Ana Sayfa Blog Sayfa 5342

‘İstanbul, uçurumun kenarında’

Guardian’ın ekonomi sayfalarında bütçesinden fazla harcama yapan şehirlere geniş yer ayrılıyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 100’ü aşkın şehrin önümüzdeki yıl iflas edebileceği analizini sayfalarına taşıyan gazete, Avrupa’nın önemli şehirlerindeki durumu da ‘Uçurumun Kenarındaki Avrupa’ başlığıyla veriyor.

Küresel kredi krizini tahmin eden iktisatçılardan, Amerikalı analiz uzmanı Meredith Whitney, yerel ve eyalet düzeyinde borçlanmanın ABD ekonomisini bekleyen en büyük sorunlardan biri olduğunu ve ülkede iyileşme sürecini sekteye uğratabileceğini söyledi.

Whitney’e göre emlak sorununun ardından, en önemli konuların başında kent harcamaları geliyor.

Bu habere göre, Avrupa’nın kredi durumu kırılgan şehirleri arasında İstanbul da var.

Haberde öne çıkan satırlar şöyle:

“Türkiye’nin kadim metropolü, Avrupa’nın kredi notu “dökülen” şehirlerinden biri.

“Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan kusursuz konumu, ciddi zayıflıklarını gideremiyor.

Biriken borçlar

“Bunlara, kredi değerlendirme şirketi Standard&Poor’un son raporuna göre ‘düşük ciro esnekliği ve gelecekteki reformlara dair durumun tahmin edilemez oluşu’ da dahil.

“Ayrıca, şehrin yoğun yatırım talebi, yüksek bütçe açıklarına ve biriken borçlara neden oluyor.”

Habere göre “İstanbul, özellikle giderek büyüyen mali sektörü kalkındırarak kazanç getirecek başka kaynaklar geliştirmeye çalışıyor ve cami kubbe ve minarelerinden oluşan meşhur kent siluetinde yeni camdan kulelerin belirmesi umudunu taşıyor.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu ay içinde Ataşehir semtini, kentin mali kalbi haline getirme planları çerçevesinde İMKB’yi Asya tarafına taşıma planlarını dile getirmişti.

Haberde, Avrupa’nın uçurumun eşiğindeki diğer şehirleri olarak Napoli, Floransa, Madrid ve Barselona sayılıyor. (BBC)

Haftanın tortusu

Yeni bir tarz ile salıdan salıya…

* Topluma bir dil muhtırası verildi. Genelkurmay Başkanlığı, yine bir cuma günü internet sitesine bir bildiri koydu. İki dil üzerine dönen tartışmalara yönelik olan bildiride kabaca, iki dil tartışmalarının karşısında olduğunu bildirdi asker. Hükümet de aynı şeyi düşünüyordu. Zaten işin ilginçliği de burada aslında. Türkiye Cumhuriyeti, son bildiriyi de bir muhtıra olarak düşünürsek, 3 darbe, 1 yarı darbe ve 2 muhtıra gördü. 28 Şubat, 27 Nisan ve 17 Aralık da olanlar içinde bulunduğumuz hükümetin de kapsama alanına giren dönemlere denk geldi. Askeri vesayet üzerine çok şeyler yaptığı söylenen bu hükümet, 27 Nisan’a ses çıkardı (haklarını teslim etmek gerekir) fakat bildiriyi yazdığı söylenen kişiye de madalya taktı. Çeşitli dedikodular var, ilerde öğreniriz işin gerçeğini. e-Muhtıra yazdım diyen kişiye ödül vererek askeri vesayetle mücade ediliyor Türkiye’de. 17 Aralık tarihli bildiride ise bambaşka bir olay oldu. Hükümet hiç ses çıkarmadı. Hükümete yakın gazetelerde neredeyse unutturuldu konu. Sanki bir noktadan indirildi şalter. Bugün salı, günün ilk saatleri. Üzerinde konuşan eden kimse kalmadı. Buradan şunu mu anlamalıyız? Hükümet, kendi fikrine yönelik bir askeri müdahaleyi sessizce mi karşılayacak? Sorun burada demokratik işleyişin korunması mı yoksa fikirlerin korunması mı? İlerisi için bir fikir verebilir mi bu durum?

