2011 Üzerine Yazılar

2011: Ufukta iktidar değişimi var

Yeni yıl yaklaşırken genelde geçen senenin değerlendirmesi yapılır. Bizse Yeşil Gazete’de gelecek yılın öngörüsünü yapmaya çalışıyoruz. Bu kâhinlik değil, çünkü eldeki verileri değerlendirerek kendimize göre yaptığımız analizin sonucunu aktarıyoruz. Ben 2011’i seçimler ve iktidar mücadelesi çerçevesinde öngörmeye çalışacağım.

AKP’nin duraklama devri

2011 her açıdan AKP iktidarının duraklama devri olacak. Bunun çeşitli nedenleri var. Bu nedenlerden ilki, AKP’nin, 8. yılını dolduran iktidarı boyunca çok düşman kazanmış olması. Anamuhalefet partisi sıfatı gereği sürekli gerilim halinde olması gereken CHP’yi saymazsak hükümet, neredeyse herkesle kavga etti. Son olarak gençlerle, öncesinde köylüyle, dalgalı şekilde askerle ve devamlı şekilde çevrecilerle/ekolojistlerle gerilim yaşadı iktidar. Aliye Kavaf’ın eşcinsellerle ilgili söylediği saçmalıklar asla unutulmayacak. Aynı şekilde Burhan Kuzu’nun muhalif öğrenciler için kullandığı “geri zekalılar” sözü. Bunlar bir birikim yarattı hep bu gruplarda. Gerilerinde AKP iktidarını devirmek için kalıcı bir öfke bıraktı.

Daha sonra AKP’nin hayal kırıklığına uğrattığı kesimler var duraklama devrinin nedenleri arasında. Bunların başında da Kürtler geliyor. Hakkını vermek lazım, 8 yıl boyunca Kürt sorununda bir hayli ve aslında oldukça da hızlı yol kat edildi. Ancak hükümet sayesinde değil, Kürt politikacılar sayesinde! Hükümetin “Kürt açılımı”nın içi bir türlü tatminkâr şekilde doldurulamadı. Kazanımlar hep vitrinde kaldı. TRT’nin Kürtçe yayın yapan bir kanalının olması elbette güzel bir gelişme ama “eee?” diye sorası geliyor insanın. Anayasa’da ve yasalarda Kürtleri yok sayan düzenlemeler değiştirildi mi? Hayır. Toplumsal barışa katkı sağlayacak yasalar çıkarıldı mı? Hayır. 12 Eylül darbesinin hesabını sormak için harekete geçildi mi? Referandum öncesi vaatlere rağmen, hayır. Hatta bu AKP hükümeti –büyük bir olasılıkla sırf öneri CHP’den geldi diye- faili meçhullerin araştırılması için komisyon kurulması önerisini dört kez reddetti. E o zaman iktidara “bu nasıl toplumsal barış projesi?” diye sorarlar. AKP, Kürt hareketinin desteğini her geçen gün kaybediyor.

Aynı şekilde Alevi açılımının da içi doldurulamadı. Vitrin niyetine hükümet yamacına alınan Alevi kimlikleriyle ön plana çıkan kişiler teker teker hükümetten kaçtı. Cemevleri’nin ibadethane statüsü hâlâ tanınmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda açılım yapılacakken daha da muhafazakâr bir başkan başa getirildi. Zorunlu din derslerinde İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kararına rağmen göstermelik bir-iki değişiklik yapıldı ancak dersler halen aynen duruyor. Bu nedenlerle Alevilerin de bu saatten sonra AKP’yi desteklemesi mümkün gözükmüyor.

