Ana Sayfa Blog Sayfa 5067

Pera Müzesi Sineması perdelerini açıyor

Belli temalar çerçevesinde yaptığı film gösterimleri ile sinemaseverler arasında ayrı bir yeri olan Pera Muzesi, Eylül ve Ekim aylarında 2 ayrı tema çerçevesinde yapacağı gösterimlerle yeni sezonu açıyor.

STREETART FİLMLER (16 Eylül – 2 Ekim 2011)

Pera Film’in streetart istanbul ve İAF işbirliğiyle sunduğu streetart filmleri başlıklı film programı sokaktan çıkan ve sokağa dair olan farklı bir sanatın yeniliklerini ve yaratıcılığını keşfe çıkıyor. Sokak sanatı kapsamında; klasik grafiti sanat eserleri, stensil grafiti, yapıştırma sanatı, nişastalı tutkal ve sokak posterleri sanatı, video projeksiyonu, sanat müdahalesi, gerilla sanatı, flashmoblar ve sokak enstalasyonlarından bahsedilebilmektedir. Programdaki uzun metrajlı filmler “streetart” ve güncel sanat alanlarındaki başlıca sanatçılara dair belgesellerden oluşuyor: 20. yüzyılın ikinci yarısında Amerika’nın en iyi ressamlarından biri olan sanatçı Jean-Michel Basquiat’yı konu alan ilk uzun metrajlı belgesel biyografisi Harika Çocuk; punk rock ve hip-hop gibi underground müzikler, kaykay ve grafiti kökenli D.I.Y (kendin yap) estetiğine başvurarak 1990’lardan itibaren sanat dünyasında bir hareket başlatmış olan bir sanatçı kolektifinin kariyerlerine ve işlerine odaklanan nefes kesici belgesel Güzel Kaybedenler ve “sanat herkes içindir!” mantrasına sahip dünyaca ünlü sanatçı Keith Haring üzerine Keith Haring’in Evreni başlıklı belgesel.

Gösterim Programı

Tuhaf Filmler, İkiyüzlülük, Kapitalizmin Suretleri  (23 Eylül – 2 Ekim 2011)

Pera Müzesi’ndeki dördüncü senesinde Pera Film bir kez daha Centre Pompidou’nun Tuhaf Filmler’ini ağırlıyor. Filmler “İkiyüzlülük: Kapitalizmin Suretleri” temalı 2011 Paris film etkinliğinden İstanbul için seçildi . 7 orta metrajlı filmden oluşan seçki, güncel imgenin yeni kullanımlarına odaklanarak klasik sinema ve anlatım tarzlarından kopuşları ve uzaklaşmaları gözler önüne seriyor. Beğeni toplamış sanatçıların imzasını taşıyan program filmleri, yaşadığımız dünyayı anlatı formlarına meydan okuyarak ve film türleri (kurmaca, belgesel, deneme film) arasındaki sınırları yeniden değerlendirerek inceliyor.

Gösterim Programı

 

Avrupa Tekerlekli Sandalye Basketbol Şampiyonası İsrail’de

0

IWBF Europe (Uluslararası Tekerlekli Sandalye Basketbolu Federasyonu) tarafından düzenlenen Avrupa Şampiyonası 8 Eylül’de İsrail’in Nazareth kentinde başladı. Hem kadınlar hem de erkekler kategorisindeki şampiyona sonucunda 2012 Londra Paralimpik Olimpiyatlarına Avrupa’dan katılacak ülkeler belli olacak.

 

Kadınlar kategorisinde Büyük Britanya, Almanya, Fransa, İsrail, Hollanda ve İspanya rakiplerimiz arasında bulunuyor.Erkeklerde ise Türkiye, evsahibi İsrail, İtalya, İsviçre, Belçika ve Büyük Britanya ile B Grubu’nda yer alıyor. Erkeklerde ilk beş, kadınlarda ilk üç içinde yer alan ülkeler Londra’da gerçekleşecek olan 2012 Paralimpik Oyunları’na katılma hakkı elde edecek.

T.S. Kadın Milli Takımı ilk maçında ev sahibi İsrail’i 51-31 ile geçerken, İspanya’ya 47-62’lik skorla mağlup oldu.T.S. Erkek Milli Takımı ise ilk maçta Belçika’yı 82-66, ikinci maçında ise İsrail’i  59-58 ile geçmeyi başardı.

 

Altın Aslan Faust’a

Bu yıl 68’incisi düzenlenen Venedik Film Festivali’nde, ”Altın Aslan” ödülünü, yönetmenliğini Rus Alexander Sokurov’un üstlendiği ‘‘Faust” filmi kazandı. ”Faust”, bu başarıya 21 filmi geride bırakarak ulaştı.