* Yumurta tartışmaları hala devam ediyor. Yumurta tartışmaları durulsa da hala devam ediyor. Egemen Bağış’ın ceketinin sol yakasının kirlenmesi yüzünden 2 yıl hapisle yargılanacak olan üniversite öğrencisi aslında herkese durumun ne kadar da eşitsizler arası yaşandığını göstermiş olmalı. Öğrenciler, muhalifler, gençler, işçiler ne yapmalı? Seslerini çıkartmak için en ufak girişimleri bastırılırken, nasıl kendilerini gösterecekler? Bu sıkıştırılmışlığın, baskının bir yerden patlaması beklenmeyecek bir durum muydu? Kamuoyunun kafasında öğrenci, genç, muhalif, işçi denildiğinde sadece dayak yiyen, üzerlerine kimyasal silah sıkılan bir kesim olarak var. Aksi durumda hemen tepki geliyor. Sıfatlar sıralanıyor. Bebeğini düşüren, ağzı burnu kırılan öğrenciler failleri meçhul olarak kalacakken, bir politikacının ceketinin yakasının sol tarafını kirletmiş öğrenci mahkemeye çıkacak. Evet, kesinlikle öğrenciler faşist.

* Baskın Oran, bu pazar günü Radikal 2’de çok enteresan bir yazı yazdı. Yazının başlığı “Yumurta”ydı. Tanımlamak, bir kelime ile belirtmek çok zor olduğu için Baskın Oran’ın yazdığı gibi kullanmakta fayda var. Demiş ki Baskın Oran, “Açıkça ihtar ve hatta tehdit ediyorum: AKP’nin gençleri ezmesine karşı duracağız. Reform yaptığı için bugüne kadar zaman zaman verdiğimiz dikkatli desteği anında bitiriveririz. AKP iyot gibi açıkta kalır. Asla tenezzül etmesin.” Şimdi Baskın Oran çoğul konuşuyor ve o topluluğu hangi sıfatla daha kısa niteleyeceğimi bilmiyorum. AKP’ye zaman zaman destek verenler (diyelim) içinden ilk defa böyle bir ses çıkıyor. Bu çok önemlidir bana kalırsa. Baskın Oran ve fikirdaşları desteklerini çekerlerse AKP’nin iyot gibi açıkta kalacağını düşünüyorlarsa bu ilginçtir. Bunu, kendini fazla önemsemek olarak görüp geçebiliriz de, acaba bilmediğimiz bir şeyler mi diye de düşünebiliriz. Ben bu destek çekmenin o kadar da kolay olamayacağını düşünüyorum her şeyden önce. Bundan da daha önemlisi şu aslında, asıl AKP giderse, iyot gibi açıkta kalacak olan bu desteği verenlerdir. (Aslında Baskın Oran ve ona yakın düşünenleri böyle tanımlamak bir haksızlık, fakat böyle tanımlanacak da o kadar insan var ki.) Bu fikir değişikliği de, bu tehlikenin geldiğini (Ahmet İnsel’in 12 Aralık’ta yazdığı yazıya da bakmak gerek/Yeşil Gazete’de de yayınlandı), görüldüğünü göstermektedir. AKP’ye zaman zaman ve dikkatlice destek verenler de yavaş yavaş gemiyi terketme çabasına girişmiş görünüyor.

* CHP bir kurultayını daha geride bıraktı. Etkili bir konuşma yapan Kemal Kılıçdaroğlu yine bazı sorunlardan bahsederken üstü kapalı geçti. Bu da kafalarda oluşan soru işaretlerinin gitmesini engelliyor. Kürt sorunu bu kadar rahat ve bu kadar bol terimle tartışılırken, işin sadece ekonomik yönüne dokunup, Kürt demeden geçmesi bir eksiklikti. Başbakan’ın da bölgede “Bizden fabrika beklemeyin!” demesi ekonomik ibrede bir oynama yaratmış olabilir. Konuşma daha çok özgürlük teması üzerineydi. Hiç Kürt demeyen Kemal Kılıçdaroğlu, laiklik de demedi. Milliyetçilik de yapmadı. Ürkek bir değişim olduğu seziliyor böylece. Yılların taşlaşmış kitlelerini bir anda açamamak bu olsa gerek. Kurultay sonrası en çok söz edilen nokta ise “Kadın Kotası” konusuydu. Böylece CHP’de kadın kotasının %25 olduğunu herkes öğrendi. Hukuksal bir karmaşa sonrasında 59 erkek, 21 kadınlı bir meclis oluşturdular. %25!! ve bu iyisi. AKP’yi ya da MHP’yi düşünmek dahi istemiyorum. (Örneğin Yeşiller Partisi’nde bu oran %50. Demek ki doğruları yapmak barajı geçmeye yetmiyor.) Kurultay konuşmasının sonunu Kemal Kılıçdaroğlu, “Ayağa Kalkın” diye bitirdi. Günün anlam ve önemine uymakla birlikte güzel bir seçim sloganı da olabilir bu. Baskının bu kadar yoğun yaşandığı bir dönemde hem de…

* CHP’de durum böyleyken AKP’li bakanlar geldikleri noktayla ilgili güzel örnekler verdiler. Beşir Atalay, “Öğrenciler kendilerini yere atıyorlar.” diyerek ortada olan şiddeti görmememizi istedi. Bir başka bakan Taner Yıldız da “İşçiler gerekirse 16-18 saat çalışacak” açıklaması yaptı. Bunun Türkiye’nin kalkınması adına gerekli olduğunu eklemiş bakan. Kendi kendilerini döven öğrenciler, günde 18 saat çalışan ama iş güvencesi olmayan işçiler. Türkiye perspektifi gerçekten göz kamaştırıcı.

