Hafta SonuManşet

Canım İstanbul’un, canan-ı lüferin peşinde bir belgesel: Lüfer-Boğazın Prensi

Mert Gökalp’le Kuzguncuk’ta bir Ekim öğle sonrası yüzyüze gelene dek iki, belki üç kez telefonda konuşmuş, bir sürü buluşma planlamış ancak bir araya gelememiştik. Lüfer üzerine bir belgesel yapıyordu. Lüfer Bayramı bizi bir araya getirdi. İlerleyen aylar yıllarsa bizleri tanış olmanın ötesine taşıdı. Cenova’da Slow Fish’e delege ziyaretinden, sıradan kahve sohbetlerine muhabbetimiz derinleşti. Lüferin kuyruğunda yan yana ve omuz omuza yerimizi aldık.

Şimdi çektiği belgeselin görücüye çıkma zamanı. Ben de görmedim henüz. Canım İstanbul’un, canan-ı lüferin peşinde neler anlattı, kamerasından meraktayım. Röportaj yapma imkanı sunuldu. İkiletmedim.

Mert’le 15 Şubat’ta Kadıköy’de buluştuk. Belgeselinin ilk gösteriminin arefesinde sohbet ettik.

Bluefish – Prince of Bosphorus from mert gokalp on Vimeo.

Lüfer-Boğazın Prensi/Bluefish-Prince of Bosphorus‘un ilk gösterimleri 16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında 18 Şubat 2017 Cumartesi 11:00’de , Cinemaximum Kanyon’da ve 20 Şubat Pazartesi günü 16:00’da Cinemaximum City’s Nişantaşı’nda gerçekleşecek.

Uzun da bir sohbet oldu. Sizlere iki parçada sunacağız. Bu ilk kısım, daha fazla belgeselle, çekim süreci ve niyetlerle ilgili.

Defne Koryürek: Mert, seni sadece belgesel yönetmeni olarak tanıtmak hata olur ama bilemedim de ne demeli, deniz biyoloğu demek yetmeyecek.. Ne diyeceğiz sana, necisin?

Mert Gökalp

Mert Gökalp: Benim durum karışık biraz. Mühendis olarak başladım, ODTÜ’de Petrol Mühendisliği okudum. Ardından Fiziksel Okyanus Bilimi okumak üzere burs alıp Miami Üniversitesi’e gittim ama orayı tamamlayamayıp dalış hocalığı eğitimi aldım. Haliyle bursum kesildi, döndüm. Ankara Üniversitesi’ne girdim. Yüksek lisansımı biyoteknoloji üzerine yaptım. Bir süre doktora şansı bulamadım, beş sene kadar. Bu sürede dalış hocalığına devam ettim ve nihayetinde de kendimi fotoğrafçı, hatta kameraman ve videographer olarak buldum..

Defne: O nasıl oldu?

Mert Gökalp: Zaten hep tutkumdu fotoğraf. Hatta fotoğraf noktasında güçlü olduğumu biliyordum zaten ama insanın bunu kendine söylemesi kolay değil tabi. Dostlarım yönlendirdi, öyle oldu, soruna cevap olacaksa. Grafik tasarımı yapan dostlarımın yönlendirmesiyle, internet aracılığıyla sadece Türkiye’ye değil, tüm dünyaya fotoğraf çekip satabileceğimi fark ettim.

Defne: Kişinin kendine isim vermesi bir cüret meselesi...

Mert Gökalp: Biraz da gemileri yakmayı gerektiriyor. Şimdi sen bir disiplin almışsın, mühendis, biyolog.. Bir iş. Meslek kariyer falan derken. Hop diyorsun ki ailene, çevrene, ben bir fotoğrafçıyım! Doğa fotoğrafçısıyım, doğa kameramanıyım, diyorsun. Bunu demek için elinde bir şey olması gerekiyor. Arkada bir alt yapı ve yanında bir güç olması gerekiyor. Benim dostlarım vardı. Bana oğlum senin fotoğraflar profesyonel kalitede, yapabilirsin bu işi dediler. 2005 ya da 2006, öyle başladım. Sonra kamera girdi işin içine. Öyle. Daha sonra doktora şansı doğdu, yüksek lisansdan 6 yıl sonra, Hollanda’dan, Wageningen Universitesi’nden, o şekilde hem fotoğrafçılık hem akademik hayat bir şekilde birlikte ilerlemeye başladı.

Defne: Peki, biz seninle bugün bir yönetmen olarak konuşuyoruz ve tüm bu geri planın bir yana, Lüfer belgeselin ilk yönetmenliğin de değil üstelik..

Mert Gökalp: Evet ilk filmim Lüfer değil, İrme. Belgesel de değil, bir kısa film. Aslında yönetmenlik değildi niyet. Çünkü yönetmenlik için arkanda bambaşka bir geri plan olması lazım. Alt yapının olması gerekiyor. Deneyim gerekiyor.. ki ben yönetmenim diyebilesin.

