Ana Sayfa Blog Sayfa 5341

Özerklik hülyaları

Türkiye gibi tam anlamıyla merkezi siyasal ve idari sisteme sahip bir ülkede yapılan özerklik tartışmaları tam da “hülya” özelliği taşıyor. Ve unutmayalım; bugün yaşadığımız ülke ve dünya, iyisiyle kötüsüyle, birtakım insanların zamanında “hayal bunlar” denip geçilmiş fikirlerinin hayat bulmasıyla bugünkü halini aldı.

Martin Luther King “Bir hayalim var” diye başladı o efsanevi konuşmasına.

Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı başlatırken, tasavvur ettiği Türkiye bir hayaldan ibaretti.

Gemileri tahtadan değil de demirden yapma fikri ilk defa kendisine sunulduğunda Napoleon’un tepkisi “Böyle saçmalıklara ayıracak vaktim yok benim” oldu.

Muhammed dağdan inip İslam dinini ilan ettiğinde Mekkeli’lerin ilk tepkisi “Muhammed delirdi herhalde” idi.

Günümüz müziğini en çok etkileyen grup olarak tanımlanan Beatles demo kayıtlarını alıp bir yapımcıya gittiğinde “Bu müziği kimse dinlemez çocuklar, kusura bakmayın” diye dalgaya alındı.

Uzun lafın kısası, bugün hayatımızda sorgusuz sualsiz “gerçek”, “doğru” ve “iyi” kabul ettiğimiz birçok kavram ortaya ilk atıldığında kitlelerin ya alayına, ya da çok büyük tepkilerine, hatta yok etme çabalarına maruz kaldı.

“Özerklik” muhabbeti de onlardan biri olmasın?

Aslında işin kilidi özerklikten ne anladığımız noktasında saklı. Ve bu çağa damgasını sessizce vurmuş “sembolik etkileşim” teorisine göre de olay ve kavramlar aslında ne olduklarından bağımsız bir çağrışıma sahipler hepimizin algısında. Bu noktayı atladığımız için “Yau kimse bölünmekten bahsetmiyor, ama özerklik tartışmalarına tekme tokat saldıranlar hep ‘Bu ülkeyi böldürmeyiz’ diyor, nasıl iş bu?” diye dolanıyoruz ortalıkta. Çok normal böyle olması, hatta böyle olmasa şaşırmamız lazım.

Özerkliğin ne olduğundan çok ne zihinlerimizde neleri çağrıştırdığı çok daha önemli bu yüzden.

Geçtiğimiz hafta yayımlanan “demokratik özerklik taslağı” nı bir anlığına kenara koyup tek başına Türkiye’de özerklik denince zihnimizde nasıl görüntüler oluştuğunu paylaşalım önce birbirimizle.

Hayatımız boyunca tekrarladığımız ama hiç görmediğimiz, dokunmadığımız, işitmediğimiz hamasi kavramları bir anlığına da olsa kenara koyup gerçek hülyalara dalalım.

Mesela, diyelim sene 2020, Türkiye’de özerklik ve yerinden yönetim ilkeleri hayata geçti. Nasıl bir hayatımız olacak? Ben ve birkaç arkadaşım 2020 yazında karar verdik, Türkiye genelinde bir tura çıktık. Bakalım özerklik ne getirmiş memlekete.

***

Pazar sabahı kalktık, mahalle konseyine gidip mahalleyi ilgilendiren konularda herkesin söz hakkına sahip olduğu kararlar aldık. İlçe konseyi için temsilcileri de seçtik. Alınan kararlardan bir tanesi de şu yolun altındaki ufak boş araziyi park ilan edip yıllık bütçemizin bir kısmıyla ağaçlandırmak oldu. Meyvelerin tadı şimdiden ağzımızı sulandırıyor.

Ertesi gün Trabzon’a yollandık. Dağ aynı, taş aynı, orman aynı, insan aynı. Tabelalarda sıkıcı “Trabzon, nüfus bilmemne, rakım bilmemne” yazılarının hemen altında lazca bir yazı, yanında da Türkçesi “Temel, Dursun ve Fadime’nin fıkra olmadığı topraklara hoşgeldiniz.” Valisi -kaymakamı hala orada, ama devletin alanına giren konulardan sorumlu : Eğitimin temel ilkeleri, büyük ve merkezi sağlık kurumları, il jandarma garnizonu, gümrükler, polis, vb… Trabzonlular mahalli sağlık kurumlarında, sağlık bakanlığından uzmanların onayını da alarak, kendi düzenlemelerine gidebiliyorlar isterlerse. Eğitimde de, yine Eğitim Bakanlığı onaylı çoktan seçmeli dersler verilebiliyor. Lazca da, gürcü dili de onlardan bir kaç tanesi. Artvin’ e doğru dağ kasabalarına çıktık, şansımıza köy konseylerinden birine denk geldik. Katılıp izlemek serbest tabi (eğer sırf yolcuysan oy hakkın yok ama), bütün mahalle de çocuk-dede, kadın-erkek burada. 500 oydan 450 tanesi burada yapılması istenen HES projesine hayır dedi. Proje sahibi şirketin temsilcisi de oradaydı, “Teşekkür ederim, umarım başka projelerde beraber olabiliriz” diyip gitti. Jandarma da konsey binasının 500 metre uzağında önlem almış burada, hani herhangi bir şiddet olayı patlarsa önlemek için. Ama konseye girmesi kesinlikle yasak. Sadece jandarma gözlemcisi tek bir kişi girip köşede oturuyor sessizce, acil bir durumda dışarıda bekleyen bölüğe telsizle haber vermek için. Ona da sordum, “Sesler yükseliyor, bağrışılıyor tabi ama daha şiddet olayı çıkmadı hiç. Birşey olacak gibi oldu mu da diğer delegeler engelliyor zaten.” diyor.

