Ana Sayfa Blog Sayfa 5349

Kibar, uslu ve genç

Kimse kibar doğmaz, tanım gereği doğamaz. Kibarlığı, ne demek olduğunu, nasıl davranırsan diğerleri tarafından kibar olarak tanımlanacağını ve bunun neden önemli (ya da önemsiz) olduğunu içinde bulunduğun toplumsal ortamda öğrenirsin.

Önce anneden, babadan, öğretmenlerden… Sonra da arkadaşlardan; deneme yanıma ve kimi zaman da hüsran yoluyla : ilkokulda ilan-ı aşk ettiğin sarı bukleli kız dönüp “hayır, çünkü sen hiç kibar değilsin” dediğinde.

Kibarlık toplumsal bir koddur, derim kısaca. Her yerde ve zamanda da aynı değildir bu kod.

Teyzeler, halalar, amca ve dayılar genelde bir iltifat olarak kullanır hani; “Çok uslu çocuk valla, maaşallah” kalıbında.

“Uslu” çok ikirciklidir halbuki, hep iki anlamlıdır.

Usludan kasıt iyi huylu, karşındakini dinleyen ve anlamaya çalışan, saldırgan olmayan, ortalığı yıkıp dökmeyen çocuk mudur; yoksa her söyleneni kabul eden, itaatkar, tepkisini içine atan ya da ancak büyükleri tarafından izin verilen şekillerde dillendiren çocuk mudur?

Sorsan “ilk dediğin tabii” olur cevap ama… Pek emin olamazsın. Ha bi’ de unutmadan : uslunun yaşlanmışına medeni denir.

*****

“Türkiye’de demokrasi” muhabbeti ne zaman açılsa, ne zaman bir köşe yazarı bu konuda yazsa, bir politikacı konuşsa… Hatta bunları geçtim, ne zaman yaşça artık “genç” sıfatına haiz olmayan eş-dost-torun-torbayla konuşsam, aynı izlenimi ediniyorum :

Türkiye’de demokrasi, kibarlık ve uslu (medeni) olmak birbirinden ayrılmaz bir üçlü olarak görülüyor!

Bu ne demek? Demokrasiden bahsediyorsan, o halde uslu ve kibar/nazik olman da beklenir. Aynı şekilde uslu veya kibarsan, hem görüş hem de eylemlerinin “demokratik” olduğu sonucuna kesin olarak varılır. O yüzden demokratlıkla alakası olmayan nice kibar beyler-bayanlar toplum tarafından “Demokrasinin size ihtiyacı var” diye alkışlanır. Kibar ve medeni olduklarına göre demokratlıklarından şüphe bile edilmemelidir.

İşte zihinlerde yaratılan bu “demokrasi-kibarlık-usluluk” üçgeni Türkiye’de pek alışık olduğumuz “ya tabi hoş değil ama…” ya da “tamam ama şimdi onlar da…” cümlelerinin bir numaralı faili.

Gençleri uslu ve kibar olmaya, yetişkinlerin onayından geçmiş düşünce ve eylemlere talime, “öğrenci” ve “genç” olduklarını, ancak zamanı gelince topluma tam üye olacaklarını düşünmeye iten anlayış da azmettirici.

O yüzden bir grup genç uslu ve kibar olmayan bir tepki gösterdiklerinde, demokrasiden nasiplerini almamış oldukları sonucuna cukkala diye, anında varabiliyoruz. Genç olmaları ise tuzu biberi oluyor; yahu bunlar daha öğrenci, genç daha bunlar, ne siyaseti? Siyaset yapacaksa da neden ana partilerden birinde, usulünce ve kibarca yapmaz ki? Hem genç, hem öğrenci, hem uslu ve kibar değil, hem de demokratik haklarından bahsediyor. Aha şimdi mavi ekran* verecek beyin, bu gibi durumlar için öğretilmiş laflar vardı, onları kullanalım hemen : anarşist, şer odakları, provokatör, maşa, ergenekoncu yeni ürün!

Gördüğümüz dayak, cop, kimyasal silah ve işkence görüntülerinin pörsümeye yüz tutmuş vicdanlarımızda yarattığı acıyla, şartlandırılmış zihinlerimizdeki demokrasi-uslu-kibar üçgeninin dayattıkları arasında kalıyoruz. O yüzdendir ki, bol “ama” lı, bol “fakat” lı cümleler kuruveriyoruz.

