Ana Sayfa Blog Sayfa 5387

Onu bırak bu var bak

Başlık

Bu yazının başlığını (“Başlık” değil, onun da üstündeki, hani “onu bırak..” diye başlayan) ardarda ve hızlı bi’ şekilde, durmadan söylemeye çalışınca çok acayip şeyler oluyor. Dene bi’ bak. Betin benzin atacak, sorarıp solacaksın.

Ah senin o soluk mavi gözlerin…

Diyor The Velvet Underground.  İsveç’te bi’ kıza aşık olmayı planlayan birisinin ona göre hazırlık yapması lazım böyle şarkılarla. “Karabiberim” ve “Kara gözüm” şarkıları kendinizi içinde bulacağınız duruma pek muhtemelen uymayacaktır zira. “Sarı saçlarını deli gönlüme / bağlamışım çözülmüyor” diyen Mihriban var ama bak, o daha bi’ güzel oturtur taşı gediğine. “İlla Serdar Ortaç’tan olsun” diyenle “Je t’aime” de uzlaşılabilir. Yeniliklere açık zihinlere ise hararetle İsveç halk müziği öneriyoruz. “En orijinal ben olu’cam, deneysel takılı’cam” diyenlere de reggae eşliğinde efkar masası fikri cazip gelebilir belki. Iya Waves ‘le deneyin bi’ bakalım, nasıl olacak.

Kuzen

Benim kuzen çalıyor Iya Waves’te, ondan koydum linki. Ama şu da var, gençler güzel müzik yapıyor hakikaten. Kuzen ilginç bi’ şey. Böyle akraba gibi, ama arkadaş gibi de aynı zamanda. Yani oturup bi’ aile ağacı çizdiğinde dayı-teyze-amca-haladan daha bi’ uzakta kalıyorlar, ama genelde daha bi’ yakın oluyorlar bünyeye. “Abi aynı yaşlardasın ya, ondandır” diyenler çıkacak şimdi biliyorum, işte onlara bi’ çift sözüm var: Doğru dersin yeğenim. Yeğen dediğin de apayrı bi’ konu tabi. Hem böyle bi’ usta-çekirge muhabbeti var arada, hem “bana benzeyecek, hayatını ben etkiliye’cem onun” arzusu çaktırmadan, hem bi’ korumacılık duygusu, bi’ sahiplenme, hem de bi’ dostane muhabbet… Çocukla kuzenin ortalamasını alınca yeğen çıkıyor sonuç sanki.

Matematik

Derler, “matematik evrenin dilidir”. Şimdi “Ama bizim Evren var okulda, matematikçe konuşmuyor” gibisinden bi’ espri yapmaya kalksam burada hıyar, mal, öküz, efendime söyleyeyim, iğreenç, öff gibi etiketleri yapıştıracaksınız alnıma. Yapıştırın da zaten, bi’ itirazım yok, ama sonuçta bizim Evren hakikaten matematikçe konuşmuyor. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış. Kovun anasını satayım, razıyım kaderime. Sosyal etkileşim yoluyla kolektif olarak inşa edilen değer sistemlerinin bireysel özgürlüklere çektirdiği zulme (ki kötü espri yapma özgürlüğü mağdurların başında gelir) karşı bir direnişin sonu dokuz köyden kovulmak olacaksa, varsın olsun. Köyde kırsalda hayat bırakmadınız zaten.

Ekoköy

Şimdi yalan yok, dokuz köyden kovulmaya bu kadar kolay razı olmamın arkasındaki sebep onuncu köyde hayalini kurduğum ekoköye kavuşma umudumdur. Bireyler arası doğrudan etkileşimin mümkün olacağı kadar küçük, ama birbirimizden baymayacağımız kadar da büyük (şöyle 50-70 kişi ideal mesela) bi’ topluluk, şöyle güzel bi’ kırsal alanda, göreceli bi’ kendi-kendine yeterliliği olsun, toplumsal devinim şahane işlesin (gelsin sırtçantacılar gitsin couchsurfer ‘lar), gönüllü sadelikle yoğrulmuş yaşamlarımız olsun, falan. Çok mu şey istiyorum?