Ertesi hafta Antalya’ya düştü yolumuz. Meşhur Kaleiçi’nde sizi Kaleiçi mahallesinin kadınlarının kurduğu geleneksel el üretimi kooperatifinin standları karşılıyor. Mahalle konseyi bu bölgeyi olduğu gibi bu kooperatife vermiş, eğer başkası stand açmak isterse de bu kooperatiften izin almak zorunda. “Evde oturup kadın programları izlemeye mecbur bırakılmıştık, şimdi her gün buradayız, akşamları da evdeyiz” diyorlar kadınlar. Hemen yanlarında da Antalya il gençlik konseyinin lokali var. Gülerek, “Koskoca Kaleiçi’ni kadınlara kaptırmadık tabi, zaten hepsi anamız-teyzemiz-kardeşimiz, olmadı arkadaşımız, ‘Bize de bir lokal vereceksiniz burada’ diye direttik” diyorlar. İçeriden hararetli tartışma sesleri geliyor, gençler kendilerine ayrılan yıllık bütçeyi nasıl harcayaklarını tartışıyorlar. Antalya’da Büyükşehir Belediyesi hala yerinde, ama artık başkandan çok meclisin sözü geçiyor. Başkan bir nevi koordinatör. Zaten meclis oturumları da halka açık, oy hakkı sadece mahalle konseyinden gelen temsilcilere ait ama herkes (moderatörün izni ve düzenlemesiyle) konuşabiliyor, hem de temsilcilerini kontrol etme-izleme şansı buluyor.

Antalya’dan devam ettik, Antakya üzerinden Diyarbakır’a. Antakya’da bu mahalli sistem çok güzel oturmuş bu arada, söylemek lazım. Şehirde sürekli bir etkinlik, sürekli bir kampanya havası var. Canlanmış, kanatlanmış şehir! Konuştuğumuz Osman abi “Benim mesleğim gündüz bakkallık, akşamları da televizyon müdavimliğiydi. Şimdi politikanın içinde buluverdik kendimizi. Ama ne yalan söyleyeyim, alınan kararlarda sözünüzün, etkinizin olduğunu bilmekten büyük zevk yokmuş şu dünyada” diyor. Yanında kızı Elif, “Baba senin önerdiğin projeleri mahalle konseyi hep reddediyor ama” diye dalga geçiyor. Osman abi iyice sırıtıyor, “Yok yahu, sadece son iki seferdir iyi ikna edemedim, anan da arka çıkmadı, gelecek sefere artık”.

Diyarbakır’ı özellikle merak ediyorduk. Ne de olsa Türkiye’de özerklik muhabbetleri bu topraklarda başlamıştı bir anlamda. Ben aklımı en fazla kurcalayan sorunun cevabını aramak için kadın ve gençlerin peşine düştüm. “Aşiret sisteminde erkeğin-büyüğün dediği olurdu, değil mi? Şimdi değişti mi?” diye soruyorum yakaladığıma. Bazıları “Hee tabi daha iyi şimdi. Konseyde konuşmak serbest, benim koca dik baktı mı hemen ‘Konseydeyiz, karışma bana’ diye oturtuyorum yerine. İl gözlemcileri de bir karışma durumu olursa uyarıyor sakin sakin.” diyor, bazılarına göreyse değişen pek bir şey yok. Ama yaşlı bir teyzden çok ilginç bir yorum geliyor : “Oğul, biz bu kadınların suskunluğu meselesini 90’lardan beri konuşuyoruz. Batıda bir tane kadın Cumhuriyet Mitingleri dışında sokağa inmezken biz Galatasaray önünde Cumartesi annelerini yaptık onlarca sene. Burada da her gün sokaklardaydık. O yüzden git anana bacına sözlüne söyle, bizim kadın özgürlüğümüzü bıraksın kendi kadın özgürlüklerini düşünsünler önce.”

Dönüşe geçmeden önce bir de Diyarbakır valiliğine uğrayalım dedik. “Durum nedir vali bey, şehirde atmosfer nasıl?” oldu sorumuz. “Valla ben kabul ediyorum, yanıldım” diye başladı konuşmaya. “Önceden burada, Hakkari’de her 3-4 haftada bir ortalık savaş alanına döner, kepenkler kapatılırdı. Biz de daha fazla polisi, daha fazla biber gazını, gerekirse askeri hatta, sürerdik meydana. Meğer insanların derdi düşüncelerini özgürce ve doğrudan anlatabilmek, kendi kararlarını alabilmekmiş. Önceden karşıydım özerkliğe, bölünecek memleket diye. Halbuki tam tersi oldu, eskiden devletinden nefret eden halk şimdi bir şey oldu mu “Devlete danışalım, devlet hakemlik yapsın” diyor. Valiliğin tepesinde Türkiye bayrağı var, yanında, biraz alt hizasında da geçen sene bölge konseyinde seçilen bölge flaması var. O flama buraya konduğundan beri insanların valilik binası önünden geçişi bile değişti. Eskiden küfür ede ede geçen şimdi ceketini ilikliyor yürürken.”

Dönüş yoluna geçiyoruz yavaştan, çünkü 3 gün sonra ulusal seçimler var. Meclisi belirleyecek, hükümeti belirleyecek seçimler… Yerel seçimler geçen seneydi, ve yine il-ilçe meclisleriyle belediye meclisi, başkanı falan seçildi. Seçimler aynı eski sistem, artık baraj %3, o farklı tabi. Mahalle konseyleri birleşip bir belediye başkanı ve meclisini geri çağırabiliyorlar bir de, eğer yerel halk imza toplarsa yeteri kadar, seçim yapılıyor o il veya ilçeden. Hazine yardımı da aldığın toplam oy sayısına göre veriliyor, parti örgütlenmesi için Türkiye’nin yarısında örgütlenme aranmıyor. Siyasi sistem olduğu gibi değişti yani.

