Ana Sayfa Blog Sayfa 5039

Suyu musluktan içebilmek – Irmak Kaleli

Çoğu Avrupa ülkesinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) genelinde, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Karayipler‘in belirli kısımlarında ve Japonya’da içilebilir musluk suyu problemi çözülmüşken Türkiye’de yaygın olarak kullanılan damacanaların ve pet şişelerin içeriklerindeki kanserojen Bisfenol-A (BPA) maddesinin sağlığa zararları tartışılıyor.

Ülkemizde özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar hem yaşadıkları evlerde daha sıhhi olduğuna inandıkları şişelenmiş suları kullanmayı tercih ediyor hem de gittikleri kafe ve restoranların da aynı özeni göstermelerini bekliyor.

Oysa Forbes dergisi 2008’de yayımladığı bir makalede “Dünyada çevreci ve yeşile saygılı bazı restoranlarda şişelenmiş su satışları tamamen kaldırıldığını” belirtmişti.

Suyun Türkiye gibi ülkelerde plastik şişelere konulması da, bu tür ambalajlama yöntemlerinden kaçış da sağlık kaygısıyla yapılıyor.

İçme suyu tarihi

ABD Çevre Koruma Ajansı’nın 2000’de  yayınladığı bir rapora göre toplumların temiz su elde etme kaygısı, M.Ö. 1500’lü yıllara kadar dayanıyor. Rapor, Eski Mısırlıların doğal kaynaklardan elde ettikleri suyu içilebilir kılmak amacıyla şap kullandığını belirtiyor.

Su Filtreleri Tarihi adlı internet sitesi ise Eski Yunan ve Roma medeniyetleri zamanında kurulmuş olan su yolları ve kemerlerine dikkat çekiyor. Bugün Antalya sınırlarında olan Aspendos’taki sarnıçlar ve kemerler Roma Uygarlığı döneminde su teknolojilerinin ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlıyor.

Aynı internet sitesi, tarihçilerin “su filtresi kullanımına 4000 yıl önce başlandığına inandığını” belirtmiş. Bu uygulama, Sanayi Devrimi’nin de hızlandığı ve içme suyundan teneffüs edilen havaya kadar birçok doğal kaynağın kirlendiği dönemlere tekabül eden 19. yüzyılda, Avrupa’da yaygın olarak kullanılmaya başlanmış.

Bu yıllarda İngiliz biliminsanı Dr. John Snow, Londra’da yer alan bir su pompasına şehrin lağım sisteminden gerçekleşen bir sızıntının kolera salgınlarına sebep olduğunu kanıtlamış. Bu keşiflerin de ışığında sudaki bulanıklığın yalnızca “estetik bir sorun olmadığı”, sağlık sorunlarına da yol açabileceği anlaşılmış.

Bu tür sorunların önüne geçmek isteyen mesela ABD’li yetkililer, 1900’lerde kurdukları “su arıtma sistemleri” ile, tifo, dizanteri ve kolera gibi salgınların önüne geçebilmeyi başarmışlar.

1908’de içme suyunu dezenfekte etmek amacıyla klor kullanımına geçen ABD’de, özellikle 20. yüzyılın ortalarından sonra içme suyuna belirli standartlar getiren hukukî düzenlemelere de başlanmış.

Su, Zaman ve Avrupa Şehirleri: Gelecekler için Tarihin Önemi isimli kitap, Avrupa’da su ve sağlık şartlarını geliştirmek için yapılmış çalışmaların tarihini anlatmakla başlıyor.

Ardından Avrupa Komisyonu‘nun 2002-2005 yılları arasında gerçekleştirdiği SuZaman (WaterTime) projesine de odaklanan kitap, İngiltere, Fransa, Almanya, Macaristan gibi orta ve batı Avrupa devletlerinin yanı sıra Estonya, Litvanya, ve Finlandiya gibi kuzey ülkelerindeki sistemleri de ele almış.

SuZaman projesinin amacı ise şehirlerdeki su ve lağım sistemlerini yenilemek ve sürdürülebilir kalkınma metotlarıyla enerji üretimini yaygınlaştırmak.

Toplam 13 ülkenin 29 şehrinde gerçekleştirilen araştırmanın websitesi, bu bölgelerde yaşayan halkın yaşadıkları yerlerin su politikaları hakkında verilecek kararlarda daha aktif rol almalarını sağlayacak özelliklere de sahip.

Kitaba göre sıhhî su elde etmek için Avrupa’daki çalışmalar 18. yüzyılda başlamış. Belediyeler bu konudaki çalışmalarını 19. yüzyılın başlarında hızlandırmışlar ancak bu çalışmalar 20. yüzyıldaki Dünya Savaşları sırasında biraz sekteye uğramış.

20. yüzyıl, yine Amerika’da olduğu gibi Avrupa’da da atık sularla ilgili çalışmaların ve su sağlığı ve arındırma teknolojileri konusundaki yasal düzenlemelerin hızlandırılmasına da tanıklık etmiş.

Musluktan akan kanser tehdidi

Osmanlı İmparatorluğu‘nda ise suyun dağıtımı konusunda önemli icraatlarda bulunulmuş. Roma ve Bizans uygarlıklarının kurmuş olduğu sistemleri daha da yaygınlaştırmak amacıyla kullanılan teknolojilerin geliştirildiği bu dönemde, suyun ilaçlanması teknolojisi kullanılmıyor olsa da suyun dağıtımı konusunda ileri teknolojilere yer verilmiş. Sebillerden kuyulara; çeşmelerden maskemlere, hamamlara ve şadırvanlara kadar halkın suya erişimini yaygınlaştıracak birçok yapı bu dönemde inşa edilmiş.

Mimar Sinan’ın eserlerinde de görülebilen bu yapılar, suyun kültürümüzdeki önemini gösteriyor.