Yiğit Özgür ve arkasında bıraktıkları

-Tabi neyi istediğimiz kadar neden istediğimiz ve isteğimize ulaşmak için ne yaptığımız da önemli di mi çocuklar?

-Eveeeeettt.

-Aferin. Şimdi bir örnek verelim. 6 Temmuz günü Ankara güneşli bir yaz gününe uyanıyordu. Aynı gün TBMM’deyse nükleer santrallerin kurulması hakkında kanun tasarısı görüşülüyordu. Bi’ takım çevreciler ve kendilerine nükleer karşıtı diyen palyaço tipli zibidiler ise bu kanun tasarısına karşı topladıkları 170.000 imzayı meclise sunmak istediler. Ardından da yaka-paça gözaltına alındılar falan… Neyse. Şimdi bu kişiler nükleer santralleri neden engellemek istiyorlar?

-Çünküü vatan haini onlaaarr.

-Yok yok, arada kesin birkaç tane cahil, kandırılmış, aklı pek çalışmayan da vardır, hepsine haksızlık etmeyelim.

-Taamaaam.

-Peki ne yaptılar isteklerine ulaşmak için? İmza mı topladılar sadece? Hayır, nükleer karşıtı giysi de giydiler. Yani devlete karşı geldiler. “Devlet nükleer karşıtı giysi giyin” dedi mi bunlara?

-Bilmiiiiyoooruuuzzzz.

-Der mi hiç öyle şey devlet? Demez. Devlet insanların giyim kuşamına karışmaz di’ mi çocuklar?

-Eveeeettt.

-Karışır mı karışmaz mı? Neye evet?

-Yetmeeezzz amaa evveeet.

Şimdi öğretmenlere en ufak bi’ saygısızlık-sevgisizlik falan, haşa. Benim tek derdim Yiğit Özgür tipi eğitim sistemiyle, v/c/efakar öğretmenleri tenzih ederim.

Ogün Samast’ın abilerini bekliyorlar

Yıllardır süren Hrant Dink davası, sürecindeki en önemli günlerden birine tanıklık etti. Katil Ogün Samast bundan böyle çocuk mahkemesinde yargılanacak. Bu değişikliğe neden olan yasal düzenleme ise, kamuoyunun “taş atan çocuklar” olarak bildiği sorunsal çerçevesinde yenilenen 6008 Sayılı “Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”.

Davayı en başından bu yana takip eden Hrant’ın Arkadaşları’nın bugün bu yeni durum ile ilgili olarak yaptığı basın açıklaması şöyle:

Hrant Dink cinayeti davası, bildiğiniz gibi, cinayete yolu açan, katillere sahip çıkan resmî görevlilere bulaştırılmadan yürütülüyor. Bu örgütlü cinayetin arkasında kimlerin olduğu ortaya çıkmasın diye âdetâ özel çaba harcanıyor. Bizler, Hrant’ın Arkadaşları, başından beri, tek başına bu dava ile cinayetin asla aydınlatılamayacağını, adaletin yanına yaklaşılamayacağını söylüyoruz.

25 Ekim günü, davanın 14.duruşmasında, katil Ogün Samast’ın, cinayet tarihinde 18 yaşından küçük olması nedeniyle çocuk mahkemesinde yargılanmasına karar verildi. Karar yasaya uygundur. Görüldüğü gibi, katilin hakları sözkonusu olduğunda yargı büyük hassasiyetle görevini yapıyor.

Bu, belki de yargının yeniden adalet yoluna girmesi için bir fırsat oluşturabilir. Eline silah verilip cinayet işletilen çocuk aradan çekileceğine göre, belki sıra abilerine, amirlerine, cinayetin gerçek planlayıcılarına, azmettiricilerine gelebilir. Katilleri gözetim altında yetiştiren, besleyip büyüten, ortalığa salan, cinayetten sonra onlara kol kanat geren resmî görevlileri çocuk katilin arkasına saklamaktan vazgeçilebilir.

