Ana Sayfa Blog Sayfa 5099

Bursaspor 3 yıldızını gönderiyor

0

UEFA Avrupa Ligi play-off turu ilk maçında sahasında Belçika temsilcisi Anderlecht‘e mağlup olan Bursaspor‘da 3 oyuncunun bileti kesilmek üzere.

Bursaspor’da UEFA Avrupa Ligi play-off turu ilk maçında alınan Anderlecht mağlubiyetinin faturası belli oldu.

Yeşil-beyazlı ekipte disiplinsiz hareketleri ve taraftarlarla tartışan Volkan Şen, futbolundan çok gece hayatıyla gündeme gelen Sercan Yıldırım ile maçta gördüğü kırmızı kartla takımını yalnız bırakan yeni transfer İbrahim Kaş ile yolların ayrılması bekleniyor.

Sezon öncesi sözleşmesini yenileyerek Bursaspor’un ikinci kaptanlığına getirilen Volkan Şen’e Trabzonspor talip oldu. Volkan Şen, geçtiğimiz sezon Ertuğrul Sağlam’dan izin almadan ABD’ye giderek kadro dışı kalmıştı. Trabzonspor’un ise, 24 yaşındaki kanat oyuncusu için Bursaspor’un kapısını çalacağı iddia ediliyor.

Bursaspor’un bir diğer genç ismi Sercan Yıldırım ise futbolundan çok özel hayatıyla gündeme gelmeye devam etmesi Bursaspor yönetiminin sabrını taşırmış durumda. Yıldız adayı olarak gösterilen ve kendisini isteyen birçok takıma ret cevabı verilen genç futbolcu, vasat oyunu ve hareketli gece hayatı nedeniyle teknik direktör Ertuğrul Sağlam’ın gözünden düşmüş durumda.

Bursaspor’un sezon başında Getafe’den transfer ettiği İbrahim Kaş, Anderlect karşısındaki kötü futbolu ve gördüğü kırmızı kartla şimdiden Ertuğrul Sağlam’ın gözünden düşmüş durumda.

SERCAN VE VOLKAN’IN MUKAVELESİNDEKİ MADDE
Bursaspor yönetimi 3 futbolcudan kendilerine kulüp bulmalarını istedi. Sercan Yıldırım ve Volkan Şen’in sözleşmelerinde 5 milyon euroya serbest kalır maddesi yer alıyor.

Yeşil-beyazlı ekipte bu oyuncularla yolların ayrılması beklenirken, İbrahim Öztürk’ün de Trabzonspor’a transfer olabileceği konuşuluyor. Bursaspor, Tunuslu sağ bek Basser’in transferinde de sona yaklaştı.

Aitutaki Adası’nda tarihin ilk banka soygunu

0

Büyük Okyanus‘taki Cook Adaları‘ndan Aitutaki tarihinin ilk banka soygununa tanık oldu.

Soygunu yapanların bankadan yaklaşık 166 bin dolar çaldığı belirtiliyor.

Çoğunlukla, ada sakinlerinin birikimlerinden oluşan parayı geri almak ve soyguncuları yakalamak için Cook Adalarının başkenti Rarotonga‘dan polis ekiplerinin gönderildiği ve ekiplerin incelemeye başladıkları da ifade ediliyor.

Soyguncuların iki bin nüfuslu adanın sakinlerinden olmadığına inanılıyor.

Aitutaki Belediye başkanı John Baxter, Yeni Zelanda Radyosu’na verdiği demeçte, “Bu adada üç aşağı beş yukarı herkes birbirini tanır. Eğer soygun adadan biri tarafından yapılmış olsa, bunun bilgisi sızar ve biz de olayı çözmüş olurduk” şeklinde konuştu.

Baxter ayrıca, soyguncuların Aitutataki’ye dışardan gelen kişiler tarafından düzenlendiğinin tahmin edildiğini söyledi ve “Biz bu tür bir soygunun Aitutakili biri tarafından yapılmış olacağına inanmıyoruz ve soyguncunun ada dışından geldiğini sanıyoruz” diye de ekledi. (BBC)

‘Barış Anneleri’nden patlama yerine beyaz tülbent

8 asker ile 1 korucunun hayatını kaybettiği yere beyaz tülbent bırakan anneler, “Keşke askerlerin yerine bizim cesetlerimiz burada olsaydı” dedi.

PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarına yönelik harekâtın durdurulması için ‘canlı kalkan’ olmaya giden ‘Barış Anneleri’, Çukurca’da sekiz asker ile bir korucunun hayatını kaybettiği yere beyaz tülbent bıraktı. Anneler, “Keşke askerlerin yerine bizim cesetlerimiz burada olsaydı” dedi.

Van ve Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinden dün sabah yola çıkan ‘Barış Annesi İnisiyatifi’ üyesi bir grup, Hakkâri- Çukurca Karayolu’nun 12’nci kilometresine geldi. Olay yerine beyaz tülbent bırakan kadınlar basın açıklaması yaptı. Hakkâri Belediye Başkanı BDP’li Fadıl Bedirhanoğlu ve BDP Hakkâri İl Başkanı Orhan Koparan’ın da eşlik ettiği kadınlar adına Leyla Duman, Türkçe ve Kürtçe basın açıklaması okudu. Güvenlik güçlerinin operasyonlarının durdurulması istenen açıklamada, şöyle denildi:

“Biz savaş istemiyoruz. Biz burada asker annelerine de sesleniyoruz; gelsinler bizimle birlikte olsunlar. Ne bir asker annesi ne de bir gerilla annesi ağlamasın artık. Asker de bizim çocuğumuz, dağdaki insanlar da bizim çocuğumuz. Bu mübarek ramazan ayında bu kadar Müslüman öldürülüyor. Bu kadar asker öldürülüyor. Başbakan bu savaşı durdursun artık.”

Leyla Duman’dan sonra bu kez Türkçe açıklama yapan Esmer Abi ise, “Biz Kürt anneleri olarak bombaların patladığı yerdeyiz. Keşke askerlerin yerine bizim cesetlerimiz burada olsaydı. Sayın Başbakanıma sesleniyorum; annelerin gözyaşlarını dindir. Gel bu kanı durdur. Hem bu saldırıyı hem de TSK’nın Kuzey Irak’taki kamplara yaptığı hava harekâtını kınıyoruz” dedi.

Grup daha sonra sınır bölgesine hareket etti. Kadınlar, sınıra 100 metre kala polis barikatına takıldı. Oturma eylemi yapan anneler adına konuşan Esmer Abi, “Eskiden aşiretler arasında kavga çıktığında kadınların beyaz başörtülerini önlerine attıklarında kavgalar dururdu. Biz de beyaz tülbentlerimizi Başbakan Erdoğan’ın önüne atıyoruz. Artık bu kan bir an önce bitmeli, tüm anneler artık ağlamamalı” dedi. Kadınlar daha sonra geri döndü.

Demirören ifade vermek için Adliye’de

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören, şike soruşturması kapsamında ifadesine başvurulmak için adliyeye çağırıldı.

Şike soruşturmasında önemli bir gelişme daha yaşandı.

Beşiktaş Külübü Başkanı Yıldırım Demirören, ifadesine başvurulmak üzere adliyeye davet edildi. Demirören, soruşturmayı yürüten savcının sorularını yanıtlayacak.

3 Temmuz’da başlatılan şike soruşturması kapsamında bugüne kadar 31 kişi tutuklanmıştı.

Tutuklananlar arasında Beşiktaş Asbaşkanı Serdal Adalı, Teknik Direktör Tayfur Havutçu ve kulübün Protokol Müdürü Ahmet Ateş de bulunuyor.

“Yeter Tenimi Acıtmayın” tekrar raflarda

0

Feminist yazar Meltem Arıkan‘ın 7 yıl önce mahkeme kararıyla toplatılan ve daha sonra yine mahkeme kararıyla toplatma kararı kaldırılan ‘Yeter Tenimi Acıtmayın’ kitabı yeniden raflardaki yerini aldı. ‘Düşünce ve Özgür İfade Ödülü’ne layık görülen kitap, bu günlerde gündemden düşmeyen kadına yönelik şiddeti konu alıyor. Kitabı, Arkadaş Yayın Evi tarafından okuyucuya sunuldu.

Neden yasaklandı?

Everest yayınları tarafından Ekim 2003 tarihinde basımı yapılan kitabın, Başbakanlık Küçük Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun 14 Ocak 2004 tarihli raporunda “müstehcen olduğu” gerekçesiyle İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 5 Şubat 2004 tarih ve 61 sayılı kararı ile toplatılmasına karar verilmişti. Kitabın mahkeme kararıyla toplatılması kararına, Arıkan’ın avukatları İstanbul 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde itiraz ettiler. Aralarında edebiyatçıların da bulunduğu üç uzman bilirkişi tarafından hazırlanan raporda, söz konusu kitabın ‘edebi eser’ niteliğinde bulunduğu ve TCK’nın 426 sayılı kanun kapsamında olmadığı yönünde görüş bildirdi. Mahkeme de bilirkişinin bu raporunu benimseyerek, söz konusu kitap hakkındaki toplata kararını 15 Nisan 2004 tarihinde kaldırdı. Kitapta şiddet görmüş dört kadının, öteki kadınları yaşama bağlama çabaları anlatılıyor.

Arıkan kimdir?
Yazar Meltem Arıkan, 7 Ocak 1968’de Ankara’da doğdu. 1992-1995 yılları arasında çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri ve denemeleri yayınlandı. 2002’de yayınlanan ‘Kadın Bedenini Soyarsa’ adlı romanıyla Talebe Dergisi ve Niğde Üniversitesi’nin oylarıyla 2004 yılının en iyi yazarı ödülünü aldı. ‘Zaten Yoksunuz’ romanı 2005 yılı Mayıs ayında yine Everest Yayınları tarafından yayınlandı. Yazarın 7 romanı ve 1 araştırma kitabı var. Şu anda 8. romanı ‘Erospa’yı yazıyor. Ayrıca, çeşitli süreli yayınlarda makaleleri ve ‘Kazete’de köşe yazıları yayınlıyor.

Yeşil Gazete (Kaynak: Akşam)

Datça’da 20 hektarlık orman kül oldu

Muğla‘nın Datça ilçesinde gece başlayan orman yangını 20 hektarlık bir alanı kül ettikten sonra kontrol altına alındı.

Datça ilçesinde TRT vericileri mevkisinde gece saatlerinde henüz belirlenemeyen nedenle başlayan orman yangını rüzgarın etkisiyle hızla yayıldı.

Karanlık nedeniyle hava araçlarıyla müdahale edilemeyen yangın, sarp bölgeye çıkabilen arazöz ve orman işçilerince söndürülmeye çalışıldı.

Engebeli arazi koşulları nedeniyle arazözlerin bölgeye ulaşabilmesi için iş makineleri ağaçları keserek yol açtı.

Yaklaşık 50 arazöz ise iş makinelerinin 7 saat çalışarak açtığı yollardan yangının çıktığı noktaya ulaştı.

Aydın ve Muğla’nın ilçelerinden bölgeye getirilen 250 orman işçisi yaklaşık 4 kilometre yürüdükten sonra yangının etkili olduğu 5 farklı noktadan yangına müdahale etti.

Havanın aydınlanmasıyla birlikte 6 helikopter ve 2 uçak da yangın söndürme çalışmalarını katıldı.

Sabah saatlerinde yangın kontrol altına alındı. Yangının enerji nakil hatlarından kaynaklamdığı düşünülüyor.

(Ajanslar)

Kaz Dağları’nın geleceği karanlık

0

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kenan Kaynaş, Kaz Dağları ile ilgili olarak bir rapor hazırladı; buradaki yaşamın altın çıkarmaktan daha önemli olduğunu belirtti.

Kaynaş yaptığı açıklamada, Kaz Dağları’nın yörede yerüstü ve yeraltı su kaynaklarını oluşturan, besleyen ve onların sürekliliğini sağlayan, barındırdığı bitkilerle, hayvanlarla, temiz havasıyla ve sularıyla can verdiği tarım alanlarıyla yüzyıllardır tüm yörenin yaşam kaynağı olduğunu söyledi.

Kaz Dağı yöresinin, barındırdığı bitki ve hayvan topluluklarıyla Anadolu’nun en önemli sığınaklarından biri olduğunu belirten Prof.Dr. Kaynaş, “İçerdiği 82 nadir bitki türünden 37 tanesi sadece Kaz Dağları’na özgüdür ve burası aynı zamanda kuşların ikincil göç yollarından biridir. Kaz Dağları, zengin biyolojik çeşitliliği nedeniyle uluslararası değerlendirme ölçütlerine göre, Önemli Bitki Alanı ve Önemli Doğa Alanı olarak kabul edilmiştir” dedi.

Çanakkale ve Balıkesir illerinde tarımın Kaz Dağları ile hayat bulduğunu ifade eden Prof.Dr. Kenan Kaynaş, hububat, sebze, meyve, üzüm, zeytin, zeytinyağı, şarap ve çam fıstığı gibi tarımsal üretimlerin bugün itibariyle ekonomiye katkısının 4 milyar 750 milyon dolar olduğunu açıkladı.

Süt, süt ürünleri, kırmızı et, tavuk eti, yumurta ve bal üretimleri gibi hayvansal üretimin ekonomiye katkısının ise 2 milyar 750 milyon dolar olduğunu belirten Prof. Dr. Kaynaş, Kaz Dağları’nın tarımsal ve hayvansal üretimden elde ettiği değerin yıllık toplam 7.5 milyar dolar olduğuna dikkat çekti.

Prof. Dr. Kenan Kaynaş, yöredeki tarımsal üretimin parasal değeri yanında yarattığı istihdam, sosyal değerler ve kültürel yaşama sağladığı katkının da unutulmaması gerektiğini belirtti. Yöredeki maden işletmelerinin açılması ile toplam bin 600 kişiye iş olanağı sağlanacağının ifade edildiğini belirten Prof. Dr. Kaynaş, “Çanakkale’de nüfusun yüzde 56′sı (266 bin 631 kişi), Balıkesir’de ise yüzde 46′sı (495 bin kişi) tarımla uğraşmakta ve geçimini tarımdan sağlamaktadır. Kaz Dağı yöresi altın rezervinin 338 ton olacağı ve mevcut yasa kapsamında altın birim fiyatının bin 600 dolar/ons olduğu varsayılırsa ülke ekonomisine 40 milyar dolar kaynak aktarılacağı bildirilmektedir. Bu değere yaklaşık 10 yıllık bir işletmeden sonra ulaşılacaktır. Bu yöredeki tarımsal üretimin yıllık parasal değeri ise bugün itibariyle 7,5 milyar dolar, olup 10 yıl içerisinde tarımsal üretimden kazanılacak değer yaklaşık 75 milyar dolara ulaşacaktır. Görülüyor ki atılan taş, kuşları ürkütmeye değmiyor. Kazanç özelleştiriliyor, risk kamulaştırılıyor” dedi.

Kaz Dağları’nda çevre yönünden en büyük sorunun metalik madencilik çalışmaları olduğunu belirten Prof. Dr. Kaynaş, “Kaz Dağları yöresinde altın madeni işletmeciliği başladığında, 2.5 milyar ton kayaç ve toprak işlenecek, yaklaşık 400 bin ton siyanür kullanılacak, başta 10 milyon adet zeytin ağacı olmak üzere tüm bitkisel üretim olumsuz etkilenecek, yöre tarımının can damarı olan su kaynaklarının tamamı kirlenecek, tarımla uğraşan yaklaşık 750 bin kişi etkilenecektir. En önemli nokta ise, tarım yapılacak toprak kalmayacak, yöredeki tüm sular içme ve kullanma suyu olarak kullanılmayacak, başta yöre halkı olmak üzere yaşayan tüm canlılar olumsuz etkilenecektir. Tarım insan beslenmesine hizmet ederken, altın insanların hastalanmasına hatta ölümüne neden olacaktır. Bu nedenle Kaz Dağlarında yapılacak bütün çalışmalarda sürdürülebilirlik ilkesi daima ön planda tutulmalıdır” dedi.

Kaz Dağları bölgesinde 2007 yılında başlayan altın arama çalışmaları kapsamında bugüne dek yüzlerce sondaj yapıldı ve bu alanlar delik deşik edildi.

Maden İşleri Genel Müdürlüğü İzleme Daire Başkanlığı’nın bu yılın başında açıkladığı Çanakkale bölgesinde altın arama ve işletme ruhsatı alan şirketler listesine göre, toplam 16 firma 34 ayrı nokta için altın arama ve işletme ruhsatı aldı.

Bu ruhsatların 13′ü direkt işletme, 13′ü işletme talepli arama ve 8′i ise arama olarak alındı. Ruhsatların 10′unun Kaz Dağları’nın kuzey yamaçlarının yer aldığı Bayramiç sınırları içinde olması ise çevrecilerin endişelerini bir kat daha arttırdı. Ruhsatlardan 10′u Çan ilçesi, 4′ü Lapseki ilçesi, 5′i Çanakkale Merkez, 2′si Biga, 1′i Ezine, 1′i Ayvacık ve 1′i Yenice ilçeleri için alındı.

(Ajanslar)

“PKK’nın propagandasını yapmak” – Gülay Göktürk

Hükümet döne döne terörle mücadele ederken hukuk devleti ilkelerinden kopmayacağını ve demokratik açılımı sürdüreceğini vurguluyor.

Bunlar iç rahatlatan açıklamalar.

Ne var ki, aynı anda yapılan başka açıklamalar da endişe uyandırıyor. Mesela, “PKK uzantılarının ya da destekçilerinin de bedel ödeyeceği” açıklaması…

Terör örgütlerinin “destekçilerini” cezalandırmak denilen şey, terörle mücadelede daima en çok hata yapılan, hukuk dışına çıkılan kritik nokta olmuştur. Kim örgütün destekçisidir; kim örgütün fikirlerinin destekçisidir? Kim somut olarak örgüte yardım etmiştir; kim uzaktan sempati duymakla yetinmiştir… Alanda mücadele eden güvenlik güçleri için bunu ayırmak zordur ve genellikle yapılan şey, örgütü izole etmek için, ona sempati duyan geniş kitleyi terörize etmek olmuştur. Düşünün ki, bu ülkede Öcalan’a “sayın” dedi diye insanlar yargılanmıştır. Öcalan’a saygı duyduğunu açığa vurmak terör örgütü destekçiliği olarak yorumlanmıştır.

Bu nasıl bir yargıdır ki, insanların ruhlarını kontrol etme, duygularını cezalandırma noktasına gelebilmiştir!

Endişe verici bir başka açıklama ise “terör örgütünün propagandasına izin verilmeyeceği” yolundaki demeçler.

Neden endişe verici?

Çünkü “terör örgütünün propagandasını yapmak” suçunun yorumlanışı konusunda, hem bu açıklamayı yapan siyasi iradeyle hem de birçok yargı mensubuyla demokratik bakış açısı arasında ciddi bir bakış açısı farkı var.

Bugün, on yıllardır sürüp giden demokrasi tartışmalarına rağmen, hâlâ birçok siyaset ve hukuk adamı, PKK’nın neden suçlu olduğunu karıştırıyor.

PKK bir şiddet örgütü ama aynı zamanda (zaman zaman değişiklikler gösterse de) bir siyasi programı, çeşitli siyasi talepleri var. Bu siyasi talepler PPK’yla hiçbir örgütsel ilişki içinde olmayan geniş bir kitlenin talepleriyle de örtüşüyor.

Ve bizim savcılarımız sık sık PKK’nın eylemlerinden dolayı değil, siyasi fikirlerinden dolayı suçlu olduğunu sanıp, onunla benzer fikirler savunanları “PKK propagandası yapmakla” suçlayabiliyorlar.

Oysa PKK’nın suçu, bu fikirlere sahip olmak değil; fikirlerini hayata geçirmek için şiddet yolunu seçmiş olması.

Mesela, özerk bölge talebi PKK’nın ortaya attığı bir proje. Ama aynı zamanda birçok Kürt vatandaşın da savunduğu bir fikir. Şimdi siz, “demokratik özerklik” lafını her edeni PKK propagandası yapmakla suçlarsanız, yani devletin idari yapısını tartışmaya yasak koyarsanız, fikir özgürlüğünü yok etmiş ve düpedüz hukuk dışına çıkmış olursunuz.

Yine, bir gazetecinin yazdığı bir kitap “PKK’nın amaçlarıyla paralellik arz ediyor” diye ya da bir yayın kuruluşu “PKK’nın telkin, arzu ya da tavsiyeleri istikametinde yayın yapıyor” diye o gazeteciyi ya da yayın kuruluşunu terör örgütü üyeliğinden ya da terör örgütüne yataklıktan yargılarsanız, yine fikir özgürlüğünün çanına ot tıkamış olursunuz.

Terör örgütünün propagandasını yapmaktan anlaşılması gereken şey, onun suç olan faaliyetlerinin övülmesi olmalıdır. Yani, şiddet kullanmasının övülmesi, yaptığı baskınların desteklenmesi, cinayetlerinden kahramanlık gibi bahsedilmesi ve benzeri…

Ama PKK’ya karşı olanlar ve onu yargılayanlar bu ayrımı hiçbir zaman yapamadılar. Yöntemle (yani şiddetle) uğraşacaklarına fikri yargılamaya kalktılar. 1999’da Öcalan hakkında düzenlenen iddianamede, örgüt liderini “devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf eylemde bulunmaktan” yani bölücülükten yargılamakla, davayı siyasi bir zemine kaydırmış ve siyasi bir yargılama haline getirmiş oldular. Aynı hatayı hâlâ sürdürüyorlar. PKK her anıldığında terör örgütü nitelemesinin başına eklenen “bölücü” sıfatının anlamı budur. Oysa, demokratik bir düzende bir ülkenin bölünmesini, federatif bir yapı ya da ayrı bir bağımsız devlet kurulmasını savunmak siyasi bir projedir ve suç değildir. Suç olan ülkeyi şiddet yoluyla bölmeye kalkmaktır.

Bugün, girdiğimiz yeni süreçte, hukuk devletinden taviz vermeyeceğini söyleyen iktidarın ve bağımsız yargının bu ayrımı ne kadar yapabildiğinden emin değilim.

O yüzden de endişeliyim.

Gülay Göktürk – Bugün

Amazonlarda yerlilerin büyük doğa direnişi

Amazon üzerine dünyanın en büyük üçüncü barajını yapmak isteyen Brezilya hükümeti, tüm dünyadaki Brezilya büyükelçilikleri önünde toplanan aktivistler tarafından yarın protesto edilecek.

Doğa Derneği’nden yapılan açıklamaya göre dernek aktivistleri de yarın Brezilya’nın Ankara Büyükelçiliği önünde Amazon Nehri’nin ana kolu Xingu üzerine inşa etmek istenen Belo Monte baraj projesini protesto etmek için bir eylem gerçekleştirecek ve basın açıklaması yapacak.

Altın madeninin dili, savaşın dili- Ferhat Kentel

“Ekonomik, bilimsel rasyonelliğin” dilini kullanarak çok daha sofistike çalışan ikna odalarından bahsetmiştim. “Barışın öldüğünün” söylendiği günlerde “ne alaka?” denebilir…

Densin, benimki inat işte…

NTV‘de geçenlerde “Yeşil Kürsü” adını taşıyan bir program izledim. Çevreyle, yeşille derdi olan yerleri konuşturan çok “anlamlı” bir program. Benim izlediğim de “İzmir’in damı” olarak nitelenen ve hayati öneme sahip içme suyu kaynaklarının bulunduğu bir bölge olan Efemçukuru’nda kurulan altın maden işletmesiyle ilgiliydi. Köylüler ve Kanada kökenli Tüprag adlı şirket sorumluları maden işletmesinin zararları ve faydaları üzerine NTV‘nin tuttuğu mikrofona gelip konuşmalar yapıyorlardı.

Köylülerin bazıları “havamız, suyumuz, hayatımız” gibi kimilerince çok basit ve “arkaik” görülecek sebeplerle maden ocağının doğalarına zarar verdiğini ve daha da vereceğini; başkaları maden işletmesi sayesinde çalışma imkânı bulduklarını; bir-iki genç kız da işletmenin sağladığı olanaklarla “okuma” fırsatı bulduklarını anlatıyorlardı.

Ve şirketin genç, temiz görünümlü, “okumuş yazmış çocuk” güveni veren bir elemanı eleştirilere cevap veriyor; sahip oldukları teknolojinin mükemmelliğinden, her türlü önlemi aldıklarından, köylüye iş sağladıklarından falan bahsediyordu. Köylülere kıyasla dili çok farklıydı; ince, nazik, rafine, rasyonel, bilimsel bir dildi onunki…

Çevrelerindeki hayat damarlarının kuruması endişesi içinde olan köylülerin dili ince ve nazik değildi… Damardan konuşuyorlardı onlar; itiraz ve isyan ediyorlardı…

“Okumuş yazmış”, rasyonel şirket elemanının ikna kabiliyeti anlaşılan görünüşte daha yüksekti. Ve program yapımcısı da “görünüşe bakılırsa doğaya uyumlu bir madenle karşı karşıyaydık” şeklinde yorum yaptığına göre, toprağın altından altın çıkararak kazanılacak “para”nın etrafında şimdiye kadar süslenip püslenen “uygar ikna yöntemleri” bir kere daha işe yaramıştı.

Ancak, bu arada insanlar NTV‘nin kürsüsüne çıkıp, dertlerini anlatırken, adeta rasyonel ikna dili için bulunmaz bir fırsat daha çıkıyordu. Yani insanlar “konuşmaya devam ederken”, NTV kameraları bir ambülansa zumluyordu! Nasıl olduysa “Tüprag” (!) amblemli bu ambülans, anlaşıldığı kadarıyla fenalaşan bir köylüyü hastaneye götürmek üzere aniden ekrana giriyor ve ikna için gereken mesaj görsel olarak da sağlanıyordu:

Sen bize iş verdin, eğitim verdin, sağlık bile verdin! Sen nasıl çevreye zarar verebilirsin ki! Sağolasın Tüprag!

Ve anlamlı programın “anlamı” orada bitiyor; televizyon kutusunun ikna odası özelliği bizzat ekranlardan dışarı taşıyordu…

***

Ancak müsaadenizle, geçen haftaki “askeriye” meselesine tekrar döneceğim. Çevrenin hoyratça sömürülmesi ya da askerde şiddet meseleleri arasında önem hiyerarşisi yapılabilir mi bilemem ama galiba insanın içi acıdığı zaman “hiyerarşi” falan kalmıyor…

www.askerhaklari.com adlı site sayesinde öğreniyoruz ve anlaşılan ne yazık ki daha da öğreneceğiz bu insanın içini acıtan hikâyeleri.

Şu sahne bundan üç-dört hafta önce Kıbrıs’ta bir askerî birlikteki (tabii oranın “Kuzey”inin bağımsız bir devlet değil, Türk ordusunun kontrolü altında olduğunu; dolayısıyla orada Türkiyelilerin askerlik yapmasının “normal” olduğunu biliyoruz herhalde, değil mi?) “disko”da (disiplin koğuşu) yaşandı: Bir genç sandalyeye kelepçe ile bağlandı, 50 derece sıcakta güneşin altında gün boyu bekletildi, su verilmedi ve kelepçeli iken feci şekilde dövüldü ve komalık oldu… Askerin ismi Uğur Kantar ve o günden bu yana yoğun bakımda… Olayı oğullarının facebook’taki arkadaşlarından öğrenen ailesine “güneş çarpmış” dediler! Ve bir kaç gün önce ailesi ile görüşenler maalesef Uğur’un hayatından ümidin kesildiğini öğrendiler…

Adına “disko” denen işkence merkezleri etrafındaki sessizlik sarmalı şimdiye kadar kırılamadı… Ancak o merkezlerde olup biten olayların haddi hesabı yok. Mesela www.askerhaklari.com sitesine gelmeye başlayan tanıklıklardan aynı “disko”da daha önce de başka bir askerin sakat kaldığını, memleketin başka köşelerinde de şimdiye kadar binlerce genç insanın bu tezgâhtan geçtiğini öğreniyoruz, daha doğrusu nihayet “ikna olmuşluktan” çıkıp, dile getirmeye başlıyoruz.

Öte yandan, www.askerhaklari.com vasıtasıyla şimdi bu sessizlik kırılmaya çalışılırken, İzmir’de Kara Harp Okulu’nun Menteş Askerî Kampı’nda “şok mangası eğitimi” diye bir garabetle tanıştık! Amerikan filmlerinde bol bol örneklerini gördüğümüz, Vietnam’a “ölüm makinesi rambolar” göndermeden önceki aşağılayıcı uygulamalara benzer şekilde, güya “insani fiziksel sınırları” sonuna kadar zorlayan ve psikolojik yıpratma teknikleriyle had safhaya varan işkenceleri öğrendik.

Böyle bir memlekette savaşın durmasını istiyoruz! Öyle mi? Şaka gibi! Nasıl biter? Türk’üyle Kürt’üyle tornaya girmeyen mi kaldı! Tezgâh dışarıda düşman bulamadığı zaman savaşını kendi çocuklarıyla bile yapıyor! Onun için fark etmiyor ki… Savaş savaştır!

Evet, bu memlekette savaşı durdurmak çok zor ama çabanın onuru yeter…

Ferhat Kentel – Taraf