Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -8] Salgından korunmak için yurttaşlar ne yapmalı?

Sadece aptal sığırlar kasaba oy verir. (Bir TV dizisinden replik)

Saptamalarımıza devam edersek, şehir yaşamında dahi kırsal, göçebe ve aşiret düzeni alışkanlıklarımızı terk edememişiz. Çarpık kentleşme, çarpık sanayileşme, çarpık bir ‘yenileşme karşıtlığı’ ve çarpık bir ‘milliyetçilik’ bunlara eşlik etmeye devam ediyor. Yani hâlâ, yeni bitmiş gecekonduya taşınma ve yerleşme telaşesinde gibiyiz; başımızı kaldırıp da çevremizde neler olup bittiğine bakmaya, bahçe düzenlemesine vb. bir türlü sıra gelmiyor. Bu nedenle, dördüncü yazımızda Uğur Tanyeli’nin sözünü ettiği nükleer santral, hava kirliliği, Covid-19 virüsü salgınları gibi çağdaş korkularımız henüz oluşmamış. Türkiye için yapılmış bilimsel risk iletişimi ve risk algılaması çalışmaları olmadığı gibi; Türkiye’de sağlıkta risk iletişimini bilen, önemseyen, merak eden de yok (bkz. Birinci yazı: Bilgisizlik ve Tam Bilgisizlik Belirsizliği’). Sağlık Bakanlığı’nın, devlet kurumlarının ve iktidarların ‘risk iletişimine kafa yormak, kapasite geliştirmek’ diye bir dertleri olmamış. Sivil toplum örgütleri, medya, senaryo yazarları ve edebiyatçılar vb. da halkta böyle bir talep yaratamamışlar. Büyük toplum çoğunluğu bir strateji ve öngörü oyunu olan satrançtan ve fen bilimlerinden habersiz.

Oysa, çevre ve sağlıkta risk değerlendirmesi, riski yönetimi ve riski iletişimi konuları uzak hamleleri iyi görmekle ve hesaplamakla çok ilgili. Ülkenin pek çok istatistiği gibi çevre ve sağlık istatistikleri de ya hiç ya da il- ilçe-mahalle/köy özelinde yayımlanmıyor. Medya, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve üniversiteler özgür/özerk değil. Ülkenin çeşitli konularda gereksinimi olan Ülke Karakter/Veri Tabanları -Profile/Data Base (örneğin Ulusal Bireysel Besin Tüketimi ve veya ilaç tüketimi, aşı karşıtlığı vb.) yok vb vb…

Ülkemizde iletişim deyince sadece iletişim fakültesi, basın-yayın ve medya anlaşılıyor. Ülkenin risk iletişimi becerileri konusunda deneyimli az sayıdaki insan gücü, SB’nın kariyeri ve deneyimi ödüllendirmeyen işlendirme (istihdam) politikaları nedeniyle küstürülmüş ve ilgisiz görevlerde kaybedilmiş.

Türkiye’nin ithal etmek zorunda kaldığı (Covid-19 dışı) tüm aşıların üç yıllık maliyeti (40 milyon dolar) gibi bir harcamayla ile ancak tekrar kurulabilecek Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin önce Aşı Üretim Enstitüsü, 2004’de; sonra da tamamı 2011’de 663 sayılı kanun hükmündeki kararname ile büyük bir strateji eksikliği ve öngörüsüzlükle kapatılmış. 

Bireyler ne yapabilir?

Yukarıdaki paragraflardaki saptamalarımızın çevre ve sağlıkta risk iletişimi ve algılamasıyla ilgisini kurmayı okurumuza bırakıyorum. İnsanların çoğu, korktuğu tehlike başına gelmeden tehlikenin olasılığını derinlemesine anlayıp algılamazlar. Dördüncü yazımda belirttiğim gibi, Türk halkının ekonomik kriz olmasından korkmasının (%76’sı) temelinde ekonomik kayıplara uğramaktan ve işini kaybetmekten korkmak vardır. Risk iletişiminde ekonomik kayıplara uğrama ve işini kaybetme riskine yeterince vurgu yapılmamakta ve anlaşılır bir risk senaryosu yazılmamaktadır. İnsanların kurallara uymadıklarında domino etkisi (it ite, it kuyruğuna) nedeniyle işlerini kaybedebileceklerini anlatmak, algılatmak gerekir. 

Bu konuda devleti ilgilendiren toplumsal önerilerimi bir önceki yazımda yapmıştım. Bunlardan bilinemezliklerle ilgili, sorulamayan, söylenemeyen ve bireylerin yapabileceği üç eylemi yazarak yazı dizimizi sonlandırıyoruz. 

Toplumun yüzde 60’ının aşılanması 2022 Ocak’a kadar sürer

Ülkemize gelen Çin malı Sinovac inaktive (ölü virüs içeren) Covid-19 aşısının 3 milyon dozluk ilk partisi, birinci öncelikli grup olan çalışan sağlıkçılara yapılmaya başlandı. Çalışan sağlıkçılara aşı önceliğinin bittiği 18.01.2021 pazartesi akşamına kadar sevindirici bir oranla (her yüz sağlıkçıdan 78’i) 830 bin halen çalışan sağlık görevlisi aşı oldu. Emekli sağlıkçıların aşılaması için verilen süre (19.01.2021 Çarşamba akşamı) bitiminde 953 bin olan aşılanan kişi sayısı, diğer öncelikli risk gruplarına yapılamaya başlandığı 20 Ocak sabahından sonraki iki günün (22.01.2021) sonunda 1.202.050 kişi oldu. İki günde öncelikli risk gruplarından 249 bin kişiye yani günde 124 bin 525 kişiye aşı yapılabildi.

Bu aşılama hızıyla en az bir kronik hastalığı olan ya da 65 yaş üzerindeki yaş gruplarında olup acil aşılaması gereken 23 milyonun (sağlık personeli hariç) aşılanması yaklaşık 185 gün yani yaklaşık 6 ay (Temmuz 2021 sonuna kadar) sürer. Toplumun %60’ının (49,8 milyon) aşılanması ise yaklaşık 13 ay (2022 yılı Ocak ayı sonuna kadar) sürecek demektir.

Bu nedenlerle aşı tedariğini takip eden günlerde nüfusun %60’ının dahi ilk doz aşılamaların üç ay içinde bitirilebilmesi için önceki yazımda da belirttiğim gibi ekiplerin tek vardiya çalışması halinde günde en az 553 bin kişi aşı yapılmalıdır.

Elimizdeki Sinovac aşısının koruyuculuğu hakkında henüz yeterli bilgi yoktur. 15-59 yaş aralığında aşının koruyuculuğu en düşük: Yüz aşı yapılanda 50,4 kişi (9000 sağlık çalışanı üzerindeki Brezilya Faz 3 çalışması:). Sonraki: Yüz aşı yapılanda 65,3 kişi (1620 kişilik Endonezya Faz 3 çalışması:). En yüksek ise: Yüz aşı yapılanda 91,25 kişidir (1300 kişilik sağlık çalışanındaki Türkiye Faz 3’ü geçici ilk sonuçları).

Bir aşının koruyuculuğu düştükçe aşılanması gereken toplum yüzdesi artar. Salgınbilimciler  salgının bulaştırıcılığı, bir kişinin 2,5-3,5 kişiye bulaştırması hızında -R0 2,5-3,5 iken- yüzde yüz etkili bir aşıda toplum bağışıklığını sağlayabilmesi için nüfusun % 60-72’sinin; yüzde 80 etkili aşıda nüfusun % 75-90’ının; koruyuculuğu daha düşük aşılarda ise tüm nüfusun aşılanması gerektiğini ifade etmektedir.  Bu nedenle, aksi açıklanıncaya kadar elimizdeki Çin aşısının bir-iki, en geç üç ay içinde nüfusun en az %90’ına yapılması gerekir.

Aşısı yaptırma eğilimleri ve aşı direncinin nedenleri

Ne var ki, Ipsos’un Koronavirüs Salgını ve Toplum Araştırması’nın 37. Dönemi Koronavirüse Karşı Aşı Yaptırma Eğilimi verilerine göre 22-26 Ekim haftasından 25-29 Aralık haftasına kadar tekrarlanan bir kamuoyu araştırmasına göre 18 yaş üzeri yurttaşlarımız arasında “Her 10 kişiden 4’ü aşı hazır olunca ilk 3 ay içinde aşı yaptıracağını ifade ediyor.” Aşı yaptırmayı düşünenlerin sayısı 25-29 Aralık haftasında % 44’e yükselmiştir. Çünkü ilk hafta %51 olan aşılanma isteği,  %38 kadar düşmüş, 25-29 Aralık yurttaşların % 32’i kararsız, % 24’ü kesinlikle aşı yaptırmayı düşünmediklerini söylemişlerdir.

Aşı yaptırmayı düşünmeyenlerin nedenleri

Aşı yaptırmayı düşünmeyenler veya kararsız olan bireyler, en çok (yüz kişiden 50-48’i) koronavirüs aşısının yeni olmasından ötürü olası yan etkilerinden endişe ettiklerini belirtmişlerdir.  2-7 Aralık haftasında “Aşı firmasına/aşıya güvenmiyorum” diyenler ikinci, “Aşının beni koronavirüse karşı koruyacağını düşünmüyorum” diyenler ise üçüncü en çok aşı yaptırmama nedeni olarak bulunmuştur.

Bir örnek üzerinde tartışalım: Aşının koruyuculuğunun % 60 olduğunu varsayalım. Yukarıdaki araştırma verilerine göre toplumda zaten yüz kişiden 24’ü aşı yaptırmayacak olursa kalan 76 kişi aşı yaptırsa bile bunların içinde 30 kişi Covid-19’a karşı korumasız olacak, yakalanırsa hastalığı hafif geçirecek, ama yüz kişiden 54’ü hâlâ hastalığı yayacak. Bunu Türkiye nüfusuna yansıtırsak 44,82 milyon kişi hastalığı geçirme ve bulaştırma olasılığında olacaktır. Gerçek toplumsal bağışıklık oranı % 48 gibi ( salgınbilimcilerin istemediği, yani salgından korumayan bir oranda kalacaktır.

İŞTE BU NEDENLERLE:

1- Özellikle ölü virüs aşısı olan ve ülkemizin ilk ağızda yapmaya başladığı Çin firmasınca üretilen Sinovac aşısını gönül rahatlığıyla yaptırın. Koruyuculuk yüzdesi ne olursa olsun, aşı oldukları halde Covid-19’a yakalananlarda hastalık hafif seyretmekte ve ölüme neden olmamaktadır. Aşı sonrası yan etki oluşma riski,  Covid-19 hastası olma riskine kıyasla çok çok azdır. Aşı olmak bedensel, ulusal koruma ve özgürlüklerimizin geri gelmesi için tek çaredir. Eğer aşılama çalışmaları hızla istenen oranda toplumsal aşılamayla sonuçlanmazsa 2-3 ay içinde hastalık virüsünde olası mutasyon (yapı değişiklikleri) nedeniyle, var olan aşıların korumadığı yeni bir tip Covid-19 salgını olabilir. Bu nedenle aşı olmak sadece bireysel korunmanın çaresi değil, bir yurtseverlik, milliyetçilik, insan haklarına saygı göstergesidir.