68. Venedik Film Festivali’ne bu yıl Türkiye’den herhangi bir film katılmazken, ünlü oyuncu Serra Yılmaz, festivalin ”İlk eser” kategorisindeki jüri üyelerinden oldu.

En iyi yönetmen ödülü olan ”Gümüş Aslan” ise ”People Mountain People Sea” filmiyle Çinli yapımcı Shangjun Cai’nin oldu.

Festivalde, en iyi aktör ödülü, otoritelerin beklediği üzere ”Shame”deki rolüyle İrlandalı aktör Michael Fassbender’e gitti. Fassbender, gelecek vaat eden aktörler arasında gösteriliyor.

Venedik Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü ise ”Tao Jie” filmindeki rolüyle Çinli Deanie Yip aldı.

Oscar ödüllerinde geçen yıl büyük başarı yakalayan ”Siyah Kuğu” filminin yönetmeni Darren Aronofsky’nin başkanlığını yaptığı jüri, özel ödüle ise Emanuele Crialese’nin yönettiği bir İtalyan göç filmi olan ”Terraferma”yı layık gördü.

Gwyneth Paltrow, Marion Cotillard, Jude Law, Matt Damon, Kate Winslet ve Al Pacino gibi yıldız isimler de festivalin kırmızı halısında boy gösterdi.

Festivalde, geçen yıl ”Altın Aslan” ödülünü, Sofia Coppala’nın yönettiği ”Somewhere” filmi kazanmış, Seren Yüce’nin ”Çoğunluk” filmi de ”Geleceğin Aslanı” ödülüne layık görülmüştü.

 

Gerze direnişçileri Taksim’deydi

Gerze direnişi sürüyor. Geçen hafta Sinop’un Gerze ilçesinde Anadolu Grubu tarafından yapılmak istenen kömürlü termik santrala karşı çıkan köylülere uygulanan ağır polis şiddetini ardından köylülerin direnişi sürmüş, şirket sondaj aracını köyden çekmek zorunda kalmıştı. Hafta boyunca yapılan dayanışma çağrılarının ardından dün akşam saatlerinde Gerzeliler ve onları destekleyenler Taksim’deydi.

İstiklal caddesinde yapılan yürüyüşte Gerze halkı yalnız değildir sloganları atılırken, Yeşil Gerze Platformu Sözcüsü Şengül Şahin yaptığı açıklamada Gerze’nin Yaykıl köyünde birkaç aydır hukuk olmadığını söyleyerek süreci şöyle anlattı:

“Anadolu Grubu termik santral için 28 Kasım 2008 tarihinde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na (EPDK) müracaat ederek sözüm ona “Üretim Lisansı” almıştı. Oysa ne üretim lisansı için gerekli Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED)  yapıldı ne de yönetmeliklere uyuldu. Bu nedenle 20 Temmuz 2009 tarihinde Danıştay 13. Daire tarafından “Yürütmenin Durdurulması” kararı verildi. Yargı kararlarına aldırış etmeyen firma 07 Aralık 2009 tarihinde Çevresel Etki Değerlendirilmesi olumlu kararı alabilmek ve santralin inşaatına başlayabilmek için ÇED sürecini tekrar başlattı.

Anadolu Grubu bunun için Danıştay 13. Dairenin verdiği “Yürütmenin Durdurulması” kararına itiraz etti. Bu itirazı da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu reddetti. Gerze halkının lehine olan tüm bu hukuki kararlara rağmen, Anadolu Grubu hiçbir sınır tanımayarak hukuksuz bir şekilde ÇED sürecini başlattı. 21 Haziran 2011 tarihine ÇED süreci dolan firma Bakanlıktan altı aylık süre uzatımı almıştır. 21 Aralık 2011 tarihinde ÇED süreci dolacak olan firma, ÇED dosyasını tamamlayabilmek için emniyet güçlerini ve jandarmayı da arkasına alarak Yaykıl köyüne zemin etüdü yapabilmek için gece baskınlarıyla, zor yoluyla ve dayatmayla saldırmaktadır. Bunun üzerine Gerze halkı artık “Hukuk varsa var; yoksa yok” diyerek, oluşan fiili duruma karşı tamamen haklılığı ve meşruluğundan aldığı güçle direnmektedir.”

“Ustalık döneminin ürünü”

Açıklamada “Devletin kolluk kuvvetlerini de arkasına alan Anadolu grubu sermaye gücünü kullanarak toprağını, havasını, suyunu korumak amacıyla panzerlerin altına yatan, gaz bombalarına, tazyikli suya ve joplara maruz kalan halka acımasızca saldırmıştır.” diyen Şengül Şahin, AKP hükümetini de suçlayarak “Gerze’de yaşananın adı sadece ve sadece ustalık döneminin ürünüdür. Anadolu Grubu, arkasında hukuk tanımayan sermayesinin gücüyle, yaşam alanlarının talanına imza atan AKP hükümetinden aldığı destekle, yaşam hakkına sahip çıkan Gerze- Yaykıl halkına devletin jandarması – polisi eliyle zor kullanmış; kirli enerji pazarlıkları için neleri gözden çıkarabileceğini göstermiştir.” dedi.

Yeşil Gerze Çevre Platformu’nun açıklamasında son olayların halkın kararlılığını arttırdığı da vurgulandı: “Sinop ve Gerze Halkının içme suyu tesislerinin tam ortasına, SİT alanının, tarım ve orman alanının üzerine, balık üreme ve avlanma alanlarına, sahiline, ÇED başvuru raporlarında dahi gizleyemedikleri, “santral etki alanı” sınırları içinde kalan Gerze İlçesi’nin ve onlarca köy ve yerleşim yerinin içerisine, bu santrali yapamazlar ve yapamayacaklar. Saldırılar karşısında halkın inancı daha da perçinlenmiş, kararlılığımız artmıştır. Bu mücadele dün başlamadı bugün de bitmeyecek!”

Destek gösterileri bugün de devam edecek. Platform Gerze halkıyla dayanışmak için herkesi bugün 13:30-14:30 arasında Galatasaray Lisesi’nin önüne çağırdı.

(Yeşil Gazete)

Çiftçilerden iklim için büyük çağrı

Dün yayınladığı bir metinle uluslararası çiftçi hareketi La Via Campesina tüm dünyada sosyal hareketleri ve şahısları 28 Kasım – 9 Aralık 2011 tarihlerinde Güney Afrika’nın Durban şehrinde yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 17. Taraflar Konferansı (COP-17) için harekete geçmeye çağırdı. Çağrı, La Via Campesina’nın Güney Afrika’daki üye örgütü Topraksız Halklar Hareketi’yle (LPM) birlikte yapıldı.

Son iki taraflar konferansındaki başarısızlığa ve hükümetlerin isteksizliğine atıfta bulunan metin, iklim müzakerelerinin, Bolivya istisnasıyla, tüm dünya hükümetlerince bir pazaryerine dönüştürüldüğünü, bunun uluslarüstü şirketlerle birlikte yapıldığını söylüyor. La Via Campesina’nın metindeki savunusunca hükümetler, başta Afrika ve Güney Asya olmak üzere, tüm dünyayı iklim değişikliğinin alevlerine terk eden bir ber-mutad işleyiş yolunu tercih ediyor. Bunu gerek zengin ülke ve şirketlerin emisyonlarını düşürme mesuliyetlerini şaibeli bir şekilde fakir ülkelere naklettikleri karbon borsaları, gerekse Ormansızlaşma ve Orman Alanlarının Bozulmasından Kaynaklı Emisyonları Azaltma (REDD) gibi yerel halkları mağdur eden ve pazar mekanizmaları içinde çalışan yağmur ormanlarını koruma mekanizmalarıyla başarıyorlar. Çiftçi hareketi, her ne surette gelirse gelsin, bu tür çözümleri reddettiğini açıklıyor. Çağrı metninde, iklim değişikliğine sebeb olan ber-mutad işleyişin ayni zamanda yaygınlaşan biyo-yakıt tarımı ve genetiği değiştirilmiş organizmaları (GDO) da içeren endüstriel tarım vasıtasıyla devam ettiği belirtiliyor, bu tür bir tarımsal yapının sera gazı emisyonlarının %44’ünden mesul olduğunu hesaplıyor. Çiftçi hareketinin açıklamasında iklim değişikliğinin diğer bir başlıca kaynağı olan fosil yakıtların enerji sektöründeki kullanımına, özellikle kömüre, doğrudan bir vurgu ise görülmüyor.

La Via Campesina’ya göre hükümetler, iklim krizi çözümünden uzak tedbirlerdense  iklim ve doğa koruma meselelerine bütüncül bir çerçeve sunan Cochabamba Prensiplerini benimser bir çizgi izlemeli. Bunun dahilinde öncelikli bir hedef olarak gıda sistemini gıda muhtariyetine yönelik bir şekilde değiştirilmeli, yani yerel tüketim için yerel gıda üretimi yapmalı ve bunu çeşitliliği sağlayacak şekilde, sürdürülebilir usullerle çiftçi aileleri ve topluluklarına dayanarak yapmalıyız diyen hareket bunun için bazı öneriler sunuyor:

  • Çiftçi örgütlerince idare edilen, çiftçilerin birbirlerini eğitecekleri eğitim programlarını desteklemek
  • Çiftçi örgütlerinin tarımsal ekoloji eğitimi okullarını desteklemek
  • Endüstriel tarıma her türlü açık veya örtülü sübvansiyonu sonlandırmak
  • GDOları ve tehlikeli tarımsal kimyasalları yasaklamak
  • Ekolojik tarım yapan küçük çiftçilere üretim kredileri sunmak
  • Hastaneler, okullar vs.’ye yönelik doğrudan hükümet gıda satınalımıyla çiftçilerden adil fiyata ekolojik olarak üretilmiş gıda alımı
  • Tüketiciye doğrudan satış için ekolojik pazarların desteklenmesi
  • Ziraat eğitimini tarımsal ekoloji ve çiftçiden çiftçiye eğitim metodolojisini öne çıkarır şekilde değiştirmek
  • Yerel olarak üretilen ekolojik gıda için adil fiyat teşvikleri yaratmak

Hareket, hükümetlere iklim değişikliğiyle acil ve ciddi bir şeklde yüzleşmeleri için çağrı yapmaya devam ederken bir yandan da tarımsal ekoloji ve gıda muhtariyetini tabandan inşa etmeye devam edeceği sözünü veriyor. Bu anlamda atacağı pratik adımları şu şekilde sıralıyor:

  1. “Tarımsal ekoloji hareketini bir taban hareketi olarak değişen iklim kalıplarına uyum sağlayacak şekilde güçlendireceğiz.
  2. Kontrolümüz altında olan bölgelerde karbonu toprakta tutmak için orman tarımını teşvik edeceğiz, ağaç dikeceğiz, ekolojik tarımı, enerji verimliliğini teşvik edeceğiz ve maden ve endüstriel tarım menfaatlerince toprak talanını önlemek için mücadele edeceğiz.
  3. Her seviyede hükümete gıda muhtariyetini iklim değişikliğine bir çare olarak benimsemeleri için iletişim kuracağız ve baskı yapacağız.
  4. Çiftçi tarımının karbon finans mekanizmalarına dahil edilmesi için mücadele edeceğiz.
  5. Kırsal reform ile toprağın çiftçi ailelere dağıtılması  ve her türlü toprak talanına karşı çıkmak için mücadelemize devam edeceğiz.
  6. Durban’da COP-17’de ve Brezilya’da Rio+20’de, sivil toplumun diğer kesimleriyle birlikte, iklim değişikliğine sahte çözümlere karşı çıktığımız ve Cochabamba Prensipleri’nin benimsenmesini istediğimiz mesajıyla hazır bulunacak küçük ziraatçi ve çiftçi sesi yaratacağız. İklim değişikliği için en önemli çözümler olarak Küçük Ziraatçi Sürdürülebilir Tarımı ve Gıda Muhtariyeti üzerinde ısrarcıyız.”
Cancun'da La Via Campesina alternatif forum düzenlemişti

La Via Campesina’nın açıklamasına göre tüm Sahara-altı Afrika’dan kervanlarca köylü COP-17 için Durban’a gelecek ve burada başka sosyal hareketlerin temsilcileriyle birleşecek. Geçtiğimiz sene Cancun’da yapılan COP-16’da da Via Campesina en görünür ve sert muhalefet unsuru olarak   “Yaşam için Küresel Forum – Sosyal ve Çevresel Adalet” adı altında 76 ülkeden 300 köylü ve çiftçi örgütünün katıldığı alternatif bir forum düzenlemişti.

Hareket, 3 Aralık’taki Dünya Eylem Günü’ne de katılıyor olacağını açıklıyor. 2. Güney Afrika Kırsal Kadınlar Konferansı’nın ise yine Durban’da COP-17’nin ilk üç gününe denk düşecek şekilde yapılacağı bildiriliyor. Özellikle fakir ülkelerdeki kadınların iklim değişikliğinin etkilerinden orantısız derecede fazla etkilendikleri iklim adaleti literatüründe yaygın bir bilgi.

COP-17’ye Türkiye’den de hükümet katılımı dışında önde gelen çevre STKlarının ve Açık Radyo’nun yanı sıra Yeşiller Partisi’nin katılması ve gerek Konferans’ta gerekse Türkiye’de bilgi ve baskı unsuru olarak hükümetin şimdiye kadar kısa vadeli menfaat pazarlığından öteye geçirmediği iklim ve UNFCCC politikaları hakkında yoğun bir çalışma yürütmesi bekleniyor.

Türkiye’de iklim değişikliğine duyarlı insanlar Durban’a doğru süreçte ilk olarak hükümetin yıkıcı iklim ve enerji politikalarına karşı seslerini yükseltmek için tüm dünya ile koordinasyon içinde 24 Nisan‘da İstanbul‘da ve Ankara‘da 350 protestolarında biraraya geliyorolacak.

(Yeşil Gazete)

Nereye yetişiyorsun?

Gazeteler İstanbul – İzmir otoyolunun inşaatının başlamasını sevinçle karşılamışlar. Sanki sözleşmişler gibi hem yandaş, hem muhalif gazetelerin manşetlerinde aynı müjde :

“İzmir’den – İstanbul’a 3.5 saatte” gelinecekmiş.

İnsana sorarlar : acelen ne, nereye yetişiyorsun?

İnsanlık yüzyıllarca kağnı hızıyla hareket etti. Sonra  buharlı makineleri devreye soktu ve hızlanarak sonunda ışık hızına çıkmayı başardı. Şimdilik bundan ötesine geçme imkanı bulamadı.

Sadece ulaşımda değil, hız yaşamın her alanında belirleyici bir önem kazandı. Daha hızlı üretim, daha hızlı yemek, daha hızlı seks.. Hepsi sadece daha fazla tüketmek için. Daha hızlı yaşayıp, daha çok tüketmenin mutluluğun sırrı olduğunu öğrettiler hepimize.

Bu yüzden hızlı çalıştık, çok çalıştık,  vaktinden önce yaşlandık.

Gereğinden çok yedik,  gereğinden hızlı yedik  şimdi aynı hızla zayıflamaya çabalıyoruz.

Hızlı aşklar yaşadık, hızla ayrıldık .. hüzünlenmeye bile vakit bulamadık.

Gözümüzün önünde hızla büyüdü çocuklarımız, sevmeye, dokunmaya fırsat bulamadık.

Biz öldürmezsek onlar bizi öldürecek dediler,hızla öldürdük birbirimizi.

Hızla tükettik, hızla yok ettik, hızla kirlettik.

Şimdi ihalesi yapılan otoyol İstanbul- İzmir yolculuğunu 11 satten 3.5 saate indirecekmiş.

Hızla süreceğiz arabalarımızı, başka arabaları sollayarak.

Hızla ardımızda bırakacağız köyleri ve kasabaları buralarda yaşayan insanların hikayelerini merak etmeden.

Hızla geçeceğiz uzayıp giden yollardan.. hızla geçeceğiz  derelerin değiştirilen yataklarından, tarla farelerinin bozulan yuvalarından, göçmen kuşların kurutulan sulak alanlarından.

Hızla gideceğiz etrafımıza bakma, doğanın sesini dinleme, toprağın kokusunu duyma fırsatı bulmadan, gündüzleri bulutlara bakıp hayal kurmadan, geceleri kayan yıldızlara bakıp dilek tutmadan.

Ulaştırma Bakanımız da otoyol ve köprü inşaatının açılış töreninde mutad gülümsemesiyle buyurmuşlar “ bu devirde zaman paradır “ .

Doğrudur Sayın Bakan , ama sizin de aklınızın bir köşesinde tutmanız gereken bir şey var : para herşey değildir.

Türkiye İsrail’e insan hakları dersi verebilir mi? – Orhan Kemal Cengiz

 

Türkiye’nin İsrail karşısındaki sorunlu duruşu sadece kendisinin ciddi handikapları olmasından kaynaklanmıyor.

Japon dövüş sanatı Jusitsu, rakibin hamle yapmak için kullandığı gücün onun alaşağı edilmesi için kullanılması üzerine kuruludur. Sakin ve hareketsiz duran taraf, kendisine yönelen hamlenin yarattığı momentumdan yararlanarak rakibini yere indirir. Rakibinizin sizi ittirdiği tarafa doğru onu ittirirseniz, az bir çabayla onu yere çelersiniz. Kendisinin de zaafları olan alanlar üzerinden saldırıya geçen herkes bir Jusitsu darbesiyle yere çalınma riskini de üzerine alıyor demektir. Tıpkı Türkiye’nin İsrail’e karşı yapmayı planladığı hamlelerin bir süre sonra dönüp kendisini vurma riskinin olduğu gibi…