* Son olarak Kahramanmaraş’a bakmak gerek. Bir katliamı tarihine “olayları” olarak geçirmeyi başarmış bir ülkede, o katliamın bir numaralı sanığı bir balkonda, o katliamda yaşamını yitirenleri ananların üzerine saldıran “ne idüğü belirsiz” bir grup. Kimsenin sahiplenmediği ama gerçek bir ırkçı refleksle dolu insanlar. Irkçılık üzerine dar bir kesimde dönen tartışmalara yararlı olabilecek, gerçek bir ırkçılık örneği.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Bir eşiği daha geçtik

Bu bisikletçiler arasında hiç Türk yok mu?


Eurosport
’a mail yoluyla en çok gelen soru budur.

Bisikleti yeni izlemeye başlayanlar için verilen cevap hayal kırıklığıdır. Bilenler için ise “öğrenilmiş çaresizlik sendromu”.

O sendromu yavaş yavaş aşıyoruz galiba.

Türkiye’nin ilk ‘Kıta Bisiklet Takımı/ Continental Team’, Manisaspor, Bianchi ve Shimano firmaları ile Türkiye Bisiklet Federasyonu’nun ortak projesi olarak hayata geçiyor.

25 ekimdeki basın toplantısında konuşan Federasyon Başkanı Emin Müftüoğlu, Türk Bisikleti uluslararası müsabakalarda bugüne dek Türkiye adına tescil edilen bir takım bünyesinde temsil şansı bulamamıştı. Türk Bisikleti için önemli bir adım atıyoruz” dedi.

Başkan Müftüoğlu’nun sözünü ettiği adım biraz geç atılmış bir adım. Şöyle söyleyelim: 2010 yılında Uluslararası Bisiklet Birliği’ne kayıtlı 83 kıta takımı içinde üç İran, beş Polonya, dört Sloven takımı yer alırken, hiçbir Türk takımı yok.

Türkiye Bisiklet Turu’nda bile milli takım düzeyinde temsil ediliyorduk. Şimdi bir continental takım sayesinde sayısız yarışta görünme şansımız olacak. Ayrıca oluşum, bir milli takım hüviyeti taşımadığı için bünyesinde yabancı sporculara da yer verebilecek.

Çarşı Bisiklet

Dileriz Manisaspor’un açtığı bu yola diğer büyük kulüpler de girer.

Emin olun, bir anda dünyanın en renkli seyirci kitlesi bu topraklardan çıkar. Düşünsenize ‘Çarşı’nın bir bisiklet izleyicisi olarak portresi’ ne şahane bir şey olur.

Büyük turların en renkli izleyicisi, turunculara bürünmüş Basklılar bile bizimkilerin yanında siyah-beyaz kalır…

(Laf aramızda Çarşı’nın bisiklet yarışlarında görünmesi için Beşiktaş’ın bisiklet takımı kurması şart mı? Bizim Karşı Bisiklet’e nazire yapar gibi bir de Çarşı Bisiklet oluşsa fena mı olur?)

Ergene hayata dönsün


Manisapor
’un basın toplantısından bir gün önce Edirne’de bisikletin başrolde olduğu başka bir eylem vardı. Ergene Platformu, Ergene Nehri’ndeki kirliliğe dikkat çekmek için bir eylem organize etti.

Eyleme katılan Barışa Pedal aktivisti Figen Dayıcık’a kulak verelim.

Edirne’de 70 civarında bisikletli toplanmıştı. İstanbul’dan Leman Bisiklet Kulübü ve Delta Bisiklet Grubu ile beraber 20 kişilik bir grup gelmişti.