Duraklama devrinin son nedeni ise AKP’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanıyor kanımca. İktidarın şimdiye kadar yaptığı en bariz icraat, yeni bir sermaye kesimi yaratması oldu: Muhafazakâr/yeşil sermaye. Daha önce TÜSİAD’ın oluşturduğu tek kutuplu sermaye grubu, günümüzde iki kutuplu. Artık ekonomide söz sahibi muhafazakâr bir işadamı grubu var (işinsanı demiyorum çünkü bunların arasında hiç kadına rastlamadım henüz.). Bu neden AKP’ye bir duraklama devri yaşatsın diye sorarsanız, partinin dayandığı sosyal kesime bakmak gerektiğini söylerim. AKP bugünlere –popülist bir partiden beklendiği şekilde- mazlum edebiyatı yaparak geldi. Gerçekten de uzun yıllardan beri bastırılmaya çalışılan bir kesimin, artık oyunun kurallarını reddetmeyip (adil düzen söylemini terk edip) masaya oturmasıyla oluştu AKP ve iktidarı. AKP yandaşı kesimlerin iktidarı “düşmanın elinden alma” psikolojisi onu bugüne kadar ayakta tuttu. Çünkü kin hep devam etti. Ezilmişliğin, bastırılmışlığın, dışlanmışlığın ve hep hor görülmüşlüğün yarattığı öfke bugün hâlâ da tam anlamıyla geçmiş değil. Bu yüzden internet sayfalarındaki AKP’yle ilgili eleştirel haberlerin altında hâlâ “kul psikolojisiyle” partisini savunan vatandaşların yorumlarını okuyoruz. Ve hâlâ anketlerde AKP %40 bandında tutunabiliyor. Ancak artık AKP’nin mazlum ve mağdur olmadığı, bilakis zalim ve egemen güç haline geldiği ortada olan bir gerçek ve bu gerçek yavaş yavaş geniş kitlelerce de anlaşılmaya başlanıyor. Muhafazakâr kesim artık mazlum edebiyatı yapamıyor, yapamaz. Yaparsa yapay kaçar. Ki kaçıyor. AKP öncesinde gecekonduda oturan, 8 yıl sonra hâlâ gecekonduda oturmaya devam eden vatandaşlar AKP’li bakanların oğullarının şirketlerini, Başbakan’ın Üsküdar’daki yüksek duvarlı villalarını, Cumhurbaşkanı’nın Çankaya Köşkü’ne aldırdığı lük masif mobilyaları görüyor. Ve desteklediği iktidarın zenginleşirken kendi sosyal seviyesinde neden bir gelişme olmadığını soruyor. AKP’yi destekliyor oluşunun ona bir şey katmadığını anlamaya başlıyor. Kulağını AKP’den kesip durumunu düzeltmek için yeni bir şeyler dinlemeye açık hale geliyor.

Merhaba muhalefet

AKP’nin 8 yıllık iktidarı keskin bir AKP karşıtı muhalefet yaratmış durumda. Bu saatten sonra ne yaparsanız yapın bu muhalif grupları ikna edemezsiniz. Bunların en başında çevreciler/ekolojistler geliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş bir doğa katliamı AKP iktidarı döneminde yaşandı. “Para gelsin de nasıl gelirse gelsin” zihniyetinin egemen olduğu bu neo-liberal ekonomi anlayışı içinde madenciler, altıncılar ve petrolcüler için envai çeşit kanunlar çıkartıldı. Bunlardan bazıları Anayasa Mahkemesi’nden dönünce kıyametler kopartıldı. Hemen kanunlar yeniden hazırlandı ve ormanların kesilmesi, doğanın katledilmesi için en hızlı şekilde hareket edildi. 3. köprü, nükleer enerji, altın madenleri, HES katliamları için hukuksuzluklar aldı başını yürüdü. Mahkeme kararlarına uyulmadı. Yerel halkın direnişi şiddetle bastırıldı. Muhalifler tutuklandı, haklarında davalar açıldı. Ve bunlar sadece belli bir bölgede değil, Türkiye’nin her yerinde yapıldı. Bu da ülkenin dört bir tarafında AKP’yi iktidardan devirmek için ant içmiş çevreci/ekolojist gruplar yarattı. 2011 yılında bu gruplar herkesin tahmin ettiğinden çok daha aktif şekilde seçim sürecine dahil olacak. AKP neden %24’lere varan elektrik kaçağını engellemek yerine HES yapımına olur vermek veya çağı geçmiş nükleer enerjiye muhtaç olduğumuzu anlatmak için gerekçeler uydurmak zorunda kalacak. Madenciler, altıncılar ve petrolcüler için bir gecede kanunlar hazırlanıp yürürlüğe sokulurken nasıl olup da yenilenebilir enerji için teşviklerin senelerden beri Meclis koridorlarında süründüğünü açıklamak da AKP hükümetinin seçim sürecinde zorlanacağı konular arasında. Diyeceğim o ki, bence seçim sürecinde AKP çevrecileri/ekolojistleri ikna etmek için hiç boşuna zahmet vermesin. Enerji kaybı olur.