*****

“Nüfusumuz çok genç maaşallah” diye övünenler de, genç ve öğrencileri maça girmeye hazırlanan yedek oyuncu olarak görenler de aynı insanlar. Zaten iki düşünce birbirini tamamlıyor. Nihayetinde gençler zamanı geldiğinde topluma dahil olacak birer embriyodan, birer işçi karınca adayından başka bir şey değil ki… Askere gidip gelmeden, düzenli bir işte medeni kölelik mesaisine başlamadan ve evlilik-çoluk-çocuk falan halletmeden sen tam değilsin dostum. Gayri Safi Milli Hasıla’nın etkin bir parçası olmadıkça sen tam insan değilsin. “Tam insan”ın tanımı ortada, yapmışlar 1950’lerden 60’lardan beri. Sen daha olmadın, daha var.

Araba aldığın gün mesela, ya da yeni aldığın arabayla eniştenlere yemeğe gittiğiniz gün eşinle, uyum süreci tamamlanır, kulübe tam üye olarak alınırsın.

*****

O nedenle genç ve öğrenciyken genç ve öğrenci olduğunu bilmek lazımdır. Sana ayrı bir yaşam türü gibi davranılması bundandır. Sen henüz topluma tam üye olmamış, ucu açık (ve ama genelde kesin üyelikle sonuçlanan) uyum sürecinde bir adaysındır. Ötekisindir. O yüzden kalkıp sana kural dayatmaya kalkarlar, kağıt üzerinde eşit bireyler olmanıza rağmen.

“Demokratsanız, uslu ve kibar da olacaksınız.” dedikleri sık görülür. O yüzden “Bağırıp çağırmak, yürümek falan, bunlar demokrasiyle bağdaşmıyor” saçmalıklarına şaşırmazsın.

“Gençtir bunlar, olur öyle, kanları kaynıyor.” der bazı sempatikler. Dedim ya, askerlik, düzenli iş, ve evlilik olmadığı sürece sen farklı bir yaşam türüsün. Gençsin. Onlar da bu farklı yaşam türüne karşı alttan alan tontonlar.

“Gençleri dinleyelim, dertlerine kulak verelim” diyen anlayışlılar da çıkar. Ama hala genç ve öğrencisindir. Mesela kimse “Orta yaşlıları bir dinleyelim, neymiş dertleri?” demez. Ya da gençler kalkıp “Yau şu 40 yaşının üstündekilerde bir takım dertler, buhranlar olabilir, yaşlılık hali, üstüne gitmeyin bunların” demezler (gerçekten yaşlı olanlar da çocuk muamelesi görür, o ayrı.). Hiç bir partide “Orta Yaşlılar Kolu” yoktur, gençlik ve kadın kolları gırla olmasına rağmen.

Çünkü bu topraklarda orta yaşlı ve erkek olmak “tam” olmak demektir. Üstüne bir de müslüman, Türk, merkez-sağcıysan yeme de yanında yat.

*****

Bu ülkede yıllar boyunca demokrasinin, dünyadaki en adaletsiz seçim kanunu ve en yüksek seçim barajının olduğu bir sistemde arada bir oy atıvermeye indirgenmiş olduğunu gördük. Çoğuna göre hala da öyle… Şimdilerde “demokratikleşme sürecinde” lütfedip bir de “eleştiri ve tepki de serbest, uslu ve kibar olduğu sürece” diyorlar.

Halbuki demokrasi, herşeyden önce, toplumsal kural, sınır ve kriterlerin belli bir kesimce belirlenip toplumun geri kalanına dayatılmasının önüne geçmek demek. Büyükler neyin doğru olduğunu belirleyecek, gençler de ona göre hareket edecek. Büyüklerin beğenmediği herşey kendiliğinden “demokrasi dışı” olacak. Kusura bakmayın, yok öyle birşey.

Toplumsal kuralları, kanunları, anayasaları gençleri dinlemeden koyduğunuz yetmiyormuş gibi bir de bu sınırları kafanıza göre yorumlamaya kalkıyorsunuz. Kusura bakmayın, yok öyle birşey.

*****

Bu topraklardaki en büyük, en köklü, en güçlü tahakküm ilişkisi hangisi diye sorulsa bana, hiç düşünmeden orta yaşlının genç üzerindeki tahakkümü derim. Irkçılık, cinsiyetçilik ya da patron-işçi ilişkisi gibi de değil, çok kurnaz : “Bir gün sen de orta yaşlı olup güç sahibi olacaksın” diyerek pasifleştiriyor, gizliyor tahakkümünü.

“Sen sen ol, gençken bir gün büyüyüp tam insan olacağını hep akılda tut, yaşlandığında da bir aralar genç olduğunu hemen unut.”

