Köşe Yazıları

İnkarın oluru yok artık

Hopa’ya ilk defa geçen sene gitmiştim: Genç Yeşiller olarak düzenlediğimiz “Sürdürülebilirlik” konulu uluslararası yaz kampını Artvin-Şavşat’ta yapmıştık 2010 yazında. HES karşıtı direnişin özellikle Artvin’de nasıl güçlü olduğunu, “devlettir, ne yapsa yeridir” yalanına kanmayan Artvinlilerin yemyeşil topraklarına, çağıl çağıl akan sularına nasıl sahip çıktıklarına birebir şahit olmuştum haftalar boyunca. Grubumuzdaki 30’u aşkın ülkeden gelen 70’e yakın katılımcının Hopa muhabbeti her açıldığında attıkları “Hopppaaa” naraları hala kulağımda.

Geçtiğimiz gün “Hopa mitingi öncesinde olaylar çıktı” başlığını ilk gördüğümde de bunlar geldi aklıma. Hopalı’nın özgürlüğünü herşeyin önünde tutan, üç-beş günlük çıkarını değil vicdanının sesini dinleyen kültürüne az-biraz aşinaydım ne de olsa, ondandır belki, şaşırmadım. Haberin detaylarını okudukça içim karardı ama : Türkiye’de hükümeti herhangi bir şekilde protesto etmenin büyük bir suç olduğuna kanıttı yaşananlar. “Su haktır, satılmaz” pankartı açan bir gruba artık tüm toplumun son derece haklı nefretini kazanmış olan polis (ve özellikle de çevik kuvvet) yenilediği biber gazı stoklarıyla saldırmıştı. Senelerdir “Kimse bana polisi savunmasın”  diyorum; bu ülkenin en eli kanlı suç örgütü durumunda şu anda çevik kuvvet. Katledilen Metin Hoca’nın feryat ettiği gibi, “yeter artık be, bunalttınız be!”.

Hopa’da yaşananları ileride tarih bir dönüm noktası olarak yazacak, ama polis ilk defa kendi yurttaşını acımasızca katlettiği için falan değil. Polis eliyle devlet ve hükümetin kendi yurttaşını kasten öldürmesi, işkenceden geçirmesi, zulüm etmesi gibi şeyler çok alışık olduğumuz, Türkiye’de hayatımızın bir parçası haline gelmiş rutinler. Hopa olaylarının ve Metin Hoca’nın öldürülmesininse ayrı ve çok önemli bir özelliği var: Uzun süredir ilk defa tamamiyle “normal”, kusursuz bir “birinci sınıf” bir vatandaşını öldürdü devlet. Hem de durup dururken, “nedensiz” yere.

Bu ülkede polis ve bazen asker eliyle devlet neredeyse her gün sivil kürt yurttaşlarını kasten öldürüyor, yaralıyor. Bir gösteri oluyor G.Doğu’da, daha insanlar slogan atmaya başlamadan polis panzerlerle saldırıyor, arkasından “gazanız mübarek olsun aslanlar” diye uluyan kana susamış liderlerinin gazıyla. Sivil giyimli tipler sokaktan topladıkları Kürt çocukların kollarını bacaklarını kırıyor çatır çutur, kameraların önünde. Karşılık veren göstericileri gösteriyor medya, olayları “Polis isyancıları dağıttı” vicdansızlığıyla servis ediyor. Ve biz susuyoruz. Çünkü kolları-bacakları kırılan, canları çıkana kadar dövülenler Kürt, öldüren ise “Türk” polisi. Kesin yemiştir bir haltlar, yaramaz Kürtler. Devletin polisine laf gelmesin yeter ki, devletin yurttaşı ölse de önemli değil.

Bu ülkede polis eliyle devlet parasız eğitim hakkı isteyen, üniversitelere özgürlük diyen öğrencileri her gün kasten yaralıyor, öldürüyor. Pankart açıp yürümek isteyen öğrencilerin üzerine “robocop” lar salınıyor, ağzı burnu dağıtılıyor öğrencilerin. Medya olayları “Polis protestocu öğrencileri önce ihtar, ardından da darmadağın etti” pişkinliğiyle sunuyor. Ve biz susuyoruz. Çünkü ağızları burunları dağıtılan, karınları tekmelenip doğmamış bebekleri öldürülenler öğrenciliğini bilmiyor, okuyup büyük adam olacaklarına anarşik anarşik işlere karışıyorlar. Öğrenci de değildir bunlar zaten kesin, tiplerine baksana! Dayağı hak etmişlerdir, oh olsundur neredeyse.

