Dış Köşe

Kutsal – Defne Koryürek

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

Geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler’e, hükümetlere ve özellikle de Greenpeace’e hitaben genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) lehine kaleme alınmış bir mektup yayınlandı. 30 Haziran günü Amerika’da, Washington, DC’de, National Press Club’da tertip edilen bir basın toplantısıyla gündeme düşen bu mektubun imzacıları; ekonomi, edebiyat, fizik ve ilaç alanında Nobel ödülü almış toplam 107 bilim insanıydı (bu yazı yazılırken sayı 110’a çıkmıştı). Mektup, Evrensel’den Hürriyet’e, bizim gazetelerimizde de haber oldu. Bir hayli yazıldı, tartışıldı. Okumuşsunuzdur. Kimbilir belki sosyal medyada paylaştınız da. Ama metni okudunuz mu, bilmiyorum.

Orijinali şurada.

Okuduğunuzda göreceksiniz. İmzacılar kısaca Golden Rice (Altın Pirinç) karşıtı kampanyaları hedef alıyor. Dedikleri de şu: “dünya nüfusu 2050 yılında ikiye katlanacak, bu nüfusu beslemenin zorlukları aşikar ve Afrika ile Güneydoğu Asya’da her yıl doğan 250bin ila 500bin çocuk sadece vitamin A eksikliğinden kaynaklı olarak görme fonksiyonlarını kaybetmekle kalmıyor, bu çocukların yarısı doğumdan 12 ay sonra yaşamlarını kaybediyor. Hal buyken vitamin A katkılı Golden Rice’ı ve bağlantılı olarak genetiği değiştirilmiş tohumları kullanmamak, cinayettir.”

Sivil toplum kuruluşu Greenpeace‘in Filipinler’deki kampanyası da bu eleştirilerinin hedefinde.

Greenpeace “modern bitki ıslahına karşı gelen organizasyonların lideri” olmakla itham edilirken, genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) da modern bir yöntem, hatta “duyarlıklı tarım” olarak adlandırılmış ve imzalanan metnin tepesine, başlığın içerisine yerleştirilmiş. Dünyanın tüm hükümetleri Golden Rice karşıtı kampanyalara karşı gelmeye çağırılıyor ve çocuk ölümlerine referansla “insanlığa karşı işlenen bu suça göz yummaya daha ne kadar devam edileceği” soruluyor.

Greenpeace duy sesimi, iyi ki varsın!

Zira bu mektubun sunduğu ya sev ya terk et tarzı bir hoyratlık içerisinde ya GDO’lu tohuma evet de ya da cani olduğunu kabul et’ten ibaret. Oysa hiçbir şeyin olmadığı gibi, bu işin aslı o kadar basit değil ve kavgaya gürültüye terk edilecek yanı yok.

Başlayalım o halde…

Tohum, bitkilerde döllenme sonunda yumurtacıktan oluşan ve yeni bir bitki oluşmasını sağlayan tane; spermatozoit olarak geçiyor sözlükte. Ayrıca, binlerce yılın hayatta kalma bilgisini kodlarında saklayan bir data bank. Yani, makul zaten, öyle değil mi? Her canlı ama hepsi, bizim gibi alçak dağları ben yarattım diye gerine gerine dolaşan türler dahil, basit birer organizma ve bu organizmanın asli iki görevi var: 1. Bu gezegen üzerinde canlılığını muhafaza etmek 2. Bu gezegenin üzerinde türün devamın ı sağlayacak üremeyi gerçekleştirmek.

Yaşam zira, esastır. Yaşama ilişkin her türlü deneyim de bu tohum da saklanır.

Konu eğer bir buğday tanesi ise onbinlerce yılın tüm iklim koşulları ve bu koşullara rağmen türü devam ettirme becerisi olur saklanan; insan ya da fare, bir memelide ise örneğin, travmalar dahi aktarılabilir kuşaktan kuşağa, kelimelere dökmeden. Tohum, yaşamın esasıdır. Bu bağlamda açık kaynaktır. Sürekli tazelenir. Her tecrübeyle katmanlanır, gelişir. Bu sebeple biyolojik çeşitlilik pek önemsenir.

Örneğin pirinç.