Kullanılan su kaynaklarının da artırılmaya çalışıldığı Osmanlı döneminde, yalnızca Anadolu’ya değil, imparatorluğun farklı bölgelerine de yatırımlar yapılmış. Özellikle II. Abdülhamit döneminde su ile ilgili birçok yatırımının yapıldığı görülüyor.

İzzeddin‘in Hicaz’da Teşkilât ve Islahat-ı Sıhhiye ve 1329 Senesi Hacc-ı Şerîfi kitabına göre o dönemde tüm dünyada yaygın olarak kullanılan “deniz suyunu arıtma metodu”, Osmanlı topraklarında ilk olarak 2 Şubat 1894’te Hicaz’ın önemli şehirlerinden biri olan Cidde’de kullanılmaya başlanmış.

İstanbul’da da Kadıköy Su Tesisatı’nın kurulmasını sağlayan II. Abdülhamit, Tuna Nehri’nde de Demirkapı Kanalı’nın kurulmasını sağlamış. Osmanlı yönetimi bu dönemde, Terkos nehrinden ve Kemerburgaz yakınlarındaki Karakemer ve Kovukkemer membalarından da faydalanılmasını sağlayacak girişimlerde bulunmuş.

Bugün de içtiğimiz Hamidiye sularının geçmişi de bu zamana dayanıyor. O dönemlerden elimizde kalan artık ne yazık ki pet şişelere doldurulmuş ve kimyasal atıklarla zehirlenmeye mahkum endüstriyel sular.

Uzmanlar ne diyor?

Kimyasal maddelerin suyu temizlemek için kullanılması yaşadığımız topraklarda ilk kez Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilmiş. Klor kullanımına 1932’de geçen ülkemizde; su sağlığı konusunda uzmanlaşmış araştırmacılara göre şu anda sular olması gerekenden fazla işleniyor.

Araştırmacılar, normalde suların kaynaktan çıktıkları halleriyle biriktirilip bekletildikten sonra içlerine -ABD’de de olduğu gibi- düşük miktarda klor katılıp sisteme verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Türkiye’de ise atık suların, içlerindeki kömür gibi artık maddelerden arındırılmak amacıyla yüksek oranda işlenmesi söz konusu.

Uzmanlar, şehirlere verilen suların aslında metropollerden, gecekondu bölgelerinden uzak, etrafında hiçbir yerleşim yerinin ve hatta tarım arazisinin dâhi olmadığı tesislerde  toplanılması gerektiğini belirtiyor.

İstanbul’un içme suyu tesislerinin durumu ise olması gerekenle karşılaştırıldığında çok vahim bir tablo ortaya çıkıyor. Örneğin Ömerli Barajı’na, barajın yakınlarındaki Sultanbeyli lağımından sürekli bir sızıntı oluyor. Ayrıca barajın çevresindeki sanayi tesislerinin kirlettiği dereler de aktığı için şehir sürekli kendini zehirliyor.

Ömerli Barajı yalnızca bir örnek. Türkiye genelinde, hem ilerlemiş ülkelerde “fabrika atıklarının” gördüğü işlemlere maruz kalan atık sular hem de zaten kirli olan baraj suları daha sonra içlerine çok sayıda kimyasal maddenin de katılmasıyla sağlığa zararlı ve hatta kanserojen hale geliyor.

Suların kuyulardan çekildiği ve 2008’de içerisinde yüksek oranda arseniğe rastlanan İzmir’de de musluk sularının içilmesi büyük bir risk teşkil ediyor.

Geçen yıl (2010) Kızılırmak sularının da içme suyu olarak kullanıldığı Ankara’da ise Belediye Başkanı Melih Gökçek’e hem Orta Doğu Teknik Üniversite’li (ODTÜ) akademisyenler hem de Ankara Tabip Odası (ATO) büyük tepki göstermişti.

Türkiye’deki suların genelde güvenli olduğunu ve mesela Uşak gibi illerde musluktan su içme uygulamasının yaygın olarak sürdürüldüğünü bildiren uzmanlara göre sorun, su kaynaklarının ve depolama tesislerinin etrafındaki binaların yıkılmasıyla çözülebilir.

Uzmanlar aslında Türkiye’deki içme sularının kalitesinin düşüklüğünü çarpık kentleşmeye bağlıyor. Türkiye’deki su dağıtımı şu anda PVC borularla sağlanıyor ancak son araştırmalarda plastik boruların da insan sağlığı için büyük bir tehdit oluşturduğu ortaya çıkarıldı.

Greenpeace uluslararası sivil toplum örgütünün 2 Haziran 2003’te yayınladığı bir yazıya göre PVC borular çelik ve bakır borular gibi birçok başka içerikli boru ile ikame edilebilir. Yazı, AB ülkelerinin, 2020 yılını PVC gibi insan sağlığına zarar veren maddeleri su borularında kullanmaya son verecekleri bir hedef olarak belirlediklerini söylüyor.

Kanunlarla su temizlenir mi?

Su sağlığı standartlarının yaygınlaştırılması ve bu konuda çıkarılan kanunların sayısının artması 1900’lere ve 2000’lere tekabül ediyor. Yine bu dönemde, etkinlikleri ve yaptırımları iyice artan uluslararası kuruluşların “içilebilir su” hakkında geçirdikleri kararlar dikkat çekmeye başlıyor.

UNICEF ve UNESCO gibi Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki birçok örgüt, Avrupa Birliği (AB), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) veya Su Arzı ve Geliştirilmiş Sağlık Koşulları İşbirliği Konseyi (WSSCC) gibi birçok uluslararası kuruluş “su temizliği ve içilebilir su arzının artırılması” konusunda çalışmalar yapmaya başladı.

Raporlarında, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde temiz suya erişim konusundaki sıkıntılara da değinen bu kuruluşlar; gelişmiş ülkelerdeki içilebilir su standartlarını yükseltebilmek amaçlı araştırmalar da düzenliyor.