—–

*Mavi ekran : Bilgisayarlarda Windows’un zırt pırt mavi ekran verip “Sistem gelen verileri kaldıramadı, çöktü gitti” mesajı göstermesinden hareketle yaratılmış, genellikle gençlerin kullandığı (buraya gülücük gelecek) yeni bir deyiş. Örnek : “Abi ben de döndüm, ‘Tayyip pis baydın be, bana modernitenin cahilliğinde yıkanıp adı demokrasi konmuş feodalizm propagandası yapma’ dedim, adam mavi ekran verdi. Keh keh.”

Nefret suçu karşıtları buluşuyor

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), nefret suçunu şöyle tanımlamakta: Mağdurun, mülkün ya da işlenen bir suçun hedefinin, gerçek veya hissedilen ırk, ulusal ya da etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, zihinsel ya da fiziksel engellilik, cinsel yönelim veya diğer benzer faktörlere dayalı olarak benzer özellikler taşıyan bir grupla gerçek ya da öyle algılanan bağı, bağlılığı, aidiyeti, desteği ya da üyeliği nedeniyle seçildiği, kişilere veya mala karşı suçları da kapsayacak şekilde işlenen her türlü suçtur.

Türkiyeli “ötekileştirilmiş” yurttaşlar, ne yazık ki bu tanımda yer alan pek çok nefret suçu örneği  ile her gün yüzleşmek durumunda kalıyor. Bununla birlikte ülkede nefret suçları ile ilgili olarak çalışan çok çeşitli sivil toplum örgütü, akademisyen, medya çalışanı da var. Nefret Suçları Karşıtı Buluşma, bu farklı grupları bir araya getirmeyi ve mücadeleyi ortaklaştırmayı hedefliyor. Tabii ki farklı nefret suçu mağduru grupları, farklı kimlikleri birbirleriyle buluşturmak veya suç ve söylem ile ilgili teorik tartışmalar yapmak da Buluşma’nın diğer amaçlarından.

Bu önemli etkinliği Sosyal Değişim Derneği (SDD) düzenliyor. Etkinlikler sırasında İnsan Hakları Araştırmaları Derneği, Pozitif Yaşam Derneği, Uluslararası Hrant Dink Vakfı, Mülteci-Der, Pembe Hayat Derneği, DurDe! ve ayrıca Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu da birer sunum gerçekleştirecekler. Nefret Suçları Karşıtı Buluşma programı 17-18 Aralık’ta İstanbul Taksim Hill Otel’de. Programa http://www.sosyaldegisim.org/ adresinden ulaşılabilir. 17 Aralık Cuma akşamı bir de konser düzenleniyor.  (Yeşil Gazete)

“Balkan Yeşilleri: Ya IMF Reçetesi ya da Yeşil Yeni Düzen!”

Geçtiğimiz haftasonu Balkan’lardaki ülkelerin Yeşil partilerini Üsküp’te son krizi ve krize yeşil çareleri tartışmak üzere toplandı. Makedonya’da şu an hükümette yeralan DOM partisinin evsahipliğinde gerçekleşen toplantılara bölgedeki tüm ülkelerden katılım sağlandı.

Toplantıların ana teması, Yeşil Yeni Düzen politikaları içinde, enerji, tarım ve turizmin yeri idi. Türkiye Yeşiller’inden Barış Gencer Baykan ve Ahmet Atıl Aşıcı yaptıkları sunumlarında Türkiye’deki mevcut durumu değerlendirdi, ve Balkan ekonomilerinin uyguladıkları politikaların ne derece sürdürülebilir olduğuna dair çalışmalarının sonuçlarını paylaştı.

Birçok katılımcının da değindiği gibi bir coğrafi bölgeyi temsil eden Balkanlar adı altında birbirinden çok farklı ülkeler yeralmakta. İçinde NATO’ya, AB’ye üye olan da var, olmayan da; AB’ye aday ülke de var, AB’nin birtakım ülkeleri tarafından henüz tanınmayanı da (Kosova); anayasasının ilk maddesinde “ekolojik bir cumhuriyettir” yazanı da var (Karadağ), karbon salınımını rekor artıran da (Türkiye)…

Böylesine farklı ülkelerden oluşan bir bölge için ortak politikalar belirlemek zor olsa da, toplantıların sonuç bildirgesinde dişe dokunur kararlar alınabildi. Bunlar arasında bölgede tekrar dirilmeye başlayan nükleer enerji yatırımlarına karşı ortak hareket önemli bir yer tutmakta. Rusya Türkiye’de olduğu gibi Bulgaristan’da da santral yapımına başlamaya hazırlanıyor, ve bu bölgedeki tüm ülkeleri tedirgin etmekte.

Alınan kararlarda öne çıkan bir diğer nokta ise hükümetlerin krize çare olarak uygulamaya koydukları politikaların yetersizliği idi.

Son krizden oldukça kötü etkilenen Yunanistan’ın AP Milletveki Michalis Tremopoulos krizi bahane eden Yunan hükümetinin IMF baskısıyla demiryolu yapımını durdurduğunu, ancak Avrupa’nın otoyol yoğunluğu en yüksek ülkesi olmasına rağmen otoyol inşaatlarının devam ettiğini belirterek AB ve IMF’nin dayattığı politikaların ekolojik yıkımı daha da artırdığını, tek anlamlı çözümün Yeşil Yeni Düzen politikalarını hayata geçirmek olduğunu kaydetti.

Haber: Ahmet Atıl Aşıcı

Fotoğraflar: Barış Baykan

Mavi Marmara kandırmacasında son nokta

Netanyahu: Özür de yok tazminat da!
Türkiye ile İsrail arasındaki krizin aşılması için Cenevre’de başlatılan görüşmelerden bir sonuç çıkmadı.

İsrail Başbakanı Netanyahu, Mavi Marmara baskınında yaşamını yitiren 9 Türkle ilgili olarak tazminat ödenmesi ve özür dilenmesinin söz konusu olmadığını söyledi.

Netanyahu’nun, baskında yaşamını yitiren 9 Türk için Ankara’nın taleplerine olumsuz yanıt verdiği haberi, İsrail ordusunun radyosunda yayınlandı.

Habere göre, partisi Likud’un grubunda konuşan Netanyahu, İsrail’in gemi olayı kurbanlarına tazminat ödemeye niyetli olduğu yolundaki haberleri yalanladı ve Ankara ile devam eden görüşmelerin amacını İsrail askerlerine karşı açılabilecek davaları önlemek olarak niteledi.

Türkiye ile ilişkilerin önemli olduğunu da söyleyen Netanyahu, “Bizim kötü niyetle hareket etmediğimizi, meşru müdafaa yaptığımızı kabul etmeleri gerekiyor” ifadesini kullandı.

İsrail yönetiminin, Türkiye’den özür dilenmesi halinde İsrail askerlerinin uluslararası davalara muhatap olacağı endişesi taşıdığı belirtiliyor.

Netanyahu’nun açıklaması tam da İsrail parlamentosunun baskın nedeniyle Türkiye’nin özür ve tazminat talebini görüşeceği çarşamba günkü oturumun öncesinde gerçekleşti.

İsrail’deki yangına Türkiye’nin yardım elini uzatmasının ardından iki ülke diplomatları arasında İsviçre’nin Cenevre kentinde ‘özür’ formülü üzerinde uzlaşma sağlanması için çalışma başlatılmıştı.

Ordu radyosunun haberinde, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da, Cenevre’deki görüşmelerde bir anlaşmanın formüle edildiğine ilişkin haberleri ‘spekülasyon’ olarak değerlendirdiğine işaret edildi. (Ntv)

Taçi Kosova seçimlerinde zaferini ilan etti

0

Kosova’da Sırbistan’dan bağımsızlık ilanı sonrasında ilk kez yapılan parlemento seçimleri sonrasında, Başbakan Haşim Taçi zaferini ilan etti.

Başkent Priştine’de yaptığı konuşmada Taçi, seçim sonucunun Avrupa ve Amerikan değerlerinin zaferi anlamına geldiğini söyledi.

Seçimlerden sonra yapılan sandık çıkışı anketleri de Başbakan Haşim Taçi’nin lideri olduğu Kosova Demokratik Partisi’nin (PDK) oyların yüzde 31’ini alarak seçimi kazanacağı yönündeydi.

PDK’nın en yakın rakibi, eski koalisyon ortağı Kosova Demokratik Birliği’nin oyların yüzde 26’sını aldığı düşünülüyor.

Kosova’nın Kuzey’indeki Sırplar, Sırbistan’ın boykot çağrısına uyarken, ülkenin başka bölgelerindeki Sırp yerleşimlerinde yaşayanların çoğunun oy kullandığı bildiriliyor.

Avrupa Birliği seçimlerin, Kosova’nın birliğe üyelik perspektifi açısından önemli olduğunu söylüyor.

Seçim kampanyası sırasında, en fazla yolsuzluk ve ekonomik kriz tartışılmıştı.

Avrupa’nın en zayıf ekonomisi

Erken seçim sürecini, Kosova Demokratik Birliği’nin liderlik krizi sonrası koalisyondan çekilmesi başlattı.

Yaklaşık 3 yıl önce bağımsızlığını ilan eden Kosova, Avrupa’nın en zayıf ekonomilerinden biri.

İşsizlik yüzde 45 civarında. Gençler arasında bu oran daha da fazla.

