Ana Sayfa Blog Sayfa 5031

Batman’daki saldırıda kurtarılan bebek de öldü

Batman‘daki saldırı sonucu annesinin yaşamını yitirmesi üzerine hastanede anne karnından ameliyatla alınan 7,5 aylık bebek bugün sabaha karşı yaşam mücadelesini kaybetti.

Batman’da PKK saldırısı sonucu hayatını kaybeden 8 aylık hamile Mizgin Doru‘dan sezaryenle alınan bebek öldü.

Batman Sağlık Müdürü Dr. Namık Kemal Kubat yaptığı açıklamada, saldırı sonucu hayatını kaybeden Mizgin Doru’dan sezaryenle alınan ve  küvezde tedavisi devam eden bebeğin tüm çabalara rağmen kurtarılamadığını söyledi.

Kubat, “Çok üzüldük. Onu yaşatmak için herkes elinden gelen çabayı gösterdi ancak bebeği kurtaramadık. Ailesine baş sağlığı diliyorum” dedi.

(Ajanslar)

ABD’ye “bahar” geliyor

Bundan 10 gün önce, bir grup aktivist “17 Eylül’de, Wall Street‘te 20.000 kişi buluşuyoruz!” diyerek yeni bir sistem karşıtı protestonun ilk adımını attı. Dünyanın finans kalbi olan, New York borsası ve devasa finans şirketleriyle bankaların merkezlerinin bulunduğu Wall Street’te 17 Eylül’de 20.000 kişi değil, bir kaç bin kişi bir araya geldi yalnızca.

Ve o bir kaç bin kişi çığ gibi büyüyerek bugün 12. gününe giren devasa bir “devrim”in belki de başlangıcını oluşturdular.

New York şehrinin ünlü Wall Street sokağında yaşananlar tam anlamıyla göz kamaştırıcı. İlk başlarda “bir avuç işsiz-güçsüz genç ve ayak takımı” nın can sıkıntısı olarak görülen gösterilerin 12. gününe girilirken hareket de hızla büyüyor. “Biz burada birşeyleri protesto eden bir grup aktivist falan değiliz” diyor katılımcılardan biri, “Biz burada yeni ve farklı bir toplum yapısının mümkün olduğunu gösteren, kendimize ufak bir toplum modeli yaratıp yaşayan eşitlik ve özgürlük arayıcılarıyız” diye devam etmeden önce.

Occupywallst.org adresinden yayın yapan, interneti ve sosyal medya araçlarını da çok yoğun ve etkili olarak kullanan hareketin 27 Eylül’de yayınladığı mesaj şöyle başlıyor : “27 Eylül 2011 günü, yani bugün, finans merkezinin lüks gece hayatına şahit olduk. Bir aylık maaşlarımızdan daha pahalı elbiseler giyen çiftlerin bir yılda kazanabileceğimizden daha pahalı arabalara binip, hayat boyu kazanamayacağımız paralara aldıkları evlere gidişlerini izledik.”

Hareket an itibariyle ABD’nin 52 şehrine yayılmış durumda. “Sokak sokak, şehir şehir büyüyoruz; ve bu ülkede bir değişim yaşatacağız, hem de hayal edebileceğinizden daha kısa zamanda” diyorlar. “İşgal” kelimesini kullanıyorlar yaptıklarını ifade ederken, ancak şiddeti tamamen reddeden bir tavra sahipler. Kendilerini her daim gözetleyen polislere “Bankalar senin de paranı çalıyor dostum” yazılı ufak kartonlar doğrultuyorlar. Sokakların ortasında kurdukları kamp alanlarında uyku tulumlarında yatıyor, imece usulü pişirdikleri yemekleri yiyorlar. “Medeni” toplumun ilk olarak 68 kuşağı komünlerinde, sonrasında da ekoköylerde şahit olduğu doğrudan demokrasiyi kullanıyorlar. Örgütlenmeleri tamamen yatay.