Kürt ve Alevi açılımlarının fiyaskoyla sonuçlanması başta TÜSİAD gibi ekonomik ve siyasal anlamda liberal kesimde büyük hayal kırıklığı yarattı. Toplumsal barışın sağlanmasını ve artan refah düzeyiyle ekonomik pazarın doğuya doğru büyümesini isteyen sermaye çevrelerinin yeni bir iktidar arayışına girmesi normal karşılanmalı. O yüzden 2011’de TÜSİAD’la hükümetin ortak karelerde mutluluk fotoğrafları vermesine daha ender rastlayacağız kanımca.

Seçimlerde AKP’yi “misafir” şekilde destekleyen siyasal liberallerin önümüzdeki seçimlerde desteklerini sürdüreceklerini sanmıyorum. Özellikle CHP’nin özgürlükçü bir söylem geliştirebilmesi halinde AKP’nin %10 barajını düşürmemesi, dokunulmazlıkları kaldırmaması, faili meçhul cinayetlerin araştırılmasını dört kez engellemesi, Kürt açılımını bir türlü tamamlayamaması ve en önemlisi son zamanlarda muhalif öğrenci hareketlerine karşı gösterdiği faşizan refleks bu kesimlerin oylarını AKP’den sakınmalarına neden olacaktır. Bu kesim için kanımca en önemli gösterge, referandum öncesinde darbecilerin yargılanması vaadinde bulunan hükümetin, istediğini elde ettikten sonra bu yönde herhangi bir adım atmamış oluşu olacak. Gerçekten de daha bariz bir örnek benim aklıma gelmiyor. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’yle ilgili uyum kanunlarının hemen hazırlanması ve yürürlüğe konması ancak “ileri demokrasi” yolunda ilerlenmesi için gereken kanunların bir türlü yetiştirilememesi (!) ve hep bir şeylerden sonraya (bu sefer de seçimlerden sonraya kaldı) ertelenmesi özgürlükçü-demokrat kesimlerde bir kandırılmışlık duygusunu yerleştirecektir.

CHP’nin önemi

Bu noktada en önemli muhalefet hamlesi CHP’den gelecek diye öngörüyorum. CHP’nin yeni başkanı ve kadrosu AKP’nin 8 yıllık icraatının çetelesini tutabilecek ve yanlışlarını halka anlatabilecek kapasitede. Çalışkan oldukları hissini şimdiden aktarabilmiş durumdalar. Yolsuzluk iddiaları da seçime daha çok olmasına rağmen ilk salvolar olarak gelmeye başladı. CHP’nin yerel kadrolarında da hareketlenme var. Kılıçdaroğlu, iktidarın ancak yerel örgütlerin çalışmasıyla başarılabileceğini kavramış gözüküyor. Deniz Baykal’ın “Ankara’dan şahane ve kaliteli muhalefet yaparım, halk da bunu görür ve oylarıyla takdir eder” politikasının çöktüğünü, seçmenle temas etmek gerektiğini anlamış. Ve başlardaki “lider karizması yok” eleştirilerini de kendini geliştirmek için kullandığı belli. Eskisinden çok daha özgüvenli, çok daha etkili ve çok daha güven duyulan bir lider imajı çizmeye başladı.