Cumhurbaşkanı geçen gün “Bölgede ve dünya’a büyük oyuncu olma hedefiyle Türkiye eski, köhne, vatandaşını küstüren ve verimsiz merkezi sistemiyle devam edemezdi.” dedi, gelen bazı eleştiri ve hatta ‘vatanı sattınız’ suçlamaları karşısında. Önde gelen uluslararası bağımsız raporlara göre Türkiye’de demokrasi kısa sürede büyük sıçrama yaptı, özerklik geldiğinden beri. Basın özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele gibi konularda dünyada  ilk 50’lerde artık. Kamu bütçesi yerelde yoğunlaştığı için hanehalklarının refahını arttırıcı ve verimli projeler önplanda artık, bu da gelir uçurumunu azaltıyor giderek. G. Doğu’da işsizlik hala bir sorun, ama bürokratik engel ve kısıtlamalar kalktı, özellikle küçük ölçek ve kooperatif tarzındaki ekonomik girişimler rekorlar kırıyor…

***

Benim için özerklik, herşeyden önce, dili-dini-yaşı-cinsiyeti ne olursa olsun her insanı etkin, aktif, katılan, değiştiren, biçimlendiren, ve bütün bunları yaparken de büyük haz alan bireyler haline getirmek demek. 25 yıldır her köşeden çıkan bölünmeydi, ulus-devletti, emperyalist oyunlardı, düğmeye basanlardı… Çocuklara anlatılan korku hikayeleri gibi geliyor kulağıma. Herhangi bir yapının (devletin) ayakta kalmasının birincil şartı onu oluşturanların (vatandaşlar) yapıya güven duyması neden olsa.

Bunca hayalin hepsini özerklik muhabbeti içine sıkıştırmama “abartma” tepkisini verenler olabilir. Ya da “Özerklik tam tersi yıkım ve savaş getirir” diyen de olabilir. Aşağıda yorum köşesi var, paylaşalım özerklik diyince aklımızda canlanan resmi, senaryoyu. Tartışmayı o şekilde, birbirimizi anlayarak yapmış olalım hem. Ben şahsen özerklik senaryolarını korkutucu ve olumsuz bulanların zihinlerinde canlanan resmi özellikle okumak, anlamak isterim. Siz ne düşünüyorsunuz özerklik hakkında? Özerkliği savunanlar hakkında değil de, özerkliğin kendisi hakkında?

Lütfen, buyrun…

Bulgaristan ve Romanya Schengen kapısında

Üç yıl önce AB üyesi olan Bulgaristan ve Romanya’nın önümüzdeki yıl da Schengen Bölgesi’ne dâhil edilerek serbest dolaşım hakkı edinmesi planlanmıştı. Ancak Almanya ve Fransa, Brüksel’den bunun ertelenmesini istedi.

Almanya ve Fransa, Bulgaristan ve Romanya’nın Schengen Bölgesi’ne dâhil edilmesine karşı çıktı. Berlin ve Paris’in Schengen’in genişlemesiyle ilgili tavrı, Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maizière ile Fransız mevkidaşı Brice Hortefeux tarafından imzalanan bir mektupla Avrupa Birliği Komisyonu’nun İçişlerinden Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström’e iletildi. Mektupta, her iki ülkenin de koşulları yerine getirmediği kaydedildi.

Hangi alanlarda eksiklikler var?

Almanya İçişleri Bakanlığı’nın bir sözcüsü, şu açıklamayı yaptı: “Berlin ve Paris, temelde Bulgaristan ve Romanya’nın Schengen bölgesine dâhil edilmesinden yana. Ancak Avrupa Birliği Komisyonu, bu ülkelerde adalet, yolsuzluk ve organize suçla mücadele konularında eksiklikler bulunduğunu saptadı. Bu eksiklikler, iki ülkenin Schengen’e dâhil edilmesi halinde AB’nin güvenliği açısından ciddi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle Schengen’e üyelik kararının söz konusu alanlarda belirgin ve sürekli ilerlemeler kaydedilmesi sonrasına bırakılması doğru olacaktır.”

2007’den beri Avrupa Birliği üyesi olan Romanya ve Bulgaristan’ın Schengen bölgesi üyelikleri ocak ayı başında toplanacak uzmanlar komisyonunca gözden geçirilecek. Schengen, aralarında Norveç, İzlanda ve İsveç’in de bulunduğu toplam 22 ülkeyi kapsıyor. Schengen vizesiyle nüfusu 400 milyonu bulan bir alanda pasaport kontrolü olmaksızın seyahat edilebiliyor. Romanya ve Bulgaristan’ın Schengen Bölgesi’ne üye kabul edilebilmeleri için 22 Schengen ülkesinin de bunu onaylaması gerekiyor.

Basescu: “Ayrımcılık var”

Romanya Cumhurbaşkanı Traian Basescu, Almanya ile Fransa’nın girişimini “Romanya’ya karşı ayrımcı tavır” olarak niteledi. Bükreş’te basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Basescu, “Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkelerinden de gelse, bu ayrımcı tavra tahammül göstermeyeceğiz” dedi. Ülkesinde yolsuzlukla mücadele ve adalet sisteminde sıkıntılar yaşandığını kabul eden Basescu, sorunların Schengen üyeliğine kabul edilmeme için bir gerekçe oluşturamayacağını savundu. Basescu, “Schengen Bölgesi’ne üyelik için gereken teknik koşulları yerine getirmiş durumdayız. Diğer ülkeler için geçerli olan koşulların Romanya için de geçerli olmasını istiyoruz” dedi.

Bulgaristan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, “Sofya’nın kuşkuları dağıtmak için elinden gelen her türlü adımı atacağını” söyledi. Bu kapsamda adalet alanında da yeni girişimler planlandığına dikkat çeken sözcü, Bulgaristan’ın 2011 Mart’ında Schengen için koşulları yerine getirmiş olacağını kaydetti. (DW)

Arınç’a suikast iddiası ortada kaldı

Arınç’a suikast girişimi iddialarında ne soruşturma tamamlanabildi ne de dava açıldı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimi iddialarının üzerinden tam 1 yıl geçmesine karşın ne soruşturma tamamlanabildi ne de dava açıldı.

