Ana Sayfa Blog Sayfa 5430

Akıl Tutulması

Hep söylenir : Türkiye toplumu, yakın tarihinde üst üste yaşadığı travmaların tornasından çıkmış, tüm dengesini ve mantıklı düşünme yetisini kaybetme noktasına gelmiştir, diye. Gerçekten de en gündelik olaylardan en “ciddi”, en karışık, en hassas meselelere kadar birçok olgu karşısında akıllara durgunluk veren gelişmeler yaşanması, kararlar alınması, tepkiler verilmesi artık alışılageldik bir Türkiye gerçeği oldu. “Burası Türkiye, olur öyle” tekerlemesinin bu kadar sık tekrarlanması da bunun bir göstergesi olsa gerek.

Bu durumun insanı en acı acı gülümsettiren hali ise herkesin kendisini akıllı, başkasını ise akılsız davranıyor sanması… Öyle ki, “memlekette akıl makıl hak getire, böyle saçmalık mı olur!” veryansını edenler, o akıl tutulmasının en ön koltuktan müdavimi olabiliyorlar. Tüm bu toz duman içerisinde kimin haklı kimin haksız olduğunu anlamak da zorlaşıyor (haklılık ve haksızlık diye birşey varsa tabi, ya da herkes her durumda kendince haklı, değilse).

Peki ne yapmalı, bu toz duman içerisinde önümüze nasıl bakmalı? Benim bildiğim en adil, en sağlam, en etik ve en işe yarar yöntem şudur : Elinizdeki çuvaldızı; yani bir ilke, bir görüş, bir değerler bütününü, önünüze çıkan herşeye gözünüz kapalı batırıverebilmek. Aynı batı toplumlarında “adalet” i simgeleyen, gözleri kapalı, bir elinde terazisi, bir elinde kılıcı tutan kadın figürü gibi. Fikirlerinizi biçimlendiren temel değerlerin (ideolojinizin) ne olduğu ayrı mesele, bu değerlerin ışığını her karanlık köşeye aynı kararlılıkla tutabilmek ise apayrı, ve belki ilkinden de önemli bir mesele.

Türkiye’de demokratikleşme ya da genel olarak siyaset konusundaki en önemli sorun nedir?, diye sorulsa, benim cevabım, pek de düşünmeye gerek duymadan, şu olur : Herkesin kendine demokrat, kendine adil, kendine hoşgörülü, kendine dürüst olması. Çıkıp “giysime karışmayın” diyenlerin hiç utanmadan başkalarının cinsel eğilimine karışması. “Türkiye laiktir laik kalacak” diye haykıranların, sünni müslümanlığın alışılageldik tanımı dışında kalanları (Alevi’leri mesela) görmezden gelmekle kalmayıp, bir de üstüne “siz de müslümansınız, haberiniz yok” densizliğine kalkışmaları. “Biz çok insancılız, yurtta sulh – cihanda sulh” diyenlerin ölüp giden insanları üzerindeki üniformaların rengine göre “şehit” diyip göklere çıkarmaları, ya da “leş” diyip yerlere sokmaları. Giden canların bir yarısı için anasının-babasının-sevdiğinin hilkayeleri anlatılarak durumun tüm dramatikliği ortaya konurken, diğer yarısının isminin bile anılmaması, cesedinin bile verilmemesi, “ölüm” lafının bile “etkisizleştirme” ye dönüşmesi.
Hani özgürlükten bahsediyorduk? Hani laiktik? Hani yaradılanı seviyorduk, yaradandan ötürü? Demek ki bütün bunlar özümsediğimiz, gerçekten benimsediğimiz değerler değil, sırf kendi yararımıza kullanmak isteyip başkasının eline-yüzüne-kanına-ruhuna kesinkes yakıştıramadığımız takılar adeta. Ve bunu yaparken, örneğin özgürlükçü olduğumuzu ilan edip ardından başkasının özgürlüğüne karalar çalarken, kendimizi gerçekten de özgürlükçü sanıyoruz çoğu zaman. Bu işi kurnazca bir iki yüzlülük olarak falan yapanlar da vardır mutlaka, ve ama çoğumuz gerçekten de özgürlükçü, gerçekten de laik, gerçekten de modern olduğumuzu düşünebiliyoruz, hiç de öyle olmamamıza rağmen. Akıl tutulması burada başlıyor. Bu saçmalık, bu iki yüzlülük, o akıl tutulmasından uzakta durmaya çalışan insanların yüreklerini kahredip yakacak kadar traji-komik olaylar yaratabiliyor.

Birkaç basit örnek verelim.

Kendini “pozitif milliyetçi” (vatansever demeye çalışıyorlar sanırım, anlamını tamamen çarpıtarak… ki bu da bir sonraki yazımızın konusu olsun) olarak tanımlayan haber kanalları veya portalları Barcelona takımının her maçından önce ve sonra “Katalan takımı 3 attı, 5 yedi” diye manşetler atar; hemen yanına da “İşte ülkeyi bölmeye çalışanlar : bilmemne ülkesinin bilmemne gazetesinde Türkiye’nin güneydoğusundan ‘kürdistan’ diye bahsettiler” manşetini koyuverirler. Aynı hastalıklı akıl tutulması, devletin en “rasyonel” olması gereken kurumlarında bile gani gani bulunur : “ Ünlü sanatçı Kudüs’te vereceği konseri İsrail’in insan haklarını hiçe sayan politikaları yüzünden iptal etti, oh ne şahane” sevinmelerinin yanına KKTC’de vereceği konseri aynı “insan hakları” gerekçesiyle iptal eden Jennifer Lopez’e “İnsanların müzik dinleme hakkını elinden almaktır esas insan hakları ihlali” diye çemkirir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü (Hürriyet, 10.07.2010). Sudan’da milyonlarca insanın ölümüne neden olan ve artık neredeyse resmileşmiş, tüm dünyanın hemfikir olduğu soykırımı “Olmaz öyle şey, ben gittim gördüm. Hem müslümanlar yapmaz soykırım” diye reddedenle, Filistin’deki acıların hamisi kesilen aynı kişidir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti başbakanıdır. Sokakta yalnız başına dolaşan kızı taciz eden, o kıza laf atanla, kız kardeşini bir erkekle beraber yürürken gördüğü için döven, belki de öldüren delikanlı da aynı kişidir. Oğlunun yattığı kadınların sayısının çokluğuyla gurur duyup övünen babayla kızının evlenene kadar bekaretini koruması gerektiğine yürekten inanmış ve bunu sağlama almak için her türlü “önlemi” almaya ant içmiş baba da aynı anda, aynı kişidir.

Öyle bir akıl tutulmasıdır işte bu, “hep ben” der. Ben ve biz, der, şahaneyiz, ve masumuz, ve adiliz, ve en iyisiyiz, ve bıraksalar cihana diz çöktürürüz. “Hep yabancılar” der, kimi kastettiğini kendisi de bilmeden, “onlar bizi bu hale getirdi.” Türk resmi tarihinin kendisine yem niyetine sunduğu tarih mitlerinden de güç alır : “Bak” der, “Çinliler de zamanında Göktürklerle Hunları içten çökertmiş entrikalarla.” Sürekli bir komplo, sürekli bir paranoya, sürekli bir “suç başkasında” güdüsüyle yaşar. “Avrupa’da aile sistemi çökmüş abi, kızları salıyorlarmış çocuk yaşta oğlanların koynuna” diye kötüler ‘öteki’ ni, hemen ardına da “Bu sene bi’ Rusya’ya gitsek, ya da İsveç’e, hatunlar şahaneymiş” planları kondurur. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu; diyorlar böyle durumlar için sanırım.

Ve ama geç değil düzeltmek için birşeyleri. Herşeyin temelindeki çözüm -Kürt sorununun da, ekonomik ve ekolojik krizin de, demokrasi meselesinin de, ve başka bir çok sorunun da- bildiğimiz herşeyi unutup, herşeyi baştan bir düşünmek. Bildiğimizi sandıklarımızı, ve hatta bildiğimize emin olduklarımızı da baştan bir kurcalamak. Tüm önyargı ve varsayımlarımızı bir anlığına geride bırakmaya çalışmak. Kendimizi bu sayede öldürüp her gece, her sabah yeniden doğmak. Kendi elimizle, kendi aklımızla yarattığımız kategori, kalıp ve kavramları yıkıp yıkıp yeniden inşa etmek. Bunu bir alışkanlık haline getirerek hem de… Kaba tabirle beyaz bir sayfa açmak her gün, ama kendi usumuzda, kendi vicdanımızda herşeyden önce. Ve bütün bunları yaparken, Konfüçyus’un şu sözünü de belki hatırda tutmaya çabalamak, her ne kadar zor olsa da unutmamak :

“Bildiklerimizi biliyor, bilmediklerimizi de bilmiyor olduğumuzu bilmek; gerçek bilgi işte budur.”

Deliliğe Övgü

tour-de-france-route-2010Herkesin bildiğini bir daha tekrar edelim: Bu bisiklet akıllı işi değil.

Üç haftada 3642 km. yol yapmak delilikten başka ne olabilir?

Biz her Fransa Bisiklet Turu’nu, “deliliğe övgü” olarak okuruz.

Geçen cumartesi başlayan tur, belki de en doğru adresteydi.

Dünya Kupası’nda Çin de var! – Özgür Gürbüz

Futbol Dünya Kupası’nı yakından takip edenler Çin’in milli futbol takımının aynı Türkiye gibi elemelerde kupaya veda ettiğini ve bu başlığın hatalı olduğunu düşünebilir. Evet, Çin’in futbol takımı kupada mücadele etmiyor ama Çinli bir firma tüm dünyadaki futbolseverlere reklam panolarından sesleniyor. Tarihte ilk kez bir Çin firması, Yingli Solar, Dünya Kupası’nın resmi sponsoru oldu.

Cennetten Kovulmadık / Refika Birgül

Amerika ve İngiltere’de yemek devrimi yapmaya çalışan 35 yaşındaki Jamie Oliver ağaçtan bir şeftali koparıyor ve “Bunu hayatımda ilk kez yaptım” diyordu.

Bu cümle bile ne kadar şanslı olduğumuzun kanıtı. 17 milyonluk bir şehirde sokaktan ıhlamur, kiraz, asma yaprağı ve şeftali toplamak, denizden balık tutmak… Yani henüz cennetten kovulmadık biz.

Yetmez! Ama Evet! / Gökçen Özdemir

Anayasa Mahkemesi, Anayasa reformu konusundaki yasa (tasarısı?) ile ilgili iptal davası konusunda beklenen kararını açıkladı; ve Mahkemenin raportörünün görüşünün aksine iptal başvurularını tamamen reddetmeyip, değişiklik paketindeki bazı ifadeleri iptal etti. Böylece, yine varlık sebebi olan, ruhen ve lafzen korumakla yükümlü olduğu Anayasayı deldi.

Munzur'un Eteklerinde

İnsan farklı yerlerde hiçbir kariyer zaafiyetine girmeden kendine sorumluluklar edinirse her hafta sonu farklı bir noktada buluyor kendisini.

Geçen hafta Mersin’de yapılan mitingin ardından , bu haftada EMO’nun her 3 ayda bir yaptığı Ankara Şube’ye bağlı bölge koordinasyon toplantısı için Erzurum Erzincan  toplantısı için Aksaray yollarındaydık. Sanırım bu edinimi kazanmamız lazımdı.

Erzurum havaalanına uçağımız indikten sonra, bizi Erzincan’ götürecek servise bindik, Erzincan havaalanı kapalı olduğundan uçağımız Erzurum’a inmek zorunda kaldığından bizi yaklaşık 3 saat süren bir yolculuk bekliyordu. Yol gördüğüm en güzel yollardan biri, bir başka nehirle birleşecek Fırat adını alan Karasu nehri tüm yol boyunca sizinle ama görüntü, yeşilllik ve dağlar harika. sıkılmadan yol alıyorsunuz.Bir nehir ancak böylesine akabilir. Ama bölgede ilk HES’le karşılıyorsunuz. Kafanız takılıyor. Tam bir noktaya geldiğinizde Siz’i Tunceli kavşağında harika bir köprü karışıyor ki bence herkes bu yolu görmeli. Cennet bu olmalı daha fazlası olamaz diyorsunuz.

Erzincan’a  indiğinizde bizi Şelale denen bir Munzur eteklerinde yere götürüyorlar ama tabi ki yol boyunca o kısacık mesafe de 3 adet HES’le karşılıyorsunuz. Mesafe toplamda 25 dakika ve 3 adet HES, şaşkınsınız sadece bakakalıyorsunuz. Şelale ise, Manavgat’tan , Tarsus’dakinden de abartısız harika Cennet yer değişti beyninizde. Tamamen doğanın içindesiniz ve cep telefonu çekmiyor.

Sadece suyun sesi.

Size özel donatılmış bir masada ki bölge halkı aralarında tanımadıklarımız fazla idi, çok misafirperver, komplekssiz. Bir mühendis arkadaş kalkmış servis yapıyor bizle bekleyemeyelim diye ve bizler kendi insani değerlerimizi yeniden sorguluyoruz. Bitmeyen bir güleryüz ve harika bir doğa. İnsan başka ne isteyebilir.

Şimdi bu yazı gezi yazısına dönüşmesin diye, bölgenin harika tulum peynirini, el yapımı bakırlarını ve harika balını es geçiyorum. Affola.

Orada belediyede çalışan bir mühendis arkadaşa bölgede çevre derneği var mı diyorum, yok sadece TEMA var diyor. Peki TEMA ve halk HES’lere karşımı dediğim de, hayır çok memnunuz zira ekolojik dengeye zarar vermiyor keşke daha önce yapsalardı diyorlar. Ve ekliyor Karadenizdeki gibi doğa etkilenmiyor merak etmeyin, bize sizden bahsettiler inanın ürkmenizi gerektiren durum yok.

Ünümüzün Munzur’u aşması iyi hoş ama yine de kafam bu duruma basmıyor. Tartışmaya girip, fasıl geçen bir ortamı germemek adına susma hakkımı kullanıyorum. O kadar insanlar ki, o kadar sıcaklar ki tamam diyorum.

Yola çıkmadan bir gece önce bir Kürt yazar arkadaşımla görüşüyorum. Ona kalsa bir Türk olarak asla gitmemeliyim. Benim adıma benden daha endişeli. Neden diyorum net bir şey yok.Öyle olunca ben de yol boyu panik ve acaba ne olabilir endişesi.  Yanıtları Erzincan halkının tavırlarında yakalıyorsunuz. Halk biraz gergin , korkulu ve endişeli. O bölgede  çalışan bir Malatya’lı mühendis arkadaşa ne kadar Erzincan Malatya arası dediğim de , yanıt tüm sorularıma karşılık geliyor. “ Tunceli üzerinden giderseniz çok kısa , ama ben oradan gitmeye korkuyorum, sadece ben olsam iyi, eşim ,kızım, Sivas üzerinde gidiyoruz, yol bayağı uzuyor. Ama gelin Malatya’ya seveceksiniz.

“KORKU” bir insanın en son yaşaması gereken duygu. Özelikle insanı hakları açısından baktığınızda yolunu değiştirmeleri şaka gibi. Ama çok da fazla bunları konuşmuyorlar. Sormamanız gerektiğini anlıyorsunuz. Ama bu yaşanan bir iç çatışma ise halkın psikolojisini bozuyor. Bunu anlamak için çok zeki olmanız Ya da uzun yıllar yaşamanız gerekmiyor. İşte tam da o nokta da bir arkadaş öneriyor. Eğer ulaşım sorununu çözer teşvik verirseniz , sorununuzun çözülmemesi için Hiçbir neden yok. Yeter ki,  Gaziantep’e yapılanlar buralara da yapılsın. O zaman bu sorunlar yaşanmayacaktır. Düşünüyorsunuz kesinlikle haklı, zira bölgede büyük bir fabrika yok.

Açıçası yüreğim ilk defa Karasu da kalarak, Erzurum uçağına biniyorum. Kafamsa karmakarışık.

Kürt Meselesi ve Web 2.0

Bir arkadaşımın gönderdiği bir videoyu izliyordum. Videodaki konuşmacı Mark Pesce web 2.0’ın haberlere ulaşma yöntemlerimizi nasıl da değiştirdiğini söyledi. “Eskiden haber almak için gazetelere ve televizyona başvururduk. Haber için yukarı bakardık. Bugün ise haber için etrafımıza bakıyoruz. Birbirimize bakıyoruz.”

O sırada masamda 4 Temmuz 2010 tarihli Radikal İki gazetesi vardı. Radikal İki’deki yazıların takip eden salı günü gazetenin sitesinde yayınlanacak olduğunu düşündüm bir an. İnterneti kullanmak ama çok da kaptırmamak için bir garip çaba…

Ve o anda çok daha garip bir durumu fark ettim:

Masamdaki Radikal İki’nin içeriğinin neredeyse dörtte üçü Kürt meselesi ile ilgili yazılardan oluşuyordu. Ben de konuyu takip etmeye çalışan biri olarak konu hakkında her hafta hiç yoksa 15-20 farklı yazı, haber vs. okuyordum. Neredeyse diğer tüm konularda (web 2.0 sayesinde) birinci elden haber alabilen ben, Kürt meselesi ve Kürt bölgesi hakkında okuduğum neredeyse her şeyi gazeteler, haber ajansları, parti ve örgütlerin bültenimsi haber sitelerinden takip etmek zorunda kalıyordum.

Takip ettiğim gay, müslüman, sosyalist, anarşist, serbest piyasacı, çevreci, yogacı, korsan, mühendis, aşçı blog yazarları ve sosyal ağlarda yazıştığım, tartıştığım her çeşit insan vardı. Bunların içinde bir sürü Kürt olduğunu bildiğim/bilmediğim insan olduğu kesindi. Ancak uzun uzun tartışma geçmişlerime, takip ettiklerim listelerime ve diğer kayıtlara bakmama rağmen bu insanlardan Kürt oluşuyla öne çıkan birilerini bulmakta zorlandım.

Oysa web 2.0 herkesin kendi editörü olduğu, yazarın okuyucuyla aynı seviyede durduğu bir iletişim tahayyülü değil miydi? Peki o zaman neredeydi benim kafa dengim olabilecek, yazdıklarını merakla takip edeceğim Kürt blog yazarları? Neredeydi mahallenin delisi olmayı göze alan Kürt muhalifler?

Sorunun bende olduğunu varsaydım ve daha geniş bir araştırmaya başladım. Google, tanıdık sitelerin verdiği bağlantılar, eşin dostun önerdikleri ile şu anda ulaşabildiğim sınırlı sayıda siteye ulaştım. Evet sorun bir parça bendeydi, ama bir sürü Kürt arkadaşı olan ve her gün sosyal ağlara bağlanan bir insana şimdiye kadar bu kaynakların ulaşmamış olması da düşündürücüydü.

Bu araştırmam sonucunda vardığım bir kaç sonucu ham halleriyle paylaşmak istiyorum:

1- PKK’ya muhalefet yapan bağımsız veya bireysel Kürt haber kaynağı bulamadım.  Özellikle bölgede yaşayan insanların bireysel deneyimlerini aktaran ve Kürt ana akımı dışında kalan bir ses bulmakta zorlandım.

2- İnternete bireysel olarak yazan entellektüel Kürt arkadaşların çoğunun (haklı bir şekilde) yaşananlara angaje olup, kısmen de olsa, objektifliklerini yitirdiklerini gözlemledim.  Bu da araştırmam sonucunda ulaştığım sitelerin beni tatmin etmemesinde bir etken oldu. (Örneğin bir yazısını beğenerek okuduğum blog yazarı, bir başka yazısında Kürtlerin dünya müzik tarihine yaptığı eşsiz katkıları öyle banal bir milliyetçilikle tasvir ediveriyor ki, lise tarih kitabı usulü Türk milliyetçiliğinin simetrisine baktığımı hissettim.)

3- Web 2.0 aleminde takipçisi bol olan insanların pek çoğunun büyük şehirlerde yaşayan beyaz Türkler olduğunu farkettim.

Festival Habercisi – 2

33400_10150228787850601_838500600_13489929_4511180_nYazı dizisine başlarken;

Müzik festivalleri -öteki.” yaşamdır. Başka türlü olmanın, normal toplumsal yasa ve yükümlülüklerden uzak bulunmanın, ciddiyetin çok çok ötesinde ve hatta ciddiyetle ilgisiz; gücünü “o an-orada” bulunan insanların organik iletişiminden alan, eğlencenin, dans etmenin, gülmenin yer aldığı, buna karşılık üretim ve kalkınmanın olmadığı geçici alanlardır.

Meşin Kırbaç

“…Yağız atlar kişnedi,

meşin kırbaç şakladı…”

2010 Fransa Bisiklet Turu başlarken, aklıma Faruk Nafiz’in yol şiiri Han Duvarları geldi.

Malum: Bisiklet’e demir at diyoruz. Meşin kırbaç ise pek çok şey olabilir: Kazanma hırsı, rekabet, şöhret, para, savaş…

Evet, evet savaş.

O cicili bicili formalar, şeker gibi bisikletler, kaymak gibi asfaltlar, başka bir yerden bakıldığında birer üniforma, tank, ve savaş meydanıdır.

Bu savaşın da kendine ait bir hukuku var elbette. Örneğin işin içine doping karıştırırsanız “Cenevre Sözleşmesi”ni ihlal etmiş olursunuz.

Geçen yıl hepimiz bir soğuk savaşa tanık olmuştuk.

Savaş bu yıl “soğuk” değil; sıcak… Hatta cayır cayır.

‘Patron’ Lance Armstrong ile ‘Silahşor’ Alberto Contador arasındaki rekabet nihayet kendine gerçekçi bir zemin buldu.

Her iki bisikletçi de geçen yıl aynı takımdaydı, lakin kimin kaptan olduğu, kimin kim için çalışacağı filan bir muammaydı.

(Hoş, Astana gemisi bu iki kaptan dilemmasından dolayı batmadı. Paris’te kurulan podyumda Contador 1, Lance 3 numaralı basamaktaydı. Ama gerilim orada bile devam etmişti.)

Bisiklette bir kural vardır: Zincir, önde büyük dişlideyken, arkadaki en büyük dişliye geçirilmez. Zincir hem çok çapraza düşer hem de aşırı gerilir. ‘Patron’la ‘Silahşor’un durumu bundan farksızdı.

Neyse ki bir strateji gurusu olan Lance durumu erken okumuş, sezon bitmeden Astana’dan ayrılmış, Radioshack firmasıyla anlaşmış, yanına eski yol arkadaşlarını da almıştı.

Contador ise bir süre yalpaladıktan sonra Astana’da kalmaya karar vermişti. Astana’nın ‘Kazak erkeği’ A. Vinoukurov, iki yıllık yasaktan sonra selesine oturmuş, Alberto’nun en güçlü yardımcısı olacağını göstermişti. (Astana’da Vino var ama 2006 şampiyonu O. Pereiro Sio yok.)

Bu yıl kariyerini bitireceğini açıklayan 38 yaşındaki Lance, kendinden 11 yaş küçük Contador’a göre daha güçlü bir takıma sahip. Radioshack’in bünyesinde Leipheimer, Kloden, Popovych gibi sağlam pedalların yanında bir de Brajkovic gibi çok parlak bir genç isim var.

(İzleyenler biliyor, Fransa’nın provası olan D. Libere’de Brajkovic, Contador’u fena silkelemişti.)

3 temmuzda gözlerimiz Rotterdam’da olacak.

Bakalım meşin kırbaç nasıl şaklayacak?


Not:
Bu yazıyı bitirirken aziz dostum Bağış Erten’den bir mail geldi. (Bu vesileyle de hatırlatmış olayım: Bağış bu yıl Gazeteciler Cemiyeti’nin spor yazısı dalında başarı ödülünü aldı.)

Bağış, Eurosport’un hazırladığı, Lance ile Contador arasındaki rekabeti anlatan bir video yollamıştı. Aklın yolu bir… Orada da kullanılan kavramlar da aynı: ‘Düello’ ve ‘Savaş’…


www.aydancelik.com

Müdür Bey’in karbon ayak izi – Özgür Gürbüz

Istanbul’un Eyüp İlçesi Milli Eğitim Müdürlüğü’nü dört yıldır vekaleten yürüten ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın akrabasi olan Güsamettin Erdoğan’ın, son 4 yılda 160 ülkeyi dolaştığına ilişkin Haberturk gazetesinde Sultan Uçar imzasıyla çıkan haber düşündürücüdür. CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce tarafından Büyük Millet Meclisi’ne verilen soru önergesinde yer alan, bu gezilerin kimin parasıyla yapıldığı, nasıl zaman bulunduğu gibi yerinde sorulmuş sorulara ek olarak, birkaç soru da ben sormak istiyorum.