İnsan tarafından tarımı 8 ila 13bin yıl önce Çin’in İnci Nehri Deltası’nda yapılmaya başlanmış pirincin, sadece Vikipedia’da listelenen beşyüzden fazla çeşidi var. Niye? Tek bir çeşit pirinç niye yetmemiş doğa dediğimiz bu yaratıcı sistemde? Zira yaşamın tekrar tekrar emniyete alınması organizmanın hedefi. Her köşesi farklılık gösteren bir coğrafyaya intibak etmesi, başka başka koşullara uyum göstermesi ve dolayısıyla muazzam bir çeşitlilik kazanması esas, türün. Düşünün, yaşama böylesine çeşit çeşit tutunmuş “pirinç” hiç yokolabilir mi? Aynen! Biyoçeşitlilikbudur. Her daim değişen, dönüşen yaşam dolu ve açık bir kaynaktır.

Gezegenin sıhhati, bu çeşitliliğinin korunup korunamadığı ile ölçülür.

Tüm açık sistemler yaratıcı ancak sahipsizdir. Bir başka deyişle açık sistemler herkesin ve hiçkimsenindir. Bundan bir ekonomi yaratmak onu kapalı koda çevirmekle mümkündür.

A-0 System’den bugünkü Windows’a geçişimizi düşünün.

1953’de piyasaya sürülen ilk bilgisayarın operasyon sistemi A-0 System bir açık kaynaktı ve kullanıcılardan kodu geliştirdikçe paylaşmaları istenmişti. Bir patent kısıtlaması yoktu ve yazılım şeffaftı. Ekonomi yaratmaktan çok bilgi, birikim paylaşımı ve yaratıcılık tetikleyicisi görevi vardı. Yaşam doluydu. Oysa bugün, ihtiyacınız olan ve olmayan tüm yazılımlar bir Windows paketi ile önünüze geliyor. Yazılımlar kapalı, ödediğiniz paranın karşısında ne gibi bir casus yazılım sizi takip ediyor bilemiyor ve herkesle aynı şablonlar dahilinde yazıyor, çiziyor ve haliyle de tek tipleşiyorsunuz. Çeşitlenme kabil değil.

Bir tür faşizm.

Patentli ve özellikle de GDO’lu tohumlar aynen Windows operasyon sistemi gibi.Kaynağı kapalı, kodları kapalı birer yazılımlar. Patentle mühürlenmiş bu kodları açıp bakmak, incelemek, değerlendirmeye tabi tutmak sahibinin iznine bağlı. Yani pratikte asla mümkün değil.

Peki, beşyüzün üzerinde türüyle biyoçeşitliliği sadece kendi türünün değil, insanın da varlığının teminatı bir pirincin coğrafyasına; patenti bir şirkete ait pirinç ektiğimizde; bu pirincin patentli polenleri yüzlerce çeşit pirince bulaştığında ne olacak? Doğanın tüm açık kodları, yaşamı çeşitleyen, çoğaltan yazılımı tehlikeye girmez mi? Pirincin de insanın da yaşam hakkı eş. Yaşam patentlenebilirler mi?

Yanlış anlaşılmasın, karşı olduğum genetik bilimi değil. İnsan meraklı bir varlık. Açacak, bakacak, ölçecek, anlayacak… bu süreçte kimbilir kendimize dair neler keşfedecek ve nasıl çözümler üretecek umutsuz saydığımız dertlerimize! Elbette. Ancak Slow Food’un Ugandalı sözcülerinin dün beyanatlarında sordukları üzere,vitamin A almanın başka bunca yolu varken, Golden Rice’da bu ısrar niye?

Mektubu imzalayanların sebeplerine, tohum şirketleri, ilaç şirketleri ve akademinin derin çıkar ilişkilerine, GDO lobisinin katmanlı gayretlerine hiç girmeyeceğim bu mektubu değerlendirirken. Tohum yaşamın ta kendisidir. Yaşam kutsaldır. Yaşam patentlenemez, hatırdan çıkartmayalım, yeter.

Odağımıza almamız gereken gerçekleri de hergün yine ve yeniden hatırlayalım:

Açık kodlu, yani atalık dediğimiz tohumların bu gezegenin nüfusunu besleme kabiliyeti misliyle var.

– 7 milyara ev sahipliği yapan bu toprakların 10 milyara yetecek gıda ürettiğini biliyoruz. Geleneksel metodlarla 18 milyarı besleyebileceğini de.

– Gezegende tanık olduğumuz, yürek burkan açlıksa yarattığımız medeniyetin,adaletsizliğimizin neticesi.

Bunu da iyi, temiz ve adil bir yarına inanan bizler çözeceğiz, beraber. GDO’lu tohumlar değil.

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

47-Defne Koryürek

 

 

Defne Koryürek

Kategori: Dış Köşe