2009 yılının son günleriyle 2010 yılının başına damga vuran Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimi iddialarının üzerinden tam 1 yıl geçti. İki subayın gözaltına alınmasının ardından Özel Kuvvetler Komutanlığı’na ait Kirazlıdere’deki Seferberlik ve Tetkik Kurulu’ndaki kozmik odada yapılan aramalar büyük tartışma yaratmıştı. Aradan geçen süreye karşın, olayla ilgili soruşturma tamamlanarak herhangi bir iddianame hazırlanmadı.

WikiLeaks belgelerine dahi giren Arınç’a suikast iddiaları ile ilgili olarak aradan geçen 368 güne karşın somut bir sonuca varılamadı.

Ankara’nın gündemini esir alan soruşturma ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un da merakını çekmişti. Clinton, 22 Ocak 2010 tarihinde ABD Ankara Büyükelçiliği’ne gönderdiği “Gizli” ibareli yazıda, Arınç’a suikast planı ve ardından düzenlenen operasyonlarla ilgili olarak bilgi istemişti. Kamuoyunun gündemini yaklaşık 2 ay boyunca meşgul eden olaylar, 19 Aralık 2009 günü Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne gelen bir ihbar üzerine yapılan operasyon ile patlak vermişti.

Arınç’ın ikamet ettiği Çukurambar bölgesinde gerçekleşen operasyon sonrasında, Genelkurmay Başkanlığı’nda görevli Binbaşı İ.G. ve Albay E.Y.B. gözaltına alınmıştı. Subaylar ifadelerini vermelerinin ardından serbest bırakılmıştı. Subaylardan birisinin, üzerinde “1424. Cadde ….” diye devam eden ve Arınç’ın evine ait adresin bulunduğu bir notu “Telaşla” yutmaya çalıştığı iddia edilmişti. Şüpheli subayların ikametlerinde ve işyerlerinde bu tarihten sonra aramalar yapıldı.

Arama yapılan adreslerden birisi ise Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı olan Kirazlıdere’deki Seferberlik Tetkik Kurulu’na ait kozmik oda oldu.

Genelkurmay Başkanlığı, konuyla ilgili olarak kamuoyuna yaptığı ilk açıklamada, söz konusu askeri personelin, “Uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirildiğini” kaydetti.

Ancak iddialar üzerinden 1 yıl geçmesine karşın soruşturma tamamlanarak bir sonuca ulaştırılamadı. (Barkın Şık)

CHP Kurultayı iptal edilmiyor

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), bazı CHP’lilerin, partinin 15. Olağanüstü Kurultayında Parti Meclisi’nin (PM) kadın kotasının hesaplanma yöntemine ilişkin itirazını reddetti.

YSK, bugünkü gündem toplantısında yapılan itirazı görüştü. Toplantının ardından YSK Başkanvekili Kırdar Özsoylu, gazetecilerin soruları üzerine, sadece kadın kotasına ilişkin bir itiraz bulunduğunu ve bu itirazın da reddedildiğini söyledi. Çankaya İlçe Seçim Kurulu’nun verdiği ilk kararın kesinlik taşıdığını ifade eden Özsoylu, Çankaya İlçe Seçim Kurulu’nun değerlendirmesi ve kararının da mevzuata uygun görüldüğünü bildirdi. (AA)

2 yeni il geliyor

Hükümet, sokak eylemlerinin en çok yaşandığı Yüksekova ve Cizre’yi il yapmaya hazırlanıyor.

Milliyet gazetesinin manşetten verdiği habere göre, İçişleri Bakanlığı’ndaki yasal hazırlıklar tamamlanmak üzere. Bakanlığın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatını beklediği, bu talimat sonrasında ilgili düzenlemeleri Bakanlar Kurulu’nda görüşülmek üzere Başbakanlık’a göndereceği kaydedildi.

Kararın Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında da ele alındığı, Genelkurmay Başkanlığı’nın da olumlu görüş bildirdiği öğrenildi. Beş kentte büyükşehir belediye başkanlığı kurulması için çalışmalar yürüten İçişleri Bakanlığı, iki ilçenin il yapılması çerçevesinde başlattığı çalışmalarda son aşamaya geldi. Bakan Beşir Atalay’ın talimatı sonrasında harekete geçen İller İdaresi Genel Müdürlüğü, Şırnak’ın Cizre, Hakkari’nin Yüksekova ilçelerinin “il statüsüne yükseltilmesi” için gereken yasal çalışmaların alt yapısını tamamladı. Bugüne kadar geçen sürede özellikle PKK ve bağlantılı grupların Yüksekova ve Cizre’de gerçekleştirdiği sokak hareketleri kamuoyunda büyük yankı uyandırıyordu. Geniş bir yelpazede alınan tüm önlemlere karşın her iki ilçedeki örgüt yapısının tam olarak çözülememesi ve örgüt faaliyetlerinin halktan da destek görmesi dikkat çekiyordu.

Alınan bilgilere göre, geçtiğimiz MGK toplantılarında da konu masaya yatırılırken, Cizre ve Yüksekova’nın il yapılması görüşü değerlendirmeye alındı. Bu çerçevede, hükümetin açılım çalışmalarını koordine eden ve yürüten İçişleri Bakanlığı’nda her iki ilçenin de il yapılması için yasal çalışma başlatıldı. Genelkurmay Başkanlığı’nın da konuya olumlu baktığı kaydedildi. Batıda il olmayı bekleyen birçok ilçe bulunmasına karşın, hükümetin hem demokratik açılım projesine destek olmak, hem de terör merkezli toplumsal olayların önlenebilmesi amacıyla Cizre ve Yüksekova’nın il yapılmasını benimsediği öğrenildi. İçişleri Bakanlığı’nın, terör örgütünün etkin olduğu söz konusu iki ilçenin il yapılmasıyla ilgili gereken tasarılarını geçtiğimiz günlerde tamamladığı belirtildi. Bakanlığın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan gelecek son talimat sonrasında, yasal düzenlemeleri Bakanlar Kurulu’nda görüşülmesi için Başbakanlık’a göndereceği öğrenildi.

İki ilçe, il olmaları halinde bir yandan yeni olanaklara, diğer yandan da güvenlik önlemleri kapsamında idarenin daha etkin olduğu bir yapıya kavuşacak. Ekonomik ve siyasi anlamda bir çok değişiklik iki ilçedeki halkın günlük yaşamını büyük ölçüde etkileyecek. 2554 sayılı İller İdaresi Yasası çeçevesinde her iki ilçe büyük olanaklara elde edecek. Halen il merkezlerinde faaliyet yürüten bir çok kamu kurum ve kuruluşun hem personel sayısı artırılacak hem de ilçelerde faaliyeti olmayan yeni kamu kurum ve kuruluşları kurulacak. Böylece, her iki ilçedeki kamu personeli istihdamı artırılacak. İlgili yasa çerçevesinde hükümetin kaymakam yerine kentlere atayacağı valiler daha geniş yetkilere sahip olacak. Valiler il güvenliğinin sağlanmasında da etkin rol alacak.

Abdullah Öcalan, avukatlarıyla yaptığı görüşmede, “Yüksekova modelinin” yaygınlaştırılmasını istemişti. Öcalan, “Yüksekova eskiden en geri kalmış bir yerdi, ama şimdi nasıl en gelişmiş ve ileri bir yer haline geldi. İşte bu örgütlenme ve kolektif yaşamla başarılabilir. Her yer Yüksekova’yı örnek almalıdır. Yüksekova gibi birkaç yer daha olsa çözüm daha hızlı gelişir” demişti. Cizre ve Yüksekova’nın il olması halinde Türkiye’nin 82. ve 83. illeri kurulacak. Cizre, halen Şırnak il sınırları içindeki Güçlükonak ve İdil ilçelerini içine alarak 82.; Yüksekova ise Türkiye-Irak-İran sınır üçgenindeki Hakkari’nin Şemdinli ilçesini içine alarak 83. il olacak. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal da, başbakanlığı döneminde terör sorununun çözülmesine katkı sağlamak amacıyla Siirt’in Batman ilçesiyle Mardin’in Şırnak ilçesini il statüsüne yükseltmişti. Son dönemde, ilçelerin il yapılmasında ise daha çok ekonomik ve siyasi kriterler gözönüne alınmıştı. 67 plaka numaralı Zonguldak’tan sonra sırasıyla Aksaray, Bayburt, Karaman, Kırıkkale, Batman, Şırnak, Bartın, Ardahan, Iğdır, Yalova, Karabük, Kilis, Osmaniye, Düzce, Yalova, Karabük, Kilis, Osmaniye ve Düzce (81) il olmuşlardı. (Ntv)

Eylemlerin gözdesi ama tüketimi artmadı

Kayseri Tavukçuluk ve Yumurta Üreticileri A.Ş (KAYTAŞ) Genel Müdürü Salt, TÜrkiye’de yumurta üretiminin ciddi miktarda artış gösterdiğini ancak, tüketimde buna paralel bir artış yakalayamadıklarını belirtti.

Kayseri Tavukçuluk ve Yumurta Üreticileri A.Ş (KAYTAŞ) Genel Müdürü Ahmet Behiç Salt, son günlerde protestolarla gündeme gelen yumurtanın, bu yıl üreticisinin yüzünü güldürmediğini söyledi.

Üreticinin zarar ettiğini ve adeta ”sefilleri” oynadığını ifade eden Salt, ”Türkiye’de yumurta üretimi ciddi miktarda artış gösterdi ama tüketimde buna paralel bir artış yakalayamadık. Hem iç pazarda hem de dış pazarda bir daralma yaşanıyor. Bu da ister istemez fiyatlara yansıyor. Günlük tüketimi artırmamız ve yeni pazarlar bulmamız gerekiyor” diye konuştu.

Salt, mısır ve soya küspesi fiyatlarında ciddi artışlar olduğunu belirterek, önümüzdeki günlerde girdilerdeki bu artışa bağlı olarak yem fiyatlarının tekrar yükselişe geçebileceğini kaydetti.

”Üretici bu yıl ayakta kalırsa ne mutlu bize” diyen Salt, şunları anlattı: ”Tüketimin artırılması için bilinçlendirmek lazım. Bunu da ana okulundan itibaren yapmak gerekiyor. Araştırmalara göre Türkiye’de bir kişinin yıllık ortalama yumurta tüketimi ortalama 160-170 adet. Bakıyorsunuz yılda kişi başı 300 tane yumurta yiyen ülkeler var. Bizim de en azından bu sayıyı 200-250’lere çıkarmamız lazım. Bunu da iyi bir reklamla, bilinçlendirmeyle yapabiliriz. Aslına bakarsanız bugün yaşadığımız tüketim sıkıntısı da işin bilinçlendirme tarafını tam manasıyla yerine getiremediğimizden kaynaklanıyor. Yoksa yumurta en ucuz hayvansal protein kaynağı.”

‘YUMURTANIN SAKIZ KADAR DEĞERİ YOK’
Salt, marketlerde tanesi 14-15 kuruşa satılan yumurtanın bir sakız kadar değeri olmadığına dikkati çekerek, şöyle devam etti:

”Civcivin çiftliklere ilk gelişinden, yumurtlamaya başlamasına kadar geçen sürede çekilen zahmetleri bir bilseniz. Yumurtanın çok daha farklı yerlerde olması lazım. Ancak, inanıyoruz, bu iş düzelecek, şekillenecek. Zaten yumurta sektöründe dünyanın gerisinde değiliz. Kalitede kesinlikle yarışırız, hiçbir sıkıntımız yok. Örneğin KAYTAŞ olarak Irak’ta aranan bir markayız. Zaman zaman Gürcistan, Azerbaycan, Romanya ve İsrail’e de ihracat yapıyoruz. Ancak, diğer ülkelerde üretim arttıkça artık pazar olmaktan çıkıyorlar. Şuan Irak’a ihracat var. Bazen ihracatımız haftada 123 TIR’a çıkıyor. Irak gibi bir pazar daha bulunması ya da bu işin biraz daha çeşitlendirilmesi lazım.”