Edirne
den Uzunköprü’ye kadar 60 km. kat edildi. Uzunköprü’nün girişinde kalabalık bir grup bizi karşıladı. Grupta yöreden insanların sayısı fazlaydı, tabii en güzeli de çocukların çok olmasıydı. Ergene Bandosu’nu da unutmamam gerekir. Tarihî köprünün üzerinden geçerek Uzunköprü turu atmamız planlanmış. Yola çıkmadan önce herkese ağzımızı burnumuzu kapatacak tıbbi maskeler dağıttılar. Maskenin sembolik bir şey olduğunu düşünmüştüm, Barışa Pedal’ın Edirneli aktivisti İsmail Demiray dağıtırken ‘birazdan lazım olacak’ diyor, ama ben hâlâ anlamıyordum.


Arkada bando ve yayalar, önde biz; “kurufasulye 2,5 lira/ hem kaynasın hem oynasın” nağmeleriyle ağır ağır köprüye ilerliyoruz. Köprünün üstünde maskeler bile kokudan kurtulmamıza yaramadı. Bir de suya baktık ki gerçekten zehir akıyor, kahverengimsi cıva kıvamında metalik bir su… İçim acıdı. Gidip görmenin ne kadar farklı olduğunu o dakika daha iyi anladım. Köprünün iki yanında, su kenarında sembolik olarak üzerlerinde beyaz kıyafetler giymiş çocuklar yatıyordu…

Yandım Contador oğlan

Türkiye’de bunlar olurken bisikletin ‘Hollywood’unda kazanlar kaynamaya devam ediyor. Alberto Contador’un bulaştığı doping musibetiyle elimiz ikinci kez yandı.

Birkaç yıldır “artık yeni bir nesil geliyor. Bunlar aklı başında çocuklar, abilerinin ellerini yaktığı sobalara dokunmazlar” diyorduk ama görünen o ki yanılmışız.

Gerçi sezon başında olağan şüpheli pozisyonunda olduğu için yarışamayan F. Pelizotti’nin temize çıkması, masumiyet karinesinin biyolojik pasaport kadar önemli olduğunu hatırlattı: “Suçu sabit oluncaya kadar herkes masumdur.” Ve dileriz Contador da öyledir.

İstanbul, Sanat Fuarı’nda

Bizim ‘İstanbul’ bisikleti seyyah olmuş geziyor. Beyaz gelinimiz TÜYAP Kitap Fuarı’yla eşzamanlı açılan Sanat Fuarı’nda görülebilecek. Fuar 30 ekimden, 7 kasıma kadar açık.

Yeni Radikal’e tavsiye


‘Sokak’
yazarlığı, plazada oturmakla olmaz; bisikletin selesine oturmanız lazım abiler. Benden söylemesi.


www.aydancelik.com

Bakan: “İşçi gerekirse 16-18 saat çalışacak!”

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Tes-İş Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, işçinin gerekirse 16-18 saatte çalışacağını söyledi. Salonda Bakan’a tepki olmadı.

Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun genel başkanlık görevini yürüttüıü Türkiye Enerji Su ve Gaz İşçileri Sendikası (Tes-İş) 9. Olağan Genel Kurulu başladı.

Genel kurula katıla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, genel kurulda işçilere adeta meydan okudu.

Yıldız, Türkiye’nin kalkınması adına işçilerin, eğer gerekiyorsa 16-18 saat arasında çalışması gerektiğini ifade etti, “Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmen çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır. O yüzden biz uzlaşı içerinde bütün emeklerimizi beraber ortaya koyarak Türkiye’yi geliştireceğiz” dedi.

Yıldız, şöyle dedi: “Ben özel sektörün içerisinden gelen, zaman zaman yarı özel yarı kamu iş yerlerinde çalışan birisi olarak söylüyorum. Hangi sektörde çalışıyor olursak olalım mutlaka verimli olarak çalışmak zorundayız. Verimli çalışmayı kendi içimizde yapamıyorsak, bu mutlaka bir düzenlemeye tabi olarak belirlenecektir. Sistem bunu affetmez, sistem bu boşluğu götürmez. O yüzden sendikalarımızla bu iç verimliliğimizi arttırmamız lazım. Verimsizlik ile ilgili çalışmaları mutlaka giderebiliyor olmamız lazım. Ben 5 yıl genel müdürlüğünü yaptığım enerji dağıtım şirketlerinde ilk yaptırdığım anket ve çalışmalarda toplam 8 saatlik çalışma süresinde ortalama 2 saat 35 dakika çalışıldığını gördüm. İlk 3 yıl içerinde kendilerine 4 saatlik bir hedef tayin ettim. 4 saat çalışan kişi evine gidebilir dedik. Bunlar yaşanan gerçekler. Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Bu değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım.”

Enerji işçilerine seslenen Yıldız, “Ülkeyi kalkındırmak için verimli çalışacağız. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmen çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır. O yüzden biz uzlaşı içerinde bütün emeklerimizi beraber ortaya koyarak Türkiye’yi geliştireceğiz” diye konuştu.

ÖZELLEŞTİRİLEN DAĞITIM ŞİRKETLERİNDE 3 YIL İŞÇİ ÇIKARTAMAYACAK

Yıldız, “Dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesinde sendikaya üye olan işçilerin çıkartılmaması ile ilgili konu dile getirildi. Biz bununla ilgili dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesi ile ilgili ayrı bir çalışma yapıyoruz. Fakat bir şart var 3 yıl içerisinde orada çalışan işçi sayısının yüzde 95’inden daha altına inemez. Hiçbir dağıtım şirketi bunu istese de yapamaz. Ama verimsiz çalışanların çıkartılması ile ilgili keyfi bir uygulama varsa ben onu da tekrar herhangi bir siyasi başlık adı altında olmaksızın tekrar kendileri ile konuşacağım” dedi.

KUMLU’DAN BAKAN’A TEPKİ YOK

Türk-İş ve Tes-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu ise Bakan’ın sözlerin tepki göstermedi, “varolan kuralsızlıkları kural haline getirmeyin” uyarısıyla yetindi.

Hükümetin işsizliğe çözüm önerileri kapsamında yıllardır karşı çıktıkları konuları gündeme getirmesine karşı çıkacaklarını söyleyen Kumlu, “Mitingse miting, eylemse eylem, ne gerekiyorsa yapacağız” dedi.

Kumlu, 3 yıldan bu yana üretimden gelen gücün kullanılmasını da içeren 24 eyleme imza attıklarını söyledi, “O kulağa hoş gelen, heyecan yaratan, tribünleri coşturan ama içi boş çıkan nutukların insanı değilim” dedi.

Kumlu, konuşmasında bölgesel asgari ücrete de değindi, Türkiye’ye bir hayrı olmadığını vurguladı.
Kumlu, İşsizlik Sigortası Fonu’nun amacı dışında kullanılması olduğunu söyledi, Fon’un amacı dışında kullanılmasının, işçinin cebinden habersiz para almakla eşdeğer bir anlam içerdiğini ifade etti.

Siviliz’in Aralık sayısında konu inanç özgürlüğü

Sivil Toplum Geliştirme Merkezi tarafından yayınlanan Siviliz’in Aralık sayısında dosya konusu Din ve İnanç Özgürlügü.

Bu sayıda Aleviler, Bahailer, Sunni Müslümanlar, Protestanlar, Hıristiyan Suryaniler, Ezidiler’in inanclarinin geregini yerine getirirken ve kulturlerini yasamaya/yasatmaya calisirken karsilastiklari sorunlari ve ateistlerin ise inanmama ozgurlugunu yasamak isterken karşı karşıya kaldıkları sorunları yansıtmaya calışıyor. Eskisehir, Adana, Ankara, Istanbul ve Almanya’da kendi inanclarini ve kulturlerini yasayan, yasatan ve bu hak icin mucadele eden kisi ve orgutlerle yapılan söylesiler yer alıyor.

Editoryal yaziyı Kurtuluş Kiliseleri Başkanı İhsan Özbek yazmış.

Mevzuat bolumunde Aabo Akademi Insan Haklari Enstitusu’nden Mine Yildirim bir insan hakkı olarak din ve inanç özgürlugunu degerlendiriyor ve Turkiye’nin bu konudaki durumunu ozetliyor.

Sivil Aktivistler bölümunde ise Mezopotamya Kültür ve Dayanışma Derneği’nden Turgut Alaca’yla sohbet var.

Siviliz’i okumak icin tıklayın.

(Yeşil Gazete)

Atalay’dan inanılmaz açıklama: Öğrenciler kendilerini atıyor

Türkiye haftalardır AKP’yi protesto eden öğrencilere karşı uygulanan şiddeti konuşuyor. Sene başından bu yana İstanbul Teknik Üniversitesi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, ardından Dolmabahçe’deki rektör toplantısı protestosu, SBF’deki Burhan Kuzu panelinin çıkışı ve son olarak ODTÜ’de öğrenciler polis şiddetine maruz kaldılar.

Bu polis saldırılarında yaralanan, yüzü gözü dağılan, hatta aldığı darbelerle bebeğini düşüren öğrenciler oldu. Saldırıların hemen ardından AKP’li yetkililer dahi yaptıkları açıklamalarda polisin “orantısız güç” kullandığını kabul etmek zorunda kalmışlardı.

Bu karalama kampanyasının ardından İçişleri Bakanı Beşir Atalay, cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir açıklama yaptı. Atalay, eylemlerde polisin kendilerini dövdüğü sırada görüntülenen öğrencilerin, “görüntü vermek için kendilerini yere attıklarını” iddia etti.

Atalay şunları söyledi: “Polis, belirli bir noktadan sonra öğrencileri uzaklaştırmak için gaz sıkmıştır, vurmamıştır. O yerde yatan bir kız öğrenci görüntüsü var, 40 yönden biz onu inceledik böyle bir görüntü niye meydana geldi diye. Böyle bir görüntü olmamalı. Onunla ilgili bir darbe yok. Çok ileri saldıran, polise vuran öğrencilerden bir kısmını gözaltına alma teşebbüsü sırasında ekran görüntüsü vermek için kendini yere atanlar da oluyor. Öğrencilerde olur bunlar. Bunun içerisinde belli bir grup var. Biz bunları tespit ettik, dosyamda var benim.”

Atalay sözlerine şöyle devam etti: “Geçen yıl Tekel işçileri eylemine katılmış, İstanbul’da Mc Donald eylemine katılmış, Samsun’daki eyleme katılmış, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesinde yumurta atma eyleminde var. Bunlar öğrenci ama her yerde bu tür şeylerin içerisinde olan belli bir grup var. Bunların kim olduğu, nereden geldiği biliniyor. Bunların sayıları çok az çok büyük öğrenci kitlelerini filan temsil etmiyor.”

Polis olgunlukla gerekeni yapmış!
Atalay şöyle dedi: “Ne olursa olsun yine de düşüncesini ifade etmek isteyene sonuna kadar müsamaha ediliyor. Belli bir noktadan sonra polis eğer güvenliği sağlamazsa o zaman polisi suçlar vatandaş. Yani bu olayları büyük bir olgunlukla tarafsızca, sabırla bütün boyutlarıyla incelediğinizde polisin gerekeni, fazlasını yapmadığını görürsünüz.” (Ajanslar)

ILO: Yasal değişiklikler bizden gizleniyor

0

Hükümet, çalışma yaşamında köklü değişiklikler öngören tasarıları birer birer Meclis’e sevk ederken sosyal taraflara olduğu gibi Uluslararası Çalışma Örgütü’nü de (ILO) “dışladı”. ILO Türkiye Temsilcisi Gülay Aslantepe, hükümetin ILO’dan görüş sormadığı gibi bilgi de vermediğine dikkat çekti. Aslantepe, hükümetin “esnek çalışma” ısrarı konusunda da “esnek çalışan kişilerin normal işçilerin bütün haklarına sahip olmaları gerektiği” uyarısında bulundu.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre; ILO Türkiye Temsilcisi Aslantepe, sendikaların özellikle esnek çalışma düzenlemeleri nedeniyle karşı çıktıkları Meclis gündeminde bulunan torba yasa tasarısı ile ilgili kendilerine bilgi verilmemesinden yakındı. Değişiklikleri basından öğrendiklerini belirten Aslantepe, hükümetin bilgi paylaşımında bulunmadığını vurguladı. Sosyal taraflara da bilgi verilmediğine dikkat çeken Aslantepe, “Bizim haberimiz yok, bilgi aktarılmadı. Bir şey de sorulmadı. Paylaşılmadı” dedi.

Daha önce de benzer uygulamalar yapıldığını dile getiren Aslantepe, “Örneğin istihdam stratejisi ile ilgili bilgiyi dahi sosyal ortaklardan öğrendim ve bu konuda iki kez sayın bakana serzenişte bulundum. Bakan yanındaki bürokratlara ‘ILO’yu unutmayın, toplantılara mutlaka çağırın’ dedi ama yine de herhangi bir davet maalesef almadım” ifadesini kullandı. “Basın ne yazıyorsa ben de ancak basından izliyorum” diyen Aslantepe, öngörülen çalışma biçimlerinde insanların emekliliklerinin, yıllık izinlerinin nasıl olacağı, sosyal güvenlik sisteminin nasıl uygulanacağının net olmadığına işaret etti. Aslantepe, uluslararası kuruluşların fonksiyonlarının unutulmaması gerektiğini vurguladı.