Tamamdır; katil çocuk mahkemesinde yargılansın, cinayet davasının görüldüğü “yüce” mahkemenin önüne abileri gelsin.

Hrant’ın Arkadaşları, 25.10.2010

(Yeşil Gazete)

Endonezya açıklarında şiddetli deprem

Deprem 7,5 büyüklüğünde

Endonezyalı yetkililer, Sumatra adası açıklarında şiddetli bir deprem meydana geldiğini söylediler.

Yerin 33 kilometre altında meydana gelen, 7,5 büyüklüğündeki depremin ardından tsunami uyarısı yapıldı.

Yetkililer, depremin merkez üssünün Padang kentinin 244 kilometre doğusu olduğunu kaydetti.

Depremin can kaybına ya da hasara yol açıp açmadığı henüz bilinmiyor.

Pasifik Tsunami merkezi sadece depremin merkez üssünden 100 kilometre uzaklıktaki kıyıların tehdit altında olduğunu duyurdu. Ancak bir süre sonra tehlikenin geçtiği bildirildi.

Endonezya’da sık sık deprem felaketi yaşanıyor.

Sumatra açıklarında Eylül 2009’da meydana gelen depremde 1000’den fazla kişi hayatını kaybetmişti.

Haziran ayında da art üç şiddetli deprem bölgede büyük yıkıma yol açmış, üç kişi ölmüştü.

Endonezya, dünyanın en aktif volkan ve deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunuyor.

2004 yılı Aralık ayında Endonezya’nın Açe adası açıklarında meydana gelen 9,1 büyüklüğündeki deprem, Hint Okyanusu’nda tsunamiye neden olmuştu.

Kıyıları vuran dev dalgalar nedeniyle Endonezya da dahil 13 ülkede büyük bir facia yaşanmış, 250 binden fazla kişi hayatını kaybetmişti. (BBC)

Napoli’de ‘ikinci çöp krizi’

0

Kent yakınlarındaki Vezüv dağı eteklerinde inşa edilmesi planlanan çöplüğe karşı olan binlerce Napolili, şehirdeki çöplerin toplanmasına engel oluyor.

İnşası planlanan çöplük civarındaki yerleşim birimlerinde yaşayanlar ise, günlerdir protesto gösterileri düzenliyorlar.

Gösterilerin zaman zaman polisle çatışmalara yol açtığı haberleri geliyor.

İkinci çöp krizi

Yaklaşık iki yıl önce Napoli şehrinde yaşanan benzer olaylar, “çöp krizi” olarak uluslararası gündeme yansımıştı.

O dönemde Napoli’de toplanmayan çöpler, şehir civarında kurulması planlanan çöplükler ve bu sürece dahil olan mafya bağlantılı yolsuzluklar, dikkatlerin Napoli’ye yoğunlaşmasına sebep olmuştu.

İki yıl önceki kriz, Berlusconi hükümetinin Napoli sokaklarında biriken çöplerin ordu tarafından toplanmasını sağlaması ve çöplükler konusunda halk sağlığına uygun davranılacağı taahütünde bulunmasıyla sona ermişti.

Krizin birçok sebebi var

Napoli’de yaşanan “ikinci çöp krizi”, şehirde yayınlanan Corriere del Mezzogiornio gazetesinin genel yayın yönetmeni Durante’ye göre anlaşılabilir tepkilerden kaynaklanıyor:

“Protestolara katılanların kızgınlıklarının temel sebebi, yaşadakları bölgeye çok yakında kurulması planlanan çöplük. Bunun sağlıklarını tehdit edeceğini düşünüyorlar.

Bu protestolarda bulunmalarının bir diğer sebebi ise, çöplüğün bölgedeki Vezüv Yanardağı’nın eteklerine kurulacak olması.”

Durante’ye göre Napoli’de olan bitenlerde, çöp toplama işinden rant sağlamaya çalışan organize suç örgütlerinin, yani mafyanın da payı var.

“Çöp toplama ve dönüştürme işi büyük bir sektör. Ve eğer çok para olan bir sektör sözkonusu olursa, mafya bu işe müdahale eder. Bu hep böyle olagelmiştir.

