Yeşeriyorum

Türkiye İçin Nükleer Enerji Yanlış Seçim

0

ALİ YURTTAGÜL* 

Türkiye güneş, su ve rüzgâr kaynakları ile başka ülkelerden çok daha şanslıyken, genç nüfusu için daha fazla istihdam üretmek zorundayken; dar ve kısıtlı mali kaynaklarını ABD ve Avrupa’nın terk etmiş olduğu pahalı, tehlikeli, sorunları çözülmemiş bir teknoloji olan nükleer enerjiye yatırmasını anlamak kolay değildir.
Son aylarda nükleer santraller konusu tekrar Türkiye enerji politikasının gündemine girmiş bulunuyor. AKP hükümeti, şayet Ecevit hükümetinin yaptığı gibi son anda bir dönüşe girmezse, enerji ve çevre politikasında büyük, pahalı bir politik hatanın imzasını atmış olacak. Zira nükleere yatırım, modern ve geleceği olan bir enerjiye değil, pahalı, çevre sorunu çözümlenmemiş, tehlikeli, özünde çağımızın değil, 1950’li yılların ‘modern’ enerji politikasına yatırım anlamına geliyor. Nükleer enerjinin dünyadaki durumuna biraz yakından baktığımızda, Türkiye’nin AB ve ABD gibi bu enerji tekniğini geliştiren ülkelerin aksine bir politik sürece girdiğini izliyoruz.