“Keşke diğer ülkelerdeki uygulamalar bizlere sorulabilse” diyen Aslantepe, hükümetin yaygınlaştırmayı hedeflediği esnek çalışma konusunda da şunları söyledi:

“Esnek çalışan kişi normal çalışan işçinin haklarına sahip olduğu sürece ILO’nun esnek çalışmaya bir şaşı bakışı yok. Ancak sosyal güvenliğinin, sendikal haklarının mutlaka sağlanması lazım, yani çalışma yaşamındaki temel insan hakları sözleşmeleri dediğimiz sözleşmelerden mutlaka yararlanması lazım. Sorun, sosyal ortakların da endişeleri, sosyal güvenlik hakları nasıl sağlanacak, sendikal örgütlenme hakları nasıl sağlanacak, bu konularda açıklık yok.” Aslantepe, normal çalışanların bile sendikalı olmakta zorluk çektiklerine dikkat çekerken, Türkiye’nin ILO’nun gündeminde olduğunu da anımsattı. (t24)

Kadınsız politika

Yeşiller Partisi kadınları 18 Aralık’ta- yani 9. Diyalog Toplantısının akşamında- bir araya gelip bir akşam yemeği yedi. Bu yemeğin bir amacı vardı. Bir süredir partide izini sürdüğümüz  “kadınsız politika” meselesini masaya yatırmak istiyorduk. Bunu fark edip, buna şaşıp, birbirimizle konuşmaya başladık. Böylece bu yemek fikri çıktı ortaya. Masamızı kurduk, mumlarımızı yaktık, Yeşil Ev yapımı yemeklerimizin üzerine, sıcak şaraplarımızı içerken birbirimize ve kendimize sorduk: Partinin “ciddi”, “resmi”, “önemli” faaliyet alanlarında kadınlar olarak ne kadar var oluyorduk?

Yeşiller Partisi teorik olarak, yani programında ve tüzüğünde bu konuda hassastır.  Her parti organında % 50 kadın kotası bulunur.  Biz “yiğit”lerimizi öldürmeden haklarını verelim; partinin erkek üyeleri, bu konuda politik olarak ikna olmuş durumdadır.

Gelin görün ki, anayasa tartışmalarında da hep dile getirildiği gibi, ilkeleri koymak ilk ve basit aşamadır. Mesele bu ilkelerin hayat bulabilmesidir.

Şimdi Yeşiller Partisi olarak, daha hayati olan ikinci aşamanın eşiğindeyiz. Acaba Yeşiller Partisi iddia ettiği gibi “dişi” bir parti mi? Acaba Yeşiller, kadınların kendini rahatça ifade ettiği, kendine kanallar bulmak konusunda zorluk çekmediği, hadlerinin bildirilmediği, kendini var edebildiği bir parti mi?

Bu noktada durup kendimize bakalım. İnsan sık sık durup kendine bakmalı.

Biz bu akşam yemeğinde, Yeşil kadınlar olarak durup kendimize bakmaya çalıştık. Kadın kotasını işlevsel hale getirmenin, politikaya daha çok müdahil olmanın yollarını tartıştık. Neler yapabileceğimizi konuştuk.

İçerikte değil, şekilde uygulanan “göstermelik” kadın kotasını sevmediğimizi anladık. Kendimize politik alan açmak üzere çalışma alanları belirledik ve partinin her faaliyetinde aktif ve samimi kadın kotası uygulamasının takipçisi olmayı, pozitif ayrımcılığı işlevsel olarak yaşatmayı kararlaştırdık.

Bu bir ilk buluşmaydı, bu buluşmalarımız devam edecek. Kadınlar daha çok çalıştıkça, Yeşiller partisi de daha “dişi” bir parti olacak… Acaba durum böyle mi gerçekten?

Şimdi bu formal dili bırakıp, biraz laflayalım.

Bu hafta sonu çok sevdiğim Yeşil dostlarımdan bir tanesi, bana yapılacak bir toplantı için moderasyon yapmam ricasında bulundu. Toplantıda kadın konuşmacı olup olmadığını sordum. Elbette aramışlardı, ama konu “teknik” bir konu olduğu için, kadın konuşmacı bulunamamıştı.

Aynı şekilde bu hafta sonu yaptığımız  9. Yeşil Diyalog Toplantısı için de moderasyon teklifi aldım. ( Bu konuda kayda değer bir yeteneğim olsa gerek) Diyalog oturumları için de üzücü bir şekilde kadın konuşmacı bulunamamıştı. Fakat masadaki dengeyi sağlamak gerekiyordu.

İşte şimdi üzerine düşünülecek iyi bir noktaya geldik.  Kadınları “önemli”, “ ciddi”, “resmi” ve “teknik” konuları tartıştığımız uzun oturumlarda nasıl var edeceğiz? Konusunda “otorite” olan kadınlara nasıl ulaşabiliriz?  Bize “öğretici” bilgiler sunabilecek kadınlar nerededir?

Aynı şekilde, havasız bir odada saatlerce süren toplantımıza başından sonuna kadar katılmayıp sonra da kafası karışık bir şekilde konuşup saçmalayan, neyse ki hak ettiği gibi haddi bildirilip susturulan, sonra da iki lafı bir araya getiremeyip, duygusal tepkiler veren bu kadınlarla nasıl baş etmeliyiz? Onlara kurallara uymaları gerektiğini nasıl öğreteceğiz?  Biz bu kadınları nasıl adam edeceğiz?