IRME TRAILER from mert gokalp on Vimeo.

İlk başta ben doğa fotoğrafçısı ve kameramanı olarak başladım bu işe, sonra baktım benim deneyimlediğim şekilde canlı hikayelerini, doğa hikayelerini, su altı hayatını, oradaki bir takım ilişkileri anlatabilen, anlatabilecek yönetmen Türkiye’de yok; benim üzerime bir yönetmen gelecek olsa anlatmak istediklerimi tam olarak yansıtamayacak. Bu noktaya vardıktan sonra kendimi geliştirmeye çalıştım. Kurgu öğrenmek mesela.

Defne: İşin en önemli yanlarından bir kurgu, değil mi?

Mert Gökalp: Elbette! Dili kurgu belirliyor. İrme’de kurguyu derin mali imkansızlıklar sebebiyle ben yapmak zorunda kalmıştım. Gerçi Lüfer’de de muazzam bir bütçemiz yoktu ama çok yetenekli bir kurgucuyla çalışma fırsatım oldu. Mehmet’le çalışırken gördüm ki yönetmenin belki de kurguya hiç girmemesi lazım.

Defne: Niye?

Mert Gökalp: Biraz ruhsuz olması gerekiyor kurgucunun. Senin belgeseli yapma sebebin olan o her ne ise, o heyecanın objektif değerlendirilmesi gerekiyor kurgu sırasında. Senin heyecanının nispeten nötr bir el aracılığı ile dengelenmesi ve doğru yatağına oturtulması gerekiyor. Hatta bazı açılımlar yapabilmesi gerekiyor, kurgucunun. Açıkları bulabilmesi gerekiyor.

Defne: Ne gibi?

Mert Gökalp: Aslında sen bir örneğini gördün. Mehmet’le çalışmaya başladığımızda elde ne var ne yok döktü, baktı ve Greenpeace’den aldığım malzemeleri kullanmamaya karar verdi. Çünkü, dedi, bu belgeselde bir eksiklik var, o da üstten, herkesin üstünden ve kimseden korkmadan bakıp konuşacak biri. Kurgucu olarak malzemeyi birleştirmek istediğinde oluşacak hikayeyi o gördü, eksiği de o tespit etti.  Eh, Tan geldi tabi aklımıza. Tan’la son röportajı sende yaptık, hatırlıyorsun ve öyle güzel yerleşti ki filme. Aslında iş filmin ortasında, Tan’ın sözleriyle yarılıyor. Yer yerinden oynuyor orada. Benim yerime konuşuyor aslında, yönetmenin pozisyonunu belirliyor. Sen de seyretmedin daha. Göreceksin. Bu açığı bulan ve Lüfer’i akacağı yatağına oturtan Mehmet oldu, kurgucumuz.

Defne: Aslında Tan’la çekimleri taa en başta yapmıştın..

Mert Gökalp: Hata yaptık. Buz gibi bir havada, Tan da hasta, rüzgar kıyamet bir röportaj yaptık iskele üstünde. Mehmet’in yönlendirmesiyle yenileyince röportajı, çok iyi oldu.

Defne: İlla her belgeselcinin aktivist olması gerekmiyor elbette ama sen bir aktivist gibi konumluyorsun sanki burada kendini. Yani nedir diye bir araştırma değil, bir sürecin tanıklığı değil, seninki bir cümlenin, bir duruşun ilanı.. Tan  o yüzden önemli. Peki bu kişiliğini İrme’de nasıl görüyorsun, ilk yönetmenlik denemende, kısa filmde?

Mert Gökalp: Hepsi su canlıları. Ben de bir su canlısıyım.  Deniz altı, su altı yaşamını Türkiye’de belki de en iyi bilen ve yaşayanım. Orayı, o kültürü, oradaki ilişkileri birinin anlatması gerekiyor. Bir kısa film hikayesi içerisinde bir sünger avcısı, bir belgesel dahilinde lüfer.. Hepsi su canlıları, onların hikayeleri. Ben de bir rehberim belki.

Defne: Kaç yaşından beri muhabbetin var sucul hayatla? Kaç yaşında daldın ilk kez?

Mert Gökalp: 6 yaşından bu yana normal nefesli dalıyorum. Ama tüplü dalış, ODTÜ’de Su Altı Topluluğu’na girişle, 17-18 yaşlarında oldu. O zamandan bu yana tüple dalıyorum.

Defne: Yaptığına rehberlik diyeceksek, senin sadece filmlerin değil bir de Türkiye’nin su altı hayatını, sucul canlılarını tanımaya yarayan aplikasyonun var değil mi?