Şu an yaşananlara baktığımızda, Napoli’deki çöp meselesinin bir türlü çözülemiyor olmasında bunun etkili olduğunu da düşünebiliriz.

Çünkü Kamorra, yani buradaki organize suç örgütü, çözümsüzlük durumundan besleniyor. Ve bu işten para kazanıyorlar.”

Oxford Üniversitesi mülakat sorularını açıkladı

Oxford Üniversitesi, öğrenci seçme sürecinin bir parçası olan mülakatlarda lise mezunlarına yönelttiği sorulardan bazılarını kamuya açıkladı.

Oxford, mülakat sürecini saran esrar perdesini aralamak istediğini ve okula başvuran öğrencilerin kendilerini bekleyen sorular hakkında fikir sahibi olmalarını amaçladığını söylüyor.

Üniversite, düşünce üretmeyi kamçılayan ucu açık sorular yönelttiğini ve hiçbirinin doğru tek bir cevabı olmadığını vurguladı.

Örneğin ilahiyat fakültesine girmek isteyen öğrencilere, ”Aşırı riskli spor faaliyetlerine ilgi duyan, bu faaliyetlerde kendinin (ve başkalarının) hayatını tehlikeye sokan kişi bir kahraman mıdır, yoksa ahmak mı?” diye soruluyor.

Psikoloji okumak için Oxford’a girmek isteyen öğrencilere geçmişte yöneltilen bir soru ise gayet kısa, ama bir o kadar da derin:

”İnsanlar için ‘normal’ olan nedir?”

Oxford Üniversitesi yetkilileri, ”Doğru cevabı en kısa sürede bulan öğrenciyi değil, yeni fikirlere tepki vermesini bilen, düşüncelerini geliştirebilen öğrencileri aradıklarını” söylediler.

Bu çerçevede İngiliz filolojisine başvuran öğrencilere İngiliz televizyonunda 50 yıldır oynayan Coronation Street adlı pembe diziyle ilgili bir soru yöneltilmiş.

Mülakatta, ”İngiliz dili ve edebiyatı okuyan bir kişinin Coronation Street’in 50 yıldır televizyonda oynamasıyla neden ilgilenebileceğini anlatın” deniyor.

Oxford Üniversitesi’nde lisans düzeyinde öğrenci alımını kontrol eden Mike Nicholson, mülakatta bu soruya hikaye anlatmanın inceliklerine ilişkin çok sayıda fikir üreretek yanıt verilebileceğini söylüyor.

Oxford’un başarılı bulduğu öğrencilerden biri, bu soruyu ‘popüler’ edebiyat kavramını irdeleyerek ve meşhur yazar Charles Dickens’ın da zamanında romanlarını tefrika halinde yayımladığını hatırlatarak yanıtlamış.

Mike Nicholson, mülakat sürecine ilişkin sayısız efsanenin türemiş olduğunu, bu yüzden konuya açıklık getirmek için geçmişte sorulan sorulardan bir kısmını kamuoyuyla paylaşmaya karar verdiklerini söyledi. (BBC)

Onur, Necip, Fatih ve Furkan

İlk önce bir tepenot: Siyah-Beyaz-Yeşil yazılarının ikincisini de bir mağlubiyetten sonra yazmak ve arada da ilk Avrupa malubiyetini yaşamak, beni ister istemez çeşitli metafizik çıkarımlara yöneltiyor. Bir iki tane daha böyle olursa, herhalde Yeşil Gazete’nin maç yazıları pek uzamadan bitmek zorunda kalacak.

Maçın başlamasından önce gelen kadrolarda Guti’yi ararken, Onur’u bulmak aslında güzel bir süprizdi. Necip ve Onur’n aynı anda oynadığı bir orta sahayı izlemek zevkliydi. Bu iki oyuncunun takımın en çok koşan oyuncularından ikisi olması da bir başka güzellik. Acaba, Tabata’ya verilen şans ve para Onur gibi oyunculara yöneltilse fena mı olur? Tamam Beşiktaş bulmasın gerekiyorsa bu oyuncuları. İlla Gaziantep’e verilecekse dolarlar, onlar bulsun Beşiktaş onlardan alsın. Maçın sonuna doğru da Onur ile Guti’nin yer değiştirmesi herhalde bir futbolcunun hayatında yaşayabileceği güzel anlardan biriydi.