Birçok Batılı ülke tarafından tanınmasına karşın, Kosova hala Birleşmiş Milletler üyesi değil ve Arnavut çoğunluk, Sırp azınlıkla barıçşıl bir birliktelik kurulabileceğini göstermesi için baskı altında.

2 milyon nüfuslu ülkede, 120 bin Sırp yaşıyor.

Sırpların çoğunluğu, NATO güçlerinin koruması altındaki bölgelerde yaşıyor. (BBC)

Amazon’daki ‘arıza’ Wikileaks intikamı mı?

0

İnternetle alışveriş hizmeti veren Amazon.com sitesi, ”donanım arızası” nedeniyle Avrupa’daki sitelerinin geçici olarak çalışmadığını açıkladı.

Noel öncesi alışverişin kayda değer ölçüde yükseldiği bir dönemde, Amazon’un İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve İtalya’daki siteleri pazar akşamı yaklaşık 30 dakika süresince çalışmadı.

Amazon’un açıkladığı ”arıza”, Wikileaks taraftarlarının, Amazon dahil belli başlı internet sitelerine yönelttiği tehditlerle aynı zamana rastlıyor.

Irak ve Afganistan savaşına ilişkin gizli belgelerin ardından, son olarak ABD’nin gizli elçilik telegraflarını da kamuoyuyla paylaşan Wikileaks, Amazon dahil bir dizi internet şirketinin dağıtıcı hizmet sisteminden faydalanıyordu.

Sözkonusu şirketlerin Wikileaks’e verdikleri hizmeti geri çekmesi, Wikileaks taraftarlarının bu şirketlere internet üzerinden karşı saldırıya geçmesine yol açmıştı.

Anonymous (Anonim) adıyla bilinen Wikileaks destekçisi bir grup bilgisayar korsanı, Wikileaks’e hizmet vermeyi durduran Amazon ve MasterCard gibi şirketlerin internet sitelerini çökertmek için harekete geçmişti.

Fakat Amazon’dan yapılan açıklamada, Avrupa sitelerinin kapanmasının veri merkezindeki bir arızadan kaynaklandığı ve bilgisayar korsanlarının saldırılarıyla bağlantılı olmadığı söylendi.

Amazon, 1 Aralık tarihinden itibaren Wikileaks’e verdiği hizmeti kesmiş bulunuyor. Şirket, Wikileaks’in anlaşma kurallarını çiğnediğini iddia ediyor.

Bilgisayar korsanları, bir siteyi aynı anda çok sayıda mesaja boğarak kapanmasına yol açabiliyorlar.

Anonymous, Amazon’a cuma günü saldırı düzenleyeceklerini açıklamış, fakat daha sonra, hem yeterli güce sahip olmadıkları hem de insanları Noel alışverişinden alıkoymak istemedikleri için bu karardan vazgeçtiklerini duyurmuştu.

Wikileaks’le ilişkisini kestiği için tehdit alan internet siteleri arasında PayPal, Mastercard ve Visa da var.

Bu üç şirket Wikileaks’e yapılan para bağışlarına olanak sağlıyordu. (BBC)

İnsan Haklarını İzleme Bülteni’nin yeni sayısı yayımlandı

İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) tarafından yayımlanan İnsan Haklarını İzleme Bülteni, İzlem 12. sayısı ile yeniden karşımızda. Bu sayıda telefonların dinlenmesi ve izlenmesi konusunda çıkartılan yönetmeliğin bazı hükümlerinin yürütmesini 2008’de durduran Danıştay 10. Dairenin, geçtiğimiz aylarda, yürütmesini durdurduğu maddelerin iptalini kararlaştırdığının ortaya çıkmasıyla ilgili bir habere yer veriliyor. Hukuk dışı dinlemelerin sık yaşandığı Türkiye’de, karar oldukça ilgi çekebilir. Bu karara göre, telefonların dinlenmesi ve izlenmesi konusunda çıkartılan yönetmeliğin, şüphelinin ailesini de dinlemeye olanak tanıyan hükmü ortadan kalkmış oldu.

12. sayıda okuyabileceğiniz bir başka haber ise; 12 Eylül referandumuyla yapısı değiştirilen ve üye sayısı 22ye yükseltilen HSYK’nın atama ilkeleriyle ilgili. HSYK’nın kısa süre içerisinde tamamlanması gereken sonbahar kararnamesinde geçerli olacak ilkeleri, ilk haberde görebilirsiniz.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi de tartışma yaratacak bir karara imza attı. Boşanma davası süren ancak birbirlerinden ayrı yaşayan çiftlerden herhangi birisinin başkasıyla görülmesini bile tazminat nedeni sayan Yargıtay’ın emsal niteliğindeki kararının ayrıntılarını da bu sayıda okuyabilirsiniz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yakın zamanda Türkiye hakkında verdiği kararlara da yine bu sayıda yer veriliyor. Kararlardan biri Hakim Arzu Özpınar’ın, 2003te, meslek onur ve haysiyetine aykırı hareket ettiği gerekçesiyle HSYK tarafından meslekten ihraç edilmesiyle ilgili. AİHM kararının altından çıkan hikaye gerçekten çarpıcı.