Mert Gökalp: Aslında kitap var. Bir de kitabın aplikasyonu… ama yok artık.

Defne: Sahi mi! Niye? Ne oldu?

Mert Gökalp: Türkiye’de kitaba olan ilgiden de az bu tür, yani bilgi içeren malzemeye, aplikasyona merak. İşin kötü yanı bu aplikasyonların versiyon yenilemelerinin yapılması, bilginin taze tutulması gibi ciddi yükü de devam ederken ilgisizlik de pek cesaretlendirici olmuyor. Aplikasyon yaptım, hadi kimin ilgisini çekerse diyemiyorsun yani. İlgi, bu gayreti yüklenmeyi dengeleyecek bir ilgi gerekiyor ve olmadı.

Defne: Senin aplikasyonun bir envanterdi. Denizde ya da tezgahta karşılaşacağın tüm su canlılarını tanımayı sağlayan bir başvuru kaynağı.. yani denizin ilgilisi çok, çok mu az ülkemizde, bu manaya mı geliyor aplikasyonun yaşayamaması? O anlama mı geliyor, ilgisizlik?

Mert Gökalp: Bilemiyorum. Ama aslında az insan da yok. Ciddi sayıda insan outdoor aktivitelere, biyolojiye, mali imkanların artmasıyla hele, daha fazla ilgi göstermeye de başlıyor Türkiye’de. Bizde sanırım kitap yani bilgi kültürü yok. Listenin en sonuna denk geliyor kitap, harcama yaparken hala. Bu aplikasyonu İngilizce yapmadığıma pişman oldum mesela. Yapsaydım ilgi çok farklı olurdu İngilizce konuşan ülkeler tarafından ve gayretlerin de karşılığı görüldüğü için yenileme ve sürdürme cesaretim, takatim de başka olurdu haliyle.

Defne: Çok yazık. Bu bir data ama. Belki bir daha fırsat doğar.

Mert Gökalp: Kitabı zaten yarım basabilmiştik. Maliyet meselesi, 600 sayfa kaynağı 300 sayfaya indirmiş ve sadece Türkçe basabilmiştik. Tazelerken hem İngilizce’sini katıp hem de tümünü basma imkanı buluruz belki. O vakit aplikasyon için de bir ufuk oluşur.

Defne: Şimdi, senin gibi fevkalade donanımlı birine nasıl sorulur bilmem fakat deneyeceğim. Su altını bu kadar iyi bildiğin, bir aktivist olarak tüm lüfer kampanyalarının parçası, sadece mücadeleye katılanların değil, su altıyla muhabbetin sebebiyle lüferin de yol arkadaşı olduğun halde eminim bu belgeseli çekerken, süreçte, kendin ve su altı hayatıyla ilgili yüzleştiğin yeni konular olmuştur. Oldu, değil mi?

Mert Gökalp: Genişleteyim. Yüzleşmek değil de idrakımın derinleştiği anlar diyelim. Hatırlayacaksın sen de. Slow Food’un düzenlediği şenliklerden birinde (İstanbul’un Lüfer Bayramı’ndan bahsediyor) ilk çağlardan bu yana İstanbul coğrafyasından geçip giden filozof, gezgin, din ya da devlet insanlarının bu denize dair anlattıklarını dinlemiştim. Bu metinlere baktım belgesel için çalışırken. İşte Latince ya da Yunanca asıllarından İngilizce’ye çevrilmiş hallerini tararken niyetim lüferle ilgili bazı detaylara ulaşmaktı. Hem Aristo hem Ophianus, hem de Strabon söylüyor, enteresan bir kaç detaydan bahsediliyor. Mesela orkinosların ve palamutların sağ gözleriyle iyi gördüklerini ve Kalkedon (bugünkü Kadıköy) kıyısını kullanarak Marmara’dan Boğaz’a şiddetli bir giriş yaptıklarını ancak bu zengin sürü geçişinden Kalkedonlular’ın yararlanamadıklarını çünkü Boğaz’a girer girmez karşılarına çıkan nefis, bembeyaz parıldayan kayadan korkup rotalarını Haliç’e yönlendirdikleri ve bu sayede Haliç etrafındakilerin balığı neredeyse elle tutabilecek bolluğu yaşadıklarını anlatıyorlar. Şimdi bu beyaz, bembeyaz, enfes kayalık neresi? Açtım haritayı baktım. Fenerbahçe burnundaki kayalık olabilir mi, su altını biraz biliyorum haliyle.. derken o dönem Kız Kulesi yok ki! Tam yeri. Meğer Kız Kulesi’nin üzerine oturduğu kayadan korkuyorlarmış, dedim. Elbette kanıtlanmış bir şey değil. Başka fikirlere açığım, tartışalım. Türkiye’de yapılmıyor pek galiba ama bir konuya dair iş üretirken, o konuda kim ne demiş ilk diye bakmak gerek. Lüfere dair de bakınca, bu kadar filozofun, bu kadar din ve devlet insanının bu coğrafyadaki balık göçleri ve haliyle muazzam balık göçleri üzerine yazma ihtiyacı duymaları zaten buraya, bu denize bakma şeklimizi gözden geçirmeye sebep. Burası korumamız gereken bir hazine.