CHP liderinin samimi tavırları, az önce partisinden kopma eğilimine girdiğini söylediğim gecekondu sakinine yeni bir umut vaat edebilir. Zaten bu yüzden CHP’nin sosyal devlet söylemine 2011’de ağırlık vereceğini düşünüyorum. AKP’nin zenginleşerek kendi eliyle terk ettiği mazlum, yoksul ve ezilen sınıflara hitap eden, eskisine göre çok daha sol bir siyaseti CHP’den beklemek gerekiyor. Bu siyaset elbette sosyalist olmayacak, ancak Hurşit Güneş ve Süheyl Batum gibi Avrupa tarzı sosyal demokrasiye yürekten inandığını bildiğim kişilerin Kılıçdaroğlu’nun en yakınındaki isimler haline gelmesi, bize 2011’de CHP’den ekonomik anlamda sosyal eşitlikçi söylemler beklememizi öğütlüyor. Kılıçdaroğlu’nun mütevazı kişiliğinin de ön plana çıkarılmasıyla orta-alt kesimlerin CHP’nin yeni siyasetinden etkilenmesini bekleyebiliriz.

CHP’nin sosyal demokrasiye yönelmesinin iki etkisi olacaktır. Bunlardan ilki, az önce belirttiğim gibi, AKP’nin yoksul tabanından CHP’ye oy kaçışı olması. İkincisi ise, ki bence bu daha önemli bir sonuç, şimdiye kadar eli CHP’ye oy vermeye gitmemiş kesimlerin, yani ya hiç oy vermemiş, ya da barajın altında kalacağı partisine idealist şekilde oy vermeye devam etmiş kesimlerin bu sefer, AKP’nin yarattığı düşmanlıktan da beslenerek CHP için –belki hayatlarında ilk defa- oy verebilir hale gelmesi. Tabii bu kesimin çok dağınık olması nedeniyle  -kimilerinin ekolojist, kimilerinin sosyalist, kimilerinin ateist, kimilerinin ise özgürlükçü-demokrat olduğunu düşününce- bunların CHP’de kalıcı olmayacağını bilmek lazım. Ancak daha önceki seçimlerde AKP’ye oy veren “misafir” seçmenlerden bir kısmının bu sefer tercihlerini CHP’den yana kullanabileceği ihtimalinin ortaya çıktığı açık bir gerçek. İktidarın küçük bir oranla belirleneceğini tahmin ettiğim 2011 seçimlerinde bu “misafir” oylar belirleyici olabilir.

Kürt hareketinin belirleyiciliği

2010’un sonlarına doğru BDP’nin yaptığı “iki dil” atağı ve ardından gelen tartışmalar seçimler öncesinde partilerin Kürt sorunundaki yerlerini belirlemesi açısından önemli. AKP’yle CHP’nin bir süre pozisyon belirlemek amacıyla suskun kalması manidar. AKP’nin hemen seçimler öncesinde BDP’ye dil gibi hassas bir konuda (bu konunun neden hassas olduğunu bilemiyorum, bir insanın ana dilini serbest şekilde öğrenmesinin ve kullanmasının nesi sorun olabilir ki! Asıl öğrenememesi ve kullanamaması insan hakları ihlali sorunu doğurur.) taviz vermesi milliyetçi oyların MHP ve CHP’ye kaçması demek olur. Zaten MHP’nin hemen gerilimi yükseltmesi bu oyları toplamak içindi diye düşünüyorum. Ancak AKP’nin dil gibi Kürt hareketi ve özgürlükçü-demokrat kesimlerde önemsenen bir konuyu insan haklarına uygun şekilde sonlandırma iradesini gösterememesi de yine iktidara oy kaybettirir. Sonuçta bu dil meselesinde AKP mutlaka oy kaybedecek, o kesin gibi. Ya öyle, ya böyle. Önemli olan kaçan oyların kimlere yarayacağı. Bir kısmının MHP’ye yarayacağı kesin. Bu anlamda BDP’nin çıkışının paradoksal sonuçları olabilir. Oylardan bir kısmının BDP’ye yarayacağı da kesin (zaten BDP, AKP’yi Kürt sorununda somut düzenlemeler yapmak için köşeye sıkıştırmak adına böyle bir hamle yaptı diye düşünüyorum), zira Güneydoğu bölgesinde oylar AKP ve BDP arasında paylaşılıyor. CHP’ye yaramasının tek yolu ise Kılıçdaroğlu yönetiminin BDP’nin Kürt sorununun çözümünde olmazsa olmaz bir parti olduğunu algılaması ve bu çerçevede işbirliğine gitmesiyle mümkün olabilir. CHP’nin tabanı itibariyle açık bir birliktelik mümkün olmayacaktır ama Avrupa tarzı bir insan hakları yaklaşımıyla CHP ve BDP aynı söylemde buluşabilir. Hem Avrupa’nın ana dillere yönelik teşvik edici politikası, hem de Türkiye’nin de çekincelerle bile olsa imzalamış olduğu Yerel Yönetimler Şartı aslında BDP’nin politikasıyla örtüşüyor. Sadece özerklik konusunda iki partinin uzlaşmasını beklememek lazım. Bu fazla iyimserlik olur. Ancak yine de bu, iki partinin ortak hareket edemeyecekleri anlamına gelmiyor. Zaten CHP’de Tanrıkulu’nun MYK’da yer bulması da buna işaret ediyor sanki…