Unutulmamalı ki hem uluslararası hem de ülke içi hukuk her zaman için tüketici haklarını korumayı amaçlamıyor. Mesela Türkiye’de 1997 yılında yürürlüğe giren 23144 sayılı Doğal Kaynak, Maden ve İçme Suları ile Tıbbi Suların İstihsali, Ambalajlanması ve Satışı Yönetmeliği ile pet şişelere ve PVC şişelere su doldurulması izni verilmiş.

Sonradan sağlığa tehlikelerinin ortaya çıkartıldığı plastik şişelerle su satışına izin veren bu yönetmelik, hiçbir şekilde tüketici haklarına yer vermiyor. Çoğu uluslararası kuruluşun da verdiği kararlarda halk sağlığı yerine uluslararası şirketlerin çıkarlarını ön planda tuttuğu düşünülürse yerel uygulamaların da ticari amaç güden firmaları kayırmasına şaşırılmamalı.

Yine de BM Genel Kurulu’nun 28 Temmuz 2010 tarihinde aldığı bir kararla suya erişim ve hıfzısıhhayı temel insan hakkı olarak tanıması olumlu bir gelişme.

Bugün neler oluyor?

Günümüzdeki durum ise pek de iç açıcı değil. ABD kökenli ve gönüllü “su aktivistleri tarafından” yaratılmış Dünya Su Savaşları internet sitesinde yayınlanan araştırmalara göre şişelenmiş su satan birçok şirket “doğal kaynakları [bir daha geri döndürülemeyecek şekilde] tahrip ediyor”.

İşte bu sebeple içme suyunun şişelenmiş ürünler yerine musluklardan sağlanması çevre için çok daha yararlı. Bunu gerçekleştirebilmiş ülkelerde, ülkemize çok yabancı uygulamalar gerçekleştiriliyor.

Mesela The Guardian gazetesinde 2008 yılında yayımlanan bir yazıda, İngiltere’de alkol satılan bazı işletmelerin içki lisanslarına, tamamen kendiliklerinden tüketicilere çeşme suyu servis etmek zorunda olduklarına dair bir madde bile ekledikleri belirtilmiş. Londra’da ise bazı barların içecek menülerinde, müşterilerin bardan bedava olarak çeşme suyu temin edebilecekleri ibaresi bile dipnot olarak bulunabiliyor.

Böylesi uygulamaların Türkiye’de de gerçekleştirilmesi ne yazık ki biraz uzak gibi duruyor. Uzmanlara göre örneğin İstanbul’daki halkın tahminen yüzde 80’i şişelenmiş su içerken ve altyapı bu kadar bozukken çeşmelerden zehir yerine hayat akması için daha çok beklememiz gerekiyor.

Irmak Kaleli – Bianet ( www.bianet.org )

 

İlkay Akkaya bugün Kadıköy iklim mitinginde sahnede

İlkay Akkaya

İklimi değil sistemi değiştir sloganıyla bugün Kadıköy meydanında yapılacak olan mitingde İlkay Akkaya ve Bajar sahne alacak. 14:00’de Kadıköy Et Balık’ın (Haydarpaşa köprüsü) önünden başlayacak olan yürüyüşün ardından Kadıköy meydanında toplanacak olan eylemciler miting konuşmalarının ardından İlkay Akkaya ve Bajar’ın şarkılarıyla “iklim değişikliği için harekete geç” mesajı verecek.

Miting programı

Küresel Eylem Grubu, Yeşiller, Greenpeace ve Açık Radyo tarafından düzenlenen “İklimi değil sistemi değiştirelim” mitinginin programı şöyle:

Bajar

Miting günü: 24 Eylül, Cumartesi

Buluşma saati: 14:00

Buluşma yeri: Kadıköy, Et Balık Kurumu önü (Haydarpaşa)

Konser yer ve saati: Kadıköy Meydanı, 16:00

Konser grupları: İlkay Akkaya ve Bajar

 

(Yeşil Gazete)

Nefret suçları ve yeni anayasa tartışılacak

Yeni anayasa tartışmaları Türkiye’de son dönemin siyasi gündeminin merkezinde yer alıyor. Öte yandan, insan hakkı ihlalleri ile mücadeleyi düzenleyen mevcut mevzuatın eksikliği de önemli bir sorunsal oluşturuyor. Şu an taslak halinde olan ayrımcılık yasasına* ek olarak nefret suçları yasası da bu mücadele için yaşamsal önemdeki yasal gereksinimleri sağlayabilir. Temel metin olarak yeni anayasa, Türkiye’nin toplumsal yapısı ile bileşen kimlikleri yeniden tarif edecek; kamunun her kimliğe karşı yükümlülüklerini somutlaştıracak. Bu açıdan anayasa, ayrımcılık ve nefret suçları karşıtı yasalar için başat belirleyicilikte olabilir.

Sosyal Değişim Derneği tarafından düzenlenen panelin moderatörlüğünü Nurcan Kaya yaparken konuşmacılar Levent Korkut, Orhan Kemal Cengiz ve Osman Can olacak.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’ndan nefret suçu uzmanı Carolyn Bys ile ABD’den Karalama Karşıtı Birlik (Anti-Defamation League) hukuk danışmanı Robert O. Trestan misafirler arasında yer alacak.

İstanbul’da 30 Eylül Cuma günü saat 19’da Taksim Hill Hotel’de gerçekleşecek etkinlik ücretsiz ve herkesin katılımına açık.

* Google’da “ayrımcılık” ve “içişleri” yazıldığında çıkan ilk İçişleri Bakanlığı linkinden taslağın son haline ulaşılabilir.

 

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Gayrettepe’de Ayhan’ı istediler

Cumartesi Anneleri, Ayhan Çarkın‘ın “İşkencede öldürüldü. Parçalanmış bedenini torbada ben taşıdım” dediği Ayhan Efeoğlu‘nun cenazesinin nerede olduğunu, Gayrettepe’deki eski Siyasi Şube binası önünde sordu.

Cumartesi Anneleri, alışıldığı gibi Galatasaray Meydanı’nda değil, 1990’lı yılların ünlü işkence merkezi Gayrettepe Siyasi Şube önünde eylem yaptı. Eski Özel Harekat polisi Ayhan Çarkın’ın Ayhan Efeoğlu ile ilgili itirafları üzerine akşam saatlerinde yapılan eylemde, tüm kayıplar bulunana kadar mücadele sözü verildi. Ayhan ve Ali Efeoğlu’nun fotoğrafları ile “Ayhan’ı öldürdünüz, Ali’ye ne yaptınız” yazılı pankart taşıyan Cumartesi Anneleri, yere mumlarla “Ayhan’ı istiyoruz” diye yazdı.

“Barışın anahtarı toprağa yakındır” – Didem Çivici

“İnsanın gururundan ve zevk arayışından doğan bir şey kültür olarak değerlendirilemez. Gerçek kültür DOĞA’da doğar;  sade, alçakgönüllü ve saftır.”

 

Bu satırlar, yaşamı boyunca insanlığa “doğal tarım” yöntemini anlatmaya çalışmış olan Masanobu Fukuoka‘nın sözleri. Japonya’nın güneyinde küçük bir adada çiftçilik yapan bir ailenin çocuğu olarak büyüyen, ve bir gün tüm dünya sistemlerinin, var olduğu düşünülen fikir ve kavramların hiçbir işe yaramadıklarının farkına varan bu adam bizlere, Zen-Budist öğretisi olan “hiçbir şey yapmama” hâlini tarım ve doğanın kökenleriyle birleştirerek, kendideneyimleriyle sunuyor.

“Her şey insan bilgisinin terk edilmesiyle başlar.”

15 Eylül 2011. Bir kliniğin acil bölümündeyim; sol koluma serum bağlanmış, fazla su kaybından titreyen bedenimi yatıştırmaya çalışırken, başucumda duran anne ve babama daha birkaç saat önce okuduğum Fukuoka’nın balıkçıl hikâyesini anlatırken buluyorum kendimi:
Bir gece dolaşırken, limana bakan bir tepenin üstünde yorgunluktan yere yığılır ve uyumaya başlar. Uyku sersemliğiyle havanın aydınlanmasını izlerken güneşin kendisini göremediğini fark eder. O sırada uçurumun aşağısında yukarı doğru bir esintiyle sabah sisi ortadan kalkar ve bir gece balıkçılı çığlık atarak uzaklara uçar. O an tüm şüpheleri son bulur Fukuoka’nın, ve sisle birlikte karmaşık olan her şey kaybolur; ve şöyle derken bulur kendini:
“Bu dünyada her şey boş…”
…ve o an hiçbir şey bilmediğini hisseder. Her şey yalandır ve bunu duyumsadığı o vakit ruhu hafifler ve berraklaşır. Kuşların cıvıltılarını duyar, dalgaların parıltılarını görür ve çevresinde var olan doğanın tüm güzelliği bir anda “görünür”.  Bu, cennettir;  bu “gerçek doğa”dır.
Fukuoka şöyle der:

Eğer ölüm fikrinden kurtulmak isterseniz, kendinizi bu tarafta yaşam olduğu düşüncesinden kurtarmalısınız. Yaşam ve ölüm birdir.”

Ve ben, o gece o sedeyede “gerçek doğa”nın ışıltısıyla masallar anlatıyordum.

“Doğal tarım , tarımın hakikî ve asıl biçimi, doğanın yöntemsiz yöntemi, Bodhidarma‘nın dingin yoludur.”

Fukuoka’nın doğal tarım hikâyesi, Koçi Vilayeti‘ndeyken uzun zamandır kullanılmamış ve sürülmemiş bir tarlanın yanından geçerken sağlıklı pirinç fidelerinin yabani otlarla iç içe karmaşık bir halde görmesiyle başlar.
Doğal tarım, insanın gereksiz işlem ve müdahalelerinden arınmış birdoğa temeli üzerine kuruludur. Doğayı, insan bilgisi ve eylemiyle şekillenenyıkımdan kurtararak eski haline getirmeye ve Tanrı’dan uzaklaşmış insanlığıyeniden hayata döndürmeye uğraşır.” diye söze başlıyor Fukuoka, Doğal Tarımın Yolu kitabında.
Doğadan ayrı kalan insan, kibir tutulmuş ve tüm hakikati yadsımaya başladı, ve kendini doğanın hükümdârı olarak bildi. Ne zaman ki uzaklaştırdı kendini özünden, var oluşun temelinden, “doğa”dan, o zaman hastalıklar sardı bedenini ve şimdi de onlardan ilaç ve kimyasal bileşimlerle kurtulmaya çalışıyor. Bedenini ilaçlarla, toprağı ise kimyasal gübre ve herbisitlerle dolduruyor.  Sonuç: Hastalıklar/Acı/Verimsizlik/Kıtlık.
Modern endüstriyel tarım ilâhî bilgeliği arzular, ama bununanlamını kavrayamadığı için doğayı kullanmak ister.Saf doğal tarım buna zıt olarak hiç-darbe okuludur. Hiçbir yeregitmez ve zafer peşinde değildir. ‘Hiç bir şey yapmama’yı uygulamayakoymak, çiftçinin başarmaya gayret etmesi gereken tek şeydir.Tarımın nihaî hedefi mahsûl yetiştirmek değil, insanlarıngeliştirilmeleri ve kusursuzlaştırılmalarıdır.”
İnsan, arzularının ve bitmek bilmeyen isteklerinin altında ezilmekten hiç mi hiç kaçınmıyor. Kutsal bir zanaat olan çiftçiliği köleliğe dönüştürmekten de hiç çekinmiyor. Ancak 21. yüzyılın bu zamanında her şey öylesine aşikâr ki, çevremize, hatta önümüzdeki tabağımıza gelen yiyeceklere dahi bakmak şuanda nasıl bir çıkmazın içerisinde olduğumuzun kanıtı.
Farkında olamadığımız ve hakkında kendimizi kandırdığımız bir gerçeklikvar, ve Fukuoka kitabında buna değiniyor:
Biz doğayı bilemeyiz. İnsan hiçbir şey değil; mükemmel şekilde devinen doğanın içerisinde hiçbir şey değiliz ve buna olan öfkemizle adeta yıkıp döküyoruz etrafımızdaki her şeyi. Biz sadece doğayla “birlikte” var olabiliriz. O’ndan farklı Ya da O’nun dışında değiliz. O’nu kurtaramayız ya da O’na zarar veremeyiz. Kurtarmaya çalıştığımız yine kendimiziz ve zarar verdiğimiz şey de yine biziz. “Bilim” adını verdiğimiz araştırmalar silsilesi bize yalnızca insan bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu” gösteriyor ve biz bunu yadsımak bir kenara dursun, daha farkına bile varamıyoruz.
Açgözlülük hepimizi kör etmiş durumda, yediklerimizin besin değerleri olması gerekenin çok çok altında, ve biz bu yapay besinlere pek çok katkı maddesi ekleyerek onları “tatlandırmaya” çalışıyoruz. “Gerçekten neye ihtiyacımız var?” Belki de sormamız gereken başlıca soru bu. Kışın domates yada hıyar yemeye gerçekten ihtiyacım var mı? Ya da dünyanın diğer ucundan getirilmiş tropikal bir meyveye. Fukuoka şöyle demiş:
Araştırmacılar, araştırmacı olmadan önce filozof olmalılar. İnsanın amacının ne olduğunu, insanlığın ne yaratması gerektiğini değerlendirmeliler.Doktorlar ilk önce insanların yaşamak için temelde neye bağlı olduklarını açığa çıkarmalılar.”
Bu durum maalesef sadece besinlerle de ilgili değil, bu sürekli isteme hâli
barınak ve giyim gibi alanlarda da karşımıza çıkıyor. İnsanoğlu tüm bu kargaşave mutsuzluktan kurtulmak istiyorsa tüm hayatını doğayla bir bütün oluşturarak devam ettirmeli.
Bizler için en yararlı besinler, doğduğumuz ya da yaşadığımız topraklardan gelenlerdir. Burada bir ahenk vardır; bir kimya, ilâhî bir rezonans vardır. İnsanoğlu bunu “modernleşme/uygarlaşma” nâmına unuttu ve bir kenara attı. Şimdiyse kıtlık ve savaşlarla uğraşıyor. Doğada savaş yoktur; orada tam bir bütünlük ve tam bir denge vuk’u bulur. Maddî çıkarlara dayanan birdünya yaratılmış durumda ve bu tüm insanlığın sonunu hazırlıyor. Her şeykapitalist sistemin uşaklığını yapıyor.


Üstâd’ın bahsettiği, ve ‘İşte bu!’ dediğim başka bir konu da, benim de yaşamımda özen göstererek tercih ettiğim organik tarım ürünleri:
“…organik tarım bile sadece bilimsel tarımın başka bir çeşididir.” diyor.Ve burada üzerinde durulması gereken, bu “doğal ürün” denilen sektörün piyasadaki “yapay ürün”lerden çok daha pahalı olması. Tam tersi olması gerekirken, işin içerisine başka hesapların karıştırılmasını benim de aklım almıyor. Doğal ürünler Hiçbir ilaç nevî bir şeye gereksinim duymamalı ve çok az bakım gerektirmeli. Bakın Fukuoka bu konuda ne diyor:
Eğer doğal gıda için yüksek bir fiyat talep ediliyorsa, bu tüccarın fazladan kâr sağladığını gösterir. Bundan da ötesi, eğer doğal gıda pahalı olursa, lüks yiyecek hâline gelir ve yalnızca zenginler tarafından tüketilebilir.”
‘Modern’ tarımın getirisi, doğal olmayan ürünler bizi tatmin edebilir,ancak bizi hasta eder. Bu ürünler nitrojen, fosfor ve potasyum yığınından başka bir şey değiller ve etler ise kimyasal madde ve hormon depoları. Bedenlerimiz bu gıdalara bağımlı hâle geldi ve bizler ise daima bu besinleri talep ediyoruz.Ancak bu gıdalar, vücudumuz için gerekli besini temin edemiyor ve biz de takviye vitamin ve ilaçlara mahkûm oluyoruz: Alın size başka bir sektör daha!
Doğal Tarımın Dört İlkesi


Masanobu Fukuoka, Doğal Tarım’ı dört ilke ile sunuyor:

1. İlke: Toprağı İşlememek
Toprağın sürülmesi, bitki köklerinin yayılması ve mikroorganizmaların,küçük hayvanların ve yer solucanlarının aktiviteleri gibi doğal yollardan,kendi kendine olur.

2. İlke: Kimyasal Gübre/Hazırlanmış Kompost Kullanmamak
İnsanlar doğanın işine karışınca, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, açılanyaraları kapatamazlar.

3. İlke: Yabani otları temizlememek
Yabani otlar, toprak verimliliğini oluşturur ve dengeyi sağlarlar.

4. İlke: Kimyasallara bağlı kalmamak
Toprağı sürmek ve sunî gübre kullanmak hastalıklara neden olur; toprak
her yıl bakım ister. Doğa kendi haline bırakılırsa verim artar.

Bu yaklaşım, şu anda tüm dünyada uygulanmakta olan konvansiyonel*tarımın karşısında durarak, asıl olması gereken yöntemin “hiç bir şey yapmama”olduğunu savunuyor. Kendi çiftliğinde onlarca yıl yetiştirdiği yarı-yabanî sebzeler, narenciyeler, kış tahılı ve pirincin Japon yetkilileri şaşırtacak düzeydeki verimiyle Msanobu Fukuoka, doğal tarımın insanoğlu için en uygun yöntem olduğunu yaşamı el verdiğince anlatmaya çalışmış.

Doğada yaşam ve ölüm var, ve doğa neşe dolu. İnsan toplumunda yaşam ve ölüm var, ve insan üzüntü içinde yaşıyor.”
Sanırım Üstâd bu cümlelerle özetliyor farkı. Kutsal bir anlayış ile toprağa dokunmak ve doğa ile birlikteliği kutlamak, yaşamlarımızı taçlandıracak olan yegâne görev olmalı bizler için.
Tarım eskiden kutsal bir işti,” diyor Fukuoka, ve çok haklı.

Günümüzün doymak bilmez ve kibirli toplumu, bırakın toprağın nimetini anlamayı, yanından geçtiği ağacı dahi önemsemeksizin beton yığınları dikmeyi kendine görev edinmiş durumda. Her ne kadar son yıllarda “doğaya dönüş” ve kirlenme karşıtı eylemler çoğalmış olsa da, bu girişimler çoğu zaman birer oyundan öteye gidemiyor, ve bir çözüm de getiremiyor.
Peki nasıl başlamalı?


“Eğer çiftçiler, zayıf ve ‘geliştirilmiş’ tohum cinslerini kullanmayı bırakırlarsa, toprağı aşırı miktarda nitrojenle takviye etmeyi durdururlarsa, ve güçlü köklerin gelişebilmesi için sulama suyunu azaltırlarsa, hastalıklar ortadan kalkar ve kimyasal püskürtmeye gerek kalmaz.”
Ve böylesine bir eyleme başlamak için bir EKİN SAPI kâfidir.

‘Lüfer en az 30 cm olmalı’

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Avlama ve İşleme Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Ali İşmen, korunması için 30 santimetre altındaki lüferin avlanmaması gerektiğini söyledi.

Ali İşmen, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın avlanacak balıkların boyları ile ilgili yeni bir düzenleme yaptığını, yapılan düzenlemeyle lüferin avlanma boyunun 20 santimetreye çıkarıldığını anımsattı.

Lüferin avlanma boyunun 20 santimetreye çıkarılmasının bile hala tartışılır bir durum olduğuna işaret eden İşmen, 20 santimetre olan balığın çinakop olduğunu bildirdi.

Çinakopun boyunun genellikle 25 santimlerde olduğunu, bunun küçük boylu avlandığı zaman balıklara üreme şansı vermediğini vurgulayan İşmen, şöyle dedi: “Balık hangi boyda ürüyorsa onun altındaki boylara izin vermememiz gerekir.

Hiç olmazsa canlı bir kere üresin ki, hayat döngüsü devam etsin. Siz bunu üremeden avlarsanız bunun neslini kurutursunuz. İşte bu avlanma ve üreme boylarıyla ilgili sıkıntı burada.

Bazı balıklarda özellikle lüfer gibi ekonomik değeri yüksek çok sevilen ve tüketilen balıklarda, bu sorun devam ediyor. Lüferin üremesi konusunda dünyada da ülkemizde de çok fazla çalışma yok.

Çinakop, lüferin yavrusudur ve bunu balıkçılar bilir. Ama bazıları çinakopun lüferden ayrı bir tür olduğunu söylüyor. Ama öyle değil. Çinakop, lüferin yavrusudur, küçüğüdür. Bu nedenle çinakopun avlanmaması gerekiyor.

“20 SANTİM HALA YAVRUDUR”

Hangi balık türü olursa olsun üreme boyunun tespit edildiğini ve o boyun üstündeki balıkların avlanmasına izin verildiğini belirten İşmen, “Lüferde bunların içerisinde.

Bakanlığın şu an getirdiği 20 santimetrelik boy, tartışılır bir boy. Bu boy hala yavru” dedi. Lüferin kolay elde edebilir bir balık olmadığını ifade eden İşmen, “Üreme yeri Karadeniz. Balık, Çanakkale bölgesine kışlamak için geliyor. Karadeniz’e gidiyor yumurtluyor, buralara ekim ayından sonra kışlamaya geliyor.

Kışı sıcak denizlerde geçiriyor, bahardan sonra tekrar Karadeniz’e gidiyor. Hayat döngüsü bu şekilde devam ediyor. Yapılan çalışmalara baktığım zaman lüferin en azından 30 santimetrenin üzerinde avlanması gerektiğini söyleyebilirim” diye konuştu.

DENİZLERDEKİ BALIK MİKTARI HER GEÇEN YIL AZALIYOR

Denizlerdeki balık miktarlarının aşırı avlanma ve kirliliğin etkisiyle sürekli azaldığını dile getiren İşmen, “Her sene avladığımız balığı bir sonraki sene arıyoruz. Bir sene önce çok avladığımız balığı bir sonraki sene bulamıyoruz. Her sene daha az avlamaya başladık” dedi.

Bütün denizlerde çok ciddi kirlenmenin söz konusu olduğunu, bu nedenle de balıkların üremesi, beslenmesi ve yaşam alanlarının bozulduğunu ifade eden İşmen, avlanan balık miktarlarının da sağlıklı bir şekilde kayıt altına alınmadığını savundu.

İşmen, Bakanlığın bu konuda, balıkların karaya çıkış noktaları diye yeni düzenleme ortaya koymaya çalıştığını, avlanan balıkların belirli noktalarda karaya çıkarılmasıyla doğru şekilde kayıt altına alınmasının hedeflendiğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Her sene avlanan balığın miktarında azalma var. Bunu kayıt altına almasanız da balıkçının sıkıntısından, derdinden, söylemlerinden alıyorsunuz. Bu bir belirtidir.

