ilgili diğer bakanlıkların, kurum ve kuruluşlarının üst düzey temsilcileri, üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, özel sektör temsilcilerinden oluşacak. Şura Yürütme Kurulu, Bakanın görevlendireceği Bakan Yardımcısı başkanlığında, Tarım ve Orman Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Sekreteri, bir öğretim üyesi ve Bakanın uygun göreceği en fazla üç bakanlık personelinden oluşacak.

Yönetmelikte ayrıca çalışma grupları ve komisyonlar oluşturulacağı, alınan kararların 6 ay içinde bakanlık tarafından ilgili kişi ve kurumlara gönderileceği belirtiliyor.

‘Hiç kimse itiraz edemez, ama…’

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, yönetmelikte belirtilen hedeflere, hiç bir kesimden hiç kimsenin itiraz edemeyeceğini, maddelerin “çok güzel” yazıldığını söyledi. Yönetmelikteki en önemli noktanın, Şura’nın bir istişare organı olacağı saptaması olduğunu kaydeden Atalık, “Aslında bir danışma organı olması iyi bir şey. Devlet, tarım politikasını oluştururken toplumun tüm kesimlerine ve ilgili örgütlenmelere danışacakmış gibi görünüyor” dedikten sonra endişelerini sıraladı:

“5 Ekim 2004’te de bir yönetmelik yayımlandı. Ondan önce de 1992’de. Bu son yönetmelikle diğerlerinin varlığı ortadan kaldırılmış oldu. Belki öncesi de vardır. Mesele şu ki, 2004’ten bu yana 3.4 milyon hektar alanı çiftçi terketmiş. Bu, Belçika’nın yüzölçümünden daha büyük bir alan. Hollanda’nın toplam yüzölçümü 4 milyon hektar. Bizim çiftçimiz 3.4 milyon hektar tarım arazisini ekmekten vazgeçmiş. Bu, kazanamıyor ve alanı hızla terk ediyor anlamına gelir.”

2004’te oluşturulan Tarım Şurası ve ona dayanarak oluşturulan organların konuyla ilgili sivil toplum temsilcileri ve uzmanların önerilerini dikkate almadığını kaydeden Atalık, “Bu da ya seçilen sivil toplum örgütlerinin kendi çıkarlarını düşündüğü ya da halkı düşünerek sunulan öneriler hükümet tarafından dikkate alınmadığını gösteriyor” diye konuştu.

Tarıma verilen destek binde 38’e düştü

Atalık, Türkiye’nin tarım ithalatçısı bir ülke haline geldiğini hatırlatarak şu tespitleri yaptı: “Bu ülkede 2006 yılında bir Tarım Kanunu çıkarıldı. Kanunda, tarıma verilecek destekler milli gelirin yüzde 1’inden az olamaz diye hüküm var. Ancak bugüne dek verilen destekler yüzde 1’in yanına bile yaklaşamadı, binde 4 ile binde 6 arasında kaldı. Son yıllarda da binde 38’e kadar düştü. Sadece kanun ve yönetmelik çıkarıp bunun gereğini yerine getirilmemesi, kanunların uygulanmaması halinde tablonun değişmesi mümkün değil.”

Türkiye’nin tarım ürünleri ithalatçısı bir ülke haline geldiğini  sadece yönetmelik çıkarıp bunun gereğinin yerine getirilmemesi halinde tablonun değişmeyeceğini, Tarım ve Ormancılık Bakanı’nın Türkiye ithalatçı bir ülke konumuna geldi. Bu yönetmelikte aralarda yürütme kurulu , genel sekreterlik ; çalışma grupları falan çalışacak ve bakana bir takım önerilerde bulunacak. Bunları dikkate alıp almayacak olan bakanın kendisi. Ahmet Atalık yönetmelikte ilan edilen hedeflere itirazı olmayan ancak uygulamada müsteşar yardımcısını bakan yardımcısı yapmak dışında, ‘ortak akıl yürütme, uzmanlara danışma’ konularında yapılacakları dikkatle izleyeceklerini belirtti.

‘Çiftçisi mutsuzsa ülke de mutsuz olur’ 

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Atalık’ın Türkiye’nin tarım politikası ve çiftçilerin temel meseleleri ve bunlara ilişkin çözüm önerileri şöyle:

Kooperatif mühim: Çiftçimizin en büyük sorunu ürününü pazarlama noktasında emeğinin karşılığını alamamasıdır. Bu sorunu aşabilmek için de kooperatif çatı altında toplanması, kooperatiflerin etkin ve verimli çalıştırılması önemli. Çiftçi girdilerini topluca kooperatif vasıtasıyla temin etmeli, ürününü kooperatifi vasıtasıyla işleyerek doğrudan tüketiciye ulaştırabilmeli, aracıları mümkün olduğunca minimuma indirmelidir. Bu noktada tüketicilerin de kooperatif çatı altında örgütlenmeleri teşvik edilmelidir. Her iki kooperatif taleplerini karşılıklı görüşerek üretim planlaması yapılmalı, çiftçi hazır pazara üretirken tüketici de ürünü kaçtan alacağını bilerek her iki tarafın da memnuniyeti sağlanmalıdır.