Ve sosyal medyayı çok iyi kullanıyorlar. 11. günde posta işçileriyle (hareketlerine katılıp grev ilan etmeleri için) yaptıkları toplantılar gibi etkinlikleri internetten canlı olarak yayınlıyorlar .Twitter’da #occupywallstreet etiketi altında her saniye başı mesajlar düşüyor. Bütün bu olanlar insana “Arap Baharı” sürecinde yaşananları hatırlatıyor. Katılımcılar da aynı şeyi söylüyor zaten : “Bizim vali de kaygıyla izliyordur yaptıklarımızı ama onun işi daha zor. Tunus’taki, Mısır’daki ya da Suriye’deki gibi üzerimize silahlarla saldıramayacağını biliyor çünkü” diyor 60’lı yaşlarında bir aktivist.

Protestocuların düşünceleri, iletişim biçimleri ve “dert”lerini anlamak için 25 Eylül’de bir polis memurunun kendilerine uyguladığı şiddetin ardından yayımladıkları şu mesajı okumak yeterli:

“Sana söyleneni yapma. Biz tamamen barışçıl ve şiddet karşıtıyız, ve sen de bunu çok iyi biliyorsun. Sana her sabah kahve ver gün boyunca su ikram ediyoruz. Sense reddediyorsun, çünkü amirlerin sana böyle emretti.

Amirlerinin işlediği suçları, uyguladığı şiddeti anlat. Sana yardım ederiz, emin ol buna. Senin dertlerinle bizimkiler bir zaten, bu sisteme karşı şikayetlerimiz aynı. Sen de bizim gibi, toplumun %99‘ındansın. Bize katıl. Muhabbetimize dahil ol.”

Harekete Noam Chomsky ve Michael Moore gibi isimler de doğrudan ve aktif desteklerini ilan etmiş durumdalar.

Yeşil Gazete olarak bu önem verdiğimiz hareketi ve ABD’de yaşananları gün be gün sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

 

Yeşil Gazete

Gençlerbirliği – Orduspor

Memleket çok tuhaf be hocam. Bu haftaki yazımı kafamda dönendirirken “içinde süryaniler geçecek, gündem ile alakasız olacak ama” filan derken milli eğitim bakanlığı -allah başımızdan eksik etmesin !!!- gündemin tam göbeğine alıverdi Süryanileri, buyrunuz

Efendim ben ilkokul 4’ten lise bitene değin İstanbul Bahçelievler’de ikamet ettim. Deli Hüseyin Paşa Caddesi, Onur Sitesi A Blok, Pazar yolu, Ünverdi Sineması, Yayla, Basın Sitesi Durağı, Haznedar, Ömür vsr.

Bulunmaz bir nimetti bizim site çocuklar için. Yola hiç çıkmadan sitenin kendi bahçesinde akşama kadar oynama imkanımız vardı. O bahçede dört dönerken ne acıktığımızı ne susadığımızı bilir hava kararana değin o oyun senin bu oyun benim dolanır dururduk. Yaşlarımız 11, 12 civarı bir şeydi. Bir de kendimize örnek aldığımız, hareketlerini pür dikkat izlediğimiz 18, 19 yaşlarında abilerimiz vardı. Onlarla arada derede yaptığımız maçlara çok önem verirdik. Her zaman çok farklı mağlubiyetler alıyor olsak da kazara 1 ya da bilemedin 2 gol atıtığımızda dünyalar bizim olurdu. Farklı mağlubiyetlerin günah keçisi ise hiç değişmezdi. Daimi kaleci anavarza olarak en çok çekindiğim arkadaşlarımın söylenmelerine maruz kalmak değil “bu halde birde maç mı yapıyorsun ulan !” diye söylenen babama yakalanmaktı.

Güzel bir de isim takmıştık mahalledeki abilerimizle artık geleneksel bir hal alan futbol maçlarımıza. Biz allah ne verdiyse toplanmış bir sürü velettik, kimi gün 20 kimi gün 25 kişi bile olurduk. Bizimle oynama lütfunda bulunan abiler ise taş çatlasın 7 ya da 8 kişiden müteşekkil olurlardı. Onlar Gençlerbirliği idi biz ise Orduspor.

