Ana Sayfa Blog Sayfa 640

Lula’nın Brezilya’da başa geçmesiyle Norveç, Amazon Fonu’nu yeniden etkinleştirdi

Amazon Fonu‘nun en büyük finansörü olan Norveç, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva‘nın yeniden göreve gelmesi ve ormansızlaşmayı durdurma sözü vermesinin ardından ormanların korunmasını desteklemek üzere oluşturulan fonun yeniden etkinleştirildiğini söyledi.

Reuters‘in aktardığına göre; Norveç İklim ve Çevre Bakanı Espen Barth Eide, Pazartesi günü (2 Ocak) yaptığı açıklamada, Amazon‘daki bitki örtüsünün kaldırılmasıyla mücadele etmeyi amaçlayan fonun yeniden başlatılacağını duyurdu. Eide şu ifadeleri kullandı:

“Brezilya’nın yeni Başkanı, 2030’a kadar ormansızlaşmayı durdurmak için açık bir kararlılığın sinyallerini verdi.”

Brezilya, Lula, Amazon Fonu, Amazonlar
Fotoğraf: Reuters

Lula’nın atamalarıyla fon sil baştan

Barth Eide, “[Lula] bunu gerçekleştirmek üzere stratejileri eski haline getirdi ve bölgede önemli bilgi ve uzmanlığa sahip bakanlar atadı” dedi.

Bu bakanlardan biri yerli halktan, bir diğeri ise iklim aktivistliğiyle bilinen bir isim. Lula yerli halktan bir kadın olan Sonia Guajajara‘yı Brezilya’nın ilk yerli halklar bakanı olarak atadı.

Guajajara’nın atanması, Brezilya’nın kabile gruplarına ilk kez hükümette bir bakanlık verilmesi anlamına geliyor. Bu aynı zamanda Amazon’un korunmasında kilit bir faktör olarak görülüyor. Çünkü ormanın çoğu yerli toprakları olarak belirlenmiş, ancak genellikle madencilik ve ağaç kesme operasyonları yürüten veya ormanı otlatma alanları haline getiren suç çeteleri tarafından ekokırıma uğratılan alanlar söz konusu.

Amazonlar’daki ormansızlaşmanın haritası. Kırmızıdan sarıya doğru ormansızlaşmanın oranı azalıyor. 2021’de (18 Eylül itibariyle) hazırlanmıştır.  Veri: UMD/GLAD, ACA/MAAP. Kaynak: Maaproject

Bir diğer isim ise Marina Silva. Silva yeniden Çevre ve İklim Bakanlığı’nın başına atandı. Marina Silva, Brezilya’nın en tanınmış iklim aktivistlerinden biri.

Silva’nın Lula’nın da konuşmasında sözünü verdiği üzere 2030’a kadar Amazonlar‘da “sıfır ormansızlaşmaya” ulaşma taahhüdünü yerine getirmesi bekleniyor.

Marina Silva (solda), Lula Sonia Guajajara. Fotoğraf: AP Photo/Eraldo Peres

Fonda zaten 11,6 milyar TL bulunuyordu

Fonda hala yaklaşık 3,4 milyar real (11 milyar 625 milyon TL) bulunuyor.

Fon eski aşırı sağcı Başkan Jair Bolsonaro‘nun yönetim kurulunu ve eylem planlarını rafa kaldırdığı Ağustos 2019’dan bu yana dondurulmuştu.

Lula, fonu 2008’de, başkan olarak Brezilya’nın ormansızlaşmayı durdurma çabalarına uluslararası katkılar sağlanması için kurmuştu.

Öte yandan yalnızca ormansızlaşma oranı azaltıldıktan sonra ödeme alınabiliyor; fonlar daha sonra bu tür daha fazla girişim için harcanıyor.

Norveç başlangıçta fona 1,2 milyar dolar sağlamış ve Almanya da fona katkıda bulunmuştu.

‘Fonun başlatılması küresel olarak önemli’

Lula’nın 1 Ocak’ta yeni bir başkanlık dönemi için göreve başladıktan sonraki ilk kararları arasında sivil toplum ve diğer paydaşların geniş bir şekilde temsil edilmesiyle Amazon Fonu’nun yönetim kurulunu eski haline getiren bir kararnameye imza atmıştı.

Barth Eide, fonun yeniden başlatılmasının küresel olarak önemli olduğunu söyledi.

Öte yandan Brezilya’nın, Bolsonaro döneminde 15 yılın en yüksek seviyesine çıkan Amazon’daki ormansızlaşmayı azaltma stratejilerini yeniden belirleyen kararnameler imzaladı.

İngiltere’den fona destek sinyalleri

Ayrıca Lula, korunan yerli topraklarında madenciliği teşvik eden bir önlem de bulunduğu çevre koruma çabalarını etkisiz hale getiren politikaları da sonlandırdı.

İngiltere‘nin Çevre Bakanı Therese Coffey ise 2 Ocak’ta Brasilia’da verdiği demeçte, İngiltere’nin de fona katılmayı düşündüğünü söyledi.