Maça gelirsek, Manisaspor’a yenilen Beşiktaş ile Kayserispor’a yenilen Beşiktaş arasında dağlar kadar fark vardı. Manisaspor’a yenilirken bile coşku uyandıran takımın yerine gol şansı bulamayan, verdiği gol şanslarından da yine şansı ile kurtulan bir takım gelmiş. Maçın tek golünü atan oyuncunun (Furkan) ilk yarında kaçırdı gol ise çeşitli Dünya kanallarında gösterilebilir, kaçırılan komik goller seçkilerinde.

Fatih Tekke de, Türkiye Süper Ligi’ne yine bir Beşiktaş maçı ile döndü. Gerçi bu sefer Beşiktaş formasıyla döndü ama oynadığı takımın kaybetmesi tekrar etmiş oldu 5 yıl sonra. Boş kaleye kaçırdığı gol ise pozisyon bulması anlamında güzeldi. Acaba bu golün kaçırılmasını, saçlarına bağlayan çıkacak mı?

Maç Türkiye’nin en güzel stadında, Türkiye standartında bir çimde oynandı. Kes yapıştır şeklinde renk renk bir sahada oynandı maç ama onun dışında Kadir Has Stadı gerçekte çok güzel görünüyor. Tribünlerin rengarenk koltuklarla döşenmesi de güzel bir durum olmuş. Normalde Kayserispor falan yazılması beklenirdi. Bu haliyle çok güzel olmuş.

Son olarak maçın ilginç bir noktası bir bira firmasının reklamıydı. “Adam gibi bira” gibi saçma sapan bir sloganla sunulan bu reklamın, içinde içki satılmayan bir şehirde dönmesi en hafif deyimle ironikti. Başörtüsünün özgürlük olarak tartışıldığı bir ülkede, bira satmanın devrimcilik olarak adlandırıldığı (Binnaz Toprak’ın araştırmasından alıntıyla…) şehirlerle…

Haftaya Beşiktaş-Sivasspor maçında…

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Nükleer karşıtlarının davasına destek çağrısı

Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santral için hükümetin Rusya ile yaptığı anlaşmayı Meclis’e getirmesinden hemen önce TBMM önünde nükleere karşı eylem yapan 58 kişi Perşembe günü yargılanıyor. Aralarında Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin, Greenpeace enerji kampanyası sorumlusu Korol Diker, Küresel Eylem Grubu’ndan Nuran Yüce, Mersin Nükleer Karşıtı Platformu sözcüsü Sabahat Aslan ve Sinop Çevre Platformu sözücüsü Hale Oğuz’un da yer aldığı 58 aktivist için 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

6 Temmuz sabahı  TBMM tören kapısına gelen aktivistler topladıkları 170 bin imzayı milletvekillerine vermek istemişler, ancak gözaltına alınmışlardı. 28 Ekim Perşembe günü 9:00’da başlayacak yargılamadan önce 8:30’da Ankara adliyesi önünde nükleer karşıtı aktivistleri destekleyenler tarafından “Hepimiz nükleere karşıyız, bizi de yargılayın” başlıklı bir basın açıklaması yapılacak. Konuyla ilgili olarak Ümit Şahin’in yazdığı destek çağrısı şöyle:

Sevgili nükleer karşıtları,

6 Temmuz 2010 günü nükleer anlaşmanın görüşülmesi öncesinde Greenpeace, Yeşiller Partisi, Küresel Eylem Grubu, Mersin Nükleer Karşıtı Platformu ve Sinop Çevre Platformu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde, topladığımız 170.000 imzayı teslim etmek üzere toplanmıştık. Bildiğiniz gibi bu eyleme katılan 58 aktivist hakkinda 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten dava açıldı. Savcı bizler hakkında Madde 32/1’e göre 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası istiyor.