”Likit yumurta” satışında başarılı olunamadığını dile getiren Salt, ”Çünkü, biz anneden babadan böyle birşey görmedik. Bu nedenle tüketim alışkanlığı oluşmadı” dedi.

Salt, ”yumurta tozu” ihracatı yapılabileceğine işaret ederek, şunları söyledi: ”Yumurta üreticisinin ayakta kalması için ya tüketimi artıracağız, ya üretimi çeşitlendireceğiz ya da yeni pazarlar bulacağız. Bunun için ciddi arayış içerisindeyiz. Lojistik konusunda ne yapabiliriz onlara bakıyoruz. Özel çalışmalarımız var. Önümüzdeki günlerde birkaç ülkeye daha ihracat yapacağız ancak, Avrupa pazarına maalesef bizi almıyorlar.”

Sektördeki bazı ”uyanıkların” Ukrayna’dan aldıkları yumurtayı, Türkiye’de kutusunu değiştirerek Irak’a Türk malı gibi sokmaya çalıştıklarına dikkati çeken Salt, ”Geçen yıl Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde bir TIR içerisinde Türk malı gibi paketlenmiş Ukrayna yumurtası yakalandı ve imha edildi. Bu tür olayların önüne geçilmesi lazım ki sektördekiler birşeyler yapsın” diye konuştu. (aa)

Antalya’lılardan HES protestosu

0

Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Gömbe beldesinde yapılması planlanan Hidroelektrik Santralı (HES) sivil toplum örgütleri ve köylülerce protesto edildi.

”Antalya, Isparta, Burdur Dereleri Gönlünce Aksın Çevre Platformu” öncülüğünde, Gömbe beldesine bağlı Yayla Çukurbağ köyündeki Uçarsu ve Kocaçay mevkileri üzerinde kurulması düşünülen Akalan regülatörü ve HES projesi için Gömbe Belediye binası önünde basın açıklaması yapıldı. Kaş Belediye Başkanı Abdullah Gültekin, belde belediye başkanları ve bazı muhtarlar da destek verdi.

Platform adına açıklama yapan Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz, yapılması planlanan HES’in yalnızca Gömbe’nin değil, Türkiye’nin sorunu olduğunu, HES’lerin kurulma amacının suların özelleştirilmesi ve satılması olduğunu öne sürdü.

Kaş Belediye Başkanı Abdullah Gültekin de bölgedeki HES projesine karşı olduklarını belirterek, ”Yapılacak santral, sadece Gömbe’ye değil, tüm Kaş, Elmalı ve köylerine zarar verecek. Bu uygulama, tarımın, meyveciliğin ve yayla turizminin sonu olur” diye konuştu.

Bayındır Köyü Muhtarı Recep Çıtak da Yeşilgöl, Uçarsu ve Gömbe beldesindeki Uçarsu-Kocaçay güzergahının önceki yıllarda doğal sit alanı olarak belirlendiğini, bölgenin korunması gereken yerler arasında bulunduğunu ifade etti.

Söz alan 7 çocuk 20 torun sahibi çiftçi 80 yaşındaki Hacı Ahmet Kösekaya, ”Su kutsaldır. Satılamaz. Toprağı, suyu satarsak çocuklarımıza nasıl bakacağız. HES kurulursa köyümüzde tarımcılık, meyvecilik biter. O zaman biz ne iş yapacağız” dedi.
Elmalı Kaymakamı devreye girdi

Basın açıklaması ve protesto gösterisinin ardından grup, Elmalı ilçesine geçerek, burada da gösteri düzenledi.

HES projesini hayata geçirecek şirketin yetkililer ve köylüler için bilgilendirme toplantısını yapacağı haberini alan ve toplantıyı protesto için DSİ binası önünde toplanan platform üyeleri, burada da açıklama yaptı. Basın açıklaması sırasında alana gelen Elmalı Kaymakamı Murat Çekmen, grup sözcülerine, aralarından seçilecek temsilcilerle toplantıya katılma ve fikirlerini şirket temsilcilerine iletmeleri çağrısında bulundu.

Platform temsilcilerinin seçtiği bir heyet, DSİ salonundaki toplantı odasına geçerek şirket temsilcilerine HES projesiyle ilgili tepkilerini iletti. (aa)

Yumurta – Baskın Oran

Çok tatsız bir noktaya geldik. Birincisi, gençlerin kendilerini ifade kanalları tamamen tıkalı. Temsilcilerini milletvekili bile TBMM’ye sokamıyor. Üniversite organlarında bile, ya hukuken ya fiilen yoklar. İkincisi, barışçı protesto yapıyorlar, polis ve yargı kafalarını eziyor. Sessizce pankart açıyorlar, yargımız 15 ay ceza kesiyor. Parasız eğitim isteyenler 8 aydır tutuklu. Atatürk büstünü boyayan liseliye 3 yıl. YÖK’ü protesto edene plastik kelepçe. Fanilası terli diye 6 çocuğa 20’şer yıl istenmekte. BM İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa Konseyi ve AİHM tarafından tanınan (Ü. Kardaş, Zaman, 12.04.10) vicdani ret hakkına destek için basın açıklaması okuyanlara en az 6 ay hapis. İstanbul’a girmek yasak. Girenlere hamamböceği gibi gaz sıkmalar. Gazdan yere yuvarlanınca başına bir cop, kasığına iki tekme. Karnındaki çocuğu öldürmecesine.