İklim krizi: Deniz kuşlarının bir kısmının yok oluşunu durdurmak mümkün olmayacak

ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Doktor Öğretim Üyesi Korhan Özkan, dünyada iklim kriziyle birlikte biyoçeşitlilik krizi yaşandığını ve insan etksinin ekosistemde ve biyoçeşitlilikte büyük kırılmalara yol açtığını söyledi.

Karasal alanların yüzde 50’sini doğrudan ya da dolaylı insanın kullandığını, diğer milyonlarca canlı türünün kalan yüzde 50’yi kullanmaya çalıştığını belirten Özkan,  “Bugün dünyadaki kuş, memeli varlığının çok büyük bir kısmı, insana besin olarak yetiştirilen inekler ve tavuklar. Doğal canlılar, bunların yanında çok daha küçük popülasyona sahip halde kalıyorlar” dedi.

Özkan, bu canlılar arasındaki deniz kuşlarının büyük bir baskı altında olduğunu vurguladı:

Fotoğraf: Andaç Hongur Erpehlivan/AA

“Dünya üzerindeki deniz kuşlarının yüzde 30-40’ı tehlike altında. Tehlike kategorileri değişiyor, bazıları yok olmak üzere, ciddi tehlike altında olanlar da bulunuyor. Bunların arasında bildiğimiz popülasyonları çok azalan, hassas olan türler var, albatroslar, yelkovanlar ya da penguenler gibi. Çok izole okyanus adalarında sadece birkaç lokasyonda yaşayan türler var, bunlar yok olmak üzere. Deniz kuşları genel olarak birer ikişer yok olmanın ötesinde yaygın ve büyük popülasyon düşüşleri yaşıyorlar.”

Balıkçılık gibi insan faaliyetlerinin açık denizlerde albatrosların ölümüne yol açtığından bahseden bilim insanı, bu tür faaliyetlerin üreme habitatlarından göçlerine kadar deniz kuşları üzerinde etkisi olduğunu, bunun üzerine iklim krizinin getirdiği yükle, bu canlıların hayatta kalma şanslarının düştüğünü dile getirdi:

Mevsim etkileri

“İklim, denizlerdeki üretkenliği yani denizlerde nerede ve hangi zamanda besin bolluğu olduğunu etkileyen bir süreç. Özellikle güney denizlerinde, kuzey denizlerinde, Arktik ve Antarktika‘da yaşayan büyük deniz kuşu kolonilerinin en büyük ihtiyaçlarından biri, çok yüksek miktardaki besin bolluğuna ulaşabilmek. Bugün pek çok deniz kuşu kolonisinde iklim değişikliğiyle oluşan besin yıkımları ya da besin alanlarının yer değiştirmesi, çok büyük ölümlerin gözlemlenmesine neden oluyor. Bizim coğrafyalarımızda bu kadar büyük üreme alanları bazen olmuyor. Ama aynı etkileri görülebiliyor.”

Kuraklığın etkileri

Özkan, kuraklığın da deniz kuşları üzerinde çok dramatik bir etkisi olduğunu;  sulak alanların tarım alanlarına dönüşmesiyle habitatlarını kaybeden kuşların, iklim kriziyle yıkıcı sonuçlarla karşılaştıklarının altını çizdi:

Doğu Akdeniz‘de Göksu, Çukurova gibi alanlarda 1990’lardan beri ‘akça cılıbıt’ kuşu var, deniz kuşu değil ama sulak alanlara bağlı bir kuş. Bu kuşun Çukurova Deltası’nda popülasyonuna baktığımızda yüzde 85’den fazla düşüş görüyoruz. Göksu Deltası’na baktığımızda 1980’lerden bu yana değişik sumru türlerinin üremesiyle ilgili büyük kayıplar varken, bugün bu türlerin üremesini göremiyoruz, alandan yok olmuş durumdalar.”

Dünyada 400’ün, Türkiye’de ise 40’ın üzerinde deniz kuşu tanımlandığı bilgisini veren Özkan, sumru, pelikan gibi bazı türlerin Türkiye’de hem üreyip hem de kışı geçirebildiklerini, korsan martılar, dalgıç kuşları gibi türlerin ise kuzey enlemlerde üreyip sadece kışı geçirmek için Türkiye’ye göç ettiklerini anlattı.

Bir deniz kuşunun Sibirya‘daki bir gölette üreyip binlerce kilometre yol kat ederek Akdeniz Havzası’ndaki bir kıyı alanında kışı geçirebildiğini belirten Özkan, “Kuzey Kutbu‘nda yaşanan iklim krizi, bu kuşun üremesini etkilerken Akdeniz Havzası’ndaki kıyı balık stoklarındaki çöküş, kuşun kışlama alanındaki yaşamını etkiliyor. Bazı canlıların yok olmalarının sebebi göç rotasındaki sulak alanlarını kaybetmeleri. Günümüzdeki baskı öyle bir boyuta geldi ki canlılar bu baskıları daha fazla kaldıramıyorlar” değerlendirmesinde bulundu.

‘Bazı canlıların yok oluşunu durduramayacağız’

İklim değişikliğiyle beraber bazı deniz kuşu türlerinin kuzeye doğru yayılacaklarını belirten Özkan şunları söyledi:

“Ülkemizde son 10 senede kuzeye doğru yayılan ak çaylak, ak yanaklı Arap bülbülü gibi türler var. Bunlar iklim değişimine büyük oranda daha adapteler. Fakat Akdeniz‘de bulunan yelkovanların ergin bireyleri Karadeniz‘deki hamsi stoklarından besleniyorlar. Karadeniz’de yaşayacağımız büyük bir ekolojik kriz ya da hamsi stoklarındaki büyük bir çöküş durumunda bu kuşların gidebileceği daha kuzey bir alan yok.”

Türkiye’de nesli tehlike altında olan türlerden bir diğeri,  ada martısı.  Dr. Özkan, bu türün, kıyılardaki üreme habitatını büyük oranda kaybettiğini, özellikle Doğu Akdeniz’de hiç kalmadığını, Mersin‘de bulunan Yılanlı Ada‘da 6 ila 8, Kıbrıs Karpaz’da da 6 ila 8 çift kaldığını belirtti.

“Özellikle deniz kuşları için kıyı sulak alanları ve kıyı ekosistemi iki anahtar alan.” diyen Özkan, deniz kuşlarının kaybolan üreme alanlarının hızlıca restore edilmesi, ekosistem sağlığının korunması, doğal alanların ekosistem temelli yönetilmesi ve balıkçılık yönetiminde aktif çaba gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi:

“Bazı türlerin yok oluşunu durduramayacağız. Ekosistemi o kadar tahrip ettik ki bugün etkilerimizi durdursak bile hızla yol alan bir treni durduramayacağımız gibi bu canlıların yok oluşunu durdurmamız da ne yazık ki mümkün değil. Bunun sayısını tam bilmiyoruz ama dünyadaki canlıların pek çoğu ağır bir yok oluş riski altında. O kadar azaldılar ki bugün olmasa yarın yok olacaklar. Buradan çıkan bir kuş Arap Yarımadası boyunca göç ediyor, eğer siz oradaki avcılığı ya da Nil Nehri Deltası’ndaki balıkçılığı doğru yapamazsanız bu canlılar üzerindeki baskıyı yok edemeyebilirsiniz. Küresel ölçekte işbirliği gerektiriyor ama şu an biz doğru olanı yapmaya devam etmeliyiz, tek yol bu.”

Gökçe Barajı’nın yüzde 82’si kurudu: Yalova’da 30 günlük su kaldı

Yalova‘da içme suyu ihtiyacının karşılandığı Gökçe Barajı‘nın yüzde 82’si, yağış yetersizliği nedeniyle kururken, üç milyon metreküp su kaldı. Yağmur yağmaması durumunda ilde sadece 30 günlük su kalmış olacağı açıklandı.

DHA’nın haberine göre, Termal ilçesinde 1980-1989 yıllarında inşa edilen Gökçe Barajı, 36 milyon metreküp kapasitesiyle Yalovalıların içme suyu ihtiyacını karşılıyor. Baraj, günde ortalama 100 bin metreküp su tüketen kenti besliyor. Yağış yetersizliğiyle barajın yüzde 82’si kururken, yalnızca üç milyon metreküp su kaldı.

‣Yalova’nın suyu her an bitebilir
yalova
Fotoğraf: DHA

Yalova Yeşil Körfez Su Birliği Başkanı İsmail Demir, yağmur yağmaması halinde kent için 30 günlük su kaldığını belirterek, “Yüzde 18’lik bir doluluk oranımız kaldı. Bu da Yalova’nın 30-35 günlük suyuna tekabül ediyor. Yağmurun yağmaması, suyun azalmasına neden oldu. Önümüzdeki haftadan sonra bir kar yağışı olursa meteorolojinin söylemleri de bu yönde, önümüzdeki haftalar bir kar yağışı olursa sıkıntı yaşamayız. Ancak yağmazsa büyük bir sıkıntı var. Bu konuda vatandaşlarımızın su kullanımına biraz daha dikkat etmelerini öneriyorum” dedi.

2022’de su kaynakları dip seviyeleri gördü

Ülkenin su kaynakları 2022’de dip seviyeleri görmüştü.

Van Gölü derinlerinde bulunan araba lastiğinden pet şişeye her türlü plastikler, 2022’de yağışların azalması ve artan sıcaklar nedeniyle hızlı buharlaşması sebebiyle içindeki sakladıklarını dışarı vurmak zorunda kaldı. Gölde oluşumu binlerce yıl süren ve ‘su altı peribacaları’ olarak nitelendirilen dikitler gün yüzüne çıktı. Van Gölü’nde kuraklık uydu görüntülerine yansıdı, gölün sınırları değişti.

Kuraklığın, artan sıcakların, insan kaynaklı kirliliğin vurduğu tek su kaynağı elbette Van Gölü olmadı. Burdur Gölü’nde alı patlaması görüldü, Arin Gölü yok olmanın eşeğine geldi. İznik Gölü’ndeki bazilika kıyıyla birleşti. Akşehir ve Karataş Gölü meraya dönüştü. Barajlarda da su seviyeleri dibi gördü.

AYM’den eylem yasağı gerekçesiyle kesilen para cezasına ‘hak ihlali’ kararı

Anayasa Mahkemesi (AYM), son dönemde özellikle bölge illerinde valiliklerin art arda ilan ettiği eylem ve etkinlik yasaklarına karşı emsal niteliğinde bir karara imza attı.

Anayasa Mahkemesi’nin Resmi Gazete‘de yayımlanan kararında yer alan bilgiye göre Batman Valiliği, 7 Kasım 2018’de ‘şehirde bir süredir yoğunlaşan terör saldırıları” gerekçesiyle 14 gün boyunca yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin mülki amirden izin alınması şartına bağladı.

Eğitim Sen Batman Şube Sekreteri Nureddin Şimşek, SES Batman Şube Eş Başkanı Deniz Topkan ve Yönetim Kurulu Üyesi Cihan Tüzün de karara uymayarak, KESK’in KHK’liler için başlattığı toplu faks çekme eylemine katıldı.

Ancak Şimşek, Topkan ve Tüzün’e “emre aykırı davranış” iddiasıyla idari para cezası verildi Sendikacıların bu cezaya itirazı da mahkeme tarafından reddedildi.

AYM Anayasa’daki 34. maddeye işaret etti: Herkes izin almadan toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir

Şimşek, Topkan ve Tüzün’ün “toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma haklarının ihlal edildiği” yönündeki bireysel başvurusunu karara bağlayan Yüksek Mahkeme, kararında Anayasa’nın 34. maddesindeki “Herkes önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir” hükmüne dikkat çekti.

Anayasa’nın 14. maddesindeki “Temel hak ve hürriyetler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” ibaresini de hatırlatan AYM, başvurucuların ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı’nın ihlal edildiğine hükmetti.

Tazminat taleplerini reddeden Yüksek Mahkeme, ihlal sonuçlarının ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın Batman 2. Sulh Ceza Hakimliği’ne gönderilmesine karar verdi.

Mardin’de boğaya işkence davası görüldü: İlk duruşmada tahliye

Mardin Kızıltepe‘de bir kişinin, keserek öldüreceği boğanın başına defalarca balyozla vurduğu anlara ilişkin görüntülerin sosyal medyada paylaşılması üzerine gözaltına alınan beş şüpheliden üçü, bugün görülen ilk duruşmada tahliye edildi.

Boğaya işkence eden Mustafa Y’nin de aralarında bulunduğu üç şüpheli 29 Kasım’da tutuklanmıştı.

Sanıklar bugün Kızıltepe 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada tahliye edildi. Diyarbakır Barosu Hayvan Hakları Merkezi‘nin davaya katılma talebi ise suçtan zarar gören sıfatına haiz olmadıkları gerekçesiyle reddedildi.

Baro: Takipçi olacağız

Diyarbakır Barosu Hayvan Hakları Merkezi tarafından konuya ilişkin yapılan açıklamada şunlar denildi:

“Mardin ilinin Kızıltepe ilçesinde başına balyozla vurularak öldürülen boğa ile ilgili Kızıltepe 3. Asliye Ceza Mahkemesinde açılan davanın 03/01/2023 tarihli duruşmasına sunduğumuz katılma talebi, suçtan zarar gören sıfatına haiz olmadığımız gerekçesiyle reddedildi.

Hakkında cezanın üst sınırdan verilmesini beklediğimiz dosyada sanıklar ilk duruşmada tahliye edildi. Merkez olarak davanın takipçisi olacağımızı ve davada adil bir karar çıkması için çalışacağımızı kamuoyuna duyururuz.”

Ne olmuştu?

Başına çuval geçirilmiş boğaya “kesim” işleminden önce de işkence edildiği görülen video, sosyal medyada büyük tepki çekmiş; şikâyetler üzerine 28 Kasım’da harekete geçen Mardin Emniyet Müdürlüğü‘ne bağlı ekipler, görüntülerin Kızıltepe ilçesinin Hocaköy (Evdilîmam) Mahallesi‘nde kaydedildiğini tespit etmişti.

İşkence görüntüleriyle ilgili Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı da soruşturma başlatmış ve İlçe Jandarma Komutanlığı ekiplerince, beş kişi gözaltına alınmıştı.

Adliyeye sevk edilen zanlılardan ikisi savcılıktaki ifadelerinin ardından serbest bırakılıldı. Hayvanın başına balyozla vuran Mustafa Y’nin de aralarında bulunduğu üç şüpheli ise çıkarıldıkları nöbetçi sulh ceza hakimliğince 29 Kasım’da tutuklandı.

Türkiye Ulusal Enerji Planı yayımlandı: 2035’e kadar güneş enerjisinde yüzde 500 artış, nükleer de potada

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın, Türkiye’nin 2053’te net sıfır emisyona ulaşma hedefi esas alınarak hazırlanan ve 2035’e kadar atılacak adımları içeren Türkiye Ulusal Enerji Planı yayımlandı.

Buna göre, Türkiye’nin 2020’de 147,2 milyon ton “eş değer petrol” olan birincil enerji tüketiminin 2035’e kadar 205,3 milyon ton eş değer petrol seviyesine ulaşacağı tahmin ediliyor.

Türkiye’nin 2000-2020 döneminde yıllık ortalama yüzde 4,4 artan elektrik tüketiminin ise 2035’e kadar yılda ortalama yüzde 3,5 büyüyerek 510,5 teravatsaaate yükselmesi bekleniyor. Nihai enerji tüketiminde 2020’de yüzde 21,8 olan elektrik enerjisinin payının 2035’te yüzde 24,9’a ulaşacağı hesaplanıyor.

Türkiye’nin 2020 sonunda 95,9 gigavat seviyesinde olan elektrik kurulu gücünün ise 2035’te 189,7 gigavata, toplam kurulu güç içinde yenilenebilir enerji kaynaklarının payının ise 2020’deki yüzde 52 seviyesinden 2035’te yüzde 64,7’ye çıkacağı öngörülüyor.

Yeni elektrik kapasitesinin yüzde 74, 3’ü yenilenebilir

Bu döneme kadar devreye alınması gereken 96,9 gigavatlık yeni elektrik kapasitesinin yüzde 74,3’ünü yenilenebilir enerji kaynakları oluşturuyor.

Yenilenebilir enerji kaynakları arasında en büyük kapasite artışı ise güneş enerjisinde hedefleniyor. Türkiye’nin 2020 sonunda 6,7 gigavat olan güneş enerjisi kurulu gücünün 2035’te 52,9 gigavata yükselmesi planlanıyor.

Bu artış, Türkiye’nin kasım 2022’de 9,32 gigavat olan güneş enerjisi kurulu gücünün 2035 itibarıyla yaklaşık yüzde 500 artması anlamına geliyor. Güneş enerjisinde 2035’te 52,9 gigavat kapasiteye ulaşılması halinde, güneş enerjisi Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücünde en yüksek paya sahip kaynak olacak.

Rüzgar enerjisinde ise 2020’de 8,8 gigavat olan kurulu gücün 2035’te 29,6 gigavata ulaşması bekleniyor. Rüzgar enerjisinde hedeflenen kapasite artışı Kasım 2022 itibarıyla ulaşılan 11,36 gigavat kapasite dikkate alındığında yüzde 160 olarak öne çıkıyor.

Nükleer de “yenilenebilir” sınıfında sayılıyor

Planlamalarda nükleer enerji de yerini almış. Türkiye nükleer enerjiyi “sürdürülebilir” kategorisinde değerlendiriyor. Bakanlığın planında, halen yapımı süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) ilk reaktörünün düşünüldüğü gibi bu yıl devreye alınması halinde,  2025 itibarıyla 2,4 gigavat kurulu gücün oluşması, bu kapasitenin 2035’te ise 7,2 gigavata ulaşması planlanıyor. Akkuyu NGS, hayata geçerse her bir ünitesi 1,2 gigavat olmak üzere dört reaktörden oluşacak.

Kurulu gücün hidroelektrik santrallerinde (HES) 2020’deki 31 gigavat seviyesinden 2035’te 35,1 gigavata çıkması, doğal gazdan elektrik üretiminde 35,5 gigavata, kömür santrallerinde 24,3 gigavata yükselmesi bekleniyor.

Söz konusu kapasite artışlarının gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’nin elektrik üretiminde kömür ve doğal gazdan üretimi kapsayan termik santrallerin 2020’de yüzde 57,6 olan payı, 2035’te yüzde 34,2’ye çekiliyor.

Güneş enerjisinin payı yüzde 16,5’e, rüzgar enerjisinin payı yüzde 17,7’ye, nükleerin payı yüzde 11,1’e ulaşırken, hidroelektriğin payı yüzde 17,3’e düşüyor. Planda, üretimin kalan kısmının jeotermal, biyokütle dahil olmak üzere diğer kaynaklardan karşılanacağı belirtiliyor.

Net sıfır emisyon 2053’te

Net sıfır emisyona ulaşma hedefleri kapsamında ise Türkiye’nin 2020’de birincil enerji tüketiminde fosil yakıtların yüzde 83,3 olan payının 2053’te yüzde 20,8 seviyesine ineceği öngörülüyor. Bu toplamda kömürün payı yüzde 3,6, doğal gazın payı yüzde 11,7 ve petrolün payı yüzde 5,6 olarak hesaplanıyor.

Birincil enerji tüketiminde 2053’te yenilenebilir enerji kaynaklarının payı yüzde 50’ye yükselirken, nükleerin payının yüzde 29,3’e ulaşacağı tahmin ediliyor.

‘Güneşe daha fazla kapasite tahsis edilmeli’

Londra merkezli düşünce kuruluşu Ember‘in Türkiye, Ukrayna ve Batı Balkanlar’dan Sorumlu Lideri Ufuk Alparslan, Türkiye’nin güneş potansiyelinin rüzgar potansiyelinden daha yüksek olduğuna ve bunun ülkeye daha homojen yayıldığına dikkat çekti:”Ayrıca güneş enerjisi yazın pik yapan elektrik tüketimini ve kurak yıllarda hidroelektrikten doğabilecek eksiği telafi edebilmesi nedeniyle enerji güvenliği açısından da önemli.”

Ancak her yıl devreye alınacak güneş santrali kapasitesinin plandaki seviyelere çıkabilmesi için güneş enerjisine çok daha fazla yeni kapasite tahsisatının sağlanması gerektiğini vurgulayan Alparslan, şunları kaydetti:

“Aksi halde hedefler kağıt üzerinde kalabilir. Diğer bir konu da, planda yenilenebilir enerji kapasitesi hızla artarken kömür kapasitesinin düşmediğini, aksine bir miktar arttığını görüyoruz. Planda bir yandan kömürden elektrik üretiminin yıldan yıla düşeceği ifade edilirken diğer yandan kurulu gücünün artması çelişkili bir durum. Bu planda en azından yeni kömür kapasitesinin devreye alınmayacağının duyurulmasını beklerdim.”

Güney Yarımküre neden Kuzey’e göre daha fırtınalı?

İklim modellerinin yenilenmesini sağlayacak

Chicago Üniversitesi’nden iklim bilimcisi Tiffany Shaw, “Dünyayı bir kavanoza koyamazsınız, bunun yerine fizik yasalarına dayanan iklim modellerini kullanıyoruz ve hipotezlerimizi test etmek için deneyler yapıyoruz” diyor .

Araştırmacılar her seferinde iklim modellerinin bir bölümünü değiştirdi, her iki yarımkürenin kara kütlelerini düzleştirdiklerinde ise fırtına yoğunluğu ve gücünde görülen farkın yarısı ortadan kalktı. 

Araştırmada daha sonra ılık su Kuzey Kutbu’nda soğuyup alçaldığında, güneye aktığında ve Antarktika’da rüzgarla yükseldiğinde üretilen, okyanus akıntısının büyük küresel ‘taşıyıcı bandına’ fren uygulandı. Dünya dağlarının düzleşmesine ek olarak, enerji aktarımındaki bu kayıp, iki yarım küredeki fırtına seviyelerini birbiriyle uyumlu hale getirdi.

Dahası, uydu gözlemleri , 1980’lerden bu yana Güney Yarımküre’de fırtına sıklığının arttığını, Kuzey Yarımküre’de ise büyük ölçüde değişmediğini gösterdi.

Bu, muhtemelen atmosferdeki ve okyanus sıcaklıklarındaki değişimlerin neden olduğu akıntılardaki değişikliklere bağlı. Söz konusu kaymalar, tüm dünya çapında oluyor, ancak kuzeyde deniz buzu ve kar kaybı ile artan güneş ışığı emilimi ile dengeleniyorlar .

Bilim insanları, ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyadaki hava ve iklimi izliyor, ancak denizciler iki yarım küredeki farklı koşulları uzun süredir biliyordu. 1980’lerin başında büyük ölçekli, gerçek zamanlı uydu görüntülerinin ortaya çıkmasıyla , araştırmacılar hava koşulları hakkında çok sayıda yeni bilgi edinebildi ve bu da onların yıllar içinde nasıl değiştiğini haritalamalarına ve izlemelerine olanak sağladı.

Yeni bulgular, ısınan gezegenin iki yarımkürede fırtınaları ve hava durumu modellerini nasıl farklı şekilde etkileyebileceğini ve hangi değişkenlerin en önemli olacağını daha iyi anlamamıza yardımcı olmak için iklim değişikliği modelleri için kullanılacak. 

Shaw , “Çalışmamızla, iklim değişikliği tahminlerine olan güveni artırıyoruz ve böylece toplumun iklim değişikliğinin etkilerine daha iyi hazırlanmasına yardımcı oluyoruz” diyor : “Araştırmamdaki en önemli konulardan biri, gelecek hakkında söylediklerine güvenebilmemiz için modellerin bize şu anda iyi bilgiler verip vermediğini anlamak. Riskler yüksek ve doğru nedenle doğru cevabı almak önemlidir. “

Validebağ davası görüldü: Koru kazandı

İstanbul Üsküdar’daki Validebağ Korusu‘nun millet bahçesi yapılmasına karşı bölge halkının açtığı dava, vatandaşların lehine sonuçlandı. Daha önce millet bahçesi projesinin ve koruyu yapılaşmaya açacak koruma amaçlı imar planlarının iptali için Validebağ Gönüllüleri‘nin açtığı iki davada da yürütmeyi durdurma kararı verilmişti.

Bugün davanın duruşması Bağcılar‘daki 6. İdare Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme, 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı’nı iptal etti.

‣Validebağ davası görüldü: Koru kazanacak 

Mahkeme’nin iptal gerekçesi ise Koru’nun tahribata uğrayacağıydı.

Mahkemece verilen kararda projenin şehircilik ilkelerine, planlama esasları ve tekniklerine, kamu yararına ve hukuka uymadığı belirtildi.

Mahkeme kararında, kararın dayandırıldığı bilirkişi raporuna da işaret edildi:

  • “Dava konusu imar planları bu yönüyle de planlama tekniklerine aykırı olduğu,
  • Dava konusu Koruma Amaçlı Nazım İmar Planının 9, 10, 12, 17 no’lu plan notları; Uygulama İmar Planı’nın 8, 9, 11, 16 no’lu plan notları belirsizlikler içerdiği,
  • Dava konusu alanın sahip olduğu özellikler itibariyle doğal yapısının bozulmaması, insan faaliyetlerinden etkilenmemesi, doğal ve ekolojik süreçlerin devamlılığının sağlanması için, zorunlu haller dışında herhangi bir yapılaşma eyleminin olmaması gerektiği,
  • Dava konusu alanın olduğu gibi korunmasının zorunlu olduğu,
  • Hem koru hem de Nitelikli Doğal Koruma Alanı olan böylesi bir alanda gerçekleştirilecek çalışmaların ancak; mikro ve makro ölçekli ekosistemlere, doğal bileşenler örüntüsüne dair yaklaşımlarının, doğrudan ve dolaylı etkilerinin bilimsel olarak tespit ve analizi ile sağlıklı sonuçlar verebileceği, dava konusu imar planlarında ve millet bahçesi projesinde bu türden bir analiz ve değerlendirme çalışmalarının olmadığı,
  • Kendi merkezine rekreasyon ve aktivite çeşitliliğini koymakta olan Millet Bahçelerinin, “Korunabilir olma durumunun sürekliliğinin sağlanmasının” kentsel mikro ve makro ekosistem bütünlüğünün devamlılığı için kritik öneme sahip olduğu Validebağ Korusu ile örtüşmediğinin açık olduğu,
  • Millet Bahçesi Peyzaj Projesi‘nin uygulanması durumunda Validebağ Korusu “orman”,doğal nitelikli yeşil alan” ve “koruma alanı” vasıflarını diğer bir ifade ile “ekolojik zenginliği-değerini kaybederek” bir millet bahçesi – park kategorisine indirgeneceği, dava konusu plan çerçevesinde I. Derece Doğal ve Tarihi Sit alanı ilan edilen Validebağ Korusu’na ilişkin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park Bahçeler ve Yeşil Alanlar Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan Validebağ Korusu Millet Bahçesi Projesi’nin uygulanması halinde, korunun ışıklandırılması, futbol sahası yanına amfi tiyatro yapılması, fitness alanları oluşturulması, gözlem kulesi yapılması, bisiklet parkuru yapılması, çocuk oyun alanlarının düzenlenmesi ve yeni oyuncaklar eklenmesi, otopark zeminlerinin yenilenerek çim taşı yapılması, binaların kenarlarında bulunan zemin kaplamalarının değiştirilmesinin neticesinde, Validebağ Korusu’nun doğal kurgusunu kaybedeceği,
  • Parçalanmış ekosistemlere sahip olacağı ve açık bir biçimde korunması gereken alanın tahribatına neden olacağı,
  • 1/5000 ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ile 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı‘nın şehircilik ilkelerine, planlama esasları ve tekniklerine uygun olmadığı, kanaatlerinde olduğumuzu Yüce Mahkemenize saygılarımızla sunarız” ifadelerine yer verildi.
  • İmar Planları‘nın plan analitik raporlarının planlama alanına özgü tematik analizlerden, yeterli sentez çalışmalarından yoksun olduğu,
  • Yeterli analitik değerlendirme sürecinden geçmediği,
  • Plan kararlarının analiz ve sentez çalışmalarına dayanan gerekçelerinin oluşturulmadığı,
  • Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı‘nın 9, 10, 12, 17 no’lu plan notları; Uygulama İmar Planının 8, 9, 11, 16 no’lu plan notlarının belirsizlikler içerdiği,
  • Millet Bahçesi Peyzaj Projesinin uygulanması durumunda Validebağ Korusu‘nun “orman”, “doğal nitelikli yeşil alan” ve “koruma alanı” vasıflarını diğer bir ifade ile “ekolojik zenginliği-değerini kaybederek” bir millet bahçesi – park kategorisine indirgeneceği,
  • Validebağ Korusu’nun doğal kurgusunu kaybedeceği, parçalanmış ekosistemlere sahip olacağı ve açık bir biçimde korunması gereken alanın tahribatına neden olacağı anlaşılmakla, dava konusu planlarda şehircilik ilkelerine, planlama esasları ve tekniklerine, kamu yararına ve hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”

Bursa Su Kolektifi: Alan Başkanlığı kanun teklifi utanç verici

AKP‘li  milletvekillerinin hazırladığı Uludağ Alan Başkanlığı’na ilişkin  kanun teklifine tepkiler devam ediyor. Yasa teklifini protesto eden Bursa Su Kolektifi üyeleri, bugün Doğa Koruma ve Milli Parklar 2. Bölge Müdürlüğü önünde bir araya geldi.

Kanun teklifinin bir utanç teklifi olduğunu belirten Bursa Su Kolektifi üyeleri şunları söyledi:

Alan değil talan başkanlığı

“İnsan eli değmemiş, 20 milyon m2 yaklaşık 2800 futbol sahası büyüklüğünde endemik çiçeklerle kaplı doğal sit alanı kanunla Alan Başkanlığı ilan ederek oteller, villalar yani daha önce davalarla iptal edilenleri ve daha fazlasını (T)Alan Başkanlığı ile yapmak istiyorlar. Biz Alan Başkanlığı’nın nasıl felaketlere sebep olduğunu geçen ağustos ayında Kapadokya’da gördük. Uludağ’da doğayı koruma kalkanını delemeyen AKP, dünyada eşi benzeri olmayan bir utanç teklifini meclise verdi. Dünyada ilk kez bir ekolojik milli park, milli park olmasına neden olan doğal endemik varlıkları koruduğu halde yasal koruma statüsü kaldırılmak istenmektedir. Milli parklar, her ülke için öğünç kaynağıdır. Meclise gönderilen Uludağ Alan Başkanlığı yasa teklifi Türkiye’nin utancı olmasına izin verilmemelidir. Bu teklif derhal geri çekilmeli ve bir daha milli parklarımızın tümünde Alan Başkanlığı’nın adı bile anılmamalıdır.”

‘Milli parklara da göz diktiler’

Evrensel‘in aktardığına göre, bugüne kadar uygulamalarıyla doğayı, ağacı, ormanı ve tarım alanlarını sermayenin yağmasına açan politikalardan başka bir şey üretmeyen AKP iktidarının şimdi de yüzölçümü dünya ortalamasının çok altında olduğu halde Türkiye’nin milli parklarına da göz diktiği ifade edilen açıklamada şöyle denildi:

“Biz, Uludağ (T)Alan Başkanlığı yasa teklifi geri çekilsin diye uğraşırken geçen hafta Cumhurbaşkanı kararnamesiyle işi alıp satmak olan Milli Emlak’tan bir müdür Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne atandı. Bu atama Türkiye’de artık yağma ve talan boyutunun diğer tüm milli parklara da gireceğinin göstergesidir. Bu atamayı yurttaş olarak kabul etmiyor, reddediyoruz. Atama geri alınmalı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü’nde uzun yıllar görev yapmış bir uzman göreve getirilmelidir.”

Kar yok, oteller bomboş

Açıklamada şöyle sona erdirildi:

“Uludağ’daki kanunsuz inşa edilen otellerin en dolu olduğu zaman yılbaşı dönemidir. Oysa gidin bakın. Uludağ’da kar yok, oteller boş. AKP hükümeti yıllarca iklim krizini görmezden geldi. Çok sayıda termik santraller, çimento, demir çelik gibi kömür yakan tesisleri teşvik etti. Türkiye geçen yıl karbon salımını sınırlayan Paris Anlaşması’nı onayladı. Ardından alay eder gibi 2030’a kadar karbon salımını yeni santraller, fabrikalar yaparak %30 arttıracağını açıkladı. Sonra da hiç uygulanmayacak biçimde 2050’de karbonu sıfırlayacağını öne sürdü. Paris’te karbon yutağı olan ormanları koruma anlaşmasına imza atarken hemen ardından ormanlara tesisler yapılmasına olanak veren kanun değişikliği yaptı.

Şimdi de ekolojik alanlar olan milli parkları yağmalamaya Uludağ Milli Parkı’ndan başlamak istiyor. Sonbahar kurak geçti. Kış mevsimini yağışsız, karsız yaşıyoruz. Tüm milletvekillerine ve özellikle AKP milletvekillerine sesleniyoruz: Uludağ’da bile kar yok. Geleceğimizin böylesine hoyratça yok edilmesine izin vermeyin. Uludağ Alan Başkanlığı teklifinin geri çekilmesi için gerekeni yapın.”

İklim krizi: Kars’ta boz ayılar kış uykusuna yatmadı, şehir çöplüklerinden besleniyorlar

Bozayılar koruma altında olan ve avlanması yasak olan türler arasında bulunuyor. Türkiye, taraf olduğu “Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi”yle bozayıların korunmasını taahhüt etti.

Ayrıca bozayılar, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES) kapsamındaki türler arasında yer alıyor.

Küresel ısınma yüzünden dengeleri bozuldu

Geçtiğimiz yüzyılda, küresel ortalama sıcaklık neredeyse bir derece arttı ve hala hızlı bir oranda artıyor.  Küresel ısınma yüzünden canlıların çevresiyle kurduğu milyonlarca yıldır devam eden ve hassas bir dengede yürüyen ekosistem bozulduğundan, türler de tehlikeye giriyor.

Kış uykusuna yatan hayvanların döngülerinin bozulması da bu etkenlerden biri. Bu hayvanlar, mevsim döngülerinin bozulması yüzünden daha geç kış uykusuna yatıyor, daha erken uyanıyor; göç ve üreme takvimleri de bozuluyor.

2019’da yapılan bir çalışmaya göre, kışın minimum sıcaklıkların arttığı her bir santigrat derece için, ayılar yılda altı gün daha az kış uykusuna yatıyor. Çalışma, küresel sıcaklıklar artmaya devam ederken, yüzyılın ortalarında siyah ayıların yılda 15 ila 39 gün daha uyanık kalabileceğine işaret ediyor.

Uzmanlar, iklim değişikliği ayıların uyanık geçirdiği zamanı uzatabileceği ve doğal gıda kaynaklarını bozabileceğini belirterek, insanlar ve ayılar arasındaki ilişkinin daha da gerginleşebileceği uyarısında bulunuyor.