Bizim bahçenin hemen yanındaki sokakta 6’şar katlı 4 apartman bulunurdu. Orda oturanlardan hiçkimseyi tanımazdık, onları sokakta dahi görmezdik. Kim olduklarını bilmez, çokta umursamazdık. Onlar, “Süryaniler“di. Süryani’nin ne demek olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Kimse bize “süryaniler şöyle kötü, böyle fena” gibi şeyler söylemişde değildi ama biz “süryani” derken yapılan o garip vurgudan onlarla görüşmememizin daha hayırlı olacağını peşinen kabul ederdik. Gençlerbirliği – Orduspor maçlarımızı muhtemelen pencerelerinden onlar da izlemişti.

Michael Haneke abimin henüz izlemediğim ama methini pek duyduğum (altyazı dergisi sağolsun) “Beyaz Bant” (Das weiBe Band – Eine deutsche Kindergeschicte) adında bir filmi vardır. Naziler nasıl Nazi oldu konusuna kafayı takan Haneke abim bu Nazilerin çocukluğuna eğilmiş, sonunda Nazi olanın çocukluğu olsa olsa böyledir diye küçük bir alman köyünde yetişen 1910 yıllarının çocuklarını anlatmış.

Bu hikayeyi kendi çocukluğuma kurgulasam nasıl olurdu acaba? Şimdiki milliyetçi şüreka, gözü kana doymaz bir mahluk olduğunun farkında bile olmayan ahali nasıl böyle oldunun peşine düşsek bir ihtimal bizim “Gençlerbirliği – Orduspor” maçlarına denk gelirdik. Birarada pek şamatalı eğlenen “çoğunluk“, bir kenara itilip kendi içine hapsedilmiş “azınlık“, hayatının baharında kendini yok hayallere feda eden “Gençlerbirliği“, vatan millet sakarya türküsü ile bildiğinden şaşmayan “Orduspor

İşin daha da tuhafı tam da o senelerden birinde 2. lige düştü “Orduspor.” Aradan geçen onyılların ardından tam da bu sene tekrar süper ligde. Gözlerini de “Gençlerbirliğine” mi dikmiş ne?

anavarza

Bence, gidin artık!- Seyhmus Diken

Kendimi bildim bileli “parlamento dışı sivil muhalefet”i önemsemiş ve asıl sokağın sesine kulak vermenin anlamına inanmış biriyim. Bu sebepten siyasal particilik üzerinden siyasetin de anlamını bilerek sivil toplumculuğun, demokratik kitle örgütçülüğünün ve bu kurumsallıklar üzerinden toplumsal muhalefetin ne denli kıymetli ve de içten gönüllü çabalar olduğunu “içerden biri” olarak biliyorum.

Ama şunu da çok iyi biliyorum ki bu tuhaf ülkede parlamentoda yürütülen siyasetin, hele hele sistem siyasetinin gözünde zerre kadar “dışarıdaki ses”in kıymeti yoktur.

İstediği kadar sokak, bağırıp çağırsın; onlara göre bir siyasetçinin (Süleyman Demirel) geçmişteki tabiriyle “sokaklar yürümekle aşınmaz”.

Oysa çok aşikârdır ki; toplumsal mücadele bir bütündür. Hangi alanda bir örgütlülük yaratırsanız o alanı bütün hatlarıyla kullanıp derdinizi anlatmak, mesajınızı ulaşması gereken yerlere taşımak durumundasınız.

Bu baptan baktığımızda 12 Haziran 2011 Genel seçimlerinin üzerinden yaklaşık üç buçuk ay geçmiş bulunuyor. Bütün engellemelere, seçim barajlarına, kısıtlılıklara rağmen Barış, Demokrasi ve Özgürlük Bloku başarılı bir seçim çalışmasıyla 36 milletvekili çıkardı.

Üstelik sadece Kürt seçmenler değil, ülkenin geleceğini düşünen ve demokrasiye inanan Kürt olmayan yürekli seçmenler de tercihlerini “bağımsız blok” adaylarından yana kullandılar.

Seçimlerden sonra seçmen tercihleri kimi seçilmişler için tecelli etmedi. Siyasal iktidar devletin gücünü kullanıp hukuku gerekçe göstererek altı Blok vekilinin mahpustan çıkmasına cevaz vermedi.

Hoş Cumhuriyet Halk Partili (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partili (MHP’li) üç vekil de bu tufa’dan nasibini aldı ama onlar biraz gürültü çıkarıp sonra rıza gösterdiler.