Yazıyı burada bitirmek konforlu olurdu, ama bu konfordan feragat ediyorum.

Yeşiller partisi politikanın bu alışılagelen otoriter kurallarını benimsedikçe, kadınsız politika yapmayı tercih etmiş demektir. Biz “diyalog”tan otoritelerden öğretici bilgiler almayı anlıyorsak,  yerel ekoloji mücadelesinin “ teknik bir çevre mücadelesi” olduğunu düşünüyorsak, varsın o toplantılar kadınsız olsun.

Eğer onlarca insanın sıkış tepiş oturduğu havasız bir odada saatlerce toplantı yapılacaksa, bu dayanıklılık sınavından geçenlerin dediği olsun.

Demagoji sınırına dayandık. Buradan yapıcı bir noktaya sıçrayıp konuyu toparlayalım:

Yeşiller Partisi, kadınsız politikaya doğru yelken açmış, ülkedeki siyasi rüzgarın rengine kendine kaptırmış giderken, partinin kadınları olarak bir araya gelmeyi neyse ki akıl edip başardık. Bu kadın refleksine başta kadınlar olmak üzere tüm Yeşiller sahip çıkmalı. Şundan eminim ki, kadınların daha aktif olduğu bir parti, daha esnek, daha üretken, yöntemler konusunda daha yaratıcı,  özcümle daha Yeşil bir parti olacak ve o partide çalışmak, hepimiz için daha keyifli olacak.

Batan teknede 48 mülteci öldü

0

Avusturalya Başbakanı Julia Gillard, yaptığı açıklamada geçen hafta ülkenin Noel adası açıklarında batan ve mültecileri taşıyan teknede yaklaşık 48 kişinin öldüğünü tahmin ettiklerini söyledi.

Kayalara çarptıktan sonra batan teknenin enkazından şimdiye kadar 30 cesede ulaşıldı.

Gillard, tam rakamı bilmenin imkansız olduğunu ancak teknede 90 kişi olduğunu düşündüklerini ve bu kişilerden 42’sinin kurtulduğunu açıkladı.

Gillard, bu durumda henüz ulaşılamayan 12 kişi olduğunu da ekledi.

Yetkililer, kaç kişinin hayatını kaybettiğini anlamak için kurtulan 42 kişiyle görüşmelere devam ettiklerini de söylüyor.

Çoğunun Irak ve İran’dan geldiğini tahmin edilen mültecileri taşıyan geminin Endonezya’dan hareket ettiği düşünülüyor.

Avustralya ana karasından 2,600 kilometre uzaklıktaki Noel adasının, Endonezya’ya uzaklığı ise 300 kilometre. (BBC)

Onbinler İngiltere havalimanlarında mahsur kaldı

Avrupa’yı etkilemeye devam eden sert kış koşullarının ulaşıma olumsuz etkisi sürüyor.

Londra’nın Heathrow Havaalanı pazar günü boyunca kapalı kaldı.

Londra yakınlarındaki Gatwick havaalanından dün yapılacak 50 uçuş iptal edildi.

Noel tatili dolayısıyla çok sayıda yolcu seyahat ediyor.

Yetkililer yolculara seyahat etmeden önce havayolu şirketleriyle temasa geçmelerini öneriyor.

Meteoroloji yetkilileri, yollardaki buzlanmaya karşı da sürücüleri uyarıyor.

Ülkenin kuzeyinde kimi yerlerde hava sıcaklığının eksi 26 santigrat dereceye kadar düştüğü belirtildi.

İskoçya’da kar kalınlığının 15 ila 20 santimetreyi bulabileceği belirtiliyor.

Meteoroloji yetkilileri, soğuk ve kar yağışlı havanın bu haftada da etkisini sürdürmesinin beklendiğini duyurdu.

Avrupa’da tren seferleri

Frankfurt ve Paris’teki havaalanlarında da binlerce yolcunun mahsur kaldığı bildiriliyor.

Batı Avrupa’daki tren ulaşımı da hava koşulları nedeniyle sekteye uğradı.

Eurostar da bazı seferleri iptal etti ve son dakikada iptallerin söz konusu olabileceğini bildirdi.

Soğuk ve kar yağışı nedeniyle aynı zamanda İngiltere, Fransa ve Hollanda’daki futbol maçlarının çoğu iptal edildi.

Bosna Hersek’te etkili olan aşırı soğuklardan dolayı Banya Luka kentinde 2 kişi donarak öldü. (BBC)