Özellikle 1950’li yıllarının ABD ile Avrupa’sında bir atom çekirdeğinden üretilecek enerji ile enerji üretiminde, kömür ve petrol gibi ham madde sorunu yanında tüm sorunlarının aşılacağı, güneş gibi temiz, sonsuz bir enerji kaynağına ulaşılacağı hayal ediliyordu. Öyle ki, artık ev ve fabrikalarda enerji saatlerine de gerek kalmayacak, otomobiller bile küçük reaktörlerle çalışacaktı. Bugün yaklaşık 50 yıl sonra bu hayallerden hiçbir iz kalmadığı gibi, 1978’de ABD Harrisburg’daki Three Mile Island Nükleer Santralı’ndaki ile, 1986’da Ukrayna’da Çernobil Nükleer Santralı’ndaki kazalardan sonra, bu teknolojinin riskleri tüm açıklığı ile ortaya çıktı. Altın çağını 1960’lı yıllarda yaşayan nükleer enerji sektörü, 1970’li yıllarda duraklama ve 1980’li yıllarda gerileme devrine girdi. Bugün dünya enerji ihtiyacının yüzde 6 gibi küçük bir bölümü 191 ülkenin sadece 31’inde üretilirken, yalnız 5 ülkede 434 nükleer reaktörün üçte ikisi bulunmaktadır. Zaten çok yaygın olmayan bu enerji sektörünü, Almanya, Belçika gibi ülkeler terk etme kararı aldı. Fransa gibi nükleer enerjide ısrarlı olan ülkelerde bile yeni reaktörler devreye girmediği için nükleer enerjinin önemi, enerji üretiminde giderek azalmaktadır. Bugün üretimde olan santralların en geç önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde ömürlerini doldurmuş olacağı düşünülürse, bu enerjinin gerileme devrinin uzun sürmeyeceğini düşünmek yanlış olmaz.
NÜKLEER ENERJİ EKONOMİK DEĞİLDİR
Avrupa’da 1986 yılından bu yana yapımı Finlandiya’da süren bir nükleer santral dışında yeni reaktör siparişi verilmemiştir. Çernobil kazası, bu dönemde gelişen çevre hareketinin politik etkinliğin nükleer enerjideki denetim ve güvenlik bilincini yükseltmiş olması, şüphesiz bu gelişmede etkin olmuştur. Yalnız bu teknolojinin sorunu, sanıldığı kadar çevre hareketi veya ‘Yeşillerin’ güçlenmesi ile açıklanacak kadar “politik” değildir. Nitekim nükleer enerjide en gelişmiş teknolojiye sahip ABD’de en son nükleer enerji santralı 1973 yılında devreye girmiş, bu tarihten sonra hiçbir şirket bu sektöre yatırım yapmamıştır. Enerji tüketimin hızlı bir büyüme süreci yaşadığı son 30 yılda ABD’de enerji üretimi için 100 milyar doların üzerinde bir yatırım gerçekleştirilmiştir. Bu ülkede sadece 1979-2002 yıllarında 100 nükleer santrale denk gelen 144.000 megavatlık yeni kaynak enerji ağına eklenmiştir.  Bu dönemde, iki Bush ve Reagan gibi sağ, enerji sektörüne yakın politikacıların iktidarda olduğu, ‘Yeşiller’ gibi bir politik faktörün pek etkin olmadığı da düşünülürse, kararın ‘politik’ değil ‘ekonomik’ ve diğer sorunlardan kaynaklandığını görürüz.
SANTRALLER HEP RİSKLİ OLMUŞTUR
Şirketlerin nükleer santrallere yatırımdan kaçmasındaki ana gerekçe, ekonomiktir. BM Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA) verilerine göre, bir kilovat üretim kapasitesi için nükleer santraller 2000 dolar yatırım gerektirirken,  modern gaz santralleri 500 dolara mal olmaktadır. Nükleer enerjideki ucuz üretim bu farkı telafi etmemektedir. Ömrü dolan bir nükleer santralın sökümü, yapımı kadar bir finans gerektirmekte olduğu için, şirketler bu riskli yatırımdan kaçmaktadır. Giderek artan ‘güvenlik’ kıstasları malî yükü yükseltmekte yeni yatırımlar gerektirmektedir.
Şirketler güvenlik sorunu ve radyoaktif artıklara çözüm bulmadan bu teknolojiye yatırımdan kaçmaktadır. Olası bir kazanın ve özellikle 11 Eylül’den sonra olası bir terör eylemin boyutlarını kestirememekte zorlanan sigorta şirketleri de bu tür riskleri sigortalamamaktadır. Zira ABD ve Avrupa Çernobil’den sonra olası kaza sonuçları için şirketleri sorumlu tutan yasalar getirmiştir. Çernobil’den sonra artık ciddiye alınır hiçbir uzman veya politikacı, Çernobil’e benzer bir kazanın kendi ülkesinde olmayacağını söyleyememektedir. Zira Harrisburg ve Çernobil kazalarında da görüldüğü gibi riskin sadece “teknik” değil “insan faktöründen” de kaynaklanabileceği anlaşılmıştır. Her halde hiçbir Türk politikacı, “Türkler kazaya sebep olmaz” gibi bir tez savunmaya kalkmayacaktır. Nükleer santralları tehlikeli kılan Çernobil’de görüldüğü gibi kazanın boyutudur. 100 binlerce insanın ölümü, sakat kalması ve geniş bir coğrafyanın radyasyon kirliliği ile yaşanamaz hale gelmesi, olası bir kazanın sonucu olacaktır. Bu riske girmek hiçbir politikacı için kolay olmadığı gibi, kolay savunulur bir mesele de değildir. Risk Avrupa’da sıkça yaşanan ‘küçük kazalar’ ve ‘radyasyon kaçakları’ ile çevreyi kirleten, santrallerin etrafında yaşayan halkın sağlığını etkileyen günlük bir sorundur. Kanser oranları bu bölgelerde normalin üstüne seyretmektedir.   
Artıklar konusunda da tatmin edici bir çözüm henüz yoktur. Bu konuda yoğun bilimsel araştırmalar olmasına rağmen ABD ve Avrupa’da hala sürekli bir yer altı deposu hizmete girmemiştir. Binlerce yıllık bir süre nükleer artıkların güvenli bir şekilde depolanması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. ABD’de granit, Avrupa’da tuz kayaların yer altı sularına “kapalı” derinliklerde depolanması planlanan artıklar, hâlâ nükleer santrallarda bekletilmekte, söz konusu depolar işletime açılmamaktadır. Gerekçesi de oldukça açıktır. Depolama için ‘ideal’ olduğu söylenen bu yer altı katmanlarının sanıldığı gibi ‘kapalı’ olmadığı ortaya çıkmış, depoların su altında kalabileceği ve artıkların yer altı sularına karışabileceği görülmüştür. Gelelim Türkiye’nin nükleer enerji macerasına.