Bugüne dek yapılan benzer nükleer karşıtı eylemlerde genellikle dava yoluna gitmeyen devletin bu kez 58 kişiyi yargılamaya karar vermesinin ne anlama geldiğini biz de merak ediyoruz. Beraat edeceğimizi umuyoruz. Ama bunun için bütün nükleer karşıtlarının ve toplumun geniş kesimlerinin desteğine ihtiyacımız var.

Davanin ilk duruşması 28 Ekim Perşembe sabahı 9:00’da Ankara 15. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacak.

Dava öncesinde ve sonrasında Ankara Adalet Sarayu onunde dayanışma amacıyla toplanacak olan destekçiler “Hepimiz Nükleere Karşıyız, Bizi de Yargılayın” diyecek ve bir de basın açıklaması yapacaklar.

Bunun için butun nükleer karşıtlarını Persembe günü Ankara adliyesinin önünde buluşmaya çağırıyoruz.

Akkuyu’ya da, Sinop’a da nükleer santral yaptırmamak ve nükleer karşıtlarının kararlılığını bir kez daha göstermek icin Perşembe günü Ankara’da buluşalım.

YER: Ankara Adalet Sarayi önü – Atatürk Bulvarı No : 52 Sıhhiye – Ankara (DTCF’nin karşısı)

TARIH: 28 Ekim 2010 Persembe

SAAT : 9:00’dan itibaren

Sevgi ve selamlarımla.

Ümit Şahin
Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü

Viyana’da sosyal demokrat ve yeşiller koalisyonu mu?

Viyana Eyaleti hükümetini belirlemek için 10 Ekim günü yapılan seçimde Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ) çoğunluğu kaybetmiş ve koalisyon hükümeti şartı doğmuştu. Viyana Eyalet Meclisi’nde en büyük fraksiyon olan SPÖ’nün hükümeti kurma çalışmalarına başlayacağı duyuruldu.

Viyana Belediye Başkanı Michael Häupl’ın yapmış olduğu açıklamaya göre, partisi SPÖ’nün Viyana Yeşilleri ile koalisyon kurma görüşmelerine başlayacağını ve bunun için de partisinin Yeşilleri görüşmelere çağıracağını duyurdu. SPÖ’nün Yeşiller ile görüşmelere başlaması konusunda beraberlik içinde bulunduğunu belirten Häupl “Parti olarak Yeşillerin daha güvenilir bir faktör olduğunu düşünmekteyiz” açıklamasını yaptı.
Michael Häupl’un bu açıklaması Yeşiller içinde olumlu karşılanırken, diğer partiler arasında tepki buldu.

Viyana Eyalet Meclisi’nde ikinci güç olan Aşırı sağcı Avusturya Özgürlükçü Partisi (FPÖ) lideri Heinz Christian Strache durumu “beş yıl sürecek kaos “ olarak değerledirirken, SPÖ Viyana Belediye Başkanı Michael Häupl ile yapmış olduğu görüşmeden de hayal kırıklığına uğradığını ifade ettigi basına yansıdı.

Avusturya Halk Partisi (ÖVP) Viyana başkanı Christian Marek ise SPÖ’nün Yeşiller ile koalisyon hükümeti kurma görüşmelerine başlayacağı açıklamasını “dramatik durum” olarak değerlendirdi.

KADİM ÜLKER / AÇIK GAZETE AVUSTURYA

Tecavüz

2 haftalık bir mecburi aradan sonra. Uzun zamandır yazmayı istediğim bir konu ile, yaşamımın her alanında kafamı meşgul etmiş bir konuyu bugünlerde yazmak, hem bir birey olarak, hem iki kız çocuğu annesi olarak, hem kadın olarak elzem hale geldi.

Taciz, etcavüz, işyerindeki trend deyimiyle mobbing, yani sizin isteminiz dışı, size uygulanan her türlü fiziksel, ruhsal, bedensel şiddet. İnsanın insana alt egolarını yenememesi sonucu uyguladığı baskı, basınç, tecavüz.

