Dış Köşe

Suyu musluktan içebilmek – Irmak Kaleli

Çoğu Avrupa ülkesinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) genelinde, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Karayipler‘in belirli kısımlarında ve Japonya’da içilebilir musluk suyu problemi çözülmüşken Türkiye’de yaygın olarak kullanılan damacanaların ve pet şişelerin içeriklerindeki kanserojen Bisfenol-A (BPA) maddesinin sağlığa zararları tartışılıyor.

Ülkemizde özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar hem yaşadıkları evlerde daha sıhhi olduğuna inandıkları şişelenmiş suları kullanmayı tercih ediyor hem de gittikleri kafe ve restoranların da aynı özeni göstermelerini bekliyor.

Oysa Forbes dergisi 2008’de yayımladığı bir makalede “Dünyada çevreci ve yeşile saygılı bazı restoranlarda şişelenmiş su satışları tamamen kaldırıldığını” belirtmişti.

Suyun Türkiye gibi ülkelerde plastik şişelere konulması da, bu tür ambalajlama yöntemlerinden kaçış da sağlık kaygısıyla yapılıyor.

İçme suyu tarihi

ABD Çevre Koruma Ajansı’nın 2000’de  yayınladığı bir rapora göre toplumların temiz su elde etme kaygısı, M.Ö. 1500’lü yıllara kadar dayanıyor. Rapor, Eski Mısırlıların doğal kaynaklardan elde ettikleri suyu içilebilir kılmak amacıyla şap kullandığını belirtiyor.

Su Filtreleri Tarihi adlı internet sitesi ise Eski Yunan ve Roma medeniyetleri zamanında kurulmuş olan su yolları ve kemerlerine dikkat çekiyor. Bugün Antalya sınırlarında olan Aspendos’taki sarnıçlar ve kemerler Roma Uygarlığı döneminde su teknolojilerinin ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlıyor.

Aynı internet sitesi, tarihçilerin “su filtresi kullanımına 4000 yıl önce başlandığına inandığını” belirtmiş. Bu uygulama, Sanayi Devrimi’nin de hızlandığı ve içme suyundan teneffüs edilen havaya kadar birçok doğal kaynağın kirlendiği dönemlere tekabül eden 19. yüzyılda, Avrupa’da yaygın olarak kullanılmaya başlanmış.

Bu yıllarda İngiliz biliminsanı Dr. John Snow, Londra’da yer alan bir su pompasına şehrin lağım sisteminden gerçekleşen bir sızıntının kolera salgınlarına sebep olduğunu kanıtlamış. Bu keşiflerin de ışığında sudaki bulanıklığın yalnızca “estetik bir sorun olmadığı”, sağlık sorunlarına da yol açabileceği anlaşılmış.

Bu tür sorunların önüne geçmek isteyen mesela ABD’li yetkililer, 1900’lerde kurdukları “su arıtma sistemleri” ile, tifo, dizanteri ve kolera gibi salgınların önüne geçebilmeyi başarmışlar.

1908’de içme suyunu dezenfekte etmek amacıyla klor kullanımına geçen ABD’de, özellikle 20. yüzyılın ortalarından sonra içme suyuna belirli standartlar getiren hukukî düzenlemelere de başlanmış.

Su, Zaman ve Avrupa Şehirleri: Gelecekler için Tarihin Önemi isimli kitap, Avrupa’da su ve sağlık şartlarını geliştirmek için yapılmış çalışmaların tarihini anlatmakla başlıyor.

Ardından Avrupa Komisyonu‘nun 2002-2005 yılları arasında gerçekleştirdiği SuZaman (WaterTime) projesine de odaklanan kitap, İngiltere, Fransa, Almanya, Macaristan gibi orta ve batı Avrupa devletlerinin yanı sıra Estonya, Litvanya, ve Finlandiya gibi kuzey ülkelerindeki sistemleri de ele almış.

SuZaman projesinin amacı ise şehirlerdeki su ve lağım sistemlerini yenilemek ve sürdürülebilir kalkınma metotlarıyla enerji üretimini yaygınlaştırmak.

Toplam 13 ülkenin 29 şehrinde gerçekleştirilen araştırmanın websitesi, bu bölgelerde yaşayan halkın yaşadıkları yerlerin su politikaları hakkında verilecek kararlarda daha aktif rol almalarını sağlayacak özelliklere de sahip.

Kitaba göre sıhhî su elde etmek için Avrupa’daki çalışmalar 18. yüzyılda başlamış. Belediyeler bu konudaki çalışmalarını 19. yüzyılın başlarında hızlandırmışlar ancak bu çalışmalar 20. yüzyıldaki Dünya Savaşları sırasında biraz sekteye uğramış.

20. yüzyıl, yine Amerika’da olduğu gibi Avrupa’da da atık sularla ilgili çalışmaların ve su sağlığı ve arındırma teknolojileri konusundaki yasal düzenlemelerin hızlandırılmasına da tanıklık etmiş.

Musluktan akan kanser tehdidi

Osmanlı İmparatorluğu‘nda ise suyun dağıtımı konusunda önemli icraatlarda bulunulmuş. Roma ve Bizans uygarlıklarının kurmuş olduğu sistemleri daha da yaygınlaştırmak amacıyla kullanılan teknolojilerin geliştirildiği bu dönemde, suyun ilaçlanması teknolojisi kullanılmıyor olsa da suyun dağıtımı konusunda ileri teknolojilere yer verilmiş. Sebillerden kuyulara; çeşmelerden maskemlere, hamamlara ve şadırvanlara kadar halkın suya erişimini yaygınlaştıracak birçok yapı bu dönemde inşa edilmiş.

Mimar Sinan’ın eserlerinde de görülebilen bu yapılar, suyun kültürümüzdeki önemini gösteriyor.

Kullanılan su kaynaklarının da artırılmaya çalışıldığı Osmanlı döneminde, yalnızca Anadolu’ya değil, imparatorluğun farklı bölgelerine de yatırımlar yapılmış. Özellikle II. Abdülhamit döneminde su ile ilgili birçok yatırımının yapıldığı görülüyor.

İzzeddin‘in Hicaz’da Teşkilât ve Islahat-ı Sıhhiye ve 1329 Senesi Hacc-ı Şerîfi kitabına göre o dönemde tüm dünyada yaygın olarak kullanılan “deniz suyunu arıtma metodu”, Osmanlı topraklarında ilk olarak 2 Şubat 1894’te Hicaz’ın önemli şehirlerinden biri olan Cidde’de kullanılmaya başlanmış.

İstanbul’da da Kadıköy Su Tesisatı’nın kurulmasını sağlayan II. Abdülhamit, Tuna Nehri’nde de Demirkapı Kanalı’nın kurulmasını sağlamış. Osmanlı yönetimi bu dönemde, Terkos nehrinden ve Kemerburgaz yakınlarındaki Karakemer ve Kovukkemer membalarından da faydalanılmasını sağlayacak girişimlerde bulunmuş.

Bugün de içtiğimiz Hamidiye sularının geçmişi de bu zamana dayanıyor. O dönemlerden elimizde kalan artık ne yazık ki pet şişelere doldurulmuş ve kimyasal atıklarla zehirlenmeye mahkum endüstriyel sular.

Uzmanlar ne diyor?

Kimyasal maddelerin suyu temizlemek için kullanılması yaşadığımız topraklarda ilk kez Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilmiş. Klor kullanımına 1932’de geçen ülkemizde; su sağlığı konusunda uzmanlaşmış araştırmacılara göre şu anda sular olması gerekenden fazla işleniyor.

Araştırmacılar, normalde suların kaynaktan çıktıkları halleriyle biriktirilip bekletildikten sonra içlerine -ABD’de de olduğu gibi- düşük miktarda klor katılıp sisteme verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Türkiye’de ise atık suların, içlerindeki kömür gibi artık maddelerden arındırılmak amacıyla yüksek oranda işlenmesi söz konusu.

Uzmanlar, şehirlere verilen suların aslında metropollerden, gecekondu bölgelerinden uzak, etrafında hiçbir yerleşim yerinin ve hatta tarım arazisinin dâhi olmadığı tesislerde  toplanılması gerektiğini belirtiyor.

İstanbul’un içme suyu tesislerinin durumu ise olması gerekenle karşılaştırıldığında çok vahim bir tablo ortaya çıkıyor. Örneğin Ömerli Barajı’na, barajın yakınlarındaki Sultanbeyli lağımından sürekli bir sızıntı oluyor. Ayrıca barajın çevresindeki sanayi tesislerinin kirlettiği dereler de aktığı için şehir sürekli kendini zehirliyor.

Ömerli Barajı yalnızca bir örnek. Türkiye genelinde, hem ilerlemiş ülkelerde “fabrika atıklarının” gördüğü işlemlere maruz kalan atık sular hem de zaten kirli olan baraj suları daha sonra içlerine çok sayıda kimyasal maddenin de katılmasıyla sağlığa zararlı ve hatta kanserojen hale geliyor.

Suların kuyulardan çekildiği ve 2008’de içerisinde yüksek oranda arseniğe rastlanan İzmir’de de musluk sularının içilmesi büyük bir risk teşkil ediyor.

Geçen yıl (2010) Kızılırmak sularının da içme suyu olarak kullanıldığı Ankara’da ise Belediye Başkanı Melih Gökçek’e hem Orta Doğu Teknik Üniversite’li (ODTÜ) akademisyenler hem de Ankara Tabip Odası (ATO) büyük tepki göstermişti.

Türkiye’deki suların genelde güvenli olduğunu ve mesela Uşak gibi illerde musluktan su içme uygulamasının yaygın olarak sürdürüldüğünü bildiren uzmanlara göre sorun, su kaynaklarının ve depolama tesislerinin etrafındaki binaların yıkılmasıyla çözülebilir.

Uzmanlar aslında Türkiye’deki içme sularının kalitesinin düşüklüğünü çarpık kentleşmeye bağlıyor. Türkiye’deki su dağıtımı şu anda PVC borularla sağlanıyor ancak son araştırmalarda plastik boruların da insan sağlığı için büyük bir tehdit oluşturduğu ortaya çıkarıldı.

Greenpeace uluslararası sivil toplum örgütünün 2 Haziran 2003’te yayınladığı bir yazıya göre PVC borular çelik ve bakır borular gibi birçok başka içerikli boru ile ikame edilebilir. Yazı, AB ülkelerinin, 2020 yılını PVC gibi insan sağlığına zarar veren maddeleri su borularında kullanmaya son verecekleri bir hedef olarak belirlediklerini söylüyor.

Kanunlarla su temizlenir mi?

Su sağlığı standartlarının yaygınlaştırılması ve bu konuda çıkarılan kanunların sayısının artması 1900’lere ve 2000’lere tekabül ediyor. Yine bu dönemde, etkinlikleri ve yaptırımları iyice artan uluslararası kuruluşların “içilebilir su” hakkında geçirdikleri kararlar dikkat çekmeye başlıyor.

UNICEF ve UNESCO gibi Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki birçok örgüt, Avrupa Birliği (AB), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) veya Su Arzı ve Geliştirilmiş Sağlık Koşulları İşbirliği Konseyi (WSSCC) gibi birçok uluslararası kuruluş “su temizliği ve içilebilir su arzının artırılması” konusunda çalışmalar yapmaya başladı.

Raporlarında, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde temiz suya erişim konusundaki sıkıntılara da değinen bu kuruluşlar; gelişmiş ülkelerdeki içilebilir su standartlarını yükseltebilmek amaçlı araştırmalar da düzenliyor.

Unutulmamalı ki hem uluslararası hem de ülke içi hukuk her zaman için tüketici haklarını korumayı amaçlamıyor. Mesela Türkiye’de 1997 yılında yürürlüğe giren 23144 sayılı Doğal Kaynak, Maden ve İçme Suları ile Tıbbi Suların İstihsali, Ambalajlanması ve Satışı Yönetmeliği ile pet şişelere ve PVC şişelere su doldurulması izni verilmiş.

Sonradan sağlığa tehlikelerinin ortaya çıkartıldığı plastik şişelerle su satışına izin veren bu yönetmelik, hiçbir şekilde tüketici haklarına yer vermiyor. Çoğu uluslararası kuruluşun da verdiği kararlarda halk sağlığı yerine uluslararası şirketlerin çıkarlarını ön planda tuttuğu düşünülürse yerel uygulamaların da ticari amaç güden firmaları kayırmasına şaşırılmamalı.

Yine de BM Genel Kurulu’nun 28 Temmuz 2010 tarihinde aldığı bir kararla suya erişim ve hıfzısıhhayı temel insan hakkı olarak tanıması olumlu bir gelişme.

Bugün neler oluyor?

Günümüzdeki durum ise pek de iç açıcı değil. ABD kökenli ve gönüllü “su aktivistleri tarafından” yaratılmış Dünya Su Savaşları internet sitesinde yayınlanan araştırmalara göre şişelenmiş su satan birçok şirket “doğal kaynakları [bir daha geri döndürülemeyecek şekilde] tahrip ediyor”.

İşte bu sebeple içme suyunun şişelenmiş ürünler yerine musluklardan sağlanması çevre için çok daha yararlı. Bunu gerçekleştirebilmiş ülkelerde, ülkemize çok yabancı uygulamalar gerçekleştiriliyor.

Mesela The Guardian gazetesinde 2008 yılında yayımlanan bir yazıda, İngiltere’de alkol satılan bazı işletmelerin içki lisanslarına, tamamen kendiliklerinden tüketicilere çeşme suyu servis etmek zorunda olduklarına dair bir madde bile ekledikleri belirtilmiş. Londra’da ise bazı barların içecek menülerinde, müşterilerin bardan bedava olarak çeşme suyu temin edebilecekleri ibaresi bile dipnot olarak bulunabiliyor.

Böylesi uygulamaların Türkiye’de de gerçekleştirilmesi ne yazık ki biraz uzak gibi duruyor. Uzmanlara göre örneğin İstanbul’daki halkın tahminen yüzde 80’i şişelenmiş su içerken ve altyapı bu kadar bozukken çeşmelerden zehir yerine hayat akması için daha çok beklememiz gerekiyor.

Irmak Kaleli – Bianet ( www.bianet.org )

 

Kategori: Dış Köşe