Defne: Çok bahtsız bir dönemi bu coğrafyanın, yıllardır mücadele veriyoruz bir balığı sembol ettik. Bu denizin, bu coğrafyanın korunması gerektiği ortada ve evet lüfer yok oluyor. O kadar ki, verimli üreme boyu 27-30 cm olan ve yok olan bir balığın bugün asla denetimi olmayan avlanma boyu 18 cm! Kurala riayet edilmesini umut edeceğin İstanbul Su Ürünleri Hal’inde ise listeleye tane ve kasanın yanı sıra “demet”le giriyor!

Mert Gökalp: Demet mi? Sahi mi, anlayamadım!

Defne:Evet evet, demet diye satış birimi var Hal’de, artık ne demekse!

Mert Gökalp: Allah allah!

Defne: Aslında diyeceğim, soracağım bundan hareketle.. Denize, balığa, yanı başımızdaki ve yok olan bir yaşama ilişkin duyarsızlığımızın tavan yaptığı bir dönemde çektin belgeseli ve kısmetine, ülkemizde lüferle ilgili son 50 yıllık dönemde yapılmış bir elin parmağı kadar bile olmayan araştırmadan birini de takip etme imkanı doğdu! Kültürel bağlamda kitapla, bilgi içeren aplikasyonla sınavımızı değerlendirdin, araştırmayı takip ederken bizzat bilimle imtihanımızı da değerlendirir misin? Akademiden bakanlığa, balıkçıya tüm katmanlarıyla…

Mert Gökalp: Bu belgesel için araştırır, konuşur, çalışırken sanırım tüm katmanlarıyla gördüm işi, tanıştım muhataplarla.

Defne: Bakanlık dahil mi?

Mert Gökalp: Yok, bakanlık haricinde. Malum, bakanlığa soracağım sorulara muhatap bulma ihtimalim olmadığı gibi savunma mekanizmalarının devreye girmesi ve endişelerin belgeseli zora sokması mümkündü. O yüzden katmanlardan bakanlık katmanı hariç herkese dair söyleyeceğim var.… öncelikle herkes yok oluşun farkında. Kim ne derse desin kameralara, mikrofonlara, en azgın zıpkıncısı, en azgın gırgır reisleri de biliyorlar ki balık yok oluşta ama bir araya gelip çözüm bulmayadakimsenin niyeti yok çünkü herkes durumdan bir diğerini suçluyor. Bir örnek vereyim, inceleme imkanı da olsun herkesin. 2016 Ağustos’unda, tam da av yasaklarının bitmesine yakın, sosyal medya kanallarından Lüfer’in teaser’ını yayınladık. Çok ciddi sayıda bir izleyiciye, 650 bin gibi akıllara durgunluk veren sayılarda insana ulaştı ve altına yüzlerce yorum bırakıldı. Yani lüfer ve sucul hayatta yaşanılan kriz, kırılma belli ki her kesimden insan için önemli ve acil ama altına yazılan yorumlara da bir bak derim. Anlatmayayım hiç. Önce cevap verme ihtiyacı duydum. Sonra baktım olacak gibi değil, belgesel var, o verecektir cevabı dedim. Durdum. Ama zıpkıncısı ayrı saldırıyor, trolcüsü başka, gırgırcısı başka.. Oltacılar ayrı konuşuyor. Bilim insanları ayrı. Bir bulut şeklinde, herkes biliyor bir de!

Defne: Şimdi kızım kızacak bana cinsiyetçi konuşma diye ama soruyu başka nasıl soracağımı da bilemedim, dilerim demeye çalıştığımı aktarsın sana: çok eril bir dil de hakim tartışmalara, değil mi?

Mert Gökalp: Sadece lüferde, denizde değil, bu ülkenin tüm tartışmalarında hakim dil bu.

Defne: Avlanmak, işgal etmek, teslim almak gibi bir meşgalenin sonucu diye okuyordum, ben. Kızım sahiden çok ayıplayacak beni dile cinsiyetçi yaklaştığım için, ne olur affet sahiden başka nasıl ifade edeceğimi bilemediğimden böyle soruyorum, bitmek üzere, yok olmak üzere olan bir canlı hayatı, onu avlayarak yaşamını geçiren bir başka yaşam kültürüyle konuşarak, onunla konuşma imkanı yaratmaya çalışarak dengelemeye, düzenlemeye çalışıyoruz. Muhabbet diyoruz, bereket diyoruz, bunlar da dişil kalıyor ama dengeyi de kuramıyor sanki. Çok uzun sordum! Bu işin sonu nereye varacak?