Üçüncüsü, bir de suçlu çıkartılıyorlar: “Polise karşı aşırı güç kullanıldı” (E. Bağış). “Bunları, Ergenekon’la bağlantılı olanlar kışkırtıyor” (B. Kuzu). Gazetecilerin sıkılmazları da kafiye tutturmakta: “Hanım, hanım, ne işin vardı orda hamile halinle!” (E. Ardıç, E. Aköz, O. Eğin). İlaveten, alaya alınıyorlar: “Yumurtalarını yesinler, gidip derslerine çalışsınlar”lar (M. Ali Şahin). “Görseydim, omlet yapın yiyin derdim” (R. T. Erdoğan).
Bu durumda çocuklar şükür ki sadece yumurta atıyorlar. Çünkü 68 sonrasında benim kuşağım kurşun attıydı. (Aslında, faşistler bile evrim geçirdi yahu. Eskiden bomba atarlardı, 2005 Ermeni Konferansı’nın kapısına çöreklenenler bizlere yumurta attılar idi).
Bu sayfayı açık tutun, bir süreliğine başka sayfaya geçiyoruz: Bir salona konuşma için davet edilen insana herhangi bir madde atmak, bütün özgürlüklerin anası olan ifade özgürlüğünü şiddet unsuru kullanarak engellemektir. Şiddet illa kan akıtmaz. Tehdit mektubu şiddet değil mi? Yumurta atılacağı haberi gelirse ben filanca üniversiteye nasıl giderim? İfade özgürlüğüm ne olur?
Tamam, birtakım konular ifade özgürlüğüne girmez: 1) Nefret söylemi, 2) Ayrımcılık, 3) Hakaret, 4) Şiddete teşvik. Ama böyle bir durumda bile cezalandırmak öğrenciye düşmez. Ona düşen, çok daha etkili bir eylemdir: Salonu boşaltmak ve herifi kürsüde dımdızlak bırakmak.

Ancak
Fakat şu sıralarda, benim ocağım Mülkiye de dahil olmak üzere, kimi genç hocalar arasında, “Cumhuriyet mitingleri hatipleri”nin de hararetle desteklediği bir akım başladı yumurta konusunda: “Öğrencilerimiz, bu protesto çerçevesinde, herhangi bir biçimde vandallığa başvurmadıkları gibi, eğitim-öğretim özgürlüğünü de engellememişler; herhangi bir çatışmaya meydan vermedikleri gibi, herhangi bir şiddet aracı da kullanmamışlardır.”
Fevkalade tehlikeli. Türkiye gibi bir şiddet ortamında yetişen ve yaşının gereği asfalyası (sigortası) çok kolay atabilen gençlik açısından cehennemî bir mekanizmayı tetikleyebilir. Fevkalade bulaşıcı. Nitekim, CHP Gençlik Kolları Isparta İl Başkanı A. G. Doğan: “Protestolarda yumurta atın diyoruz”. İktidara karşı çıkmak uğruna bu genç hocalar, kimi “Eski Tüfekler”in bize 60 ve 70’lerde yaptığının bir çeşitlemesini bu gençlere yapmasınlar. Bu bir.
İkincisi, yumurta atıp aferin alanlar yarın boya, yarından sonra taş atabilir: “İHD paneline saldırı. Kendilerini ÖDP ve Halkevi ‘öğrenci kolektifi’ üyesi olarak tanıtan bir grup, paneldeki konuşmacılara yumurtalı ve yağlı boyalı saldırı düzenledi”. Yapanların açıklaması: “Marguiles’in (Margulies) Türkiye devrimci değerlerine yapmış olduğu saldırılardan dolayı bugün bir insan hakları savunucusu olarak karşımıza çıkmasını protesto etmek istedik ve linç girişimiyle karşılaştık.” Utanmadan bir de mazlumluk iddiası. Özrü de kabahatinden büyük. Böyle “devrimci, antiemperyalist gençler” varken faşistlere ne gerek var?

Niye Roni Margulies?
Bakınız, ben Mülkiye 68 mezunu olmak hasebiyle bu işlerin fazlasıyla aşinasıyım. Çünkü biz sosyalizm yapıyoruz zannıyla esas olarak bal gibi ulusalcılık yaptık. Bütün o Milli Demokratik Devrim ve Milli Petrol söylemleriyle Marksizm ile Kemalizm arasına betondan bir “antiemperyalizm” köprüsü inşa ederek. Bu “gençler” üstelik bir de anlı şanlı bir tarihi olan TKP’nin adını kullanıyorlar. Ama bitmedi. Bizim ulusalcılığımız etnik/dinsel bakımdan farklı olanı ötekileştirmezdi. Bu “ulusalcı sosyalist” öğrenciler bunca sivri yazar varken neden Margulies’e saldırdılar? Sakın Yahudi olduğu için olmasın? Hrant niçin seçilmişti?
Beni çok rahatsız eden etik bir nokta daha: Çoğunluk psikolojisini yakalayabilen azınlık, acımasızlaşabilir. Mülkiye’deki olayda iktidarın güçlü adamı yüzlerce öğrencinin huzurundaydı. Yumurtayı suratına yiyen kişi o anda sadece zavallıdır; eliyle koluyla örtünmeye çalışır. Etik bir fotoğraf değil bu. Tamam, İstanbul polisinin intikam alırcasına vurması öğrenciyi çıldırttı. Ama bu, yumurta atmayı meşrulaştırmaz. Bizzat öğrenciler bu marjinal grupları dışlamalıdır. Onlar kantine gelince yan masalardan kalkıp gitmelidir.
Şimdi, açık bıraktığımız sayfaya geri dönelim. Şu anda, başta B. Kuzu ve R. T. Erdoğan olmak üzere AKP yetkilileri dört dönüp öğrencileri zemmediyorlar. Konferans iznini veren dekanı suçluyorlar. Kuvvetliye hiç yakışmıyor. Hatta korkarım olay daha vahim: Çocuklara ve üniversiteye bir operasyon tezgahlanıyor, onun yastığı yapılıyor. Soruşturmalar, kovuşturmalar.