İzlem’in 12. sayısına İHOP web sitesinden ulaşabilirsiniz: www.ihop.org.tr

YÜRÜTME:

– Bakanlar Komitesi’ne “Din Hanesi” Şikayeti

– Dedikodu Adaletine, Utanç Mahkumiyeti

YARGI:

– Yeni HSYK’dan Yeni İlkeler

– Sınırsız “Telekulak” Hukuka Aykırı

– Dink Cİnayeti Soruşturmasında Müfettiş Direkten Döndü

YARGI (YEREL KARARLAR):

– Yargıtay: “Boşanma Sonuçlanmadan Başkasıyla Görülen Tazminat Öder”

– AYİM’in Kararı Hükümetin Elini Rahatlattı…

YARGI (ULUSLARARASI KARARLAR)

– Askerde Ölüm AİHM’de Yine Mahkumiyete Yol Açtı

– Jandarma Kurşunundan Ölüme AİHM’de Mahkumiyet

– AİHM, Bazı Hakların Sadece Resmi Nikahlı Kişilere Tanınmasını Sözleşme’ye Aykırı Bulmadı

(Yeşil Gazete)

Çaldağı haberine neden sevinemedim

Arkadaşım sabahın köründe arayıp müjdeli haberi verdi. Manisa Çaldağında nikel madeni çıkartmak için faaliyet planlayan şirket yatırımdan vazgeçtiğini açıklamıştı (Hürriyet, 11.12.2010). Yöre halkının ve bir grup aktivistin yıllardır sürdürdükleri özverili mücadele sonuçlarını vermiş ve bölgeye yıkım getireceği uzmanlarca açıkça ortaya konumuş olan proje durdurulmuştu. Sevinmeliydim.

Duyduğum iyi haberlere hemen inanmamayı acı tecrübelerden dersler alarak öğrenmiş bir kuşkucu olarak hemen haberin yer aldığı Hürriyet gazetesine ulaştım. Haberin başlığını gördüğümde sevinmemekte ne kadar haklı olduğumu anladım. Haberin bir  bölümü Çaldağı’nın 800 bin tanker asitten kurtulduğunu söylüyordu, fakat esas düşündürücü bölüm haberin ilk cümlesindeydi. Çünkü şirket Çaldağından vazgeçtiğini belirtirken yatırım için Filipinleri seçtiğini duyuruyordu.

Çaldağı’nda kurulması planlanan işletme için 300 binden fazla ağaç kesilmesi planlanıyordu. İşletmeye geçildiğinde 15 yıl boyunca 18 milyon ton sülfürik asit kullanılacaktı.  Türkiye’nin en verimli ovalarından birisiGediz havzasında yaşamı tehdit eden bu yatırımı engellemek için başta Turgutlu ve Salihli halkı olmak üzere tüm Egeliler senelerdir kararlı bir mücadele yürütüyorlar. Olası herhangi bir kaza halinde binlerce hektar tarım arazisi ve çok zengin bir ekolojik yaşam yok olma tehddidi altında idi. Geçtiğimiz aylarda Macaristan’da meydana gelen kazanın, Tuna yoluyla nasıl bir çevre felaketine dönüştüğü gerçeğin acı yüzünü bir kez daha hatıramamıza sebep omuştu. Belki de bu yüzden şirkete hükümetçe verilen garantilere rağmen, orman tahsis izinleri bir şekilde çıkmıyordu. Zaten haber dikkatle okunduğunda şirket aslında projeden vazgeçemediğini belirtiyor ve üstü örtülü bir şekilde yetkilileri yatırımını Filipinlere kaydırmakla tehdit ediyordu.

Haber duyulduğunda  nasıl tepkiler oluşacağını merak ediyorum. Eminim ki bazılarımız çok sevineceğiz. Kararlı bir mücadele ile dev bir maden şirketini yatrım kararından vaz geçirmek şüphesiz çok önemli bir gelişme. Tabiatı hiçe sayarak yapılması planlanan termik santralleri, HES’leri, Nükleer santralleri, altıncıları durdurmak için mücadele eden çevrecilere bu çekilme kararı sonucu kendilerine güven tazeleme fırsatı bulacaklardır. Bu nereden bakılırsa bakılsın olumlu bir gelişmedir.