ABD VE BATI’NIN TERK ETTİĞİ TEKNOLOJİ
‘Nükleer teknolojiyi geliştiren ve bunu satan ABD veya Almanya, Fransa gibi ülkelerin artık yatırım yapmadığı bir teknolojiye niçin Türkiye yatırım yapmaktadır?’, irdelenmesi gereken önemli bir sorudur. Türkiye’de nükleer enerji daha ucuza mı mal olmaktadır? Bu soru önemlidir, zira bir nükleer santralın ‘fiyatı’ güvenlik kıstasları tarafından belirlenmektedir. Bilindiği gibi Türkiye’de santrallar için öngörülen yer Akkuyu ve Sinop deprem hatları üzerinde bulunmaktadır. Bu bölgelerde insanlık tarihinde bilinen en şiddetli depremler yaşanmıştır. Uzmanlar 250 bin insanın öldüğü 1083 Antakya Depremi’nde Richter ölçeğini göre 10 şiddetinde geçen bir depremin yaşandığını tahmin etmektedir. Bu tür bir deprem bugün de mümkündür. ‘Türkiye santrallerin yapımında hangi verilere göre güvenlik önlemleri almaktadır?’ sorusu, bu açıdan oldukça önemlidir.
Güvenlik açısından ‘insan faktörü’ Türkiye’ye özgü riskler içermektedir. Maaşların ilginç olacağı bu sektörde de işe alımlarda Akdeniz bölgesine özgü ‘torpil’ mekanizmaları işleyecek, insan kaynaklı hatalar Kuzey Avrupa veya ABD’ye kıyasla daha sık yaşanacaktır.
Atıklar konusunda da Türkiye, Avrupa ve ABD veya Rusya’ya kıyasla daha riskli bir bölgedir. Türkiye coğrafyasının tümü deprem bölgesidir. Türkiye bugüne kadar nükleer atık sorunu ile karşı karşıya kalmadığı için, bu sorunun boyutunu tartışmamıştır. Atıklar Türkiye’de mi depolanacaktır veya atık ticaretine girmek isteyen Rusya gibi ülkelere mi ihraç edilecektir? İki alternatifin de kendine özgü riskleri vardır. Türkiye nükleer enerji ile uranyum sektörüne bağımlı olacaktır. Bu yüzden Türkiye nükleer enerji ile enerji konusunda ‘bağımsız’ değil, yeni bağımlılıklarla karşı karşıya kalacaktır. AKP hükümeti nükleer enerji ile ilişkili tüm bu sorunları kamuoyu ile paylaşmak ve nasıl bir çözüm düşündüklerini de anlatmak zorundadır. Bizim gözlemimiz, politik kadroların bu konuda henüz detaylı düşünmemiş oldukları yönündedir.
TÜRKİYE BİR ŞANSI KAÇIRIYOR
Enerji kaynağı petrol, gaz ve kömür fiyatlarının artışı, bu maddelere dayalı enerji üretiminin çevreye etkisi yüzünden, özellikle küresel ısınma sorunu ile karşı karşıya kalan birçok ülkede, nükleer enerjinin tekrar ‘alternatif’ olarak tartışıldığını görüyoruz. Küresel ısınmanın ana sorumlusu karbondioksit emisyonlarında nükleer enerji çözüm gibi görünse de, yeni bir Rönesans yaşayacağını sanmıyoruz. Nükleer enerjinin yukarıda saydığımız ana sorunları karbondioksit konusundaki avantajından ağır basıyor. Kaldı ki petrol gibi uranyum da dünyada sınırlı miktarda bulunan bir ham maddedir. Bilinen uranyum rezervlerinin bugünkü talebi sadece 60 yıl gibi bir süre karşılayabileceğini göstermektedir. Bu yüzden büyük sayıda nükleer enerji santralının devreye girmesi ile uranyum fiyatlarının da petrol fiyatları gibi yükseleceğini tahmin etmek, yanlış olmaz.
Bu yüzden ABD, Almanya ve İspanya gibi ülkeler enerji politikasında, yatırımlarını kaynak sorunu olmayan güneş enerjisine ve bu enerjiye dayalı bilimsel araştırmalara kaydırmış bulunuyor. Birçok bakımdan Türkiye’ye benzer bir yapıya sahip olan İspanya’nın bu sektördeki atılımı yakından incelemeye değerdir. Araştırmalar, güneş enerjisi santrallarının 2015 yıllına kadar fosil ve nükleer enerji ile rekabet edecek seviyeye geleceği, devlet desteği olmadan ekonomide varlığını sürdüreceğini gösteriyor. İlginç olan İspanyollar’ın oldukça pahalı olan fotovoltaik güneş enerjisi paneli üretimi yerine, klasik eneri santrallarını güneş enerjisine dayalı bir teknoloji ile devreye sokmaları ve bu tip santrallarla enerji üretimine girmiş olmasıdır. AB’nin destekleri ve Almanya dönem başkanlığı sırasında karar verilen, 2020 yılında yüzde 20 yenilenebilinir enerji üretimi hedefi, bu gelişmeleri şüphesiz olumlu etkiliyor. Bu sektör giderek en önemli istihdam kaynağı olmaya başlamış durumda. Son 15 yılda bu sektörde Almanya’da 500 bin iş yeri yaratılmış olduğu tahmin ediliyor.
Türkiye güneş, su ve rüzgâr kaynakları ile söz konusu ülkelerden çok daha şanslı bir ülke olmasına, genç nüfusu için bu ülkelerden daha fazla istihdam üretmek zorunda bulunurken, dar kaynaklarını bu modern enerji sektörü yerine ABD ve Avrupa’nın terk etmiş olduğu pahalı, tehlikeli, sorunları çözülmemiş bir teknoloji olan nükleer enerjiye yatırmasını anlamak kolay değildir. Hedef nükleer teknolojiye sahip olmaksa, araştırma amaçlı küçük bir santralın yapılması herhalde daha akıllıca olduğu gibi, turizm için henüz keşfedilmemiş baş döndürücü güzellikteki Akdeniz ve Karadeniz kıyılarımızın tabii güzellikleri tehdit altına alınmamış olur.
* Avrupu Parlamentosu Yeşiller Grubu Siyasi Danışmanı / [email protected]

Kategori: Yeşeriyorum

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.