Mert Gökalp: En ufak bir geri çekilme imkanı yok çünkü insan kendini herşeyin üzerinde görüyor, bunlar hep insan için bakışı çok kuvvetli. Herşey bizim için, düşünsene. Dünyayı bir süpermarket rafı gibi görüyoruz, aynı Tan’ın dediği gibi. Tavuğu, eti, balığı..

Defne: E, kutsal kitaplar öyle diyor! Bu bolluk, bu bereket sizler için yaratıldı diye anlatıyor ve ilişkimiz biraz da oradan kuruluyor galiba. Rabbim kısmet ederse, diyor balıkçı mesela.

Mert Gökalp: Evet, oradan kurulunca ilişki biraz zor tabi. Doğanın bizi yarattığını, doğanın herşeyin yanı sıra bizim türümüze de yer açtığını algılamış değiliz. En önemlisi, bu yeri geri alabileceğini de anlayamıyoruz. Doğa geri alır. Alacak da. Lüfer biter. Palamut biter. Deniz biter. İnsan da biter. Bunun farkında değiliz.

Defne: Soruma geri dönersek, herkesin kendi tarafını savunduğu, başkasını dinlemediği sert ancak yok oluşa da tanıklık edilen bir dönemde lüfere ilişkin az sayıdaki araştırmadan birinin de tecrübesiyle.. Bilimsel araştırmalarla imtihanımızı değerlendirir misin? Bu araştırmanın sonucunu yasaya taşıyacak kadar önemsiyor mu mesela bakanlık ya da balıkçılar destek verdikleri bu araştırmanın sonucunu merak ediyorlar ve bir sonraki dönemlerini değiştirmek bahasına okuyacaklar, inceleyecekler mi sonuçlarını?

Mert Gökalp: Şimdi, malesef yapılan araştırmanın kapsamı, çalışan insanların sayısı, ayrılan ödenekler vs tam bir sonuç çıkmayacak ki bu araştırmadan.

Defne: Nasıl, anlatsana neden?

Mert Gökalp: Samsun’da, Trabzon’dan İstanbul’a Çanakkale’ye bir takım anketler dağıtıldı, balıkçı kooperatifleri aracılığıyla rakamlar toplandı örneğin. Bir balıkçıyla konuşurken tanık olacağın şey zaten, bu rakamları gerçek almak kabil değil. Çünkü ya rakibinden çekiniyor, ya bakanlıktan, ceza yemekten. Yani avladığı balığı kooperatifinde gerçek rakamlarla kaydetmiyor ki vaktiyle defterine. Sen anket yolluyorsun. O da açıyor o defterden o gün külliyen yalan yazdığı rakamlardan sana aktarıyor. TÜİK’de de bu veriler var. Tümü düzmece. Sen araştırma yapmaya yeltendiğinde ikna olsa da yaptığına, iyiliğine, gerekliliğine ve istese bile mümkün değil ki düzgün rakam vermesi, hatırlamıyor çünkü. Haldeki rakamların da ne kadarı doğru, sen biliyorsun zaten. Şimdi böyle bir alt yapıyla sahici veriye ulaşmak mümkün değil.

Defne: Dolayısıyla araştırma yapılırken balıkçı desteği var desek de gerçek bir destek olmuyor, olamıyor. Gidip TÜİK rakamlarını alarak masa başında da yapmak kabil o halde çalışmayı.

Mert Gökalp: Yok. Dalyanlardan, izinli yapılan avlardan rakamların sağlamasını yapmaya çalışırken bir hayli veri toplanabiliyor. Şu kadar alanda, şu mevsimde, şu kadar balık der bir veri toplarsın. Balık boylarını, yumurta miktarlarını vs biraz konuşabilirsin ama popülasyon bağlamında güç. Zaten bu boşluk sayesinde, bu imkansızlık sebebiyle kimi reisler çıkıp yok lüfer 17 cm’de ürer, yok her çinekop lüfer olmaz iki türü vardır bunun gibi saçma sapan cümleler kurabiliyorlar. Bilim tokmak olup net bilgi sağlayamıyor.

Defne: Balıkçı cephesi böyle. Peki akademi nasıl? Son dönemde bir hayli fakülte kapanır, bakanlığa su ürünleri mühendisi dahi alınmaz, bakanlık genel manada denize ve tasalarına ekonomik bakarken… araştırma yanı işin nasıl yürüyor?

Mert Gökalp: Sıkıntılar bunlarla limitli değil. Koltuğunu terk etmek istemeyen, balıkçı ile ilişkisi bir hayli problematik bazı hocalarımız da var. Alt taraftaki genç akademisyenleri rekabet olarak görüp engelleyen hocalarımız var.