UCM korkusu

Meramımı anlatabilmek için Türkiye’nin uluslararası bir yargı organı karşısında duyduğu sıkıntıyı açıklamam gerekiyor. Türkiye, Avrupa Birliği’nden gelen tüm çağrılara rağmen bir türlü Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yargı yetkisini tanı(ya)mıyor. Aslında bu konuda bazı hazırlıklar da yapıldı, örneğin Türk Ceza Yasası’nda yapılan değişikliklerle ‘soykırım’ ve ‘insanlığa karşı suçlar’ Ceza Yasası’na eklendi. Ama Türkiye bir türlü son adımı atıp UCM’ye taraf olamıyor. Peki neden?

Çünkü üç tane konunun bu mahkemenin önüne taşınmasından korkuluyor. Bunlardan ilki Kıbrıs meselesi. Türkiye UCM’nin yargı yetksini tanıdığı gün Kıbrıs Cumhuriyeti, 1974’te değişen sınırlar nedeniyle Türkiye’nin ‘saldırganlık’ suçunu işlediği, yani adayı ‘işgal ettiği’ gerekçesiyle bir dava açabilir. Yine keza 1974’te adada kaybolan Rum askerlerin durumu UCM’ye taşınabilir.

Aynı şekilde Kürt meselesi çerçevesinde Türkiye’nin bu mahkeme önünde bir dizi davayla karşılaşma riski var. ‘Kaybolan kişilerin’ durumu ve Güneydoğu’daki ‘köy yakma’ eylemleri, kayıpların hâlâ bulunamamış ve köylere dönüşlerin sağlanamamış olması nedeniyle ‘süreciden insanlığa karşı’ suç olarak kabul edilebilir. Türkiye’nin Kuzey Irak’a yaptığı operasyonlarda meydana gelen sivil ölümlerinin de UCM’ye taşınması büyük bir olasılık olarak görünüyor. Türkiye İsrail’i uluslararası hukuku kullanarak sıkıştırmaya başladığında, aynı silahlann kendisine de yönelme ihtimali var. Türkiye’nin Gazze ablukasını Uluslararası Adalet Divanı’nın gündemine taşıyacağı metodun aynısı, Kıbrıs meselesinin bu mahkemenin önüne getirilmesi için de kullanılabilir. Yine aynı şekilde Türkiye İsrail’i sıkıştırdıkça ‘Ermeni soykırımı’ iddialarının giderek artan oranda uluslararası arenaya taşındığına tanık olacağız. Aslında İsrail’in bütün bunların bir biçimde hazırlıklarını yaptığını da görebiliyoruz. Davos krizinden başlamak üzere İsrail Türkiye’nin tüm sorunlu komşularıyla ilişkilerini ciddi bir şekilde geliştirdi. Kıbrıs, Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan ve Irak’a yönelik artan İsrail ilgi ve alakasını bu çerçevede de okuyabiliriz.

İsrail’i eleştirelim ama…

Yukarıda söylediklerimin hiçbirisini “Türkiye haddini bilsin, başka ülkeleri eleştirmesin” mealinde dile getirmedim. İsrail insanlığa karşı suçlar işleyen bir ülke. Türkiye kendi vatandaşlarına yönelen saldırganlık da dahil olmak üzere İsrail’den insan hakları ihlallerinin hesabını sorabilmeli. Ama bunu yapabilmenin yolu öncelikle Türkiye’nin kendi sorunlarını çözebilmesinden geçiyor. Kürt meselesini çözemeyen, geçmişte Kürtlere karşı işlenmiş suçların hesabını göremeyen bir Türkiye, Filistin halkının dertlerine ne kadar deva olabilir? Türkiye’nin İsrail karşısındaki sorunlu duruşu sadece kendisinin ciddi handikapları olmasından kaynaklanmıyor. Erdoğan’ın bu konuda kullandığı dil de ciddi sorunlar içeriyor. Sürekli olarak İsrail’i eleştirirken, Darfur’da insanlığa karşı işlenen suçları görmezden gelen, katliamcı El Beşir’i “Müslümanlar soykırım yapmaz” diye savunan bir yaklaşımın dünya çapında bir etki yaratma şansı yok. Bir kerecik olsun Hamas’ı, Hizbullah’ı eleştirmeden, İsrail’e yönelik ‘duyarlılığınızın’ sadece insani hassasiyetlere dayandığına kimseyi inandıramazsınız. Uzun lafın kısası, kendi evinin içini toparlamadan ve insan hakları alanında çifte standartsız bir dil kullanmaya başlamadan, Türkiye’nin İsrail’e karşı yapacağı her hamlenin, bir süre sonra dönüp kendisini vurması kaçınılmazdır. Jusitsu dersleri bize bunu anlatıyor…