Her sene avlanan balığın boyunun küçülmesi bir belirtidir. Balık stokları azalıyor. Bunun için tedbirler alıyor Bakanlık. Av zamanlarını düzenliyor, yasak bölgeler getiriliyor, av araçlarına yasaklama getiriliyor, trole, gırgıra kıyı balıkçılığına sınırlama getiriliyor. Bunlar, stokların azalmasından dolayı tedbirlerin daha da yoğunlaşmasına neden oluyor.”

(Posta)

İklim değişikliği çocukları etkiliyor

Sosyal Pediatri Derneği ile Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nın ortaklaşa düzenlediği ”İklim Değişikliğinin ve Çevrenin Çocuk Sağlığına Etkileri” konulu sempozyum, ERÜ Sabancı Kültür Sitesi’nde yapıldı.

Sosyal Pediatri Derneği Başkanı Prof. Dr. Gülbin Gökçay tarafından hazırlanan sempozyumun sonuç bildirgesinde, iklim değişikliğinin yıllık değişikliklerle anlaşılamayacağı, 20-30 yıllık değerlendirmelerle belirlenebileceği belirtilerek, Türkiye’nin doğusunun daha fazla ısındığı, Akdeniz Havzası’nda ise yağışlarda yüzde 20’lere varan azalmalar beklendiği belirtildi.
Bildirgede, şöyle denildi:

”İklim değişikliği kimyasalların artmasına yol açmakta, dolayısıyla birçok kronik hastalığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. İklim değişikliğine yönelik önlemler akciğer kanserinde de azalma sağlayacaktır. Ortam ısısı arttıkça çocuklarda böbrek taşı oluşumu daha sık görülmektedir. Gebelik döneminde aşırı sıcak, düşük doğum ağırlığına ve erken doğumlara yol açabilmektedir. Artan sıcaklık, duygu durumunda ani değişikliklere yol açarak şiddet olaylarını da tetiklemekte, aynı zamanda çocuklarda şiddet ve aşırı hareketlilik gibi davranış bozukluklarına neden olarak onların okul ve yaşam başarılarını düşürmektedir.”

Çocuk hakları kapsamında ele alınmalı

”İklim değişikliği ve çevrenin korunması çocuk hakları kapsamında ele alınmalıdır” denilen bildirgede, bu noktada gelecek nesillerin de haklarının olduğunun ve gerekli önlemlerin alınmamasının bir hak ihlali olduğunun unutulmaması gerektiği kaydedildi.

(Ajanslar)

Işık hızı aşıldı mı?

Avrupa Parçacık Araştırma Merkezi CERN’deki fizikçiler, atomdan küçük partiküllerin temel fizik yasalarına ters düşen biçimde, ışık hızını aştığını söylüyor.

Uzmanlar, İtalya’da Alplerin kolu olan Apenin Dağları’nın altında bir laboratuardan 700 kilometre ötedeki diğer laboratuara fırlatılan nötrinoların hedefe saniyenin milyarda biri kadar önce vardığını hesapladılar.

15 bin defa ölçüm yapan bilimadamları sonucun kendilerini şaşırttığını, bu nedenle ABD ve Japonya’dan başka kuruluşlardan da bağımsız şekilde bu ölçümleri değerlendirmelerini istediklerini açıkladı.

Araştırmacılar o zamana dek bu bulgulara temkinli yaklaştıklarını söylüyor.

Albert Einstein’e göre hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemez.

Ancak doğrulandığı takdirde bu deney, Albert Einstein’in Özel Görelilik Kuramının bazı kısımlarını tersine çevirebilir, evrenin nasıl işlediğini açıklayan yasalar alt üst olabilir.

Tüm modern fizik teorilerinin yeniden gözden geçirilmesini dahi gerektirebilir.

Bununla beraber araştırma grubu “sistematik hata” dedikleri durumun oluşması halinde istenildiği kadar ölçüm yapılsın, yine aynı hata, yani hız sınırının aşıldığı gibi bir izlenim elde edilmesi riski bulunduğunu, bu nedenle ölçümlerini kamuoyuna ilan ettiklerini bildirdi.

Doktor Antonio Ereditato ve ekibi bu konuda üç yıldır araştırma yürütüyordu.

Ereditato “Hayalim başka bir bağımsız deneyde de aynı sonucun alınması – o zaman rahatlayacağım” diye konuştu.

Ereditato, “Ama şimdilik hiç bir şey iddia etmiyoruz. Toplumun bu çılgın sonucu anlamakta yardımcı olmasını istiyoruz – çünkü bu çılgınlık ve elbette sonuçları da çok ciddi olabilir.” dedi.

(BBC)

İFF, “Doğal olarak direniş” Bursa’da

Bu yıl 6.’sı düzenlenen ‘Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin Bursa ayağı bugün (23 Eylül Cuma) 18.30’da Mahfel  önünden başlayacak yürüyüşle start alacak. ‘Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’, ‘Toprağımız, havamız, suyumuz için doğal olarak direniş’ sloganıyla Bursalılar ile buluşacak.

Direnişteki işçilerin, çevre hakkı mücadelesi verenlerin ve sinema emekçilerinin,festival takipçilerinin ve festival emekçilerinin katılacağı yürüyüş açılışın yapılacağı Kent Müzesi’nde son bulacak. Açılış Proğramı 19.00’da başlayacak. Festival Sunuş konuşmasının ardından plaketler sahiplerine verilecek. Yönetmeni Erkal Tülek’inde açılış gecesine katılacağı gecede HES’lerin Anadolu’da yarattığı çevresel, kültürel ve sosyo-ekonomik yıkımı anlatan Erkal Tülek imzalı ‘Sudaki Suretler’ belgeselinin gösterimi yapılacak. Gösterimin ardından Grup ENTU’nun  vereceği konserin ardından gece  sona erecek.

Festival çerçevesinde Türkiye’den ve dünyanın dört bir yanında yeni ve klasikleşmiş belgesel ve filmler yer alacak. Filmlerin ücretsiz olarak gösterime sunulacağı festival, 29 Eylül’de Uğur Mumcu Sahnesi’nde yapılacak kokteyl ve ‘Çoğunluk’ filminin gösterimiyle sona erecek.”

Festivalde yerli ve yabancı 60’a yakın film gösterimde olacak. Nilüfer Belediyesi, Nilüfer Kent Konseyi, TMMOB Bursa İKK, Kesk Bursa Şubeler Platformu, DİSK Dev Sağlık İş, DİSK Birleşik Metal İş, Bursa Tabip Odası, Türk İş, Tümtis, Bursa Halkevleri, Doğa-Der, ÇHD ve Bursa Su Platformu tarafından desteklenen festivalde birçok film izleyicilerle ücretsiz olarak buluşacak.

Festival hakkında destek veren kurumlar adına açıklama yapan TMMOB İKK Sekreteri Fikri Düşünceli, “Gelenekselleşme yolunda hızla ilerleyen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali bu yıl 6. kez izleyicilerle buluşacak. Kolektif bir çalışmanın ürünü olan festival, büyük sermaye gruplarından ya da fonlardan destek almaksızın gönüllülerin emeğiyle büyümeye devam ediyor. Festival, düzenlediği birçok ülkenin öykülerini Türkiye’ye, bizim öykülerimizi de onlara aktararak birlik ve dayanışma elçisi oluyor.” dedi.

Filmler; Nilüfer Belediyesi Konak Kültürevi, BAOB Toplantı Salonu, Baro Evi Lokali, Yol-İş Sendikası Salonu, Tümtis Salonu, Yıldırım Halkevi, Livaneli Kültür Sanat Derneği, İnegöl Doğa-Der Lokali, Ekolojik Yaşam Derneği, Gemlik Yaşam Atölyesi, Mudanya Uğur Mumcu Kültür Merkezi, Sarya Kültür ve Sanat Derneği, A.K.D. Panayır Cemevi, Artvin Yusufeli Bademkaya Kültür Dayanışma Yardımlaşma Derneği Lokali’nde izlenebilecek.

İlgili haber;

İşçi filmleri festivali: “Doğal olarak direniş”

Bu yıl İşçi Filmleri Festivali’nin teması “Doğa-L Direniş”

Ajanslar, Yeşil Gazete

“Geç geç, beleşçi seni. Sizin yüzünüzden para kazanamaz olduk”

0
Kocaeli Gazetesi’nden Nuri Akçaharman’ın haberine göre Körfez Yarımca’da ikamet eden yüzde 78 bedensel ve zihinsel engelli Ali Yılmaztürk’ün kızı Neriman Yılmaztürk, UKOME’nin babasına verdiği engelli kartını halk otobüsü şoförlerinin tepkileri nedeniyle kullanamadığını belirterek, UKOME’nin buna bir önlem almasını istedi.

Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Denetim Daire Başkanlığı tarafından engelli vatandaşlara verilen ücretsiz seyahat kartı, işgüzar halk otobüsü şoförlerinin tepkileri nedeniyle vatandaşa sorun yaşatıyor. Daha önce vatandaşların defalarca kez şikayette bulunduğu ancak hiçbir önlem alınmayan bu konu ile ilgili bir şikayet de Körfez İlçesi Yarımca’dan geldi. Yarımca Atalar Mahallesi’nde ikamet eden yüzde 78 bedensel ve zihinsel engelli Ali Yılmaztürk, belediye tarafından kendisine verilen hakkı kullanarak 4 sene önce engelli kart sahibi oldu.

TEPKİLERLE KARŞILAŞMIŞ


Ancak ulaşımını bu kartla yapmaya başlayan Yılmaztürk, ne zaman halk otobüsüne binse otobüs şoförlerinin kötü muamelesi ile karşılaşmış. Aldığı tepkiler karşısında vatandaşların içinde rencide olan Yılmaztürk, daha fazla dayanamayıp belediyenin kendisine çıkarttığı ücretsiz ulaşım kartını iptal ettirmiş. Geçen zaman zarfında babasının engeli daha da artınca kızı Neriman Yılmaztürk, yeniden babası için UKOME’den ücretsiz ulaşım kartı çıkarttırmış. Ancak yine aynı tepkilerle karşı karşıya kalan Yılmaztürk, durumu kızına anlatarak sitem etmiş.

ŞOFÖRÜN İŞGÜZARLIĞI


Babasının duygusal olduğunu ve konuyu biraz abarttığını düşünen kızı da bir gün babası ile birlikte halk otobüsüne binmiş. Önden giden baba kartını okutunca Yarımca-İzmit arası çalışan 111 numaralı halk otobüsünün sürücüsü, “Geç geç, beleşçi seni. Sizin yüzünüzden para kazanamaz olduk” diyerek sitemde bulunmuş. Neriman Yılmaztürk ise babasına gösterilen tepki karşısında neye uğradığını şaşırarak, sürücüye kendisini şikayet edeceğini söylemiş. Halk otobüsünden inen Yılmaztürk, soluğu UKOME’de almış.

UKOME’DEN ŞİKAYETÇİ OLACAĞIM


Yetkililere durumu anlatan Neriman Yılmaztürk, yetkililerin konuya ilgisiz kaldıklarını belirterek, belediye kendi verdiği kartla vatandaşını rezil ediyor. Bu insanlara mademki engelli kartı verilmiş, mademki halk otobüsü ve belediye otobüslerinde bunlar geçerli, araç sürücülerine ne oluyor? Engelli vatandaşlar sürekli halk otobüslerinde rencide ediliyor. UKOME bu soruna çözüm bulsun. Eğer bulamayacaksa halkın belediyesini geri versinler. Yarımca’ya belediye otobüsü neden çalışmıyor? Bu durum devam ederse otobüs sürücülerinden değil UKOME’den şikayetçi olacağım” şeklinde konuştu.

(Kocaeli Gazetesi) (tsd.org.tr)