Bu ülkede polis eliyle devlet, sokağa çıkıp hakkını arayanları, “şunu istemiyoruz, yapma” ya da “bunu istiyoruz, yap” diyenleri, hükümetin politikalarını eleştirenleri, adalet feryadı çığıranları her gün kasten yaralıyor, copluyor, biber gazlarına boğuyor. Sendikal haklarını arayan işçilere işgalci düşman askeri, faili meçhullerin araştırılmasını isteyenlere vatan haini, kolpa  “reformlara” karşı çıkan sağlık emekçilerine bozguncu muamelesi yapıyor. Türkiye’ye bir gün demokrasi geleceği umuduna sarılanların karşısına geçip pis pis sırıtıyor devlet. Çevik kuvvetin pis ve kanlı çeliğini dikiyor umutlu yüzlerin karşısına. Medya yaşananları “polis orantısız güç mü kullandı yoksa azıcık?” yüzsüzlüğüyle sunuyor. Ve biz susuyoruz. Çünkü umutları kırılan, bu ülkeye küstürülen, ağzını açmaya kalktığında dilleri koparılanların işi gücü yoktu da ondan inmişlerdi sokağa. Oy vermek yetmemişti böylesi aptallara. Maaşlı provokatördü o gözaltına alınanlar zaten, dış odakların casusları falan.

Sonra bir gün, Hopa denen bir yerde tamamen normal, tamamen bizden, tamamen “temiz” bir vatandaş öldürülüyor devlet tarafından. Emekli bir öğretmen, öyle derin ve güçlü “örgütsel” bağları da yok anlaşılan. Kızgın sadece, öfkeli, söyleyecek sözü var. Söyletmiyor devlet, susturuyor polis. Bol keseden dağıtılan biber gazlarına polisin o çok iyi bildiğimiz hayati organları hedef alma ritüeli ekleniyor. Metin Lokumcu öldürülüyor. Medya yaşananları nasıl vereceğini şaşırıyor bu defa. Öyle ya, Hopa G.Doğu’da değil, kürt nüfusuyla ünlü bir yer de değil. Ufak bir ilçe diğer yandan. Metin Hoca da alışık olduğumuz “teröristlere” benzemiyor pek : Ak saçı, hafiften top sakalı falan var. Bu sefer susmuyoruz. Bu defa hiç bir şey yok çünkü “ama…” diyerek polisin zulmüne kulp bulabileceğimiz. Hep biliyorduk içten içe aslında devletin ve polisin zalim, dayak yiyip öldürülenlerin mazlum olduğunu ya, sinsi “milli birlik ve beraberliğimiz” yalanına olan kör sadakatimiz ve “devlettir ne yapsa yeridir” propagandalarının vicdanlarımızda açtığı kara delik yutuyordu dilimizin ucuna kadar gelenleri.

Artık mazareti yok katilin. Katile katil dememek için hiç bir mazaret yok artık. O pek ulu devletimizin acımasız bir zalim olabilme ihtimalini görmezden gelmenin yolu yok. Vicdanlarımızda yıllardır paslanmış bir kilite balyoz gibi indi Metin Lokumcu cinayeti. Hem pası attı, hem kilidi kırdı.

***

Bu cinayeti bu kadar önemli kılan, devletin katil yüzünü kanıtlaması, şüpheye mahal vermez şekilde gözler önüne sermesi değil sadece. O sadece bir yüzü yaşananların, bir nedeni Hopa Olayları’nın tarihe geçecek olmasının. Diğeri belki de daha önemli aslına bakarsak: Metin Lokumcu cinayetine sesini çıkarmış, tepkisini göstermiş, katili korkmadan işaret etmişlerin bundan böyle G.doğu’da gün aşırı yaşanan devlet cinayetlerini görmezden gelmesinin, “devlet yaptıysa vardır bir nedeni” diyerek kendisini kandırmasının  oluru kalmadı artık. Metin Lokumcu’yu öldüren devlet de aynı, işçiye, öğrenciye, Kürt’e, hakkını arayana saldıran devlet de.

Metin Hoca huzur içinde yatsın. Sayesinde vicdan törpülemenin ve inkarın yeri yok artık bu topraklarda.