2011 genel seçim sonuçları

Son olarak seçim sonuçlarını tahmin etmeye gelirsek, en baştan söyleyeyim, kanımca CHP’nin ana bileşeni olduğu bir hükümete doğru gidiyoruz. Seçim sürecinde AKP’nin çok fazla kan kaybedeceğini ve az önce saydığım tüm kesimlerin birleşik bir tepkisine maruz kalacağını düşünüyorum. Eğer CHP iyi çalışır ve bu kesimlerde az da olsa sempati yaratabilirse, bir kerelik de olsa, bütün öfkeli kesimler oylarını CHP’de birleştirebilir. Bu da CHP’yi %30’un üzerine taşır. Tekrar etmek istiyorum: Bu ihtimal ancak CHP iyi çalışır, seçmenle birebir temas kurar, kavgacı imajını unutturur, sosyal demokrat politikalar ortaya koyar ve projelerini inandırıcı hale getirebilirse olur. Bana bunu yapabilecek bir kadro oluşturdu gibi geliyor. Bu bakımdan 2011 CHP’nin yılı olacak.

CHP’nin koalisyon ortağı büyük olasılıkla MHP olacaktır. AKP’nin liberal politikaları milliyetçi kesimlerde belli bir tepki yarattı. Devlet Bahçeli bunu kullanacaktır. Ulusal Parti gibi açıkça faşist partilerin kurulmaya ve güçlenmeye başladığı bir ortamda o da biraz daha milliyetçi söylemlere kayabilir. Aslında bu CHP’nin yeni çizgisine aksi yönde bir gelişme olur ancak koalisyonda her iki parti de çok zorlanmaz. CHP yeniden merkeze döner, MHP muhafazakârlığını perdeleyip modern-güçlü Türkiye söylemini ön plana çıkartır.

Asıl sürpriz ise BDP’nin dışarıdan desteklediği bir CHP iktidarı olur. Şu anda çok gerçekçi görünmediğinin farkındayım. Ancak eğer CHP kendisinden beklenenden daha iyi bir performans ortaya koyar ve tabanının milliyetçi kesimini ikna eder, solculardan, özgürlükçü-demokratlardan ve aslında AKP’nin tabanını oluşturan orta-alt sınıflardan da destek alabilirse, neden olmasın? Bu durum, AKP’nin orta Anadolu’ya sıkışmasını ve içi boş “ileri demokrasi” söyleminin iflas etmesini sağlayacağı gibi, Kuzey Avrupa tarzı gerçek bir sosyal demokrasinin ve insan hakları anlayışının da en sonunda Türkiye’ye gelmesinin yolunu açar.

Her yılbaşında olduğu gibi yine “umuttur yaşatan insanı”…