AKP kendini toparlasın
Açıkça ihtar ve hatta tehdit ediyorum: AKP’nin gençleri ezmesine kesinlikle karşı duracağız. Reform yaptığı için bugüne kadar zaman zaman verdiğimiz dikkatli desteği ânında bitiriveririz. AKP iyot gibi açıkta kalır. Asla tevessül etmesin. Gençleri ötekileştiren hiçbir iktidar bugüne kadar ayakta kalamadı. Senin polisin Mülkiye Sütunlu Salon’da gaz püskürtsün, sen düşen gencin karnına tekme atan polise soruşturma bile açma, hatta kendi milletvekillerine verdirdiğin değişiklik önergesiyle böyle davaları saldırgan polise değil sadece devlete açılabilir hale getirmeye giriş, Ergenekoncular yargıca bile dava açıp tazminat alsın, devletin kusurlu memura rücu etmesine ilişkin Anayasa md. 129’u ve Devlet Memurları Kanunu md. 13’ü bu olaylarda bugüne kadar tek bir defa bile işletme. Ondan sonra da yumurta atan gencin cezalandırılmasını iste.
İzmir tabiriyle, yok öyle malaka. Evet, yumurta atmak bir şiddet eylemidir, ama çocuk düşürten polisini cezasız bırakan bir iktidarın cezalandırabileceği bir eylem değildir. Biz kendi çocuğumuzun terbiyesini veririz; böyle bir iktidar sakın fiske vurmaya kalkmasın. Polis tekmesinin zaten çatlattığı yumurtadan Tyrannosaurus Rex çıkabilir.
Not: Cumartesi Anneleri 25. Aralık’ta Galatasaray’da 300’üncü kez oturacaklar.

Beytepe’de yasaksız üniversite talebi

Bugün 12:30’da Beytepe Kampüsü Kütüphanesi önünde toplanan Hacettepe Üniversitesi çalışanları ve öğrencileri, son zamanlarda hem akademik personel hem de öğrenciler aleyhine açılan soruşturmaların sayısındaki artışa ve içerikteki iddiaların kaygı verici olduğuna dikkat çeken bir basın açıklaması yaptılar.

Aynı zamanda imzaya açılmış olan basın açıklaması metninde, Anayasanın 25 ve 26. maddelerinde tanımlanan “Düşünce ve Düşünceyi Açıklama” özgürlüğü ile 34. maddesinde yer alan “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme”ye ilişkin hakların Hacettepe Üniversitesi kampüsünde kullanılamadığı belirtildi.

“Dağcılık, satranç” gibi sosyal faaliyetler yapan toplulukların bile masa açmasına izin verilmediği ve özel güvenlik birimlerinin müdahalesiyle karşı karşıya kalındığına yer verilen metinde, bu konudaki vehametin geçen hafta içinde yirmiye yakın idari personele ve iki akademik personele açılan soruşturmalardan anlaşılabileceği ifade edildi.

Açılan soruşturmaların geri çekilmesi ve hak ve özgürlüklerin etkin bir şekilde kullanılabilmesi için gerekli ortamın sağlanmasını talep eden çalışanlar ve öğrenciler, basın açıklamasının ardından topladıkları imzaları rektörlüğe sundular. (Bia)

Fenerbahçe kadınlar voleybolda Dünya Şampiyonu

Fenerbahçe Acıbadem, Dünya Kulüplerarası Voleybol Şampiyonası final maçında Brezilya’nın Sollys Osasco takımını 3-0 yenerek Dünya Şampiyonu olarak tarih yazdı. Fenerbahçe Acıbadem kupa boyunca rakiplerine set bile vermedi…

Son yıllarda hem Türkiye’de hem de Avrupa’da göstermiş olduğu başarılarla dikkat çeken Fenerbahçe Acıbadem Voleybol Takımı, tarihinin en büyük kupasını kazandı. Kadrosunda Skoworonska, Fofao, Sokolova, Osmokrovic ve Naz gibi dünyaca ünlü voleybolcuları barındıran Fenerbahçe Acıbadem Bayan Voleybol Takımı, Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen Dünya Kulüplerarası Voleybol Şampiyonası Finali’nde Brezilya ekibi Sollys Osasco takımını 3-0 yenerek Dünya Şampiyonu oldu. Bu büyük onurun sahibi olan Fenerbahçe Acıbadem hem de hiçbir rakibine set vermeden bu kupaya ulaşmış oldu.

Dünya Kulüplerarası Voleybol Şampiyonası Yarı Final Maçı’nda Dominik Cumhuriyeti ekibi Mirador’u 3-0 yenerek finali yükselen Fenerbahçe şampiyonanın ilk maçında yine Sollys Osasco ile karşılaşmış ve Brezilya ekibini 5-17, 25-23, 25-16’lık setlerle 3-0 mağlup etmişti.

İlk sette rakibi karşısında zorlanmasına karşın yıldızlarıyla skora giden Fenerbahçe Acıbadem 25-23’le 1-0 öne geçti. İkinci sette özellikle savunmasıyla rakibinin hamlelerini kısıtlayan sarı lacivertliler ikinci seti de 25-22 ile geçerek skoru 2-0’a getirdi ve büyük ölçüde rahatladı. Üçüncü sette de 2-0’lık üstünlüğün vermiş olduğu güven ve rahatlıkla mücadele eden Fenerbahçe Acıbadem son sette de rakibine şans tanımayarak 3-0 ile maçı noktaladı ve tarih yazdı.

FENERBAHÇE RAKİPLERİNE SET BİLE VERMEDİ
Dünya Şampiyonası grup maçlarında kendi grubundan lider çıkan Fenerbahçe, ilk maçında Sollys Osasco’yu 3-0 ve ardından da Federbrau’yu 3-0 yenerek yarı finale yükseldi. “Sarı Melekler”, yarı finalde de Mirador’u 3-0 ile geçti ve finale kadar gelen yolda hiç bir rakibine set vermeden maçlarını 3-0 kazanmayı başardı. Finalde de Sollys Osasco’yu yine 3-0’la geçen sarı lacivertliler set vermeden Dünya Şampiyonu oldu. (Ntvspor)