2- Bize ve sevdiklerimize acımayanlara acımak, kendimizi aldatmaktır. ‘Maske’yi (uygun olarak) takmayan ve aşı olmayı reddettiğini bildiğiniz kişileri çalıştırdığı/bu kişilerin çalıştığı işyerlerinden hizmet ve mal alışverişi yapmayın. Kurumsal ve birden fazla kişinin çalıştığı işyerlerinde çalışanların sadece biri bu hatayı yapıyorsa dahi, kurum veya işyeri sahibine acımasızca şikayet edilmelidir. Böyle sorunlu çalışanların işyerleri sahipleri, ‘nedeninin önlemlere uymayan hangi çalışan olduğunu bütün ekibe söyleyerek’, çalışan ekibin hepsine (geçici olarak) maddi veya sosyal hak (performans) cezası vermelidir. Böylece çalışanların içlerinden birisi maske takmaz, aşı olmazsa bütün ekibin işsiz kalacağını anlamaları ve diğer çalışanların maske takmayana sosyal baskı yapması sağlanarak salgın kural ve yasaklarına uyulması sağlanacaktır.

3- Son olarak: Birey olarak gelecekteki salgınlardan korunmak için yapabileceğimiz en iyi işlerden birisi de yaklaşan ilk seçimde oyumuzu kasaplarımıza vermemektir. Ülkemizdeki siyasi mevzuatın eksiklikleri nedeniyle cumhurbaşkanları ve milletvekili gibi yöneticilerin ve siyasetçilerin cezalandırılmaları, ancak genel ve yerel seçimlerdeki oylarımızla olmaktadır. Ayasofya Camii’nin açılışı, Giresun mitingi gibi sosyal mesafe ve maske denetimlerinin yapılamadığı büyük toplantılar yapmakta ısrar ederek toplumdaki salgın riskini arttırıp risk algısını zayıflatan, riski uzun süre saklayarak topluma yalan söyleyen, Türk Tabipleri Birliği’nin kapatılmasını isteyen, mazlum çoğunluğu değil zalim azınlığın haklarını ve gelirini koruyan vb. siyasetçilere oy vermeyerek kendisi ve partisi cezalandırılmalıdır.

BİTTİ… 

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -7] Salgından daha iyi korunmak için devlet başka ne yapmalı?

İlk yazımızda “risk değerlendirmesi uygulamalarının (hatalı) çıkış noktası bütünsel politika seçeneği değil, riskin kendisidir” demiştik. Daha salgının başlangıcında eczanelerin salgındaki durumunun akla gelmemesi, saçma bulduğumuz evlere kolonya ve üç maske yollama uygulamaları, oluşan kuyruklarda sosyal mesafe vb. engelleri oluşturmadan PTT şubelerinden hâlâ sosyal yardım yapılması, camilerde maskesiz-mesafesiz toplu namazlara uzun süre devam edilmesi vb. bu politikasızlığın örnekleridir.

Bilim kurullarının oluşumu saydam değildir. Risk iletişimi becerileri olmayan üyelerinin açıklamaları, iletişim hatalarıyla dolu; çelişkili; halkın anlamadığı hekimlik terimleri ile ve tedavi hekimliği bakışıyladır. Tıp dışı meslek alanlarındakileri bırakın, halk sağlığı bilim insanlarının ve hekimlerin/diş hekimlerinin ve diğer sağlık mesleklerinin örgütleri ve sendikalarının görüşleri alınmamaktadır. Covid-19 hastalarının hastalık sonrası ve toplumun diğer hasta ve hasta yakınlarının genel sağlık sorunlarına çözümler geliştirilmeden, toplum ve sağlık personeli hâlâ kendi sorunlarıyla baş başa bırakılmaktadır. İyi değerlendirilemeyen riskin değerlendirmesi, yönetimi ve iletişimi daha başından eksikli ve sorunlu olmuştur[1].

Sonuçta iktidar, küresel Covid-19 salgınında, yönetemediği riskin iletişimini, politik seçenekler (ekonomik dahil kısa ve uzun erimli, geniş kapsamlı vb.) olmaksızın sadece riske odaklanmış politikalarla,muhalif örgütlere kapatma tehditleri ve muhalif kişilere terörist ve vatan haini suçlamalarıyla, ayırımcı, ötekileştirici bir dil kullanarak hâlâ başarısız bir biçimde yapmaya çalışmaktadır.

Zor bir iş olduğunu başından yazdığımız risk iletişimi ve algılaması, bütün değerlendirme ve karar aşamalarında devlet kurumları tarafından yapılıyor. Bu nedenle, son salgındaki risk algısının iyi olmamasından başta risk iletişimindeki gelişmeleri 18 yıldır yaşama geçirmeyen AKP-MHP (Cumhur ittifakı) iktidarı ve onun ülkemize hediyesi Türk tipi başkanlık sistemi olmak üzere, risk iletişimini bilmeyen ve iktidarın güdümündeki Bilim Kurulu üyeleri, medya ve tabii ki önlemlere ısrarla uymayan ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası sayıları artan basit düşünce yapısındaki yurttaşlar sorumludur.

Bundan sonra devlet ne yapmalı?

Önceki yazılarımızda daha çok risk iletişiminde toplumsal (devleti yöneten merkezi yönetim, hükümetler) olarak tarafından yapılacakların nasıl olması gerektiği üzerinden durduk. Her risk etkeninde olduğu gibi Covid-19 salgını riskinin değerlendirilmesi, yönetilmesi ve iletişimi (dolayısıyla risk algılanması) işleri, toplumsal ve bireysel çabaları ve çalışmaları gerektirir. Resmen onbirinci ayına giren ‘Covid-19 salgını riskinin değerlendirmesi/yönetimi/iletişimi ve algılaması’ ile ilgili olarak toplumsal olarak (devlet tarafından) acilen yapılmasını gerekli bulduğum önerilerim şunlardır:

  • Sadece Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı Ulusal Pandemi Eylem Planı, bütün bakanlıklarca yapılmalı; bütün sektör, meslek ve sivil toplum temsilcilerine açık; saydam, bütünsel ve multidisipliner bir yaklaşımla bir Ulusal Salgın Politikası oluşturulmalıdır.
  • Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve bazı bilim insanlarının öğütleri doğrultusunda nihayet 5 Aralık 2020 cumartesi günü başlatılan, iyi tasarlanmış ve iyi denetlenerek 17 gündür sürdürülen hafta sonu sokağa çıkma yasakları, rehavete kapılmaksızın, nüfusun en az %60’nın aşılaması bitinceye kadar devam ettirilmelidir. Aksi takdirde ülkemiz salgınla savaşımını kaybedebilir ve sağlık sistemimiz tekrar çökebilir.

  • Aşı öncesi ve sonrası iyi yönetilmeli, “aşı olunca her şey güllük gülistanlık olacak” gibi toplumda tekrar hatalı güven duygusu yaratılmamalıdır.
  • Sağlık personeline sadece manevi ve idari değil sosyal ve maddi destekler hızla yaşama geçirilmelidir.
  • Türk-İslam toplumunun düşünce altyapısına uygun risk iletişimi yapılmalıdır. Örneğin, risk algısının oluşması sadece hasta ve ölüm sayılarındaki artış korkusu üzerinden değil, salgın önlemlerine uyulmadığında hizmet ve üretimin çok daha fazla aksayacağı, bazı sağlık hizmetlerinin erteleneceği veya duracağı; ulusal ekonomik kayıplara ve kişilerin işini kaybetme (işyeri kapanmalarına ve işsizliğe) olasılıkları (riskin domino etkileri) üzerinden de yapılmalıdır.
  • Milliyetçiliğin doğru algılanması için salgın önlemlerine uymanın ulusal gelecek/beka ile ilişkisine vurgu yapılarak, milli duygular ile de (ülkenin insan gücü ve ekonomik yönden güçsüz düşmemesi için gerçek yurtseverler ve milliyetçiler maske takar ve aşı olur) vb. iletişim yapılmalıdır.
  • Allah, canlarının acı çekmesini istemez. Hastalık, masum Müslümanların hastalanmasına ve ölümüne, kendilerinin ve sevdiklerinin maddi manevi acı çekmelerine neden olur. İslamiyet’in diğer dinlerde örneği olmayan “kul hakkı” inancı üzerinden de iletişim yapılmalıdır. Bir Müslümanın en korktuğu şey, Allah tarafından affedilmeyeceğine ve ödenmemesi halinde ancak hakkı yenen tarafından bu dünyada ödeneceğine veya affedileceğine (helâlleşileceğine) inanılan kul hakkı ile öbür dünyaya gitmektir. Önlemlere bilerek uymayan bir Müslümanın, masum bir Müslümana Covid-19 bulaştırılması, dini inanç açısından, kul hakkı yemesi salgın ve karantina koşullarında birbirlerine olan kul hakları, bazen ancak tarafların cenaze namazında imam tarafından olabilir.

  • Camide kapalı veya açık mekanda toplu namaz kılınması engellenmelidir. Özellikle Sünni İslam inancında, erkeklere cemaat ile kılınması zorunlu olan cuma namazının salgın döneminde (Hac ve umre ibadetlerinde olduğu gibi[2]) dini inançlar yönünden de neden kılınmaması gerektiği (affedilmesi çok zor kul haklarının yenmesine yol açması, Allah’ın, kullarının acı çekmesini istemeyeceği vb.) algılatılmalıdır (Covid-19 hasta ve temaslılarının taramalarında örneğin, 24 Temmuz 2020 Cuma günü, 21 bin görevli polisin yanı sıra İstanbul’dan, başka kentlerden ve yurt dışından gelen 350 bin kişinin katılımıyla yapılan Ayasofya Camii Müzesi’nin ibadete açılışında hastalığı bulaştıranların hasta ettikleriyle nasıl helalleşecekleri sorulmalıdır). Cuma namazlarının kılınması engellenemiyorsa temaslı takibi yapılabilmesinin camiye gelenlerden (Covid-19 hastalığı açısından herhangi bir risk taşıyıp taşımadıklarını güvenli şekilde göstermeye yarayan) HES kodu istenmelidir.
  • Salgın önlemlerini yakınlarını kayırarak uygulayan görevliler (örn. sokağa çıkma yasakları sırasında veya aşılama önceliklerinde salgın torpili yapanlar) ve yasaklarla ilgili “muafiyetleri kötüye kullananlar” ağır biçimde cezalandırılmalıdır.
  • İçinde din bilginleri (ilahiyatçılar), sosyologlar, psikologlar, ekonomistler vb. ilgili bütün bilim dalları temsilcilerinin olduğu multidisipliner bir Ulusal Risk İletişimi Bilim Kurulu oluşturulmalıdır.
  • Bütün bilim kurulları, bakanlıklar ve sağlık bakanlığı arasındaki eşgüdümü sağlayacak bakanlıklar üstü bir Ulusal Salgın Eşgüdüm (acil eylem) Kurulu kurulmalıdır.