Defne: Bu araştırmanın akademi tarafından engellendiği ya da dışarıya itildiğine mi tanık oldun yoksa?

Mert Gökalp: Yok, öyle bir şey olmadı. Daha çok İstanbul Üniversitesi ve Trabzon Su Ürünleri Araştırma Enstitüsü güzel bir işbirliği yaptılar ama yetersizdi. Bir araştırmadan onlarca makale çıkartmak mümkün esasında, genç ve cesaretlendirilen kadroları olsa üniversitenin. Yok. O yüzden de gayret, renkli bir okuma olarak çıkmayacak karşımıza. Araştırma desteğini veren bakanlık. Sonuçlarını yayınlayıp yayınlamama tasarrufunu da elinde tutacak.

Defne: Lüfer konusunda, yani son 6 yıldır üzerine kampanyalar yapılan, gazetelerde hakkında yazılar çıkan, yok oluşu yasa yapma süreçlerine etki etmesi beklenen bir balığa ilişkin, ülkemizde gerçekleştirilmiş çok çok az araştırma var biliyoruz, peki kaç akademisyen var ülkemizde, lüfer çalışan?

Mert Gökalp: Sayı bilmiyorum ama kendi belgesel çekimim sırasında bunu çalışan iki kişiyle karşılaştım ve bir de bu, sürecini paylaştığım araştırmayla. O kadar.

Defne: Bu kadar gözde olduğu bir zamanda konunun, hem de!

Mert Gökalp: Aslında belki bir sürü insan vardır. Ama araştırma yapabilmek için bütçe gerek. Bu bütçeler bakanlık ya da TÜBİTAK aracılığı ile veriliyor. Elbette Avrupa Birliği’ne başvurmak da mümkün fakat.. Şimdi, TÜBİTAK kolay imkan sağlamıyor bu konulara, çıktısı politikaları etkileyecek konulara daha çok kaynak aktarıyor. Dolayısıyla kimler ne projeler veriyorlar TÜBİTAK’a ve ne kaynaklar nereye yönlendiriliyor çok da bilemiyoruz.

Defne: Bu belgeseller için de geçerli, değil mi. Senin tecrübeni, işin finansına dair tecrübeni dinleyelim biraz da.

Mert Gökalp: Hayatımı aldı, üç yıl. Ne Kültür Bakanlığı ne de bir başka kaynak olmadan, tümüyle ayni katkılar ve crowd funding’le birleştirdiğim kendi kaynaklarım sayesinde gerçekleşti film. Kültür Bakanlığı her yıl 50-60 filme kaynak ayırıyor aslında. Biz bunların belki 10 tanesini görüyoruz festivallerde. Gerisi nerede? Televizyonda, internette falan yoklar. Sadece bakanlık yetkilileri görüyor. Yapanlar kasedi teslim ediyor gidiyorlar. Zaten fonların aktarıldığı kaynaklar arasında geçmiyor çevre. Sıklıkla insan konusuna aktarılıyor, göç, zorunlu göç, mülteciler, insan problemleri, cinsiyet seçimleri falan.. İnsan problemleri.

Defne: Türcü müyüz yani?

Mert Gökalp: Kesinlikle. Dolayısıyla böyle bir belgesel bir daha çıkmaz. Çünkü yapanın ya benim gibi aklını kaçırmış elindeki avucundakini buraya koymakla kalmamış başkalarının da emeğini, katkısını dilenmiş olması gerekiyor. Kaldı ki önümüzdeki dönemde fon aktarılsa bile balık kalmadığından, bu imkan hiç olmayacak. Al bunu bilime yansıt. Araştırmaya ne kadar fon vardır hesapla. Nasıl dağılıyordur tahmin et.

Defne: Bu kadar güncel, bu kadar popüler, bu kadar elzem olduğuna herkesin ikna olduğu konuda bile fon bulmak bu kadar zorsa, gün yüzüne çıkmayan ve fakat aciliyeti tartışılmaz konular nasıl değerlendiriliyor merak ediyor tabi insan.

Mert Gökalp: Bir de düşün ki bu konu, yok olan faunamızı belgelemekle alakalı. Yani ben ki bunca zamandır denizle haşır neşirim, sizin, yani Slow Food’un ve Greenpeace’in yaptığı kampanyalar olmasaydı bu kadar farkında olmazdım yaşananların. Yani sıkıntı olduğunu biliyordum ama ne kadar olduğunu bilmiyordum. Bu belgeseller de başkalarının fark etmesine al verecek. Bu süreci, yok oluşu durdurmanın, geri dönüşü başlatmanın ilk adımı uyanmak. Uyanmadan nasıl olacak ki? Dolayısıyla fonların yakinen bakması gerekiyor nereye aktarılıyor destekler diye. Destek nereye, hangi alana gerekiyor diye. !f Bağımsız Filmler Festivali’nde bile çevre konusu limitliyse, orada, o limitli gösterilen belgeselin arasında Kültür Bakanlığı destekli bir tane bile çevre filmi yoksa, durup düşünmemiz gerekir.

Defne: Nasıl olacak da uyanacağız. Uyananlar diğerlerini nasıl uyandıracaklar diyorsun yani… Ben umudumu kaybettim aslında Mert! Bunu seni harekete geçiren kampanyalardan birinin uzun dönem sözcüsü olarak söylüyorum üstelik, sen bunca röportaj, bunca araştırma, bunca tanıklık sonrası nasıl hissediyorsun kendini?

Mert Gökalp: Bilmem ki. Nihayetinde hepimiz gayret edeceğiz. Ben tanıdığım yaşam alanı üzerinden, bir balığın peşinden anlatmayı denedim. Sizden el aldım. Benden de el alacak çıkar elbet.

Defne: Peki de ki uyandık, ne dersin, geri döndürebilir miyiz bu yok oluşu?

Mert Gökalp: Bu sadece bizim değil dünyadaki tüm diğer metropollerin ortak sorusu. Ekolojik manada derin sıkıntılar var. İstanbul’a ve Marmara’ya spesifik olarak yaklaşır, bakarsak, belli alanlara hasar vermekten bellimiktarda kaçınabiliriz. Hele bu bir hükümet, bir devlet politikası olursa. Şu saate kadar yaptığımız etkileri görüyoruz. Endişemiz yüksek. Ama bunların bir de post etkileri var. Yıllar sonra yaşanılacak etkiler var. Bilmiyoruz da bir kısmını. O yüzden ancak tecrübe ettiklerimiz oranında tamir etmeyi ya da engellemeyi planlayabiliriz. Ancak çok kapsamlı bir politika oluşturmak gerekiyor. Yaşamımızın her katmanına etkisi olacak zira, yememize, düzenimize, alışkanlıklarımıza. Doğayla ilişkimize bir daha bakmak, bir daha bakmak ve çözümlemeler getirmemiz gerekiyor. Herşeyi gözden geçirmemiz gerekiyor ki bir netice alabilelim. Düşün ki araba 180 km hızla gidiyor ve çarpmadan durdurmamız gerek. Zor. Olmaz değil ama çok kapsamlı bakmak ve radikal kararlar almak gerek. Bir istilası var insanlığın gezegen üzerinde. Biz hep istilanın ilerleyişine tanık olduk. Geri çekilme zamanı geldi. Bilmediğimiz, tanık olmadığımız bir şey bu.

Defne: Bu duygu olarak bile yabancı bize

Mert Gökalp: Bu matematik olarak dahi hesaplanması güç bir süreç. Sezgisel olarak yapmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz. Yapma hızımız doğayı ikna eder mi, bizi tutmaya bilemiyorum. Belki de doğa çözümleyecek, neticede. Doğanın bir matematiği var elbet.

Defne: Biraz da rakamlarını versene, filmin. Matematik deyince istatistiklerini merak ettim. Mesela kaç saatlik kaydın var, kaç kişiyle konuştun..

Mert Gökalp: Film fikir aşamasından perdeye yansıtılacak hale gelene dek 3 yılımı aldı. Sanırım 100 kadar mekan var, set yani. Tabi %95’ine bu setlerin ekip olarak gitmedik, mali imkanlar yetersizdi. Ben hem kameraman, hem sesçi, hem de yönetmen olarak gittim ama, 100 yer var mıdır, vardır! Aktivist, bilim insanı, balıkçı, dalgıç, gırgırcı, trolcü, sandalcı, oltacı, zıpkıncı, kirliliği toplamaya çalışan dalgıç gibi yüzlerce insanla konuştum. Dünyanın farklı noktalarından görüntüler alındı, lüferin yaşam alanlarını gösterebilmek ve kıyaslayabilmek için. Çekim saat olarak… 600 saatlik kayıt var. 3 terrabyte’lık bir yer kaplıyorlar. Az değil. 6 ay boyunca bu ham veriyi kaba bir montajla bir araya getirdik. Bir 6 ay da Mehmet’le beraber çalıştık ve son halini aldı. Yani kurgu da 1 yılı almıştır. Bu arada animasyonlar yapıldı. 3,5 dakikalık harikulade bir animasyon var, bütçemize uygun rakamı Portekiz’de bulduk, orada yapıldı. Kafa animasyonları var. Koç Üniversitesi’nde gerçekleşti. İstatistiki verileri Jim şekle soktu. İki boyutlu tasarımlar yapar. Filmin özgün müziklerini bize hediye eden 123 grubu var, Berke Can Özcan ve Burak Irmak. Biliyorsun senden aldığımız kimi dökümanlar var. Bunları Ahmet Yasir Göktepe iki boyutlu tasarımlara dönüştürdü. İmre (Azem) mesela drone görüntüleri paylaştı. Ayni ve nakdi destek aldığım diye bak, röportaj yaptıklarımı saymazsam, 50-60 dostla çıktı yani film! Şimdi ilk gösterimle birlikte büyük heyecan yaşayacağız. Çocuğu görücüye çıkartmak gibi. Beğensinler istiyorum. Kaç para tuttu deme. Destek alabilseydik, 110 bin lira yeterdi. Alamadık. Herşey futbol değil, keşke görseler. Anlasalar. Bu proje gibi her yıl bir kaç proje desteklenemez mi? Şirketler bu gezegeni bu kadar sömürürken sözde sürdürülebilirlik, sosyal sorumluluk alanları açıyorlar. Lüfer gibi filmlere kaynak yaratamazlar mı? Bu konuda agresifim. Rakam verirken filmin bütçesini konuşamıyoruz bile. Baksana.

Defne: Benim tecrübem, bütçe elde değilse, para yolda oluşuyor, gecikerek geliyorsa, işlerin daha pahalıya çıktığı şeklinde. Bu projede de öyle mi oldu?

Mert Gökalp: Söylemek zor. Kaça çıktığını hesaplamak dahi zor. O kadar çok iş aslında bir kaç kişiyle yapılması gerekirken yalnız yapıldı ve müzikten animasyonlara o kadar çok parçası filmin destekle, gönülle geldi ki. Zor. Elbette bütçesi başından belli, yönetimi, yapımcılığı net olsaydı daha iyi bilirdik. Ama olamadı. Diyorum ya, herşey futbol değil. Keşke anlasalar.

Defne: Haklısın. Peki, gösterimlere ve filmin geleceğine geçelim bari. !f’de gösterilecek, sonra?

Mert Gökalp: Festivallere gidecek. Başvurulara başladık. İlk yıl böyle geçecek herhalde. Televizyon için çok sert bu belgesel. Belki yurt dışında olur ama Türkiye’de alıcısı olmaz sanki. Elbette belgesel marketlere girecek, alıcı bulmayı deneyecek. Olur ya da olmaz, başka opsiyonlar da var artık. İnsanların daha geniş erişimine imkan veren bir internet seçeneği var. Cüzi rakama en geniş ve en demokratik sinema salonu internet tabi. Bu en istediğimiz. Bakalım.

Defne: Tabi dünya kadar para yatırdınız, en hafif koşullarla sen ve takım arkadaşların bir ev parasını bu belgesele yatırdınız.

Mert Gökalp: Diyemiyorum o yüzden işte yayalım, herkes seyretsin diye. Geçtim yaşamaktan, bir sonraki projeyi nasıl fonlayacağım ki koşullar böyleyken. Elbette, hakkını bulsun, bir alıcısı olsun istiyorum.

Defne: Liseler, okullar talep ederse, peki? Onlara kapıyı açabiliyor muyuz?

Mert Gökalp: Okullar neden olmasın, elbette. Onların farkı var. Sadece bizden birilerinin de orada olması gerek. Zamanlama, fırsat, denk getirme meselesi. O kadar.

 

Lüfer / Bluefish

18 Şubat 2017 11:00 Cinemaximum Kanyon Salon 8

20 Şubat 2017 16:00 Cinemaximum City’s Nişantaşı Salon 3

Yönetmen MERT GÖKALP
Senaryo MERT GÖKALP, ONUR UYSAL
Görüntü Yönetmeni MERT GÖKALP
Kurgu MEHMET ABANOZ, MERT GÖKALP
Katılımcı(lar) DEFNE KORYÜREK, BANU DÖKMECİBAŞI, SERCO EKŞİYAN, MUSTAFA ZENGİN, SAADET KARAKULAK, HAKAN KABASAKAL, TAN MORGÜL, FİLO ESAT, KARTALLI EMRE, ARNAVUT ÖMER, ERHAN TÜRKMEN, KAAN TÜRKMEN, EMRAH SARI
Yapımcı MERT GÖKALP
Uygulayıcı Yapımcı MEHMET ABANOZ, ONUR UYSAL
Renk EMRE ALTINOK
Ses Tasarımı MEHMET ABANOZ
Ses Mix MEHMET ABANOZ, EMRE ALTINOK
Görsel Efekt JIM LAKE, AHMET YASİR GÖKTEPE
Animasyon JOAO DIAS, KEREM PEKKAN, FAZIL EMRE USLU
Orijinal Müzik BERKE CAN ÖZCAN, BURAK IRMAK

Röportaj: Defne Koryürek

Kategori: Hafta Sonu