Ülkemizde son dönem o kadar yoğunlaştı ki, şairin deyimiyle, nerden baksan kalleşçe, insanın insana zülm hakkının yaşamın hiçbir alanda, hiçbir yönetim biçiminde geçerli olamayacağı bir yaşamda,

Toplumca ikiyüzlülüğün kol gezdiği günlerden geçiyoruz, Kustirica’nın tecavüz konusunda “abartmayın ” sözüne isyan edenler, tecavüz konusunda aynı duyarlılığı gösteremiyor. Oysa tecavüz her gün bu ülkenin bir gazetesinde 8 sütüna manşet oluyor.

Kamu görevlisi de içinde olan bir grup bir kız çocuğuna tecavüz ediyor ve kızın kendi rızası olduğu söylenerek, insan kendisine babası yaşında birden fazla adamın adamın tecavüzüne nasıl rıza gösterir anlamam ama demek ki gösteriyor, hafifletici neden sayılıp, kolayca dışarı çıkabiliyorlar,

Aksaray Sultanhanında 8 yaşındaki bir kız çocuğu tecavüze uğruyor ama kendisine bunu yapanlar bölgenin tanınmış eşrafından olduğu için olay geçiştirilebiliyor. Yakında Ülkemizde tecavüz diye bir suç kalmayacak, aklım almıyor, beynim yerinden fırlayacakmış gibi geliyor

Tecavüz rezil bir duygudur, sonrasında insanı bitirir, ömür boyu kendinizi, özgüvensiz, eksik, sevgiye layık olmayan biri gibi hissedersiniz, bu duygu sizi yer bitirir. Yaşamınızda asla kolayca güvenmezsiniz, dokunma duygunuz gelişmez, sevme duygunuz doyumsuz olur, birgün kullanılıp atılacağınız hissinden asla kurtulamazsınız. Ömrünüzü alt üst eder, birilerinin 3 kuruş bile etmeyen heyecanları, sizin tüm yaşamınızın kurgularını değiştirir ve pardon ama buna kimsenin hakkı yoktur. Tecavüz eden insanın sokakta rastgele dolaşma lüksü yoktur. Bunun ağır bedeli olmalıdır, olmalıdır ki, kimseler yeniden yapmaya cesaret edemesin. Demokrasi herşeyi hoş karşılamak anlamına da gelmemelidir. Eğer kızımı okula gönderirken, hangi noktadan bir sapık çıkabilir gibi manyakça histeri krizleri yaşıyorsam birileri buna dur demelidir. Bu benim insanca yaşama hakkımdır. Tecavüz tecavüzdür, illa anlamak için yaşamak gerekmez. Kadın olmak da gerekmez. Bugün ülkemizde erkek çocuklarına da uygulanan tecavüzler olabilmekte ama toplumsal baskı ve öğretiler nedeniyle ortaya çıkmamaktadır.

Geldiğimiz noktada, her bireye, her tür STK ya, her partiye ciddi bir görev düşmektedir. Eylem biçimi ne olursa olsun, kaç çeşit olursa olsun, her türlü taciz, tecavüz, mobbinge karşı dur demek, bunu yapamadığımız noktada insan kalabileceğimize inanmıyorum. Her türlü istismara son. Birilerinin duygularımızı kendi zevkleri için ki bu da bir tecavüzdür son. Ben insanım, insanca yaşam hakkım var.

Tecavüz benim sayfalarca yazabileceğim bir konu ama şimdilik bu kadar, 28 ekimde nükleer eylemcilerine verilen mahkemede görüşmek üzere.

28 Ekim’de ne olacak? 3 gün kaldı..

TBMM önünde eylem yapan 58 nükleer enerji karşıtı aktivistin mahkemesi 28 Ekim’de başlıyor!  Topladıkları 170 bin imzayı TBMM’ye iletmek isteyen ancak polis tarafından yaka paça götürülen aktivistlerin üç yıl hapisleri isteniyor.

58 nükleer karşıtı aktivistin yargılanacağı davanın ilk duruşması, 28 Ekim günü Ankara 15. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacak.