Ana Sayfa Blog Sayfa 5406

İstanbul – Stuttgart Yeşil Direniş Hattı

2 Ekim’de İstanbul’un 23 ayrı noktasında 3. köprüye karşı bir eylem gerçekleşti. “2 Milyon İstanbullu Buluşması” adını verdiğimiz bu eylem bir çok ilki barındırıyordu. Öncelikle, İstanbul’da ve bildiğim kadarıyla Türkiye’de buna benzer çok merkezli bir eylem daha önce yapılmadı (1 dakika karanlık eylemlerini merkezsiz olması nedeniyle saymıyorum.). Bir diğer ilk de buluşmanın, Yeşiller Partisi’nin kendi inisiyatifiyle organize ettiği ilk büyük eylem olmasıydı.

2 Ekim’deki buluşmaya farklı açılardan yaklaşıp derinlemesine analiz etmek gerekir. Öncelikle 2 Ekim’deki eylem, demokratik katılım açısından Türkiye’deki en önemli doğa korumacı eylemlerden biriydi. Sivil toplum kuruluşları ve meslek odalarının yanı sıra vatandaşlar da evlerinden kalkıp soğuk havaya rağmen sahilde bir mum yakarak buluşmaya katıldı. Bu insanların sayısını bilemiyoruz ama buluşma noktalarında görevli arkadaşlardan edindiğimiz bilgi, kampanyayı internet, gazete, radyo ve televizyondan duyup da gelen örgütsüz binlerce İstanbullunun katıldığı yönünde.

Buna ek olarak, insanların merkezi olmayan bir eyleme katılmaktan çekinmemeleri ve bir lideri dinlemek veya görmek için değil de büyük çaplı bir eylemin yerel parçası olmak için çekinmediklerini göstermesi açısından da 2 Ekim buluşması çok önemli. Çünkü böylece, yerel çapta inisiyatif alabilen bir kitlenin var olduğunu öğrenmiş olduk ve Yeşiller’in ana ilkelerinden ikisi olan doğrudan demokrasi ve yerellik açısından bir potansiyelin üzerinde oturduğumuzu gördük. Şimdi bu potansiyeli büyütüp harekete geçirmenin yollarını aramamız gerekir.

Kampanyadaki en büyük avantajlarımızdan birisi, savunduğumuz konunun, yani 3. köprünün durdurulması gerektiği gerçeğinin boşluk içermemesi. Önümüzde o kadar saçma ve o kadar savunulamaz bir proje var ki, nasıl karşı çıkarsanız çıkın haklı oluyorsunuz. Hükümete körü körüne biat eden bir kesim dışında köprü projesini savunan neredeyse kimse yok. Çünkü savunulması en güç projelerden biri. Trafiği çözecek deseniz, çözmüyor; bilakis daha da artırıyor. Ucuz deseniz, değil; dile kolay 6 milyar dolar. Doğaya dost deseniz, herkes güler; 2,5 milyondan fazla ağaç kesiliyor, su havzaları kirleniyor, hava kalitesini düşürüyor, küresel iklim değişikliğine neden oluyor, vs. Saymakla bitmeyecek bir eksiler listesi var bu projenin. O yüzden, karşısına ne kadar artı koymaya çalışırsanız çalışın, bilançoyu denkleştiremiyorsunuz.

Yeşiller Partisi olarak bu gerçeği ortaya koymaya başlamamızla birlikte kamuoyunda da köprü karşıtı seslerin yükseldiğini gördük. Özellikle köşe yazarları birbiri ardına köprü karşıtı yazılar yazmaya başladı. Bu da halktaki bilinci ve tepkiyi yükseltti. Özellikle 2 milyon ağacın kesileceğini ortaya çıkarmamız İstanbulluların ilgisini köprü projesine yöneltti. Kafalardaki soru işaretlerini yok etti ve “evet, ben de karşıyım” düşüncesi herkesin kafasında yerleşti. Bundan sonra yapmamız gereken, öncelikle, 3. köprüye mahkum olmadığımız; eğer trafik sorununu çözmek istiyorsak 3. köprüden çok daha ucuz, daha verimli, daha mantıklı projelerin olduğu gerçeği. Ve İstanbulluların bu alternatif projeler arasından birini seçme haklarının olduğu. Çünkü bu, onların şehri; projeden yararlanacak veya zarar görecek olanlar da yine kendileri. O halde, söz hakları olmalı!

Bu nedenle, aslında 2 Milyon İstanbullu kampanyası bir demokrasi kampanyası. Hem de bir yerel demokrasi kampanyası! Evet, 15 milyonluk nüfusuyla İstanbul’un “yerelliğinden” bahsetmek biraz yadırgatıcı çünkü yerel denince genelde aklımıza köy veya kasabalar geliyor. Ama halbuki İstanbulluların da yerel demokrasiye hakları var. Şehirleri ne kadar büyük ve tüm ülke için diğer şehirlerle karşılaştırılamaz değerde olursa olsun, İstanbullular da kendilerini yakından ilgilendiren bir konuda söz sahibi olabilmeli. Yaptığımız ve bundan sonra da yapmamız gerekenlerden en önemlisi, daha fazla İstanbulluya yerel demokrasiye hakları olduğunu ve bunu talep etmeleri gerektiği mesajını vermek olmalı. Eğer İstanbullulara, kendi haklarını savunmak için yeterli desteği verirsek, bu mücadeleden kaçmayacaklarını 2 Ekim akşamında gördük. O akşamki coşkuları, sadece 3. köprüye olan muhalefetleri nedeniyle değildi. İlk defa şehirleriyle ilgili bir söz söyleme hakları vardı ve onu kullanmak için uygun bir ortam yakalamışlardı: Meşru bir ortam, büyük bir eylem ve medya!

2 Ekim buluşması, sınırlı imkanlar ve sıfıra yakın bir bütçeye rağmen, yoğun bir ekip çalışmasıyla ve gönüllülerin desteğiyle nelerin yapılabileceğini gösterdi. Amacımızın meşruluğu neredeyse tüm sivil toplum kuruluşlarının ve meslek odalarının desteğini beraberinde getirdi. Oluşturulan çatı /birliktelik / koalisyon /şemsiye (adına ne derseniz deyin), Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştirilmiş en büyük doğa korumacı oluşum. Sırf bu bile amacımızın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor: 3. köprü projesi durmalı!

Ancak, oluşturduğumuz bu büyük birlikteliğin sokaktaki yansımasının tatmin edici hale gelmesi için mücadeleye devam etmemiz gerektiği de açık. Destekçi kurum ve kuruluşların sokak desteğinin ne kadar büyük olduğu bu noktada çok önemli bir hale geliyor. Türkiye’de, en büyük, en zengin, en popüler ekolojist / çevreci sivil toplum kuruluşlarının bile sokağa dökebilecek binlerce insanı yok. Çünkü Türkiye’de henüz bir ekolojist / çevreci “halk” hareketi yok. Biz hep baskı grubu yöntemiyle hükümetlere dediğimizi yaptırtmaya veya onu durdurmaya çalıştık. Arkamıza kitlesel bir halk desteği alma gereği duymadık. Meşruiyetimizi halktan değil, savunduğumuz konunun haklılığından aldık. Ancak, bazen başarılı olmamıza karşın çoğu zaman başarısız olduk. Bu mücadele sırasında da hükümetler tarafından “istemezükçü” ilan edildik, yatırımların önünü tıkayan hippiler gibi algılandık ve marjinalize edildik. Marjinalize edildikçe de halktan koptuk. Ancak artık bu kısırdöngüye bir dur deme vakti geldi. Çünkü kör edici neoliberal düzene rağmen bilgilenen halkın değiştirme ve dönüştürme gücü artık eskisinden çok daha kuvvetli. Özellikle de yeşil mücadelede.

Tam bu noktada, kameralarımızı Stuttgart’a çevirelim. Türkiye medyasında çevre haberlerine ayrılan yer genelde fazla olmamasına rağmen bazı gazetelerden de takip edilebildiği üzere Almanya’nın Stuttgart kentinde Ağustos’un sonundan bu yana yeşil protestolar düzenleniyor. Bunun nedeni, şehrin eski garının yıkılarak Avrupa’nın tüm tren yollarının kesişeceği bir kavşak inşa edilmeye çalışılması. Stuttgart’ın anıtsal nitelikteki eski gar binasının yıkılacak ve 300 kadar ağaç kesilecek. Yeraltına inşa edilecek yeni gar 5 milyar dolara malolacak. Ancak, yerel halkın yaklaşık bir ay önce basit insan zincirleri ve yürüyüşlerle başlayan direnişi bugün 100 bin kişilik protestolara dönüşmüş durumda. Hıristiyan Demokratlar ve Liberaller’den oluşan bölge hükümetine yönelik tepkiyi de arkasına alan göstericiler, ekonomik krizin ortasında bu kadar büyük bir projeye başlanmasına anlam veremiyor. Protestolar, organizatörleri bile şaşırtan bir hızla büyüyor. Sıradan Stuttgart halkı projeye karşı her türlü etkinliğe güçlü şekilde destek veriyor. Hatta kalabalıkların büyük çoğunluğunu onlar oluşturuyor. Göstericiler arasında yer alan Angelika Schröder “oğlumun okulunda kırık camlar ödeneksizlik nedeniyle tamir edilmiyor, içeri soğuk hava giriyor. Ancak bu proje için milyarlar harcanıyor” diyerek tepkisini ortaya koyuyor.

İlk günlerde sayıları sadece binlerle ifade edilen göstericiler ilk önce 10 binleri, şimdi ise 100 binleri buldu. Ağaçların kesileceği bölgede dönüşümlü olarak nöbet tutan halk, maalesef ilk ağaçların kesilmesini engelleyemedi. Ancak bu kesimleri protesto etmek isteyen kalabalığa bin kadar polisin orantısız şekilde şiddet uygulaması, aralarında çok küçük yaştaki çocukların da olduğu yüzlerce kişinin yaralanması ve hatta bir kişinin kör olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması üzerine gösteriler yeni bir boyut kazandı. Bölge hükümeti ve onu destekleyen Merkel’in merkezi hükümeti, her kesimden gelen baskılara daha fazla direnemedi ve bugün itibariyle projenin kısmî olarak iptal edildiği ve ağaç kesimlerinin de 2011 bahar sonrasına ertelendiği açıklandı. Bölgede Mart ayında seçimler olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Ağustos sonundan bu yana devam eden sürece biraz uzaktan baktığımızda çok çarpıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Stuttgart’taki bu projenin inşasında ısrar edilmesinin en büyük sebebi, oğlu okulda üşüyen Angelika Schröder’in dikkat çektiği nokta aslında: Ekonomik kriz! Ekonomik olarak geçirdikleri zor zamanları atlatmak isteyen Merkel hükümeti, büyük olasılıkla, Stuttgart 21 adı verilen bu gar projesine, ekonomiyi canlandıracak ve sıcak para akışı sağlayacak bir çıkış yolu olarak bakıyor. Bölge hükümeti de, popülaritesini kaybetmek pahasına, merkezi hükümetin bu dayatmasına müdahale etmekten çekiniyor. Merkel ve kabinesinin gözü o kadar dönmüş durumda ki, olmazsa da olur bir proje için 5 milyar doları gözden çıkartabiliyor. Bunu yaparken de tarihi bir yapıyı yok etmeyi ve 300 ağacı kesmeyi göze alabiliyor.

Bu açıdan baktığımızda, Stuttgart 21 Projesi’yle İstanbul’a yapılması planlanan 3. köprü projesi arasında büyük benzerlikler var. Köprü projesinin maliyeti de Stuttgart’taki gar projesine yakın, ondan biraz daha fazla hatta: 6 milyar dolar. Ama yaratacağı rant 350 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Büyük olasılıkla hükümet, gelecek bu sıcak para nedeniyle bu saçma projenin yapılması konusunda bu kadar ısrarcı. Bizim hükümetimizin de gözü o kadar dönmüş durumda ki 2 milyondan fazla ağacın kesilmesini, su havzalarının yok olmasını, trafiğin daha da kilitlenecek olmasını ve İstanbul nüfusunun kontrol edilemeyecek seviyede artmasını göze alabiliyor. Ve İstanbul’da da yerel yönetim yani belediye, aynı Stuttgart’ın yerel hükümeti gibi, bir kukladan farksız olarak halk desteğini kaybetmek uğruna projeye olur veriyor. 3. köprünün İstanbul için cinayet olduğunu bilmesine rağmen bunu dillendiremiyor.

Projeler arasındaki bu paralelliklere karşın İstanbul’un direniş adına Stuttgart’tan öğreneceği çok şey var. 1990’lardan bu yana güçlü bir yeşil hareketin var olduğu Almanya’da bu projeye karşı bir direnişin olması bekleniyordu. Ancak Almanya’yı ve hatta bütün dünyayı şaşırtan, direnişin bu derece büyümesi ve inisiyatifi de sıradan Stuttgart halkının almış olması. Gar inşaatı bölgesinde Yeşiller Partisi ve ekolojistler kadar her gün işine gidip gelen, evinde yemek yapıp bulaşık yıkayan, boş zamanlarında bahçesinin çitini tamir eden sıradan insanlar da tepkilerini ortaya koyuyor. Anketler, Stuttgart halkının %63’ünün projeye karşı olduğunu ortaya koyuyor. Polise kestane atmaktan başka taşkınlık yapmayacak kadar bilinçli ve aklı başında olan bu topluluk, doğa korumacı direnişin ne kadar demokratik ve meşru bir zemine oturduğunun da kanıtı.