Tarımsal destek: Tarımsal destekler kooperatifler üzerinden çiftçi ile buluşturulmalı; üretime yönelik kurgulanmalıdır. 2006’da çıkarılan Tarım Kanunu ile tarıma verilecek desteklerin milli gelirin yüzde 1’inden daha az olamayacağı hükme bağlanmıştır. Ancak bu hükmün uygulanmaya başladığı 2007 yılından bu yana destekler yüzde 0,4-0,6 aralığında kalarak kanun hükmü hiçbir zaman uygulanmamıştır. Kanuna göre 2019 yılı için bütçede tarıma ayrılması gereken bütçe 44 milyar TL olması gerekirken ayrılan kaynak 16 milyar TL’dir. Destekleme konusunda öncelikle kanun hükümleri uygulanmalıdır. AB bütçesinin yüzde 45’ini tarımsal desteklere ayırırken bizde bu oran yüzde 1,8’dir.

Tarımsal KİT’ler: AB’de tarımın 27 ana üretim dalı için müdahale kurumları mevcuttur. Bunun bizdeki karşılığı olan tarımsal KİT’ler 1990’ların başından itibaren özelleştirilmeye, işlevsizleştirilmeye başlamış ve bu noktadan itibaren tarımımız gerilemeye başlamıştır. Üretime olumsuz yansıyan politikalardan vazgeçilmeli, ihtiyaç duyulan her alanda KİT’ler yeniden tesis edilmelidir.

Üretim maliyetleri: Çiftçimizin üretim maliyetleri yüksektir. Tarımın önemli girdileri mazotta tamamıyla, gübre ve tarım ilacında yüzde 90 oranında, sera tohumlarında da yüzde 40 civarında yurt dışına bağımlıyız. TL’nin döviz kuru karşısında değer kaybetmesi üretim maliyetlerini hızla arttırırken, çiftçinin satış fiyatı sürekli baskılanmakta, çiftçi emeğinin karşılığını alamamaktadır. Son 16 yılda çiftçinin ekmekten vazgeçtiği tarım arazisi miktarı 3,4 milyon hektara ulaşmıştır. Tarımsal girdilerin imkanlar ölçüsünde ülke içinde üretilmesine önem verilmeli ve maliyetleri aşağı çekmek amacıyla girdiler yeterince desteklenmelidir.

Kendine yeterli tarım: Tarımını destekleyen ülkelerden daha ucuza yapılan ithalat karşısında üretim maliyeti yüksek olan ve ürününü maliyetine bile satmakta zorlanan çiftçi üretimden daha hızlı kopmaktadır. Coğrafyamızda yetiştirme olanağımız olan ürünlerde kendimize yeterlilik düzeyde üretim hedeflenmelidir. 2018 yılında bitkisel üretime ve hayvancılığa 14,5 milyar TL verilirken sadece buğday, mısır, ayçiçeği, soya, pamuk, canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına ödenen dövizin TL karşılığı 29 milyar TL’dir. Ne yazık ki döviz kaynaklarımız üretime yönlendirilmek yerine ithalat yaptığımız ülkelerin halklarının refahına sunulmaktadır.

Altyapı eksikliği giderilmeli: Arazi toplulaştırma ve sulama gibi ekonomi, verim ve kaliteye doğrudan etki eden tarımsal altyapı eksikleri hızla giderilmelidir.

Köyler mahalle olunca:  2012 yılında çıkarılan Büyükşehir Yasası ile ülkemizdeki köy sayısı bir anda yarı yarıya azalmış, kırsal alanımız da aynı şekilde küçülmüştür. Oysa AB’nin yüzde 80’i kırsal alanlardan oluşmaktadır. Bu; tarım arazilerinin amaç dışı kullanımını ve çiftçilerin tarımsal üretimi hızla terk etmelerine yol açan bir olumsuzluktur. Köyde yaşarken birden mahallede oturmaya başlayan ve kentliler gibi vergi ödemeye başlayan çiftçinin üretimini sürdürmesi mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, emeğinin karşılığını alamayan, mutsuz ve umutsuz bir hayat süren çiftçinin kaliteli ve sağlıklı ürün yetiştirmesi mümkün değildir.