Mutluluğu sadece bir takım rakamlardan ibaret gören, kalkınmayı herşeyin önüne koyan bir grup ekonomist ise bizleri nasıl bir fırsat teptiğimizi ikna etmek için dil dökecekler. Zaten Hürriyet’teki haberin başlığı da bu yönde: şirket Filipinleri seçti, yani Türkiye’yi seçmedi. Üstelik seçimi yapan da şirket, yani seçme hakkı şirkette, seçilme hakkı ülkelerde. Gerçekten de bu yatırım Türkiye dışında gerçekleşeceği için istihdam kayıplarından, vergi kayıplarından falan bahsedilebilir. Nitekim şirketin istediği tam da bu : kamuoyu üzerine bir baskı  oluşturarak şirketin istediği orman tahsis izinlerinin bir an önce çıkmasını sağlamak. Aksi takdirde ortaya çıkabilecek maddi kayıplar konusunda baskı oluşturacak bir lobi oluşturmak. Fakat biz bütün bu argümanları geçelim.

Nikel madeni çıkartma tesisleri Türkiye’den, dünyanın öbür ucundaki bir ülkeye gittiğinde neden sevinemiyoruz. Bizim üzerinde durmamız ve tartışmamız gereken mesele de bu. Bir yandan nikel işletmesinin doğa üzerindeki tahribatının dünyanın öbür ucunda da olsa üzerinde yaşadığımız gezegeni ilgilendirdiği ölçüde bizim de sorunumuz olmaya devam ediyor. Doğa üzerindeki tahribat ulusal sınırları hiç takmadan hepimizin geleceğini tehdit ediyor. Bu bağlamda tabiatın Manisa’da ya da Filipinler’de zarar görmemesi için kararlılıkla mücadeleye devam etmek gerekiyor.

Bu husus da bizi meselenin özüne götürüyor. Şirketin seçimini Türkiye yerine Filipinler “lehine” kullanıyor olmasını değişik nedenleri olabilir. Filipinlerdeki kitlesel tepkilerin zayıflığı veya örgütsüzlüğü şirketin kararını belirlemekte etkili olduysa bizler yeryüzünün tüm muhalifleri ile birlikte  gezegeni sonsuz bir hammadde kaynağı olarak gören anlayışa karşı kararlılık göstermeliyiz. Eğer şirket Filipinleri Türkiye’den daha ucuz bir işgücü piyasası olarak görüyor ise durum daha da vahim demektir. Bu durumda da Filipinli işçilerin insanca yaşam koşullarını sağlayacak bir ücret alabilmeleri için mücadelelerine destek vermek başlıca görevlerimizden olmalı.

Bu arada geçtiğimiz Cuma günü yatırımcı şirket Enickel’in Londra borsasında işlem gören hisselerinin %25 düştüğünün haberi geldi.Haberlere göre Çaldağı projesi şirketin bel bağladığı en önemli projesi idi ve şimdilik vazgeçtiği bu proje yüzünden ettiği zarar ve itibar kaybı nedeniyle şirketin sonunun gelebileceğini, en azından Filipinler’de yatırım yapmaya gücünün yetmeyeceğini düşünen yorumcular da az değil.

Sevinçli bir haberle başlamıştı gün. Ardından gelen karamsar düşüncelerden ve kaygılardan sonra örgütlü ve kararlı bir mücadeleden başka bir yolun olmadığını hatırladım ve gazeteleri okumaya devam ettim.

RTÜK’ten skandal ceza

RTÜK, İtalya’nın Piomonte bölgesinde yetiştirilen ‘’Nebbion’’ adlı üzüm çeşidini, ‘’Şarap markası zannetti ve NTV’de yayınlanan ünlü gurme Vedat Milor’un ‘’Tadı Damağımda’’ adlı yemek programına ceza verdi.

RTÜK üyesi Hülya Alp’in ‘’Piomento, Torino yakınlarında bir bölge ve nebbion da burada yetiştirilen üzüm çeşididir, şarap markası değildir’’’ uyarısı da sonucu değiştirmedi. NTV’ye ”Gizli reklam yapıldığı’’ gerekçesiyle ve oy çokluğu ile uyarı cezası uygulandı.

RTÜK’ün son toplantısında gurme Vedat Milor’un Beyti et lokantalarının sahibi Beyti Güler ile yaptığı söyleşi ele alındı. Beyti Güler, bu programda et yemeklerinin yanında sunulan şaraplardan bahsetti ve ‘’Nebiole ağırlıklı ve bizdeki boğaz karası üzümlerinden yapılan şarapları kaliteli buluyorum’’ dedi. RTÜK de ‘’Nebiole ve Boğaz karası şaraplarının reklamı yapıldı ’’ görüşü ile ceza verdi.