  • Bütün kurulların üye seçim, oluşma, karar alma biçimleri ve üyelerinin görev, sorumluluk ve yetki dağılımları iyi ve saydam biçimde yapılmalıdır.
  • Covid-19 hastalık/ölüm/ testi sayıları ve salgınla ilişkili sağlık istatistikleri sadece ülke toplamı olarak değil; sağlık müdürlüklerince il, ilçe ve hatta mahalle/köy temelinde ve günlük açıklanmalıdır. Çünkü insanlar kendi il, ilçe ve mahallerindeki hatta sokaklarındaki riski bilmek isterler.
  • Hastalık ve ölüm sayıları dönemsel olarak aynı zamanda görülme sıklığı (ülke genelinde ve il, ilçe yerleşim yeri nüfusuna oranla hasta ve ölüm sayısı oranı) şeklinde de verilmelidir.
  • Bir belediyenin yaptığının aksine devlet ve yerel yönetimler, leblebi tanıtımı için değil, toplumun Covid-19 salgınındaki risk algısını arttırmak için TV dizilerine vb. sponsor olmalıdırlar[3].
  • Önlemler uygulanabilir, eşitlikçi ve risk iletişimi birleştirici olmalıdır.
  • Covid-19 geçirenlerin aylar süren kontrolleri ve bulaş riskini azaltmak için 65 yaş üstü toplumun ve diğer kronik hastalık hastalarının kontrolleri için her kent merkezinde “Covid-19 Temiz Acil”leri ve birkaç dal uzmanından oluşturulmuş “Covid-19 sonrası poliklinikleri” oluşturulmalıdır.
  • Tabii ki devletin en önemli görevi: Son yazımızda daha ayrıntılı değineceğimiz Covid-19 aşılamalarıyla ilgili risk iletişimini ve aşı tedarikini iyi yaparak, olası mutasyonlu Covid-19 salgınının, yapılan aşıların etkinliğini geçersiz kılmasından önce, hızla (önümüzdeki ilk 2-3 ay içinde) en kötü senaryoda nüfusun en az %60-70’nin aşılanmasının bitirilmesidir. Yapılan hesaplamalara göre en az bir kronik hastalığı olan ya da 65 yaş üzerindeki yaş gruplarında olup acil aşılaması gereken nüfusumuz (sağlık personeli hariç) yaklaşık 23 milyon kişidir)[4]. Ne var ki sağlıkçılar dışındaki öncelikli gruplara 20 Ocak sabahı başlanan aşılamanın ilk iki gününde, günde sadece 124 bin 525 kişi aşılanabilmiştir. Ayın her günü aşılama yapılırsa öncelikli grupların ve sonrasında toplumun %60’ının (toplam 49,8 milyon kişi) birinci doz covid-19 aşılamasının üç ay içinde bitirilebilmesi için ekiplerin tek vardiya çalışması halinde günde yaklaşık 553 bin kişi aşılamalıdır.

Devam edecek…

Dr., Sağlığı Uzmanı

*

[1] Salgının kötü yönetilmesi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Salgının Toplumsal ve Ekonomik Yaşama Etkileri. 21. Yüzyıl İçin Planlama Grubu toplantıları.
[2] Savaşlar olaylar ve salgın hastalıklar, geçmişte Kabe’nin defalarca kapatılmasına neden oldu. 
[3] AKP’li belediye, TRT’deki dizinin leblebi sahnesi için 40 bin lira ödedi. 
[4] TTB Covid-19 Pandemisi 10. Ay Raporu. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-6] Başından itibaren halk ve paydaş katılımı olmalı

Devletin bize çok yakına, Akkuyu‘ya, bir gül fidanı dikmek istediği anlaşılıyor. Bizim anlamak istediğimiz şudur: Gülün kokusu bize mi kokacak, uzaktaki beylere mi; gülün dikeni çiçeğinden büyük mü olacak küçük mü?”( 1997 yılında Gülnar’da yapılan panelde söz alan bir yurttaş)

İyi iletişim yeterli değildir, karşılıklı güven ve katılım yoluyla sorumlu yetkililer ve farklı paydaşlar arasında doğru ve dengeli bir diyaloğun (karşılıklı konuşma/iletişim) oluşturulması esastır. Paydaş katılımı; insanların görüşlerini, seçimlerini, endişelerini ifade etme hakkına sahip olmaları ve risk değerlendirmesi ve yönetiminde seslerinin duyulması ve dikkate alınması anlamına gelmektedir. Risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunu azaltmakta anahtar yatıştırıcı etkenler, şeffaflık, verileri düzenli/sürekli izleme ve katılımdır. Bu faktörler riskleri yönetirken karşılıklı güven ve işbirliği kurmakta ayrıca stratejik öneme sahiptir.

Paydaş katılımı bilimsel değerlendirme yapma ve yönetim şeklinde zorluklara neden olmaktadır. Bununla birlikte, karar vericiler için kanıtın “doğruluğuna” uzmanların karar verdiği eski teknokratik (ekonomik mekanizmaların teorik incelenmesine dayanan ancak insan etkenini her zaman yeterince göz önünde bulundurmayan) bakış açısı artık taraftar bulmamaktadır. Bu bakış açısı, daha şeffaf ve daha geniş kapsamlı bir bilim ve yönetim şekli ile değiştirilmelidir. “Tek uzman” mantığının ötesine geçmek ve farklı disiplinlerden uzmanları birleştirerek geleneksel bilgi sahipleri ve yerel paydaşlarla yeni kanıt yöntemleri aramak daha iyi bir yoldur.  Kamuoyu değerleri ile somut verileri birleştirmek, içeriğinde somut bilimsel veri ile yerel hassasiyetler ve değerler bulunan katılımcı risk analizi yapmak gereklidir.

Covid-19 salgınının da içinde olduğu çevre ve sağlık risklerinde risk iletişimi ve risk algılamasının iyi olması Şekil: 1’de de özetlenen aşağıdaki şu anahtar çalışmaları gerektirir:

  • a) Halk, başından itibaren risk iletişimine dâhil edilmesi gereken, risk değerlendirmesi ve yönetimine katkıda bulunabilen anahtar paydaşlar arasında yer almalıdır. Paydaşlar çevre ve halk sağlığı sorunları ile ilgili aktif kaygıları olan kamu ve özel gruplardan oluşur. Uzmanların “neyin doğru” olduğuna karar verdikleri yaklaşımın modası geçmiştir; yerini daha şeffaf ve geniş kapsamlı bilim ve yönetişim şekline bırakmalıdır. Halkı paydaşlara dâhil etmek iletişimi, yenilikçi çözümler bulma çabasındaki bir bilgi alışverişi konumuna getirmekte ve böylelikle önceden kullanılan tek yönlü iletişimin sakıncaları önlenmektedir.
  • b) Bilgi, profesyonel olmayan kitleler tarafından anlaşılabilir şekilde yapılandırılmalıdır. Profesyonel olmayan kitlelerle iletişimde bilginin damıtılması gereklidir. Bilim disiplinleri teknik mesleki dil (jargon) yerine herkesin anlayabileceği bir dil kullanmalıdır. Katılımcı araçlar, fikir birliği oluşturma, bilgi değiş tokuşu ve ortak çözüm bulma yöntemlerinin tümü kullanılmalıdır. Doğası, kökeni, alınacak kararları ve sonraki seçimleri etkileyecek sonuçları (örneğin ilaç, aşı vb. yan etkisi; gelecekteki sıkıntılar) kesin bir şekilde açıklanmalıdır. İstatistiksel değişkenler az miktarda kullanılmalı, ondalık sayı kullanımından ve alıcının aşırı bilgi ile yüklenmesinden kaçınılmalıdır. Yüzdeler yerine sıklıklar (örn. 100 kişiden 1’i) kullanılmalıdır. İletişimde riskler saklanmamalı ve sonuçlar kısıtlılıklarıyla beraber sunulmalıdır. Kelimeler resimlerle desteklenmelidir.

Şekil 1 İletişimde kamu güvenini artıran önemli faktörler.

  • c) Etkin risk iletişimi için gerekli unsurlar; bilgi kalitesi, şeffaflık, basitlik, mesajların tutarlılığı, kamusal endişeleri anlamak ve zamanlamadır. Bilgi kalitesi ve güvenilir, doğrulanabilir kaynakların kullanımı, dürüstlük ve şeffaflıkla birlikte risk iletişiminde özellikle belirsizliklerle karşılaşıldığında dikkat edilmesi gereken unsurlardır. Mesajlar tutarlı, basit ve tek tipte olmalı, birkaç anahtar konuya odaklanmalıdır. Belirsizlik karşısında, söz konusu soruna ait belirsizlikleri açıklamak için en iyisidir. Aşırı güvence, risk iletişiminin kaçınılması gereken en yaygın tuzaklarından biridir, çünkü insanları gerçek olmayan riskler hususunda alarma ya da bireysel korunma önlemlerin gevşetilmesine neden olmaktadır.
  • d) Çok sektörlü ve çok paydaşlı katılım risk iletişimi için vazgeçilmezdir. DSÖ’nün “tüm politikalarda sağlık” yaklaşımında belirtildiği üzere, her bir sektör kendine özgü bir şekilde katkı sağlayacağından, çok sektörlü katılım, sağlığın geliştirilmesinde anahtardır. Riski iletmek için yalnızca halk sağlığı uzmanlarına güvenmek artık kapsamlı bir yaklaşım değildir. Halk sağlığı ve diğer hekimlik meslekleri risk iletişimine katılan birçok kesimden sadece biri olmalıdır. Birden fazla paydaş (halkın geneli, endüstri, belediyeler) beraberlerinde farklı bakış açıları getirirler, böylece risk iletişiminin muteber paydaşları olabilirler.
  • e) İletişim yaklaşımları açık bir yönteme dayanmalı, katılımcı olmalı ve sosyolojik yöntemleri geleneksel halk sağlığı odaklı yöntemlerle bütünleştirmelidir. Bir çözüm bulmaya yönelik ve halkın geneli ile fikir birliği sağlayan bir yöntemsel yaklaşım benimsenmelidir. Bu her ne kadar ek maliyet ve çaba gerektirse de çatışmaları önlemek için gereklidir.
  • f) Sosyal medya gibi iletişim araçları doğru şekilde kullanıldığı zaman etkin iletişim duygusu uyandıran bir paylaşımı destekler. Mevcut bilgilerin bolluğu ve hızlı yanıt verme yeteneği tüm sosyal ağları yanlış bilgi kaynağı olma riski ile karşı karşıya bırakır. Bu nedenle beşinci yazımızdaki “Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları Sosyal Medyayı Nasıl Etkin Kullanılır?” bölümüne bakılmalıdır.

  • g) Öfke risk algısını bozabilir. Etkin risk iletişimi için farklılıklar, algılar ve önyargılar arkasındaki nedenleri anlamak önemlidir. Riskin tipine ve riskin yönetiliş şekline odaklanan öfke, algıda önemli bir rol oynamaktadır. Şeffaflık, izleme ve katılıma dâhil edilmesi, risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunun azaltılmasına yardımcı olur.
  • h) Belirsizlik, risklerin yönetiminde merkezi bir bileşen olarak kabul edilmelidir. Risk değerlendirme sürecinde belirsizlikleri özümsemek önemlidir, bu yapılmazsa değerlendirmenin sonuçlarında bir bozulmaya yol açabilir. Belirsizliklerin bilinmesi, gelecek risk değerlendirmelerinde karşılaşılabilecek belirsizliklerin azaltılmasına ve geçmişte yaşanan durumların daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunur. Bu kabul, ayrıca politik ve düzenleyici kararları yönlendirmeye yardımcı olabilir. Politika yapma ve karar verme süreciyle ilgili olan belirsizlikler halkın geneline sunulmalıdır. Belirsizliklere karşı halkın tepkisi göz önünde tutulmalıdır.
  • i) Risk iletişimi başından itibaren bilimsel araştırmaların içine dâhil edilmelidir. Etkilenen nüfusa çalışma planı, araştırma sonuçlarına dayalı ara bulgular ve epidemiyolojik analiz sonuçları hakkında herkesçe anlaşılabilir şekilde bilgi sunulmalıdır.
  • j) Risk iletişim alanında kapasite geliştirme ihtiyacı vardır. Bireyler ve kurumlar, kendi imkânları dâhilinde doğru ve şeffaf iletişimi nasıl sağlayacakları konusunda bilgiye ihtiyaç duyarlar. Önlemenin/korunmanın iletişimi basit bir olay değildir ve bir sorunun hafife alınması gerçek bir risktir. Belirli bir eylemin maliyetleri ve faydaları arasındaki dengeye dikkat edilmelidir, çünkü doğru olmayan iletişim veya uyarıcı mesajların olası birçok sonucu vardır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi, HASUDER Yayın No: 2016-2, https://halksagligiokulu.org/jm/index.php/component/booklibrary/119/view_bl/75/cevre-sagl-g/512/sagl-k-ve-cevre-risk-i-letisimi?tab=getmybooksTab&is_show_data=1&Itemid=119 isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-5] Medya ve kamuya güven boyutu

Arabasıyla yolculuk yapan Batılı bir ülkenin vatandaşını sabaha karşı, arabaların olmadığı ıssız bir kavşaktaki kırmızı trafik ışığında durduran şey, kurallara uymanın sonucunda oluşan toplumsal yararın kendisiyle eşit paylaşılacağına bilmesidir.(Buket Uzuner)

Medya, risk iletişimde önemli bir rol oynamaktadır. Kitle iletişim araçları, öfke kavramının altı çizilen kurallarına göre davranırlar ve bu nedenle riskin en önemli “yükselteçlerinden” biridir. Geleneksel medya kanıt ve verilere değil, hikâyelere ve olay örgüsüne göre iletişim yapar. Burada özellikle televizyon ve görsel medyanın iletişimdeki etkisini açmak ve genişletmek gerekir. Bu konuya, toplumun korkularından söz ettiğim yazımda sinemayı da sokmuştum. TV ve sayıları giderek artan ve yayınlarını internet aracılığıyla, bir televizyon kanalı gibi yapan (youtube, netflix, tivibu vb.) kişisel ve kurumsal görsel araçlarda da sinema filmleri ve TV dizileri aracılığıyla önemli bir algı yönetimi ve risk iletişimi yapılmaktadır.

Bu nedenle sinema ve TV dizi senaristlerinin ve sinemaya konu olma olasılığı olan edebiyat eserlerini yazan edebiyatçıların ve sanat eserlerinin vb., risk iletişimi ve algılamasında olumlu/olumsuz çok önemli etkileri vardır. Buna bir örnek olarak, yabancı film ve TV dizilerinin aksine, yerli tarihi film ve dönem dizilerinde dönemin çevre ve sağlık sorunlarına yeterince değinilmemesi ve iyi canlandırılmaması verilebilir. Örneğin, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni dönemindeki veba salgınının iyi verilmemesi, toplumumuzun şimdi çok ihtiyacı olan risk algısı alt yapısının oluşmasında kaçırılmış bir örnektir.

Türkiye gibi, gerçeklerin söylenmesi ve iletilmesinin önünden çeşitli yasak ve korkuların bulunduğu ülkelerde risk iletişimcilerinin karikatüristleri ve “Mizah medyası”nı izlemesinde ayrıca yarar vardır.

Sağlık iletişiminde sansasyonalizm

Risk, zarar, ölüm ve hastalık çoğu zaman medyanın önemli anahtar noktalarıdır. Bu nedenle medya, ilgi çekiciliğine göre bazı riskleri vurgulamak ve bazılarını hafife alma eğilimindedir. Medya tarafından uygulanan bir diğer yaklaşım ise sansasyonalizmdir (olayları çarpıtma, gerçekleri göz ardı etme ve duygulara hitap etmek için küçük ayrıntıları abartma). Böyle bir yaklaşım özellikle sağlık iletişiminde tehlikeli olabilir. Çünkü, yanlış alarmlara neden olabileceği gibi sorunun olası çözümüne yaklaşımı da yanlış, hatta risk algısını azaltıcı yönde etkileyebilir.

Suçlayıcı sorular, iddia edilen sırlar ve örtbas etme girişimleri; “insanlar, kötü adamlarla, mağdurlarla ve belirlenebilen kahramanlarla ilgilenir” düşüncesi, üst düzey konular ya da kişilikler ile bağlantılar; catışma, ‘gelecek kötülüklerin habercisi olan bir hikâye’ (“sırada ne var?”); maruz kalanların çokluğu (“sen de olabilirsin!”),  güçlü bir görsel etki ve cinsiyet ve / veya suçla bağlantı kurmak kamuoyunun risk algısını arttırır.  ‘Suçlama ve riski örtbas şüphesi’ medyanın en önemli ilgi çekme araçlarındandır.

Basının ve televizyonun suçlama faktörünü kullanmaya daha fazla meyilli olması, gazetecilerin riskleri yanlış değerlendirmelerine neden olur. Salgın sürecinde ülkemizde yaşanan durum buna çok benziyor. Bu durumu iktidar da muhalefet de kendi yandaş medyası aracılığıyla çok yanlış kullanmaktadır. Bu yanlışın bilim insanlarına ve devlet kurumlarının güvensizliğine yol açan sonuçları vardır ki, bu durumda toplumdaki risk algısı paramparça olur. Tabii burada Sağlık Bakanlığı’nın salgının başından beri salgın verilerinin üstünü gereksiz ve inandırıcı olmayan bir şekilde örtbas etmesinin doğurduğu “salgın kontrolumuz altında” şeklindeki hatalı iletişimin payı vardır. Salgın verilerini bulanıklaştırılma, olgu ve ölüm sayılarını daha düşük gösterme çabası, riskin iktidar tarafından iyi değerlendirilmediğinin kanıtlarından biridir. Zira, bu salgın küreseldir ve olgu (hasta) sayılarının artmasının tek suçlusu iktidar ve SB değildir.

İktidarın suçu salgının değerlendirmesini iyi yapamaması, bu nedenle politik seçenek yerine riske odaklanmasıdır. Başa gelecek uzun erimli ekonomik sonuçları görmemesi, sosyal yardımlar için bütçedeki parayı ve ekonomiyi düzeltecek önlem ve uygulamaları hâlâ yapmaması, lüks ve yandaş destekçisi harcamalarına devam etmesi, hazinedeki kara gün paralarını harcaması, tasarruf yerine israf ve borçlandırma ekonomisinde ısrar etmesidir.

Sosyal medya, medyanın doğasını nasıl değiştirir?

Günümüzde İnternet yoluyla gelişen iletişim olanakları risk iletişiminde halkın bir paydaş olması sonucunu doğurmuş; bilgi alışverişi tekrar şekillenmiştir. Böylece ülkelerin sansürleyerek saklamaya çalıştığı salgınlardan, çevresel tehditlerden erken dönemde haberdar olunabilmektedir. Sosyal medyanın gücü Facebook’ta ‘beğen, yorum yap, paylaş’, Twitter’da ‘retweet’, Whatsapp’da ‘paylaş’malarla oluşan paylaşımlarla oluşur. Bu tür basit eylemler, insanlarda kendilerine ait bilgi stratejisi oluşturmalarını sağlayan bir paylaşım ve aktif iletişim duygusu yaratır. “İnsanların kaynak olarak geleneksel uzmanlara ve yetkililere bel bağlamak yerine… bilgiyi veya hizmeti elde etmenin bir ön koşula bağlı olmadığı ve aracılık edilen bilgiyi değiştirme veya seçme konusunda sınırlı bireysel güçle, tüketiciyi yüksek kaliteli bilgi ve hizmetlere yönlendirmek” olarak tarif edilen bu yeni olguya “apomediyasyon” denmektedir.

Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları sosyal medyayı nasıl etkin kullanır?

  • Hedef kitleye en uygun olan sosyal ağlar belirlenmelidir. (Örn.Türkiye’de yetişkinler facebook, gençler twitter’i daha çok kullanma eğilimindedirler)
  • İş yükünü yaymaya ve SM’yı izlemekte yardımcı olmak amacıyla ilgili kuruluşta çalışan güvenilir birkaç kişiye SM sitelerine erişim izni verilmelidir.
  • Kuruluşun SM’daki varlığının kriz öncesinde yapılandırılıp sürdürüldüğünden emin olunmalıdır. (Bu, hedef kitle tarafından peşinen yetkili ve güvenilir bir bilgi kaynağı olarak kabul edildiğinden emin olmada önemlidir)
  • Örgütün çalışmaları hakkında düzenli güncellemeler sağlanmalı ve toplumun soru veya endişelerine yanıt verilmelidir.
  • Kriz iletişiminde yer alan diğer kuruluşlar belirlenmeli ve onlarla ortaklıklar geliştirilmelidir. (Böylelikle tutarlı mesajlar yayılır ve yanlış bilgilendirmelere karşı birlikte çalışılmış olur);
  • Medya türlerine göre uyarlanmış kaynaklar geliştirilmelidir. (Bilgi notu, haberler, internet güncesi, internet yayınları, video)
  • Toplum, insanların deneyimleri veya endişeleri hakkında sorular sorarak bir bilgi kaynağı olarak kullanılmalıdır. (SM iki yönlü iletişim sağlar ve toplum paha biçilemez bir bilgi kaynağı olduğunu kanıtlar)
  • Aşırı öğretici (didaktik) bir dil kullanmaktan kaçınılmalı, otoriter ve cana yakın iletişim arasında tutarlı bir denge kurma hedeflenmelidir.
  • Risk iletişimi SM ağlarına açık bir şekilde yapılmalıdır. (Bu SM kullanıcılarının kendilerine ve çevrim içi ve çevrim dışı ağlarında bulunanlara yönelen riskin düzeyini daha iyi anlamalarında yardımcı olur)
  • Kuruluşlar, düzenli olarak onların endişelerine yanıt vererek kullanıcıları dinlediğini göstermelidir.
  • SM’ya ait paylaş sekmeleri ekleyerek, kullanıcıların kendi ağları ile web sitesinde içerik paylaşımı yapmalarını kolaylaştırılmalıdır.
  • İletişimleri sadece bir SM platformu ile sınırlandırılmamalıdır. (Bazı SM siteleri yüksek kullanım düzeyi nedeniyle kilitlenmeye meyillidir ve mesajın mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmasını sağlamak önemli bir noktadır. Birden çok platform kullanılacaksa, mesajların ve verilecek bilgilerin tutarlı olmasına dikkat edilmelidir)

Sosyal ağlar yanlış bilgi kaynağı da olabilmektedir. “2009 yılında görülen influenza dünya salgınının, SM tarafından, ‘ilaç endüstrisinin daha fazla aşı satabilmek amacıyla yaratmış olduğu suni bir salgın olduğu’ şüphesinin ortaya atılması”, gerçek pandemi esnasında etkili koruyucu önlemleri planlaması beklenen kurumların itibarını zedelemiştir. Bundan yöneticileri dahil en çok etkilenen ülkelerden birisi de ülkemiz olmuştur. Bugünlerde Covid-19 aşısında da benzer durumlar söz konusudur.

Etkili iletişim için dikkat edilecek püf noktaları

Özellikle güven düşükse ve bilimsel kanıt yetersizse, riskler eşit olarak dağılmadığında ve riskin gelişimi net bir şekilde öngörülemediğinde (örneğin iklim değişikliğinin etkileri veya Covid-19 salgınının gelişimi) iletişimin uygun ve etkili bir şekilde nasıl yapılacağı bir sorun teşkil eder. Risk analizi, en etkili şekilde, risk yönetimi ile bütünleştirildiğinde ve paydaşların katılımı da sağlandığında gerçekleşmektedir.

Hedef kitleye ulaşmak, riski anlaşılır kılma ve benzer diğer risklerle karşılaştırma, riskle ilişkili olarak izleyicilerin değerlerine saygılı olmak ve iletişim açısından izleyicinin tepkisini tahmin edebilmek risk iletişimcisinin karşılaştığı zorluklardandır. Risk iletişiminin önemli hedeflerinden biri, kolektif ve bireysel karar alma sürecini geliştirmektir. İletişimci mesajların tutarlılığına dikkat etmeli ve fikrini değiştirmeye açık olmalıdır. İletişimin duyarlı olmasından öte sürekliliği, zamanında olması, önleyiciliği ve güncelliği de önemlidir. Kullanılan dil, meslek dilinden (jargondan) kaçınarak ve hedef kitleye uyarlayarak, basit tutulmalıdır.

İletişimde halkın güvenini artıran faktörler, 2011 yılında Japonya’da Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nde meydana gelen kaza sonrasında öğrenilen bazı iletişim dersleri aşağıda özetlemektedir.

 2011’deki Fukushima Daiichi nükleer kazasında öğrenilen iletişim dersleri

  • İletişimden kaçınılamaz, belirsiz ve pasif iletişim ise iletişimsizlikten kötüdür.
  • İnsanların endişeleri hafife alınmamalıdır, çünkü bazı iyileştirmeler için işaret olabilmektedir.
  • Yeterince dikkatli olmamaktansa, dikkatli olmak daha iyidir. Hatalar yapılıp, durumun bozulması daha kötüdür.
  • İletişim bir kişinin elinde olmamalı; organizasyonun geneliyle bütünleştirilmelidir. Sadece bir sözcü olduğunda, gazeteciler genelde farklı bilgi kaynaklarına başvururlar.
  • Tam doğru olmayan şeyleri ve yalan söylemeyin, bu örtbas etme ve manipülasyon kamuoyu tarafından korkunç şüphe ortaya çıkarır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

 

*

[1]Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013)  isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-4] Çağdaş Türkiye açmazı: Korkak, çaresiz, cesur

İnsanlarca, riskler ve risk algısı, kendi tutum ve ahlaki değerlerine göre farklı anlaşılmaktadır. İnsanlar genellikle bilinmeyen riskler hakkında bilgi edinmek istemezler; tehditlere karşı etkili bir savunmaları olmadığını (çaresizlik) hissettiklerinde onları göz ardı etmeyi tercih ederler. Covid-19 salgını riskinin algılanmasının önündeki en önemli nedenlerden birisi belki de budur. Bilgi almayı tercih edenler ise, “Birinin riske nasıl maruz kaldığı, riske maruz kalmanın sonuçları; riskin kontrol edilebilirliği, diğer insanların risk deneyimleri; olumsuz sonuçlardan kimin sorumlu olduğu ve riske maruz kalmanın herhangi bir avantajı olup olmadığını” bilmek istemektedirler.

İlk yazımızda risk algısını, insanların riskin özellikleri ve şiddeti hakkında öznel yargılarının oluşturduğunu. risk algısını tehlike ve öfkenin oluşturduğunu yazmıştık. Bizce Covid-19, akılda kalıcı (unutulmayan), daha önceden tanınmayan; hızlı etkili ve yıkıcı, bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen; herkese eşit ve adil etkili olmayan bir risktir. Ahlaki değerlerle ilişkilidir. Kaynakları güvenilir değildir, sadece çalışanları değil genel toplumu da (çocuklar, gebeler) etkiler. Sonuçları 14-30 gün sonra geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geri dönüşümsüz, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan risklerdendir.

Zararı toplumca adı bilinen kişilerde de görülüyor ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bu özellikleriyle Covid-19, algının öfke ayağını çoğaltan bir risktir. Daha önceden tanınmayan, hızlı etkili ve yıkıcı; bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen, kaynakları güvenilir olmayan; sonuçları geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geridönüşümsüz ve ölüme (veya hastalığa) neden oluyor oluşu bireylerde korku yaratır. Bu nedenle, toplumumuzun korku algısını incelemenin risk iletişimine yararı dokunabilir. İnternet incelemesinde çeşitli yıllarda yapılan kamuoyu araştırmaları sonuçları halkımıza yapılacak risk iletişiminde dikkat edilecek kimi ilginç ipuçları veriyor.

Türk halkı en çok neden, niçin korkuyor? 

National Geographic Channel’ın 2012 yılında yaptırdığı bir araştırmaya göre Türk halkı en çok, sırasıyla doğal afetlerden (yüz kişinin 85’i), sağlık sorunlarından (yüz kişinin 79’u), ekonomik kriz olmasından (yüz kişinin 76’sı) korkmaktadır. Ülke (geleceği) hakkında ise; %36 terör saldırısından, %32 savaştan, %25 siyasi istikrarsızlıktan, %23 işsizlikten, %19 ise ekonomik krizden korkuyormuşuz. Ankete katılanların %61’i bir ekonomik kriz veya doğal afet durumunda yalnızca kendilerine güveniyorlarmış. %36’sı polis ve orduya, %24’ü sivil toplum kuruluşlarına güvenebileceklerini belirtmiş. Polis ve orduyu ayırırsak, toplumumuz risk iletişimi ve risk algılaması içinde yapılan resmi açıklamalara güvenmeyen bir altyapıya sahip olduğu anlaşılıyor.

Türklerin en çok korktuğu şeyler” yazınca Ekşisözlük’te çıkan 11 sayfa hacmindeki tanımlarda, kimi şaka gibi gelse de ‘Recep Tayyip Erdoğan’dan, ele güne rezil olma’ya, ‘başka bir Türk’ten, kişisel sırlarının ortaya çıkması’na, ‘tecavüz edilmekten, terli terli soğuk su içme’ye, ‘adının kötüye çıkması’ndan, komünistler’e, ‘köpekler’den namusunu kaybetme’ye, onlarca ilginç korku çeşidi var, ki hepsi de bu toplumda sıkça görülen, ama bizce  söylenemeyen veya sorulamayan belirsizlikler kapsamına giren korkular…

2007’de yapılan “en çok korktuğu konu ve başa çıkma yolları” konulu bir araştırmada da  korkularını söyleyen kadınların oranı, Türkiye’de, erkeklere göre daha yüksek bulunmuş. Korku ve endişeleriyle ‘arkadaşlarıyla/ ailesiyle /sevgilisiyle’ konuşarak başa çıktığını belirtenlerin oranı %51 çıkmış. İkinci sırada %19 ile ‘üstesinden gelmek için kendini zorlama’ ve üçüncü sırada ise %15 ile ‘din’ geliyormuş. 

Oxford Üniversitesi’nin 2018 yılında, beş kıtadan 37 ülkede yaptığı araştırma, iletişimin (sosyal) medya boyutuna ilginç katkılar yapıyor. Araştırmada “internette siyasi görüşünü açıklamak”tan en çok korkan yurttaşların “yetkililerle sorun yaşama ihtimali” nedeniyle Türkler olduğu anlaşılmış; oranı %65. Bu korku her siyasi görüşte de var: Kendisini “solcu” olarak tanımlayanların %72’si, “merkez”dekilerin %66’sı ve “sağcı”ların %61’i bu konuda endişeli olduğunu açıklamış.

Habere ve haber kaynaklarına güvensizlik

Araştırmaya göre ‘habere güven’ konusunda Türkiye 37 ülke arasında 27’nci sırada yer almış. Habere güvenenlerin oranı %38 çıkarken, güvenmeyenlerin oranı %40 olmuş. Katılımcıların %22’si ise ‘çekimser’ kalmış. Araştırmacılara göre, habere güven ve güvensizlik oranının birbirine bu kadar yakın çıkması; Türk medyasındaki kutuplaşmanın önemli bir göstergesidir.

İnternette siyasi görüşünü açıklamaktan endişe edenlerin oranının yüksekliği, sosyal medya ve mesajlaşma programlarının “haber bulmak, okumak, seyretmek, paylaşmak veya üzerinde tartışmak” amaçlı kullanımına da yansımış: Facebook’un haber amaçlı kullanımı dört seneden beri düzenli olarak düşerken, WhatsApp’ta ciddi bir artış görülmüş. Araştırmaya göre, “solcu”ların ana haber kaynağı %45 ile online (internet) medya(sı) olurken “merkez”dekilerin ve “sağ”dakilerin ana haber kaynağının sırasıyla %50 ve %59 ile TV olduğu anlaşılmış. Araştırmacılar, bu durumu, ‘televizyon yayınlarının büyük ölçüde hükümetin etkisinde bulunması’ ve “sol”dakilerin ‘alternatif haber kaynakları için online medyaya yönelmeleri’yle açıklıyorlar. 

Toplumumuzdaki ‘İslamî düşünce biçimi’ altyapısı hakkındaki savlarıma, korku (sineması, mimarisi vb.) konusunda yazan mimar akademisyen Uğur Tanyeli de katkı yapıyor. Tanyeli, 2016’daki bir yazısında “korku filmlerinin toplumsal travmaları dışavurduğundan” söz edilerek Türk toplumunun korkuları hakkında risk iletişimi ve algılamasında yararlı olabilecek güzel saptamalar yapmış.  Tanyeli’ye göre, “…dünya sinemasında korku filmleri çoklukla soğuk savaşı, nükleer bombaların getireceği yıkımı; Vietnam Savaşı’nı, AIDS’i, uzay araştırmalarının olası sonuçlarını, gelecekteki bir nükleer savaşın yarattığı zombileri, ekolojik bir felaket sonrasındaki dünyayı veya bilinmedik virüslerin dönüştürdüğü insanlara ilişkin konuları” ele alıyor…

Yazar, toplumsal altyapıyla ilgili önemli saptamalarına devam ediyor: Korkutulabilmemiz için o filmin yapımı öncesinde de korkmakta olduğumuz, ama filmin olsa olsa bize anımsatacağı bir dizi tehdit unsuru çevremizde olmalıdır. Nükleer tehditten habersizsek, onun bizim fiziksel bünyemizi dönüştürücü, malformasyonlar (sakat organlar) üretici etkisini duymamışsak, bunları eksen alan korkularımız da doğal olarak yoktur… Türkiye’de son on yılda birdenbire ortaya çıkan ve çok sayıda örneği üretilen korku filmlerinin nasıl yorumlanabileceği konusu iyice ilginçleşiyor. … Bu film adlarının hepsinin Arapça oluşu ve bir biçimde İslam’la (ya da pseudo-İslam’la) bağlantıları bulunuşu herhalde rastlantı değil. Kısa bir internet araştırması bu gibi tüm adların cin ve şeytan gibi dinsel kavramlarla ilişkili olduklarını ortaya koyuyor. Belli ki, Türkiye’de korkular metafizik bir altyapı üzerinde yükseliyor. Kısacası, Türkler nükleerden, ekolojik çevre felaketlerinden, bilimin yanlış dönüştüreceği bir dünyadan, psişik insani açmazlardan filan korkmuyorlar… Bence bunu anlamak için Türkiye’de dünyayı dönüştürmeye muktedir aktif bir insani varoluş hali tahayyül edilmediğini görmek gerekiyor. Değişimin sadece niceliksel bir şey olarak düşünüldüğünü, ama radikal ve niteliksel olabileceğinin akla gelmediğini anlıyoruz. Bu, aslında değişmeyen, değişmemesi gereken ve değişmemesi umulan bir dünyada yaşadığına inanmak demek. Hepimizin dünyayı daha iyi veya daha kötü yapacak araçlara, imkânlara sahip olduğumuzu görmemek demek… Böyle düşünenlerin tüm korkularının fizik değil metafizik evrenine ait olmasından olağan ne var?

Bu aynı zamanda da entelektüel açıdan havlu atmış bir topluma işaret ediyor. Sadece görmediği, akılla kavrayamadığı, gündelik yaşamda yüz yüze gelmediği, ama dine sığınarak baş edebileceği kötülüklerle tanımlı bir dünyada yaşıyor Türkler. Böyle bir korkular evrenini en iyi anlatan güncel terimin ‘üst akıl’ oluşu da doğal… O üst aklın bizim sahip olduğumuz olağan akılla kavranması olanaksızsa başka ne yapabiliriz? İnsanoğlunun dünyayı dönüştürebilmesi için, öncelikle, olağan akılla kavranan ve olağan akıllar tarafından var edilen bir dünyada yaşadığını fark etmesi gerekir. Bu farkındalıksa Türkiye’ye alabildiğine uzak gözüküyor.

Sorun şu ki, metafizik evrenine böylesine gömük yaşayan ve fiziksel evrene ayak basmamak için elinden geleni yapan bu çaresizler, sayısız somut sorunla kuşatılmış bir ülkede yaşıyorlar. Buysa olağan düşünsel döngüyü tamamlıyor: O sorunlarla baş edemedikleri için metafizik dünyaya kaçıyorlar, metafizik dünyaya kaçtıkça o sorunlarla baş etme imkânını hepten yitiriyorlar. Çağdaş Türkiye açmazına hoş geldiniz.”

Belki de bu yüzden, daha salgının başlarında ve sonrasında toplum çoğunluğumuzun “Covid-19 salgınından ve böyle bir salgının ülkenin geleceği üzerinde nelere kâdir olduğundan” korkmaması ve riski algılamaması anlaşılıyor. 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. “Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -3] Bilime Karşı Koy A.Ş.[1]

Her millet hak ettiği şekilde yönetilir ve her millet yaptıklarına katlandığı yönetimin sorumluluğuna ortaktır. (Winston Churchill)

Ülkemizin risk iletişimi ve risk algılaması altyapısı

Yazılarımızda risk iletişimi ve algılaması hakkında kullandığımız bilgilerin kaynağı, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin Hıristiyan toplumlarında yapılmış çalışmalardır. Türkiye’de bildiğimiz kadarıyla, toplumun öfkeyi çoğaltan özellikleri ve risk algılamasına etki eden etmenleri hakkında yapılmış bilimsel araştırmalar yoktur. Bu yazımızda, kendi yaşam ve meslek (halk sağlığı uzmanı) deneyimlerimizden yola çıkarak ve Covit-19 özelinde, 

  • Risk algılamasında öfkeyi çoğaltan “ahlaki değerlerle ilişkili” olan ve
  • ‘Bilgisizlik Belirsizliği’ ve özellikle ‘Tam Bilgisizlik Belirsizliği’ne (soru sorulamayan durumlar ve neyin bilinmeyen olduğunun bilinmemesi ) giren kimi alanlarda risk iletişimi konularında Türkiye için bir takım saptamalar ve savlamalar yapılacaktır.

A) Türk toplumun çoğunluğunu “Basit düşünme biçimiyle akıl yürüten” bölüm oluşturur. TBMM’deki ister sağ (AKP, MHP, İYİ, Saadet vb.) ve ister sol (CHP, HDP) partilere oy versinler, seçmenin çoğunluğunu da bu bölüm oluşturur ki, etkili risk yönetimi uygulamaları ve konuyla ilgili güvenlik ve sağlık istatistikleri vb. gibi kanıtlar temel alınarak yapılan iletişimin, bu kesimi etkilemesi mümkün değildir.

B) İçinde bütün siyasi yelpazeden yurttaşların da olduğu ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu toplum bölümü, okul öncesi eğitiminin ve toplumsal etkileşimin etkisiyle, ‘İslamî düşünce biçimi’ de diyebileceğimiz bir düşünce altyapısına ve terimler dizgesine sahiptir. Bu grup, istisnaları olmakla birlikte karar aşamalarında çoğulculuğu reddeden;  çözümleyici düşünce biçimini zor ve zaman kaybettirici bulup hızlı, kolay ve günlük çözümler peşinde olan; tek adam ve bir kurtarıcı beklemeye elverişli bir yapıdadır.

Bu düşünce yapısındaki insanlar totaliterdirler, istekleri çoklukla bireycidir (toplum için değil, kendisi, ailesi ve akrabaları için) ve demokrasiyi sadece kendi gibileri için isterler. Bu düşünce yapısı, suçun cezasını bireysel ve kısasa kısas olarak vermeye eğilimli, kul hakkı dışındaki bütün hak ihlallerini öbür dünyadaki sorgulamaya ve Allah’a bırakılmasına dayalı, helal ve haram kavramları İslamiyet’in doğduğu ve geliştiği yaklaşık 1300 yıl öncesinin toplum sorunlarına göre düzenlenmiş, çağcıl olmayan bir toplum ve birey yaratır. Bu bireyler, sorgulama ve bilimsel akıl yürütmeye yatkın değildirler.

Kutsal kitaplar ve Osmanlı’da bulaşıcı hastalıklar

Kur’an’da salgın hastalıklardan Tevrat ve İncil’e göre daha örtülü bir dille ve eski metinlerdeki olanların yeniden anlatılması şeklinde (örn. Musa kavminin başından geçenlerin anlatılması vb.) söz edilir. Hz. Muhammet’in hadisleri içerisinde veba, kolera (ishal), verem gibi bulaşıcı hastalıklardan ve salgından ölenlerin Allah yolunda öldükleri ve şehitlik mertebesine ulaştıkları, vebadan (taun) korunmak ve sağlam toplumu korumak amaçlı hastalık çıkan bölgelere gitmemek ve kişi hastalıklı bölgede ise hastalık bulunan bölgeden ayrılmamak gibi günümüz bireysel izolasyon ve karantina önlemlerine benzer öğütler vardır. Örneğin, Hz. Muhammed’in bir hadisi, Bir yerde tâ‘un olduğunu işittiğinizde oraya gitmeyiniz ve bulunduğunuz yerde vuku  bulursa oradan kaçarak çıkmayınız” şeklindedir.

Osmanlı Devleti’nde cüzzam, kolera, tifüs, veba, verem, humma-i racia, frengi, sıtma, tifo, dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklar her dönem yaygındı. 1403 yılından başlayarak 1844 yılına kadar Anadolu coğrafyasında ve İstanbul’da önemli sonuçlar doğuran, İstanbul nüfusunun %5 ila 50 arasındaki oranlarda ölümüne neden olan veba salgınları görülmüştür. 1467 ve 1625 yılındaki salgınlarda İstanbul nüfusunun en az yarısının öldüğü tahmin edilmektedir. 1812 yıllarında İstanbul’da etkili olan veba salgınlarında en az 100.000 kişinin ölmüş olduğu düşünülmektedir.

Fatih Sultan Mehmed’in,1455- 1475 yılları arasında İstanbul’da etkili olan vebadan korunmak amacıyla şehri terk ederek aylarca Balkan coğrafyasındaki farklı yerlerde konaklamayı tercih ettiği, en az beş kere İstanbul’a dönüşünü ertelediği bilinmektedir. Buna karşılık, Kanuni Sultan Süleyman’ın, “Hastalıktan kaçmanın Allah’ın iradesine karşı çıkmak anlamına geleceği” şeklindeki bir yanıtından hareketle, Osmanlı dünyasında daha “kaderci” bir tavrın hâkim olmaya başladığı savunur. Kanuni döneminde hastalıktan kaçarak korunmak isteyen kimselerle alay edilmekte, ayrıca hastalığın bulaşıcılığı olduğu fikri tamamen reddedilmekteydi.

Bu durumun oluşması, Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferinden sonra Osmanlı Devleti’ne hakim olmaya başlayan, önceki dönemler ile karşılaştırıldığında daha “katı olarak değerlendirilebilecek bir biçimsel İslam anlayışına dayandırılır. Kaynaklarda, Osmanlı’da vebanın halk tarafından Tanrı’dan gelen felaketlerden biri olarak algılandığını, ama gayri Müslimlerin vebayı Tanrı’nın verdiği bir ceza olarak değerlendirerek genellikle vebalı bölgeden hızla kaçmaya çalışırlarken, Müslümanların, Tanrı’dan gelen bu felaketi kaderlerinin kaçınılmaz sonu ve şehadet mertebesi olarak sabırla, tevekkülle karşıladıklarını ve karantina gibi önlemlere karşı direndikleri belirtilmektedir. Bazı yazarlara göre, bu direnişin altında sağlık tedbirleri ile bireyler üzerinde kontrolünü arttırmaya ve/veya kurumsallaşmaya-modernleşmeye çalışan iktidara karşı ulemanın geleneksel iktidarını kaybetmek istememesi de yatar.

Risk algılamasının tarafları

C) Covit-19 salgını sırasında Sağlık Bakanlığı (SB)’nın risk iletişimi ve salgın önlemlerini vb. eleştiren TTB ve diğer halk sağlığı hocalarının savunduğu bilimsel halk sağlığı ve salgınbilim ilkeleri, sağlık politikaları yönünden sol ideolojilere yakındır. Ne büyük terimsel talihsizliktir ki, 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden sonraki Kurucu Meclis’deki oturuş düzeninden köken alan sağ ve sol kavramları İslamî düşünce biçiminde (Kuran’daki anlatımlara) göre sağ, dindar iyileri (amel defteri sağdan verilenleri), sol, inanmayan kötüleri çağrıştırır (amel defteri soldan verilenleri).

D) Risk algılamasının iki tarafı vardır: Riski iletecek taraflar (karar vericiler ve bilim insanları) ve riski algılayacak hedef kitle (ülkenin veya yerel toplumun ilgili grupları). Demokrasinin kuvvet ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne dayanmadığı ve seçim ve siyasi partiler yasalarında eşitlikçi ve toplumun bütün bireylerini kapsayıcı kuralların olmadığı bizimki gibi ülkelerde siyasetçiler, sadece kendi duymak istediklerimi söyleyen bilim insanları istedikleri için”, risk iletişimi ve algılaması işine de karışmak isterler.

18 yıldır iktidardaki İslami gelenekleri savunan AKP ve MHP liderleri, 2009-2010 yılları arasındaki ‘domuz gribi’ salgınında, adından ve aynı isimli aşısından dolayı akademisyen kökenli kendi Sağlık Bakanı’nın önerilerine ters düşerek (nedenlerini şeffaf biçimde iletmeyerek) aşı olmayı reddetmişler ve toplumda aşı karşıtı hatalı bir risk algılamasına yol açmışlardır. Bize göre bunun altında yatan neden, bilimsel nedenlerden ziyade İslami düşünceye göre adı bile ağıza alınmayacak kadar rahatsız edici domuzun; haram (yasak) kılınan bir hayvan olmasıdır.

Ne kadar hüzünlü rastlantıdır ki: 2009’daki domuz gribi salgınında başbakan olarak ektiği hatalı risk iletişimi ve risk algılama rüzgarını, Covit-19 salgınında fırtına şeklinde biçmek, aynı iktidara ve onun baş risk iletişimcisi olarak cumhurbaşkanımıza düşmüştür

Devam edecek… 

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1] Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) ve “Gürsoy U. Tarihsel Bakışla Bulaşıcı Hastalıkların Denetiminde Temel Yaklaşımlar. İç.: Okyay P ve ark. Tarihsel Bakış Açısıyla Türkiye’de Halk Sağlığı. Ankara: Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER);2018:135-63” isimli yayınlardan yararlanılmıştır.

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -2] Risk algısını artıran ve azaltan nedenler[1]

İnsanoğlu savaş, açlık, bulaşıcı hastalıklar, kazalar gibi çevre kaynaklı en büyük ölüm nedenlerinden kurtulabilirse genetik olarak belirlenmiş yaşa kadar yaşar. (Dünya Sağlık Örgütü)

Risk algısında öfke etkeni

Riske halkın tepkisi, genellikle bilimsel tahminlere uymaz. Risk, panikten tamamen aldırmazlığa kadar farklı algısal sonuçlara neden olabilir. Risk algısı ise hedef, cinsiyet, değerler sistemi ve risklerin sunuluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Riske gösterilen tepkiler de risklerin özellik farklarına bağlı olarak riskin gönüllü ya da gönülsüz alınmasına, doğal ya da insan yapımı olmasına ve diğer özyapısal özelliklere göre farklı olabilir. Etkin bir şekilde risk iletişimi kurmak için bu değişikliklerin, algıların ve ön yargıların arkasındaki nedenleri anlamak önemlidir. Risk iletişiminin birinci kuralı (belki de tek kuralı): ,Algıyı, tehlike değil, öfke (Adaletsizlik duygusu) yönlendirir” kuralıdır. Öfke düşük olduğunda, genellikle önemli (yüksek) risklere bile katlanılır; öfke yüksek olduğunda ise önemsiz (düşük) risklere dahi genellikle katlanılmaz.

Risk algısı, insanların bir riskin özellikleri ve şiddeti hakkındaki öznel yargısıdır. Tehlike ve öfke tarafından oluşturulur. Sandman formülüne göre daha yüksek öfke duygusuna sahip kişiler riski daha güçlü algılarlar. Formüle göre; Algılanan Risk = Ölçülebilir Tehlike + Öfke (ya da Adaletsizlik Duygusu)’dur. İstek dışı alınmak zorunda bırakılan, endüstriyel kaynaklı (doğal olmayan); akılda kalıcı (unutulmayan),  daha önceden tanınmadık (yabancı); hızlı etkili ve yıkıcı, beş duyu ile gözlenemeyen; bireysel olarak kontrol edilemeyen, herkese eşit ve adil etkili olmayan; ahlaki değerlerle ilişkili olan; kaynakları güvenilir olmayan, sonuçları geç ortaya çıkan; daha uygun ve daha az riskli seçenekleri olan, alınması yaşamsal olmayan; iş nedenli değil genel toplumu (çocuklar, gebeler) ve gelecek nesilleri etkileyen, sonuçları geridönüşümsüz; risk altındaki bireylere görünür bir yararı olmayan, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan; zararının toplumca adı bilinen kişilerde de görüldüğü ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılan riskler öfkeyi, dolayısıyla algıyı arttırır.

Öfkenin yönetimi dikkatlice yapılmalıdır. Eğer tehlike yüksek ve öfke düşükse (sigara içme ve Covid-19 örneğinde olduğu gibi) insanlar uyarılmalıdır. Tehlike düşük ve öfke yüksekse (elektromanyetik alan örneğinde olduğu gibi), öfke dikkatlice yönetilmelidir, çünkü hafife al(ın)mak insanları daha da sinirlendirebilir. Zor olan ise iletişimcinin ilettiği riskle gerçek risk arasındaki mesafeyi daraltmaktır (algının riskin ağırlığına uy(gun)umlu olması). Covid-19’da somut olarak gözlendiği gibi bilim, birçok riskin bilinmezlik derecesinin ve büyüklüğünün bilinemeyeceğini iddia etmektedir. Ayrıca hiç kimse risk ile aynı derecede maruz kalmamakta ve aynı şiddetle etkilenmemektedir. Bu ve diğer nedenlerden dolayı, risk yönetimi ve iletişimi, zamanında ve doğru bilgi verme, duygudaşlık (empati), samimiyet (yetkililerin ve iletişimcilerin sözüne güvenilirlik), kamunun yetkililere güveninin sağlaması ve etkili politikalar uygulaması gibi değişkenlere dayandığından çok karmaşık bir iştir. Bu yüzden, risk iletişimi, önemli bir uzmanlık becerisi ve güvenlik ahlakını gerektiren bir uzmanlık alanıdır.

Risk ve akıl yürütme biçimleri

Risk algısı insanların ahlaki değerlerinden etkilendiği gibi onların davranışlarını da şekillendirir. Genel anlamda, psikologlar insanlarda iki tür muhakeme (usavurma-düşünme biçimi) belirlemişlerdir:

1- Basit düşünme biçimiyle akıl yürütenler: Sezgileri ile filtrelediği bilgilere basit bir akıl yürütme ile odaklanırlar.

2- Çözümleyici düşünme biçimiyle akıl yürütenler: Konuya, geniş yelpazedeki bilgiyi (istatistiksel veriler dâhil) değerlendirecek olgun bir kapasite ve bilinçli bir çözümleyici (analitik) düşünce şekliyle yaklaşırlar.

Çözümleyici düşünme biçimi, tipik bir bilimsel değerlendirme iken, Basit düşünce biçimi, birçok insan tarafından paylaşılan ortak düşünce şeklidir. Ülkemizde kimi zaman görüldüğü gibi, sıradan insanlar gibi düşünen bilim insanları da bu gruba dahil olurlar. Bu iki düşünce şekli, risk iletişiminin en büyük zorluklarından biri olan ‘Bilginin sıradan insanlar tarafından anlaşılacak şekilde yeniden biçimlendirilmesinin nasıl yapılacağı’ konusuna dikkat çeker.

Olasılığın algılanması

Genel olarak insanlar riski (tehlike olasılığını) doğru anlamazlar ve insanların gerçek risk olasılıklarını anlayabilmesi için basit yöntemler bulmak çok önemlidir. Toplumlarda, olasılıkla ilgili gözlenen en sık yanılgılar şunlardır:

  • Kullanılabilirlik yanılgısı: Gerçekte öyle olmasa bile daha akılda kalıcı olaylar sanki diğerlerine göre daha sık meydana geliyormuş gibi gelebilir.
  • Kendi bildiğini geçerli zannetme yanılgısı: İnsanlar olayları süzgeçten geçirerek kendi görüşlerini destekleyen olayları daha çok algılar; diğerlerini elerler.
  • Kendine fazla güvenme yanılgısı: İnsanlar kendi tahminlerinin ve ölçümlerinin, gerçek değerlerden daha doğru olduğuna inanırlar.

Bu yanılgılara sadece sıradan insanlar değil uzmanlar ve diğer profesyoneller de düşmektedir. İnsanlara olasılıkları anlamanın daha basit ve daha sezgisel yöntemlerini sağlayarak yardımcı olmak yeterli değildir. Bu yanılgıları önlemek, olasılıklarla ilgili iletişimin yeniden biçimlendirilmesini gerektirir. Olasılıkların iletişiminde sayılar yerine kelimeleri kullanmak bazen daha iyidir.

Sözcüklerin ‘değişen’ anlamı

Avrupa Komisyonu, ilaçların yan etkilerinin sınıflandırılmasında özellikle ‘çok sık’ ve ‘çok nadir’ gibi terimlerin kullanılmasını tercih etmektedir. Fakat bazı çalışmalar, bu sözcüklerin kişiler tarafından her zaman doğru algılanmadığını göstermiştir. Örneğin ‘çok nadir’, teriminin bilimsel olarak %0,01’e kadar olan riski ifade etmesi öngörülmüşken; kişilerin algılamasından elde edilen ortalama tahmin, iletilmek istenenin dört yüz katı olan %4′ tür. Bunu önlemek için, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), tabloda görülen yazılı terimleri “olasılık ölçeği”ndeki sayı aralıklarına karşılık önermiştir.

Bununla birlikte sözcükler, farklı insanlar için farklı anlamlara sahiptir. İnsanlardan “olası” kelimesi ile anlatılmak istenen risk olasılığından ne anladıkları sorulan bir çalışmada, yanıtlar yaklaşık 0 ile 1 arasında (‘hiç yoktur’ ve ‘kesin vardır’ arasında dağılmıştır) değişmiştir. Belirsiz gerçekler, tartışmalı değerler, yüksek riskli kararlar söz konusu olduğunda bilimsel fikir birliğine ulaşmak pek olası değildir. Bu nedenle risk değerlendirmesinde tek bir gerçek doğruya ihtiyaç duymayı bırakmalı, bunun yerine şeffaflığı sağlamak için çabalamalı, belirsizlik ve çoğulculuk ile yaşamayı öğrenmeliyiz.

Belirsizliklerin iletişimi için ipuçları

  • Sonuçları kolayca alma olasılığını artırmak için parçalardan ziyade ana çalışma sonuçlarının iletişimi önemlidir.
  • Sonuçların doğası ve kökeni, alınacak kararları ve daha sonraki seçimleri etkileme şekilleri (örneğin ilaçların ve aşıların yan etkileri ve alınmamalarının/yapılmamalarının sonuçları vb.) açıklanmalıdır.
  • Kesin olmayan sonuçlar, hassas bir şekilde, teknik dil kullanımından kaçınarak şekil ve grafiklerde gösterilmelidir.
  • İstatistiksel değişkenler az miktarda kullanılmalı, ondalık sayı kullanımından ve alıcının aşırı bilgi ile yüklenmesinden kaçınılmalıdır. Yüzdeler yerine sıklıklar (örn.100 kişiden 1’i) kullanılmalıdır.
  • Kendi bildiğini geçerli zannetme (örn. Duymak istediğim şeyi okurum/hatırlarım ve bana ilginç gelmeyen şeyi aklımdan silerim.) akılda tutulmalıdır.

Belirsizlikleri değerlendirirken: 1. Sorunun sınırlarını belirlenmeli; 2. Paydaşların katılımı sağlanmalı; 3. Göstergeler seçilmeli ve yeniden değerlendirilmeli: 4. Bilgi tabanının durumu değerlendirilmeli; 5. Belirsizliklerin haritalanması yapılmalı; 6. Belirsizlik verilerinin bildirimi nasıl yapılacağı önceden tasarlanıp başındaki planlamaya uygun yapılmalıdır 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1] Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde yazarın risk analizi hakkındaki bilimsel yayınları ile tıp, çevre mühendisliği derslerinden ve geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -1] Covid-19 riskini halka ve karar vericilere neden anlatamıyoruz?

İlgililer bilgisiz, bilgililer ilgisiz. (Sakallı Celal)

Bu yedi bölümlük yazı dizisi, salgın sürecinde çok zor koşullarda çalışmakta olan sağlık emekçilerine adanmıştır; lütfen sesimizi çoğaltınız.

Yazılarımızın hedef kitlesi, Covid-19 (Corona) dünya salgını (pandemisi) özelinde bütün yönetim, karar alma ve iletişim aşamalarında sorumluluk olan/duyan kamu ve özel kurum, kuruluş örgüt yöneticileri, kamuoyu kanaat önderleri, bilim insanları, geleneksel medya yazar, editör ve habercileri; edebiyatçı ve senaristler vb. ve sosyal medya kullanıcılarıdır.

*

Küresel ve ulusal ortak nedenler

Risk, ‘tehlike olasılığı’ demektir. Risk iletişimi, çevre ve sağlıkta yapılan risk analizi çalışmalarının üç aşamasından risk değerlendirmesi ve risk yönetimi sonrasındaki sonuncusudur.

Risk değerlendirmesi, kısaca “Riski nerede, nasıl, niçin, ne zaman, neden, kimler için alırsam ne olur?” sorusuna yanıt arar. Tüm dünyada, risk değerlendirmesi yaygın olmakla birlikte risk yönetimi ve risk hakkında bilgilendirme ve iletişim kurma becerilerine sahip risk iletişimcileri henüz çok yaygın değildir. İyi değerlendirilemeyen risk, yönetilemez ve iletilemez. Risk iletişiminin en unutulan ayağı önce riske karar verecek ve yöneteceklerin riski algılamasının sağlanmasıdır. Riski algılamayan yönetimlerin riski değerlendirmesi ve yönetmesi mümkün değildir. Eğitim seviyesi düşük ve demokratik alışkanlıkları henüz oturmamış bizim gibi toplumlarda demokrasi, niteliksiz insanların yönetime gelmesine yol açabilir. Dolayısıyla, üçüncü yazımızda Ülkemizin Risk İletişimi ve Risk Algılaması Altyapısı” başlığında anlatacağımız toplum yapısının ürünü olan yöneticilerimizin de Covid-19 salgınının nelere kâdir (gücü yeter) olduğunu algılamaları zor olabilir.

Çoğu insan gibi salgın sürecinde 65 yaş üzerinde olup özelde ve kamuda çalışmaya devam eden çok sayıda hekim ve sağlık çalışanı ya emekliye ayrılmış ya da idari izinlerle esnek çalışma saatleriyle çalışmaya başlamıştır. Hastalığa yakalanan ve Covid-19 tedavisi ve bakımı konusunda eğitimli bir sağlık personelinin kaç gün işinden gücünden kalacağının; bunun,  sağlıkçıların kendisi ve aileleri ile ilgili kaygıları başta olmak üzere, sunacağı sağlık hizmetine nasıl bir bilinemezlikle yansıyacağının (nitelik ve nicelik olarak) ve bunların ulusal sonuçlarının bir siyasetçi tarafından hesaplanması ve algılaması zordur. Bugün ve gelecekte, Covid-19 hastasıyla sürekli temaslı olup karantinaya giren, hastalığı geçiren (ve hastalığı bir daha geçirme ve kalıcı kronik hastalık oluşturarak geçirme olasılığı olan) sağlıkçıların, sağlık ordumuzun sayısına ve hizmet gücüne yansıyan kayıplarının hesaplanıp ulusal ve yerel boyutta yönetilmesi bugüne kadar bu yüzden yapılamamıştır.

Bağlı olarak geçmişte 15 günlük bir sokağa çıkma yasağının ekonomik vb. sonuçlarını göze alamamanın bütünsel karşılaştırmasını yapamayan (sağlıkta ve diğer sektörlerdeki çalışma yaşındaki yaş gruplarında ölüm ve hastalık nedenli işgücü, üretim ve vergi kayıplarının maliyeti vb.) karar organı, sağlık örgütünün çökmemesi için alınması gereken 28 günlük (iki kuluçka süresi) tam sokağa çıkma yasağının kayıp ve kazançlarını hesaplayıp yaşama geçirebilecek midir?

Bir örnek üzerinde açıklarsak; Sağlık Bakanı’nın son (2020 Aralık) açıklamalarına göre sağlık personeli sayımız 1 milyon 61 bin 635’tir. Bunun 165 bin 363’ü doktor, 204 bin 969’u hemşiredir. Bu sayı, salgın başında (Nisan 2020) açıklanan sayılarla aynıdır. Bakanlığın 9.12.2020 tarihli açıklamasına göre 120 bin sağlıkçı koronaya yakalanmış; TTB’nin 12.12 2010 tarihli açıklamasına göre ise 237 sağlık çalışanı hastalıktan yaşamını kaybetmiştir. Bu verilerin, salgının başından beri olan birikimli/kümülatif toplam ve  ‘de jure’ (var olan gerçek) sayılar olduğunu varsayıyoruz.

Bu durumda salgının başından beri sağlık personelimizin %11,3’ü hastalığa yakalanmış ve en az karantina gün süresi olan 14 gün hesabıyla, 1 milyon 680 bin gün (240 bin hafta, 56 bin ay, 4,6 yıl) sağlık hizmeti tam zamanlı işgünü kaybedilmiştir. Bunun Türkiye bütçesine getirdiği yükü hesaplamak zor bir konu olup başka bir yazımızın konusu olacaktır. Ayrıca hizmet dışı kalan her sağlık personeli, ekip arkadaşlarının yükünü ağırlaştıracağı ve bunun da özellikle tedavideki hastalara triyaj uygulaması olarak (hastaların ağırlıklarına göre sınıflandırılıp hastanede/evde tedavi olacaklarına karar verilmesi)  yansıyacağı unutulmamalıdır.

Risk iletişimi ve algısı

Ayrıca sağlık hizmetlerinin salgına odaklanması, acil olmayan ameliyat ve tedavilerin durdurulması ve aksamasına yol açar. Salgınların bundan başka en olumsuz (domino) etkisi, özellikle yaşlı ve kronik hastalığı olan bireylerin salgına yakalanma korkusu yüzünden zamanı gelen kontrol ve bakımlarını aksatmalarına bağlı, durumları ağırlaşan hastaların sayısında ve erken ölümlerinde artıştır. Bu nedenle sağlıkçıların yükünün azaltılması gerekir. Bu da yöneticilere ve topluma risk iletişiminin doğru yapılmasına ve bilim insanlarınca önerilen önlemlerin acilen hayata geçirilmesine bağlıdır.

‘Risk iletişimi’ çalışmaları önemli, ama bir o kadar da zor çalışmalardır. Risk algılaması, risk iletişiminin oluşturduğu bir sonuçtur. Covid-19 küresel salgını özelinde risk iletişimini ve risk algılamasını tüm dünyada zorlaştıran ortak neden, Covid-19 virüsünün, bilimin ve toplumun tanımadığı ve özel tedavisi bilinmeyen sonuçlara yol açan hastalık(lar) yapmasıdır.  Diğer zorlaştırıcı neden, risk iletişiminin ülkelerin demokratik yapısından, bireylerin eğitim düzeylerine ve ahlak değerlerine kadar pek çok değişkene bağımlı olmasıdır.

Riskler, toplum tarafından ne kadar fazla doğru algılanırsa, alınan koruyucu önlemlerin etkinliğinin o kadar yüksek olduğu gösterilmiştir. Risklerin iletilmesi, tüm dünyada, risk değerlendirmesi ve yönetiminin karar aşamalarında iktidarların belirleyici olduğu devlet kurumları tarafından yapılır. Üniversiteler başta olmak üzere, dernek ve vakıflar gibi kamu görevleri olan diğer hükümet dışı sivil toplum örgütleri ve sendikalar da üyeleri için halk yararına risk iletişimi yaparlar.

Risk belirsizliğinin yönetimi

Devlet kurumları tarafından yapılan risk değerlendirmesi çoğu kez, ancak, kanıtların gücünü, maruziyet sıklığını ve risklerin büyüklüğünü değerlendirir. Sağlık etkilerinin değerlendirilmesi, sadece ölçülebilir (gözlenebilir) olanların bir kısmıyla sınırlıdır ve değerlendirmelerin duyarlılığı, hasarın/zararın sınırlandırılmasına (örneğin nükleer santral kazalarına bağlı ölümlerin bir haftadan sonrasında kaza nedenli kabul edilmemesi, bulaşıcı hastalık vaka, hasta, tanı koyma çizelgeleri ve hastalık bildirimlerindeki farklılıklar) ve daraltılmış sağlık modeline odaklanır.

Covid-19 salgınında çok iyi gördüğümüz gibi yaygın risk değerlendirmesi uygulamalarının çıkış noktası (bütünsel) politika seçeneği değil, risk faktörüdür. Bu yüzden risk etkenleri (sektörler, yaş grupları vb.) birbirinden bağımsız ele alınır. Değerlendirme yalnızca ölçülebilir, yerleşik sağlık etkilerinin bazılarını kapsar. Sadece hasarın/hastanın varlığına duyarlıdır (hasar/hasta yoksa veya bilinmiyorsa etki yoktur) ve dar (bütünsel ve multidisipliner olmayan) bir sağlık modeli kullanılır. Devlet kurumları ve bilimsel kurullar arasında eşgüdüm ve yetki dağılımı kesin hatlarıyla belirlenmemiştir.

Gözlenen ve saptanabilen zararla sınırlandırılmış risk değerlendirmesi belirsizliği arttırır. Değerlendirmeler yalnızca “bilinen belirsizlik”leri (örneğin, risk tahminlerinin ne kadar doğru olduğunun bilinememesini ve doğruluk eksikliğini) ele alınma eğilimindedir, ama daha büyük belirsizlik kaynakları var olabilir. Bu anlamda aslında dört çeşit belirsizlik söz konusudur:

  • 1- Kesinlik Belirsizliği (bilinen sonuçlar ve bilinen olasılıklar),
  • 2- Senaryo Belirsizliği (bilinen sonuçlar ve bilinmeyen olasılıklar),
  • 3- Bilgisizlik Belirsizliği (Bilinen, farkında olunan ‘neyi bilmediğimiz’in bilinmesi)(bilinmeyen sonuçlar ve bilinmeyen olasılıklar),
  • 4- Tam Bilgisizlik Belirsizliği (soru sorulamayan durumlar ve neyin bilinmeyen olduğunun bilinmemesi).

Bütün bu belirsizliklere rağmen riskler hakkında insanlara “endişe vermek” de “aşırı güvence” vermek de risk iletişiminin en yaygın tuzaklarından ve risk algılatması hatalarından biridir. Bu konudaki en çarpıcı örnek,  9 Nisan 2009’da yaşanan ve 300’den fazla ölüme neden olan İtalya Aquila depreminden sonraki gelişmelerdir. Depremden önceki son birkaç ay içinde binlerce küçük şok meydana gelmiş olmasına rağmen, deprem riskini küçümseyen açıklamalar yapan altı deprem uzmanı (sismolog) ve bir devlet yetkilisi, depremi öngörmede başarısız oldukları için değil, topluma haksız yere güvence verdikleri için yargılanmışlar ve mahkum edilmişlerdir.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1]Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde, yazarın risk analizi hakkındaki bilimsel yayınları ile tıp, çevre mühendisliği derslerinden ve geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

 

Kategori: Hafta Sonu