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve Blok adayları örgütlü olarak seslerini duyurup, kitleleri ile birlikte sokağın olanca gücünü kullanarak muhalefetlerini sürdürdüler.

Bu çok haklı ve anlaşılır bir muhalif duruştur. Anılan süre içinde parlamentonun tek seçenek olmadığını ve parlamento dışı muhalefetin de mücadele yöntemlerinden biri olduğunu vurgulamak ve gündemde tutmak elbette Türkiye gibi demokrasi kültürü yeterince olgunlaşmamış bir ülkede çok önemli ve anlamlıdır.

Ama kanımca artık arzulanan amaç büyük ölçüde gerçekleşmiş, kamuoyu oluşmuş ve meram anlaşılmıştır. Gerçi seçilmiş vekillerden tutsak olanlar hâlâ içerdedirler.

Ama onların vekâleti, ziyadesiyle seçmenleri ve halk nezdinde ayrıca geniş uluslararası kamuoyunca onanmıştır.

Şimdi artık blok vekillerinin gerekirse parlamentoda 1965’lerde Türkiye İşçi Partili (TİP) vekillerin durumunda olduğu gibi kafaları kırılsa, dayak yeseler bile meclise gidip yüksek sesle bu ülkedeki adaletsizliği, hukuksuzluğu, hak ihlallerini, bir türlü Kürt meselesi dâhil devasa sorunları çözme gayreti hâsıl olmayan her soydan her boydan iktidar ya da muhalefet partisini teşhir etmeleri gerekir.

Vekillerin soludukları gazlar da biz seçmenlerine reva görülen gazlar da yeter artık. Şimdi artık o devlet zoruyla solutturulan gazların, kırılan kol ve bacakların hesabının sorulma vaktidir.

Bugüne dek Barış ve Demokrasi Partisi geleneğinin katıldığı seçimlerde aynı çizginin siyasal tercihlerinden yana oy kullandım. Son 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde de kendisiyle aynı siyasal düşüncede olmadığım halde oyumu Sayın Şerafettin Elçi’den yana kullanmış bir seçmen olarak “Sayın Elçi lütfen git ve yoksul Kürt halkı ile emekçi Türk halkının haklarını egemenlere karşı arkadaşlarınla birlikte mecliste savun” diyorum ve bunu yurttaş olarak talep ediyorum.

Bu benim en doğal hakkım.

Biliyorum seçilmiş vekiller için durum çok zor, sırat köprüsü gibi. Adeta savaş hali var. Her gün yüzlerle ifade edilen BDP’li şahsiyet tutuklanıyor. Sokaktaki en sıradan Kürt’ün “en küçük hakkımızı dahi kabul etmiyorlar” dedikleri bir ortamda seçilmişlerin meclisi dillendirmeleri hayli zor.

Ama buna rağmen çok iyi biliyorum ki; dönem 1920’lerin Türkiyesi değil. O günlerde Mustafa Kemal ilk meclise Milli ve Yerel giysilerinizi giyip öyle gelin demişti. Kürt vekiller-ki kaynaklara göre ‘Dersim Mebusu Kangozade Hasan Hayri’ ve 72 arkadaşıdır söz konusu Kürt vekiller– denileni yapmış şal u şapikleri ile gitmişlerdi ilk meclise.

Sonra da yargılanıp idam edilen Hasan Hayriye; Şeyh Said İsyanı sonrasında oluşturulan Şark İstiklal Mahkemelerinin Başkanı Ali Saip’in (Ursavaş) en önemli sorusu şu olmuştu: “Meclis’e, neden Kürt kıyafeti ile geldiniz?”.

Evet, biliyoruz ki, ilk meclise Kürtleri devlet davet etmişti hem de milli kıyafetleriyle. Şimdi ise; seçilmişlerin hakkı olan vekilliği; hukuk ve yasaları gerekçe gösterip gasp ediyor. “Milli iradenin” Meclis’e yansımasına engel oluşturuluyor. Yaygın kamuoyu bütün bu adaletsizliklerin ziyadesiyle farkında.

Ama bütün bunları o meclisin orta yerinde yine o adil olmayanların ve hak gaspçılarının gözlerinin içine bakarak söylemek ve sesi kısılanların sesi olmak için lütfen artık gidin.