Orhan Kemal Cengiz – Radikal

Şiddet karşıtlığı – Mithat Sancar

Şiddet karşısında nasıl bir tutum takınılacağı, insanlığın ezeli meselelerinden biri sayılır. Lakin şiddete yaklaşım konusu, ancak modernlikle birlikte sistematik olarak tartışılmaya başlandı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren bu tartışmalara yeni bir boyut eklendi. Daha önce, devletler arasındaki ilişkilerde “savaş”ın normal bir araç, hatta kaçınılmaz bir yöntem olduğu anlayışı hâkimdi. Gerçi bu anlayışı reddeden görüşler o zamanlar da vardı; fakat asıl 20. yüzyılla birlikte bu itiraz güçlü bir ses haline geldi. Ardından savaş karşıtlığını esas alan sistematik bir doktrin ve yaygın bir hareket ortaya çıktı.

Pasifizm, savaş karşıtlığı alanındaki bütün bu gelişmelerin müşterek başlığı olarak kullanıma girdi. Pasifizmin uzun ve karmaşık bir hikâyesi var. Bir gazete köşesinde bunun özetini sunma iddiası bile, haddini aşmak olur. Niyetim bu tartışmayı ülkemizdeki çatışmaya bağlamak olduğu için, buna yarayacak kısa bir değerlendirme yapabilirim en fazla.

Önce şunu belirteyim: Bugün şiddet tartışması, sadece devletler arasındaki ilişkiler bağlamında yürütülmüyor; toplumların kendi içlerindeki çatışmalar da bu kapsamda ele alınıyor. Dolayısıyla pasifizim, yalnızca “savaş karşıtlığı”nı değil, aynı zamanda “şiddete karşı olmayı” da ifade ediyor.

Savaşı ilke olarak reddetmek, pasifizmin ön şartını, temel öncülünü oluşturur. Ama pasifizmin tanımına, bu öncülü tamamlayan başka unsurlar da dâhildir. Bunlar da, silahlı çatışmaları engellemek, mevcut çatışmaları barışçıl yollarla çözmek ve sürekli bir barışın şartlarını yaratmaktır. 20. yüzyılın başlarındaki pasifizm anlayışı da aşağı yukarı böyleydi. Pasifist sözcüğüne ilk kez 1907 yılında yer veren Larosusse’taki tanım da bunun kanıtı olarak görülebilir.

Şu halde, şiddet karşıtlığı, şiddeti soyut bir şekilde reddetmekten çok daha fazlasını gerektiriyor. Buradan hareketle, şiddet karşıtlığının odağını değişik durumlara göre farklı kurmak gerektiğini söyleyebiliriz.

İki ana ihtimale göre şöyle açabiliriz bu önermeyi: Şiddet karşıtları, silahlar henüz patlamamışken, şiddetin devreye girmesini engelleyecek her türlü zihinsel ve pratik faaliyeti ön plana çıkarmak durumundadırlar. Silahlı çatışmanın başladığı durumlarda ise ağırlık noktası, bu çatışmayı şiddet dışı yollarla sona erdirme çabasına kayar.

Gelelim sadede, yani Kürt sorununa! “Türk tarafı”ndaki hâkim algıya göre, şiddet karşıtlığının tek anlamı vardır, o da PKK’yi lanetlemektir. Bunun dışında söylenen her sözü, şiddeti desteklemek olarak damgalayan yaygın bir anlayış mevcut. Bu bakışta, şiddeti sona erdirmenin yolu, esas itibariyle PKK’yi bitirmekten geçer. Devlet şiddeti de, bunun en olağan ve meşru aracı olarak görülür.

Sorduğunuzda, meseleye bu şekilde yaklaşanlar da amaçlarının “barış” olduğunu söyleyeceklerdir. Böyle barışçıllık, şu ünlü Latince deyişi hatırlatıyor: Si vis pacem, para bellum – barış istiyorsan, savaşa hazır olur!

Bu anlayış, Kürt hareketi çevrelerinde de yaygın ve etkili görünüyor. Devleti müzakereye ve/veya kendi taleplerini kabule zorlamak için silah hâlâ vazgeçilmez bir araçtır Kürt hareketinin zihin dünyasında.