“ŞARAP REKLAMI YAPILMADI”

Bu karara karşı çıkan RTÜK üyesi Hülya Alp, ’’Programda şarap markası reklamı yapılmamış, Beyti Güler, et yemeklerinin yanı sıra, şarapların yöresel tür adları ile örnekler sunmuştur’’ dedi ve yazdığı muhalefet şerhinde şu görüşleri savundu:

“Bizde de şarap üreten pek çok firmaya ait markanın, Öküzgözü, Boğaz karası türleri vardır. Bunlar yalnız hangi yörenin hangi üzümlerinden yapıldığını tanımlamak amacıyla marka adlarından sonra belirtilir. Piomonte nebbion da şarabın hangi üzümden yapıldığına işaret eden bir tür adıdır. Şarap markası değildir. Kaldı ki, Beyti Güler programda ( Marka veremiyoruz, fakat piomonte nebbion ağırlıklı çok güzel bir şarap)” demiştir. Yayında herhangi bir ürünün açık ya da gizli reklamı yapılmamıştır.”

Hükümetten İzmir’e metro yok

Ulaştırma Bakanlığı, Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerinin metro projelerini devraldı ancak bu kararı bekleyen İzmir ise listede yer almadı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a Hükümet’ten 2.2 milyar dolarlık jest geldi.

Bu kararın nedeni ne olursa olsun görülen AKP'nin kendisine oy veren şehirlere hizmet götürmeyi, kendisine oy vermeyen şehirlere ise hizmet götürmemeyi seçmiş olmasıdır. Bu zaten İzmir'de kabul edilen bir uygulamaydı. Fakat hükümetin beklentisinin aksine, "hükümete oy verelim de hizmet gelsin" düşüncesine dönüşmüyor bu tip dışlamalar ve hizmetsiz bırakmalar. Tam aksine, "biz kendimize yeteriz, dert çekeceksek de fikirlerimiz yüzünden çekeriz" düşüncesini sağlamlaştırıyor. AKP, İzmir'i en az bir kere daha kaybetmeyi garantilemiş oldu. "Koray Doğan Urbarlı"

Ulaştırma Bakanlığı, yılan hikayesine dönen Ankara Metrosu ile İkitelli metro projesini devraldı. İnşaatlar Bakanlık kanalıyla yapılacak ve işletmeleri yine belediyelere verilecek.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan kararla; hükümet, Ankara Metrosu için 1.5 milyar dolar, İkitelli Metrosu için de 700 milyon dolar harcayacak.

Ankara metrosunun kalan kısmının 1.5 milyar dolar olduğu, bugüne kadar harcanan tutarın ise 700 – 800 milyon lira civarında olduğu açıklanmıştı.

Vatan gazetesinin haberine göre; Ulaştırma Bakanlığı, inşaatları tamamlanan metroları, işletmeleri için ilgili büyükşehir belediyelerine devredecek. Belediyeler, işletme gelirlerinin yüzde 15’ini Hazine’ye aktaracak. Hazine, Ulaştırma Bakanlığı’nın inşaat için kullandığı kaynağın karşılanmasının ardından gelirden kesintiye son verecek.

Bu kararda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Bakanlığa devretmek istediği Üçyol-Üçkuyular ile Bornova-Evka-3 metro inşaatları yer almadı.

İZMİR METROSUNUN DEVRALINMAMASI İÇİN HİÇ BİR NEDEN YOK
Belediyelerin bitiremediği yüksek tutarlı metro inşaatlarını Ulaştırma Bakanlığı’nın devralıp bitirmesine ilişkin yasa hükmü 2009 yılında TBMM’de kabul edilen bir Torba Kanun’a eklenmişti. Bu hüküm sadece İstanbul ve Ankara metrolarını kapsamıyor. Bununla birlikte Bakanlık hangi metro inşaatını devralacağını “gerekli görülmesi halinde” değerlendiriyor.

İzmir metrosunun da devralınmaması için herhangi bir neden bulunmuyordu. Başbakan Erdoğan’ın imzaladığı Bakanlar Kurulu kararıyla, Ulaştırma Bakanlığı DLH Genel Müdürlüğü üzerinden, İstanbul’da Bağcılar-Mahmutbey-İkitelli-Olimpiyat Köyü arasındaki 15.9 kilometrelik inşaatı devralıyor. Bu hattın tamamlanması için 700 milyon dolar harcanacak.

İstanbul’da inşa edilen diğer hatların yapımının da Bakanlık tarafından sırayla üstlenilebileceği belirtildi. (Ntv)