Halk, yaptığı gösterilerin aslında karar alma süreçlerine doğrudan müdahale edememesinden kaynaklandığını, bir başka deyişle aslında politik olduğunu da anlamış durumda. Göstericiler, doğa korumacı iradelerini yeşil hareketin iktidarına dönüştürmek zorunda olduğunun bilincinde. Proje nedeniyle bölge hükümetinin ve Merkel’in popülaritesi dibe vururken Yeşiller Partisi’nin ülke genelinde oy oranı ilk defa %24’e yükseldi. Bu destek seçimlere kadar devam ederse, Yeşiller Almanya’da ilk kez koalisyonun ana ortağı olma fırsatını yakalayacak. Merkel, projede ısrar etmesine neden olan ekonomik çıkarlar ne kadar büyük olursa olsun geri adım atmak zorunda.

İstanbul’da ise durum biraz daha farklı. Her şeyden önce ülkemizde maalesef yeşil hareket henüz çok zayıf ve arkasında geniş bir toplumsal dayanak yok. Bunda toplumsal ve kültürel geçmişimiz kadar, doğa korumacılığın ve ekolojinin politik bir alan olmadığı düşüncesi de yatıyor. Şu ana kadar çok önemli bir işlev gören ve hala da görmekte olan çevreci/ekolojist/doğa korumacı sivil toplum kuruluşlarının en büyükleri bile kitleleri harekete geçirebilecek kapasiteden yoksun. Çünkü gösterdikleri çabanın politik olmadığı ve o yüzden demokratik temellere oturması gerekmediği düşüncesini taşıyorlar. Oysa, neoliberal kapitalist düzenin doğayı bir hammadeden ibaret görmesi ve kâr uğruna insan, hayvan, orman ve bitki yaşamını feda ederken bir saniye bile düşünmemesi karşısında doğa korumacılık aynı zamanda politik bir duruş. Karadeniz’de HES’lere karşı, Sinop’ta ve Akkuyu’da nükleere karşı, Hasankeyf’te, Munzur’da ve Allianoi’de barajlara karşı, Güneydoğu’da orman yakmalara karşı, Ege’de altın aramalara karşı ve İstanbul’da 3. köprüye karşı mücadele aslında, yaşama önemsemeyen gözü dönmüş sermayenin ve doğayı değil de şirketleri düşünen hükümetin ekonomi politikasına karşı yürütülmüyor mu? Cevap evetse, o halde kabul etmek gerekir ki bu mücadelelerin her biri politik bir mücadele. O yüzden artık doğa korumacı bu iradenin politik arenaya taşınması ve hükümetlerin karşısına güçlü, kitleleri arkasına almış, gündem yaratma gücü olan politik aktörler olarak çıkmak gerekir. Aksi takdirde, iktidarı kaptırma korkusu olmayan bir hükümete sözümüzü geçirmemiz mümkün olmayacak.

İşte İstanbul’da 2 Ekim akşamında gerçekleştirilen büyük buluşma, Türkiye’deki yeşil hareket için, bu yüzden bir milat kabul edilmeli. İlk defa büyüklü-küçüklü çok sayıda sivil toplum kuruluşu ve meslek odası bir siyasal parti olan Yeşiller Partisi’nin organize ettiği doğa korumacı bir eylemde bir araya geldi. 2 Ekim akşamı mumlarımız 3. köprüyü durdurmak için olduğu kadar, birbirimizin rakibi olmadığımızı ve dayanışma içerisinde hareket edersek ne kadar etkili olabileceğimizi göstermek adına da yandı. 2 Milyon İstanbullu kampanyası çerçevesinde gerçekleşen bu birliktelik, İstanbul’da ve Türkiye’nin her yerinde daha fazla toplumsal katılımı sağlayacak şekilde devam ettirilmeli. Dayanışma içerisinde, doğaya yapılan her saldırıya ortak şekilde tepki verilebilmeli. Hatta karar alma süreçlerine doğrudan müdahale etmek adına 2011 genel seçimlerinde, birlikte belirlenecek ortak en az bir ekolojist/yeşil aday milletvekili olarak Ankara’ya gönderilebilmeli. Çünkü ancak o zaman, tüm büyük ekonomik çıkarlara rağmen hükümetleri geri adım atmak zorunda bırakabiliriz.

Serkan Köybaşı

Yeşiller Partisi PM üyesi

Bu yazının yazılması sırasında Reuters ve BBC’nin internet sayfaları ile Radikal ve Cumhuriyet gazetelerinde çıkan haberlerden faydalanılmıştır.

Almanya-Türkiye futbol maçı bu akşam!

0

Euro 2012 grup eleme maçında Türkiye ve Almanya Milli Futbol Takımları bugün TSİ 21:45’de Berlin Olimpiyat Stadı’nda karşılacaklar. NTV’ den naklen yayınlanacak maçın öncesinde özelllikle konuşulan konulardan biri de Türkiye asıllı Alman futbolculardan Mesut Özil’in milli takım olarak Almanya’yı, Nuri Şahin’in ise Türkiye’yi seçmiş olması. Futbolseverlere göre bu durum maçın seyir keyfini ve heyecanını daha da arttıracak.

Türkiye ile Almanya arasında oynanan son karşılaşma Euro 2008 yarıfinalinde yaşanmış ve Almanya Türkiye’yi 3-2 yenmişti.

Maçı aynı zamanda www.footbo.com adresinden, ücretsiz olarak gerçekleştirilen bir üyelik işlemi sonrasında izlemek mümkün. (NTVMSNBC)

“Erdoğan ‘Bitti Bebeğim’ diyor”

AP Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Cohn-Bendit, Başbakan Erdoğan’ın Avrupa sürecini terk ettiği görüşünü savundu. 68’in gençlik  lideri Kızıl Danny, “Bana kalırsa Erdoğan AB’yle bütünleşme meselesini kafasında bitirdi. Yani ‘bitti bebeğim’ diyor” diye konuştu.

Cohn-Bendit, “İnsanların din ile devlet arasında daha büyük ayrım isteme hakkı olduğunu kabul ediyoruz” demeyen Erdoğan’ın Tophane olayını önemsememesinin karşısındakini anlamadığını gösterdiğini söyledi.

Bendit, Erdoğan’ın ‘Güçlüyüz, yalnız da yapabiliriz. Dünya politikasında tek başımıza var olabiliriz’ mesajını verdiğini söyledi.

Avrupa Parlamentosu’ndan Yeşiller grubu 1 Kasım’da İstanbul’da Türkiye-AB ilişkilerinin masaya yatırıldığı geniş kapsamlı bir konferans hazırlığı içinde. Birçok aydının konuşmacı olarak katılacağı iki gün sürecek konferans eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Marti Athisaari, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AP Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Daniel Cohn Bendit’in tartıştığı bir panelle sona erecek.

Daniel Cohn Bendit konferansın tanıtımı için AP’de bir araya geldiği gazetecilere “Bana kalırsa Erdoğan AB’yle bütünleşme meselesini kafasında bitirdi. Yani ‘Bitti bebeğim’ diyor. Bence bu süreç onun için bitti” dedi.

1968 hareketinin sembol ismi “Kızıl Danny” yani Daniel Cohn Bendit’in verdiği mesajlar şunlar oldu:

• Bana kalırsa Erdoğan AB’ye üyelik sürecini kafasında bitirdi. Bence bu süreç onun için bitti. Yani “Bitti bebeğim” diyor. Sanıyorum Gül çok daha liberal ve bu konuda daha açık. Ermenistan meselesi ve diğerlerinde olduğu gibi…

• Bence Erdoğan’ın bir gizli ajandası yok. Ama dünyada olup bitenler, Erdoğan’ın yandaşlarının giderek daha dindarlaşması ve Erdoğan’ın “Ben böyleyim ama, biz insanların inanmama hürriyeti de olduğunu, din ile devlet arasında daha büyük bir ayrım isteme hakları olduğunu kabul ediyoruz” dememesi, bu konuda yeterince açık olmaması bu tabloyu ortaya çıkarıyor. İstanbul’daki olaylar için “O kadar da önemli değildi” demesi karşısındakileri anlamadığını gösteriyor.

• Ben Türk kadınlarının “Kimse beni başörtüsü takmaya zorlamıyor” demesini anlıyorum. Ama sosyal baskı var. Belki İstanbul’da sorun yoktur. O da İstanbul’un hangi semtinde olduğunuza göre değişir.

Ama Türkiye’nin başka yerlerinde bir kadın “Hayır ben başörtüsü takmak istemiyorum” dediği zaman işler biraz daha karmaşık hale geliyor.

• Erdoğan Türkiye’nin eski pozisyonunu temsil ediyor, “Güçlüyüz, başkaları umurumuzda değil. Yalnız da yapabiliriz. Dünya politikasında tek başımıza var olabiliriz” diyor

• Avrupa’da yayılan İslamofobi büyük bir problem ve çok kaygılıyım. Bu yüzden de İstanbul’daki sanat galerilerinde meydana gelen olaylarda şoke oldum. Bizim tezimize göre Türkiye demokratik İslamın olabileceğinin göstergesi. Ve eğer İstanbul’da olduğu gibi toplumun bir dayatması ile karşı karşıya kalırsak, bu bize hiçbir yarar sağlamaz.

• AKP’nin sorunu laiklere karşı bir tehdit olmayan dindar Müslümanlar olduğunu gösterememesi.

• Dindarlar laik kadınları anlamıyorlar. O kadınlar korkuyorlar.

• Evet ve hayır diyenleri haritada gördüğüm zaman “bu çılgınlık” dedim. Sahillerde çoğunluk “hayır” dedi. İç Anadolu ve Doğu’da çoğunluk “evet” dedi.

• Bana sakın Doğu’da pakete evet diyenlerin paketin içinde ne olduğunu bildiklerini söylemeyin. Bu Erdoğan içindi ve bu son derece otoriter bir durumu yansıttı.

Bence doğru olan “Evet, ama…” idi. Bu yüzden CHP’nin yeni anayasa için attığı adımı çok yakından izliyorum. Tartışmayı başlatalım. Bunu seçimden önce yapmak oldukça saçma. Ama seçim yeni anayasanın çerçevesinin belirlenmesindeki ilk adım olabilir.

• Türkiye’nin AB’ye katılımı bir gereklilik, hem Türkiye hem AB için.

•Ama Davutoğlu ile görüştüğümüz zaman şunu sormak istiyorum: “Bizimle egemenliğinizi paylaşacak mısınız?” Bu Türkiye için büyük bir sorun. AB’nin Türkiye konusunda sorunu var ama Türkiye’nin de AB ile egemenliğini paylaşma konusunda sorunu var.

• Referandumdan bir gün önce Yaşar Kemal’le İstanbul’da bir araya geldik. “Evet ama… ” diyenlerdendi ama Kılıçdaroğlu’ndan da son derece umutluydu.

• Kılıçdaroğlu CHP’nin AB’ye karşı milliyetçilik politikasının bir yere varmayacağını görüyor. CHP, AKP’nin muhafazakârlarının karşısına modern-sol-liberal bir parti olarak çıkmalı. Gelecek orada.

(Çimen Turunç Baturalp/Cumhuriyet)

Dev Maç İçin Geri Sayım

0

Almanya-Türkiye EURO 2012 Elemeleri A Grubu maçı için nefesler tutuldu. Heyecanlı bekleyiş sürerken, Schweinsteiger ve Arda’nın yerine kimlerin forma giyeceği belli oldu. Dikkatler Mesut Özil ve Nuri Şahin’in üzerinde.

Berlin’de bu akşam oynanacak Almanya-Türkiye futbol maçı için sadece taraftar değil, futbolcular da heyecan içinde. Ancak gözler daha çok iki oyuncunun üzerine çevrilmiş durumda. Bunlar, Almanya’da doğup büyümüş, ama biri Alman Milli Takımı’nın, diğeri de Türk Milli Takımı’nın formasını giyecek olan Mesut Özil ve Nuri Şahin.

Türk asıllı oyuncu Mesut Özil'in (sağda) bu akşam Türk milli takımı karşısında göstereceği performans merakla bekleniyor

”Bu tabii ki benim için çok özel bir maç, çünkü arkadaşlarıma karşı oynayacağım”. Bu akşam oynanacak Almanya-Türkiye karşılaşmasında Alman takımında kilit rollerden birini oynayacak Mesut Özil, maç öncesi duygularını böyle ifade ediyor.

Almanya’da doğup büyümesine rağmen Türk Milli Takımı’nda oynamayı tercih eden Nuri Şahin ise şunları kaydediyor:

“Ben iki takımla da büyük gurur duyuyorum. Hem Almanya’da doğup büyüdüğüm için gurur duyuyorum, hem de bir Türk olarak yetiştiğim için. O nedenle kendimi, iki ulusu birbine bağlayan bir sporcu olarak görüyorum.”

Nuri Şahin’in tercihi

Alman Milli Takımı Teknik Direktörü Joachim Löw ise düzenlediği basın toplantısında ”Türkiye en güçlü rakibimiz” diye konuştu. Bu kez, 2008 Avrupa Şampiyonası’ndakinden daha güçlü bir Türkiye ile karşılaşacaklarını belirten Löw,  Borussia Dortmund’un oyun kurucusu Nuri Şahin’in kendi ekibinde olmamasını da şöyle değerlendirdi:

“Şu an bizim takımda olmamasının nedeni, Türk takımında karar kılması. Harika bir oyuncu kaçırmış olsak da, ben bu kararı saygıyla kabulleniyorum.”

Nuri Sahin (ortada) ve Hamit Altıntop (sağda) Türk milli takımının Bundesliga menşeli oyuncularından

Neden Alman Milli Takımı?

Real Madrid’in yeni ve beğeni toplayan orta saha oyuncusu Özil de neden Alman Milli Takımı’nı tercih ettiğini şöyle açıklıyor:

“Ben Almanya’nın genç takımlarında da oynadım, o nedenle burada  birçok arkadaşım var. Ben burada doğdum, büyüdüm ve çevremdeki herkes beni çok destekledi. Ailem, arkadaşlarım, bunlar benim için çok önemli.  Ayrıca Alman Milli Takımı da beni müthiş destekliyor. Ben uyumun çok önemli olduğunu ve benim buradaki göçmenlere bu konuda örnek teşkil ettiğimi düşünüyorum.”

Schweinsteiger’in yerine Kroos oynayacak

Karşılaşmada Khedira’nın forma giyeceği kesinleşirken, Alman Milli Takımı’nın kadrosunda sakatlığı nedeniyle Bastian Schweinsteiger, Türk Milli Takımı’nın kadrosunda da Arda oynayamayacak. Alman ekibin savunma kanadında Schweinsteiger’in boşluğunu Toni Kroos dolduracak.  Türk Milli Takımı’nın Hollanda’lı Teknik Direktörü Hidding’in, milli takımın oyun kurucusu Arda’nın boşluğunu ise Nuri Şahin’le doldurması bekleniyor.

Alman milli takımının önemli oyuncularından Bastian Schweinsteiger sakatlığı nedeniyle forma giyemeyecek

Berlin Olimpiyat Stadı’ndaki karşılaşma için satışa çıkarılan 74 bin biletin hepsi tükendi. Bunun 30 bin’ini Türk taraftarların oluşturacağı bekleniyor. Alman Milli Takımı’nın kaptanı Philipp Lahm, biletlerin tükenmesini şöyle değerlendiriyor:

”Bizim için en güzel an, stadyuma giriş anı olacak.  Her iki takımın taraftarlarının da iyi bir atmosfer yaratacağına eminim. Kalabalık bir seyirci kitlesi olmasına tabii ki her futbolcu çok sevinir.”

Takım kaptanı Lahm, Mesut Özil’in Türkiye Süper Ligi’ni yakından takip etmesinin kendilerine avantaj sağladığını belirtirken, Türk takımında yetenekli oyuncuların bulunduğunu ve en önemli özelliklerinin de ekip ruhuyla oynamaları olduğunu belirtti.

”Maçın heyecanlı ve dostça geçeceğine eminim”

Nuri Şahin, iki ülke arasında bu akşam oyananacak maçın coşkulu ve dostça geçeceğinden emin: “Bence bu maçın ev sahibi biz Türkler olacağız . Duyduğuma göre karşılaşmanın biletlerinin yarısını Türkler satın almış. Ama Almanya tribünlerinde de birçok Türk’ün oturacağından eminim. Çok mutluyum. Akşamki karşılaşma tam bir derbi maçı gibi olacak ve her iki takımın da iyi bir oyun çıkaracağından eminim.”

Almanya ile Türkiye arasında Berlin Olimpiyat Stadı’nda Türkiye saatiyle 21.45’de oynanacak karşılaşmayı İngiliz hakem Howard Webb yönetecek.

Deutsche Welle Türkçe

Nobel Barış Ödülü Çinli muhalifin

Nobel Barış ödülü, geçen yıl hapse atılan Çinli muhalif Liu Xiabao’ya verildi.

Norveç’in başkenti Oslo’da açıklanan ödülün, daha önce Liu Xiabao’nun seçilmemesi için uyarıda bulunan Pekin yönetimi kızdıracağı kesin.

Norveç Nobel Komitesi Başkanı Thorbjoern Jagland Liu’nun ‘Çin’deki insan hakları mücadelesinin en önemli sembolü olduğunu’ söyledi.

Jagland daha önce yaptığı açıklamada seçimlerinin tartışmalı olacağını kabul etmişti.

Jagland duyurudan önce bir Norveç televizyonuna yaptığı açıklamada, ‘Ödülü kazanan ismi duyunca anlayacaksınız’ demişti.

Jagland ödül duyurusu sırasında yaptığı konuşmada da Çin’in dünyadaki yeni konumunun ‘sorumluluğunu da arttırmış olması gerektiğini’ söyledi.

Jagland, Çin vatandaşlarının çoğunun ülke anayasasında öngörülen özgürlüklerden ‘uygulamada faydalanamadığını’ vurguladı.

Torbjoern Jagland, Liu Xiabao ismini seçim sürecinin başında belirlediklerini de ekledi.

54 yaşındaki Liu, geçen yıl sonunda, Çin’de çok partili demokrasi ve insan haklarına saygı talep eden 8.maddenin yazadı.

Barış ödülü duyurusu öncesi ödüle aday gösterilen başka isimlerden bahsedilmedi. Ancak medyada bahsi geçen isimler arasında, Afgan kadın hakları savunucusu Sima Samar, Rus insan hakları savunucusu Svetlana Gannuşkina, Eski Almanya Başbakanı Helmut Kohl ve Zimbabve Başbakanı Morgan Tsvangirai vardı.

Nobel Komitesi geçen yıl da ABD Başkanı Barack Obama’ya verdiği ödülü savunmak zorunda kalmıştı. (BBC)

İki milyon İstanbullu sokağa çıktı!

2 Ekim akşamı, saat 20.00′de, binlerce İstanbullu ellerinde mumlarla, kendilerine en yakın sahile inip 1 saat beklediler. Kimi şarkılar söyledi kimi sloganlar attı, kimi defile yaptı, kimi konser verdi, kimi sokak sanatçıları da bireysel performanslarını sergiledi. Hepsinin ortak dileği aynıydı. “Durdurabiliriz,” diyorlardı, “bu yıkımı bu katliamı durdurabiliriz!”

Milyonlarca ağaç vardı; hiç kimsenin istemediği, mimarların, mühendislerin, şehir planlamacılarının, ulaşım uzmanlarının ve diğer bilim insanlarının “hiçbir şey için çözüm değil” dediği, trafiği azaltmayacağı, bilakis artıracağı istatistiklerle kanıtlanan 3. köprü projesi için katledilmeyi bekleyen…  Kökleriyle Toprak Ana’ya bağlı olmasalar kaçıp gideceklerdi. Ağızları olsa çığlık atıp yardım isteyeceklerdi. Elleri olsa onları kesmeye gelenleri engelleyeceklerdi… ama bunların hiçbiri yoktu. Öylece sonlarını bekliyorlardı ki, 2 Ekim akşamı İstanbullular milyonlarca ağaca kol kanat gerdi, onların sesi oldu.

Hepimiz biliyorduk ki paradan başka hiçbir değer tanımayan politik anlayışları durdurmak öyle kolayca olacak iş değildi. Bireysel performanslar, şarkı söylemek dans etmek de gerekliydi ama şöyle kafa kafaya verilip forumlar da yapılmalıydı.

Ben, Emirgan İskelesinde yapılan etkinliğe tanıklık ettim, notlar aldım, sizinle de paylaşayım istedim. Forum başladığında, eski günleri mutlulukla anımsayan bir hanımefendi, “Eskiden vapurlarla geçerdik karşıdan karşıya, nesi vardı ki?” dedi. “Hem püfür püfür vapurda seyahat etmek varken kim ister köprüden geçerken otomobil içinde trafikte sıkıntıdan patlamayı?’’

Başka bir bey karayolları lobisinden söz etti. Hep yeni yollar yapıldığını, böylece de insanların özel araçlarıyla konfor içersinde gitme umutlarının canlı tutulduğunu anlattı. Oysa şehirde yaşıyorsanız sizin gibi milyonlarca otomobil sahibi vardır ve hepsi aynı umutla yola çıkarlar ve trafik sıkışıklığı dediğimiz şey de bu nedenle oluşur.  Yani şehirde yaşıyorsanız daha çok yol, daha çok trafik sıkışıklığı demektir. Daha çok yol, daha çok otomobil, daha çok trafik sıkışıklığından oluşan fasit daireden çıkışın tek yolu, toplu ulaşım ve ona ilave edilecek bisiklet yollarıdır.

Şehir plancıları odasından gelen arkadaşlar, hazırlanan şehir planlarına uyulmadığından yakındılar. İnsan merkezli anlayışlarla hazırlanan planların kentleri bu hale getirdiğinden söz edip, kentlerin diğer bileşenlerinin de en az insanlar kadar dikkate alınması gerektiğini, aksi taktirde bu olumsuz gidişin durdurulamayacağı görüşünü de dile getirdiler.

Başka bir katılımcı başta karayolları lobisi olmak üzere rant peşinde koşan kişi ve çıkar gruplarının kolaylıkla siyasal kimlik değiştirdiklerini, bugün iktidarda AKP olduğu için onun içinde yer alanların, yarın iktidar CHP’ye geçse CHP’nin içinde yer alacaklarını anlattılar. 3. köprü gibi konuların sadece siyasal partiler aracılığıyla çözümlenemeyeceğine ; asıl çözümde, konu ve hedef temelinde oluşup gelişecek toplumsal muhalefetin ve sivil toplum örgütlerinin önemli olduğuna dikkat çektiler.

Kuş gözlemcileri de forumun konukları arasındaydı. Gezegenimizdeki kuş göçlerinin en önemli yollarından birinin İstanbul boğazı olduğunu anımsatıp, her yıl görmeye alışık olduğumuz o olağanüstü kuş göçlerinin 3. köprü projesiyle nasıl bir tehdit altında olduğunuzdan söz ettiler.

Yeni yapılacak köprünün ya da köprülerin zaten çok kalabalık olan kent nüfusunu daha da artıracağından kaygı duyan katılımcılar, nüfus yoğunluğunun artışının yanı sıra yatırımların da İstanbul’da yoğunlaşmasından kaygı duyduklarını, deprem gerçeğinin hep ihmal edildiğini anlattılar. İstanbul’un daha fazla büyümesinin mümkün olmadığı, aksine küçültülmesi gerektiğini, beklenen İstanbul depremi sonrasında tüm ülkede yaşanacak ekonomik çöküntü ve kayıpların insanların aklını başına getireceğinden bahseden forum katılımcısının anlattıkları da ilgiyle dinlendi.

3. köprü projesinin, her ne için kullanılacaksa, ister İstanbul trafiğini azaltmak, ister transit taşımacılık için kullanılsın, alternatifleri içinde en kötü proje olduğundan söz eden katılımcılar, toplu taşımanın şehrin sorunlarının tek çözümü olduğu konusunda uzlaştılar. Transit taşımacılığın, illa yapılacaksa,  geceleri boş olan Marmaray aracılığı ile kolaylıkla sağlanabileceğini de ayrıntılı rakamlarla anlatıp, karayolları lobileri ve rantçılara karşı yapılacak mücadelenin hiç kolay olmayacağından kaygı duyduklarını, hatta bu konuda  umutsuz olduklarını bile dile getirdiler. Çünkü hemen o sırada yanımızdan geçen bir grup kendi aralarında başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Bunlar birinci köprüye de karşıydılar, ikici köprüye de karşıydılar üçüncü köprüye de karşılar.’’ retoriğini tekrar ediyorlardı. Oysa aynı başbakan, üçüncü köprünün bir ‘’cinayet’’ olduğunu da söylemişti.

İstanbul’un kuzey ormanlarının 3. köprü projesiyle yok edilmesinin şehre ait son ormanlık alanı yok edeceğini, üstelik de kuzey rüzgarlarının şehre taşıdığı tozları ve zararlı atıkları filtreleyen bu ormanın yok edilmesinin şehir halkının soluduğu hava kalitesini ne kadar olumsuz etkileyeceğini de bildiklerini anlatan forum katılımcıları, tüm bu bilgileri daha çok İstanbullu ile paylaşmak gerektiğinin de farkındaydılar.

Daha çok para kazanmak için katli vacip kılınan milyonlarca ağacın sesi olmak, eli kolu olmak ve 3. köprü projesini durdurmak artık daha bir mümkün gözüktü gözüme; çünkü binlerce İstanbullu sokağa çıktı. Bu defa rantçıların, lobilerin işi hiç kolay olmayacak…

Dr.Savaş Çömlek

Yeşiller Partisi / İstanbul

Ömer Madra: “Dünya iklim hareketinin ilk ve dev adımı 10/10/10”

Ömer Madra yıllardır Türkiye’ye küresel ısınmanın ne kadar önemli, ne kadar acil bir sorun olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ama anlatmakla da kalmayıp bir aktivist olarak sokaklarda, küresel ısınmayı durdurmak için herkesi harekete geçmeye çağırıyor. Bu yıl 10 Ekim’de, 350.org’un öncülüğünde bütün dünyada aynı anda yapılacak olan eylemlerin Türkiye ayağında da çağrı metni Ömer Madra imzasını taşıyordu. Biz de 10 Ekim’e iki gün kala, Açık Radyo yayın yönetmeni Ömer Madra ile küresel ısınma, 10/10/10 ve aktivizm üzerine konuştuk.

– 10/10/10.. Neden sokaklarda olmak gerek? Bu çağrı kime?

10/10/10’da sokaklarda olmak niye önemli? Bu sorunun cevabı herkes için farklı olabilir. Benim için en anlamlı cevap şu: 2000 doğumlu olan, yani bugün tam 10 yaşında olan torunum, bundan 10 yıl sonra ortalığı tam fırtına kıyamet götürürken “Dede bunları o zaman biliyordun da niye bana söylemedin?” diye sorarsa bir cevabım olsun diye. “Biz oradaydık ya işte!” diyebilmek için. (O zaman ben yaşıyorsam tabii! Hoş, yaşamıyorsam da farketmez . Yaşamıyorsam da “biliyordu da bana söylemedi” durumu olmasın diye.)

– Yazdığınız çağrı metni karanlık bir tablonun tasviri ile başlıyor. Harekete geçilmezse ne olur?

Çağrıda çizilen tablonun karanlık olduğu doğru. Ama, bence burada önemli olan şey, tablonun renginden çok, gerçekliği. Orada anlatılanlar, büyük resmin küçük bir parçası aslında. Bunların hepsi oldu. Bunlardan çok daha fazlası da oldu. Ve bilim dünyasının kanıtlarıyla ortaya koyduğu gibi, besbeteri de olacak. Jeofizik kanunlarından bahsediyoruz. Pazarlık edecek durumda değiliz. Jeofizik, “atmosfere saçacağınız sera gazı en fazla milyonda 350 parça (ppm) olacak, daha fazla olmaz!” diyorsa, öyle olacaktır. Dünyada Maldiv Adaları, Bolivya gibi birkaç ülke dışında hükümetlerin bir şey yaptığı yok. Dolayısıyla, kamuoyunun bir şekilde “aktif müdahil” olması zorunluluğu ortaya çıkıyor. Yani harekete geçmemiz zorunluluğu. Harekete geçilmezse ne mi olur? Bunu birkaç yıl sonra bir daha konuşalım isterseniz. Özellikle bugünün gençleri ve çocuklarıyla.

– Tüm dünyada binlerce eşzamanlı eylem. Bu bir ilk mi? Önemi ne?

10/10/10’a 2 gün kala, son duruma baktığımda, yeryüzünün tüm ülkelerinde (hadi tüm demeyelim, BM’ye üye olan 192 ülkeden 188’inde) 7000’den fazla eylemce kaydedildiğini görüyorum! Yani Pazar günü yeryüzü tarihinde en yaygın çevre eylemi gerçekleşmiş, en yaygın mesaj yeryüzünü çepeçevre dolanmış, tek bir gün için en fazla sayıda insan siyasi eylem gerçekleştirmiş olacak. Bundan fazlası mı? Can sağlığı filan değil aslında. Aslında iş şimdi başlıyor denebilir. Küresel bir kitle hareketinin kurulmasına giden yolun ilk önemli adımı da diyebiliriz.

– Yıllar sonra dönüp baktığınızda 10/10/2010 tarihini nasıl hatırlayacağınızı düşünüyorsunuz?

Yıllar sonra baktığımızda, ya da çocuklarımız baktığında şu denecektir bence: “Şirketlerin kontrolündeki küreselleşmenin karşısına çıkan Dünya İklim Hareketinin ve doğrudan kitle eylemlerinin ön plana geçmesinin ilk ve dev adımıydı 10/10/10.”

– Yapılan “eylemce” çağrısı aslında aynı zamanda bir de “eğlence” çağrısı? Neden?

Eylemce, çünkü sırf eylem deyince en azından Türkiye’de bazı orta sınıf ve kentli insanların zihninde bir çekinme, hatta bir korku uyandığını düşünebiliriz. Eylemin kendisi, aslında her zaman içinde eğlenceli bir yan da barındıran heyecanlı ve canlı bir olgudur bence. Ama bu bir yana, hep birlikte sokakta yürüyüp şarkı söylemekten daha korkutucu birşeyler var. Mesela insanlığın ve canlılar âleminin yokolması tahlikesi, bana sokağa çıkmaktan biraz daha korkutucu geliyor.

– Yıllardır  felaket tellallığı ile eleştirildiniz. Bugün gelinen noktada bunlara yanıtınız nedir?

Ben bir felaket tellalı değilim. Bilim ve rasyonel düşünce dünyasının temsilcilerinin ezici çoğunluğunun kanıtlarını da ortaya koyarak söylediklerini dinleyici ve okurları ile paylaşan biri olmaya çalışıyorum sadece. James Hansen, Bill McKibben, Noam Chomsky, Richard Falk da felaket tellalı falan değil. Bilim âleminin %99’u, düşünce dünyasının bir o kadarı, yerçekimi yasası kadar tartışılmaz bir gerçeği ortaya koyuyor. Ya 350 ya yokoluş. İnanmayacaksınız belki, ama mesele bana bu kadar basit ve net görünüyor.

RÖPORTAJ: Işıl Sarıyüce (Yeşil Gazete)

Türkiye’de enerji verimliliğinin durumu İstanbul’da tartışılıyor

Heinrich Böll Stiftung Derneği Avrupa Birliği Politikaları Enstitüsü ile ortaklaşa yürüttüğü AB destekli proje çerçevesinde, M. Tülin Keskin ve Halil Ünlü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Enerji Verimliliğinin Durumu ve Yerel Yönetimlerin Rolü” başlıklı raporu bir toplantıyla kamuoyuna açıklıyor. Toplantı 9 Ekim 2010, Cumartesi günü 11:00-13:00 arasında Cezayir Toplantı Salonu’nda yapılacak.

ModeratörlüğünüYeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin’in yapacağı toplantıda Marmara Belediyeler Birliği Danışmanı Halil Ünlü ve Yeşilgüç Enerji Ve Çevre Danışmanlığı’ndan M. Tülin Keskin konuşmacı olarak yer alıyor.

Ayrıntılı bilgi için: http://www.boell-tr.org ve 212-249 15 54

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu 1-2 Kasım’da İstanbul’da

Basın toplantısında Yeşiller Partisi adına Ümit Şahin, Heinrich Böll Stiftung Derneği adına İbrahim Günel konuştu. Fotoğraf: Evrim Kepenek (DİHA)

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubunun, ‘Avrupa’daki Türkiye’ başlıklı toplantısı, 1-2 Kasımda İstanbul Kongre Merkezi’nde yapılacak.

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin ve Heinrich Böll Stiftung Derneği adına İbrahim Günel toplantı programına ilişkin Cezayir Restaurant’ta düzenledikleri basın toplantısında toplantı hakkında bilgi verdiler. Ümit Şahin 2004 yılındaki ilk  toplantının ardından Avrupa Yeşilleinin ikinci kez Türkiye’de toplandığını belirterek Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubunun, Türkiye’ye verdiği önemi dile getirdi.

‘Bu toplantı, Türkiye’nin, yanlış enerji politikalarının ve Rusya’ya bu nedenle bağımlılığının AB’yi endişelendirdiğinin göstergesidir’ diyen Şahin, toplantıya, yerli-yabancı pek çok önemli ismin katılacağını söyledi.

Şahin, bir soru üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a da Brüksel’den davet gönderildiğini, ancak kendisinin katılıp katılmayacağının henüz netlik kazanmadığını ifade etti.

Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye temsilciliğinin ev sahipliğinde düzenlenecek ‘Avrupa’daki Türkiye’ toplantısına, taslak programa göre, Daniel Cohn-Bendit, Joost Lagendijk, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, eski milletvekili Aysel Tuğluk, BDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, gazeteciler Ahmet İnsel, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Yasemin Çongar, Etyen Mahçupyan, Oral Çalışlar da konuşmacı olarak katılacak.

Toplantıda, ‘AB ve Türkiye İlişkileri’, ‘Türkiye’de Yeni Anayasa Değişikliği’, ‘Enerji Güvenliği’, ‘Nükleer Enerji’, ‘AB ile Kültürel İlişkiler’ gibi konular ele alınacak.  (Anadolu Ajansı, DİHA)

Uzmanlar karamsar: “Atık selinin Tuna’ya ulaşmasını engellemek imkansız”

Atık seli nehir çevresindeki kasabaları kırmızıya boyadı

Budapeşte’nin 100 kilometre kadar güneybatısındaki Ajka kasabasında kurulu Ajkai Timfoldgyar Zrt aluminyum fabrikasının rezervuarlarından pazartesi günü taşan 700.000 metreküp zehirli atık, Macaristan’ın 3 bölgesinde acil durum ilan edilmesine neden oldu.

Macaristan tarihindeki en büyük kimyasal afet olarak nitelendirilen olayda en az 4 kişi öldü ve 120 kişi yaralandı. Hükümet, atık selinden en çok etkilenen 7 köyün yüzlerce hanenin acil olarak boşaltılmasını emretti.
Şu anda atık seli Tuna Nehri’ne doğru yol alıyor. Çevre uzmanlarına göre atık Tuna Nehri’ne ulaşırsa eşi görülmemiş bir ekolojik felaket yaşanabilir. Son günlerde yaşanan aşırı yağışlar nedeniyle bölgedeki nehirlerin taşmış olmasının durumun ciddiyetini iyice arttırdığı belirtiliyor.
Atık seli Salı sabahı itibariyle Tuna Nehri’nin batı kollarından birine karıştı ve öğlen saatleri itibariyle de ana-nehre ulaştı. Tuna’yı besleyen Marcal ve Raba Nehirleri de atıktan etkilenmiş durumda.
Associated Press’e konuşan Macar Kurtarma Birimi yetkilisi “Marcal Nehri’ndeki hayat bitmiş durumda” dedi.
Associated Press’e göre atık seli Tuna Nehri’ne girerken pH seviyesi başlkangıç değeri olan 13’ten 10’a düştü. Tuna Nehri’nde henüz ölü balığa rastlanmadı ancak çevresel etkilerin ağır olması yüksek bir olasılık.
Tuna Nehri 2850 kilometre uzunluğuyla Avrupa’nın ikinci en büyük nehri. Nehrin akıntısı üzerinde kalan Hırvatistan, Sırbistan ve Romanya nehir suları üzerinde her birkaç saatte bir tekrarladıkları testler yapmaya başladılar.
Nature dergisi, Almanya Ulusal Çevre Araştırmaları Merkezi uzmanı Rainer Wennrich ile ne tür ekolojik zararların yaşanabileceği ve hangi önlemlerin alınması gerektiği üzerine konuştu. Röportajın tam çevirisini sunuyoruz.
– Bu atık nasıl üretiliyor ve ne oldu da rezervuarından çıkarak bölgeye yayıldı?

Aluminyum maddesi, “Bayer Yöntemi” olarak adlandırılan süreç sonunda boksit madeninden elde edilir. Bu süreç sırasında da kırmızı renkli bir atık ortaya çıkar. Normal şartlarda bu atık büyük rezervuarlarda tutulur ve katı kısımları çamurda, sıvı kısımları suda çözülür.
Rezervuarın nasıl taştığı konusunda tam bir bilgi yok ancak muhtemelen aşırı yağışlar nedeniyle rezervuarı çevreleyen duvarlar yıkıldı ve atık seli meydana geldi. Bunun yanısıra rezervuarı çevreleyen duvarların yeteri kadar güçlü inşa edilmemiş, ya da rezervuarın hacminin yetersiz kalmış olması da mümkün.
– Atığın kimyasal yapısı nedir?

Büyük oranda flüorür, aluminat ve sülfat; aynı zamanda krom, nikel, magnezyum ve kurşun gibi ağır metaller içerir. İçindeki arsenik oranı, içme suyu için kabul edilebilir oranın en az yüz katıdır.
– Bu atık seliyle bir şekilde temasa geçmek insan sağlığında ne gibi etkiler doğurur?

En büyük tehlike, basitçe ifade etmeye çalışacağım, sodyum hidroksitiyle 11-12 civarında yani son derece bazik bir pH değerinin karışımıdır. Bunun anlamı gözün ve derinin dağlanması ve -atığın yanında nefes alındığı zaman- akciğerlerin zarar görmesidir.
– Geçmişte buna benzer kimyasal kazalar yaşanmış mıydı?
10 yıl önce siyanür ve diğer ağır metaller Romanya’daki bir altın madeninin atık rezervuarından sızarak Tuna ve diğer nehirlere sızmış, ciddi oranlarda balığın ölümüne yol açmıştı. Yine madencilikle ilgili benzer bir kaza da 1998 yılında İspanya’da yaşandı : Los Frailes Maden rezervuarı yıkıldı ve 5 milyon metreküp zehirli sıvı Sevilya yakınlarındaki Guadiamar Nehri’ne karıştı.
– Bu zehirli atıklar şimdi Tuna Nehri’ne ulaşırsa ne olur peki?

Eğer atık Tuna’ya ulaşırsa bundan hem insan hem de çevre sağlığı bir çok açıdan etkilenir. Atığın zehir oranı ne kadar yüksek olursa yaratacağı etkiler de o kadar büyük olacaktır. Sızıntının yakınlarındaki nehirlerdeki balık nüfuslarında ciddi kitlesel ölümler yaşanacaktır. İnsan, yabani hayat ve çevre üzerindeki uzun vadeli etkiler konusunda ise şimdiden birşey söylemek çok güç.
Atık suyla karıştıkça zehir oranı giderek düşecek, çünkü zehir daha yüksek miktarda suyun içinde çözülerek dağılacak. Bu tabi ki olumsuz etkileri azaltır, ancak diğer yandan da etkilerin alanını genişletir; özellikle de bölgedeki yoğun yağışlar ve seller devam ederse.
– Atık selini durdurmak ya da zehrini etkisiz hale getirmek mümkün mü?

Atık selinin Tuna Nehri’ne ulaşmasını engellemek neredeyse imkansız, çünkü etkilenmiş alan gerçekten de oldukça büyük. Acil müdahale takımları zehirden etkilenmiş nehirlere kireç dökerek zehirin etkisini nötralize etmeye çalışıyorlar ama bunun işe yarayacağını söylemek biraz zor.

Nature dergisinden çeviren: Durukan Dudu (Yeşil Gazete)