Çeşitli dönemlerde şiddeti şiddet dışı yollarla bitirme eğilimi güç kazanmış olsa da, her iki tarafta da silah hep elden bırakılmaması gereken bir seçenek olarak görüldü. Böyle olunca da, “barış” silahların gölgesinden ve vesayetinden hiç kurtulmadı.

Şimdilerde silahın mantığı iyice yerleşmiş görünüyor. Bu mantıkta barış, karşı tarafı dize getirmektir. Bunun için de şiddetin her türünü mubah gören bir ruh hali oluşmuş durumda. İşin vahim yanı, barışa ancak savaşla ulaşılabileceği beklentisinin her iki tarafta da kendi toplumsal meşruiyetini üretmeye başlamasıdır.

Bu gidişin en yakıcı sonucunu, PKK’nin Dersim’de gerçekleştirdiği şu korkunç halı saha saldırısında eşiyle birlikte katledilen komiserin babası anlatıyor: “Sayı hesabı, parmak hesabı, kelle hesabı yapılır hale gelmek!”

Bir tarafın kayıpları, diğer taraf için savaşın olağan sonucu olarak görülünce, insan hayatının değeri de basit bir rakama indirgenir. Savaşın kadim aklı budur! Böyle bir akıl üzerine en son inşa edilebilecek şey ise barıştır.

Bugün şiddet karşıtlığının ön şartı, toplumsal sorunların çözümünde şiddeti bir yöntem olarak reddetmek konusundaki netlik ve tutarlılıktır. Şiddet karşıtlığında samimiyetin ölçütü de, şiddeti şiddet dışı yollarla bitirmeyi savunmaktır. Sadece bir tarafın şiddetini mahkûm etmenin, diğerininkini mazur göstermeye çalışmanın zaten şiddet karşıtlığı olmadığı aşikârdır. Asıl mesele, sorunun çözümünde hangi yöntemin savunulduğu noktasında düğümleniyor.

Mithat Sancar – Taraf

Nükleer ‘temiz’ enerjiymiş!

0

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürü İsmail Güneş, Nükleer Enerji Santrallerinin küresel ısınmaya etkilerine ilişkin değerlendirmesinde, ”Nükleer enerji temiz enerji olarak geçiyor. Küresel ısınmaya olumsuz bir etkisi yok” dedi.

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürü İsmail Güneş, Meteoroloji Genel Müdürlüğünde basın mensuplarıyla tanışma toplantısı düzenledi, gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Teknik altyapı olarak kurumu daha ileri götürmeyi planladıklarını anlatan Güneş, 2012 yılı sonuna kadar yüksek teknolojili radar sistemi sayısını 11’e yükselteceklerini söyledi.

Uzun vadeli meteorolojik verilere yönelik soru üzerine Güneş, süre uzadıkça tahminlerin isabet oranının azaldığının altını çizdi. Güneş, bu nedenle kısa vadeli tahminlerin tutarlılık oranlarının daha yüksek olduğunu dile getirdi.

(Ajanslar)

Tuz Gölü kıpkırmızı!

Dünya kültür balıkçılığında canlı yem olarak kullanılan ‘Artemia‘lar Tuz Gölü’nü kırmızıya boyadı. Artemia’nın ölümü ile oluşan asitler buharlaşmaya neden oluyor. Bu da bembeyaz Tuz Gölü’nün rengini kırmızıya dönüştürüyor.

Artemia’nın ölümü ile oluşan asitler buharlaşmaya neden oluyor. Bu da bembeyaz Tuz Gölü’nün rengini kırmızıya dönüştürüyor.A sınıfı sulak alanlar içerisinde yer alan Tuz Gölü, tuz üretiminin yanı sıra flamingo, suna, bataklık kırlangıcı, martı gibi su kuşlarının konaklama ve kuluçka alanını da oluşturuyor.

Bunun yanı sıra Tuz Gölü, dünya kültür balıkçılığında canlı yem olarak kullanılan artemia’yı doğal stok halinde bulundurması nedeniyle biyolojik açıdan da son derece önemli bir konumda bulunuyor.

Şaşırtan görüntü

Tuz Gölü’nde konaklayan kuluçkaya yatan su kuşlarının besin zincirinde ‘artemia’ vazgeçilmez bir halkayı oluşturuyor. Artemia salına, tuz göllerinde yaşayan, yetişkinleri 1 cm olabilen bir zooplanktondur. Artemia’nın ölümü ile oluşan asitler nedeniyle halobacteriaların çoğalması, daha az organik madde ve kırmızı renk oluşmasını sağlayarak daha hızlı buharlaşmaya sebep oluyor, bu da gölün rengini kırmızıya dönüştürüyor.

(Ajanslar)