Onlar istedikleri için değil, bizler istediğimiz için gidin. Gidin ve haklarımızı dile getirin. Seçmeniniz olarak bunu yürekten ve tüm Blok vekillerinden istiyorum…

Şeyhmus Diken – Yüksekova Haber

[Yorum] Adana’da festival bitti, tadı kaldı – Gizem Ertürk

Memleketin en nevi şahsına münhasır, en sıcak (her anlamda) ve tabii en halkçı festivali 18. Adana Altın Koza Film Festivalisona erdi. Her şeyden önce söylemek gerekiyor ki, festivalin organizasyonu gerçekten kusursuzdu. Festival ekibi ve Adana halkı, sanatçısını, konuğunu, basınını el üstünde tutuyor. Bu sene de yine arı gibi çalışarak olabildiğince hatasız bir organizasyon yapmak için ellerinden geleni, hatta fazlasını yaptılar. Emeği geçen herkese ama herkese ne kadar teşekkür etsek az…

Festivalin yalnızca son iki gününde bulunmuş olmam sebebiyle hafta boyunca yapılan etkinliklere ve film gösterimlerine katılamadım. Ama genel kanı, bu sene filmlerin oldukça vasat olduğu yönündeydi. Yarışma filmleri bir yana, tek konuşulan Türkiye prömiyerini Adana’da yapmayı seçen Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Büyük Jüri Ödüllü filmi Bir Zamanlar Anadolu’da’ydı…

Neyse ki gitmeden önce bu senenin en iyi filmi seçilen Onur Ünlü yönetmenliğindeki Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi filmini görme şansım oldu. Çok çekici bir fragman eşliğinde oldukça merak uyandıran bu film -üzülerek söylüyorum ki- bende hiçbir etki yaratmadı. Filme çok büyük bir heves ve heyecanla gittiğimi de belirteyim. Bir tiyatro oyununu andıran birbirinden kopuk sahneler, bayat ve yavan espriler, (hâlâ komik olmanın küfürden ibaret olduğunu sanıyoruz, ufacık çocuğa bile küfür ettirerek mizah malzemesi yapmaya çalışıyoruz.) ne dramı dram, ne komedisi komedi olan, arada derede bir yerde sıkışıp kalmış bir film bu. Onur Ünlü gibi ülkenin az sayıdaki yaratıcı yönetmeninden beklenmeyecek kadar kötüydü. En iyi film buysa, diğerleri nasıldır sorusunu da sormadan edemedim. Demek ki kabûl etmemiz gerekiyor, ne kadar çok film, o kadar iyi demek değil! Bunca emek verilerek düzenlenen festivallerimiz ve halk çok daha iyi filmler izlemeyi hak ediyor. Lütfen bunun sorumluğunu daha çok üstlenelim.

Festivalin en anlamlı konuşmaları ise, kısa filmiyle ödül alan Hüseyin Karabey (Hrant Dink’e yaptığı gönderme, Hrant çin adalet için çağrısı) ve Özcan Alper’den (Jitem ve faili meçhul cinayetler üzerine yaptığı cesur açıklama) geldi.

Ayrıca kısa filmleriyle ödül alan öğrencilerin farkındalıkları ve cesaretleri takdire şayandı. Öğrenciler kameralarını genellikle işçilere, doğaya ve insan haklarına çevirmişlerdi.

Festivalin en önemli ödüllerinden Yılmaz Güney ve SİYAD Ödülleri’nin sahibi olan Gelecek Uzun Sürer’i de unutmamak lâzım. Filmi henüz göremedim ama Sonbahar’la çok iyi bir çıkış yapan Özcan Alper’in yeni filmine de ilgi, âlâka göstermeliyiz diye düşünüyorum. Umarım vizyonda da şansı bol, yolu açık olur.

Bu arada bir filme dikkat çekmek istiyorum, daha önce 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü, Alman İnsan Hakları Film Ödülü ve de en son 7. Akbank Kısa Film Festivali’nde En İyi Kısa Film seçilen Dönüşü Olmayan Yolculuk… Güçlü Yaman’ın yönettiği bu film, 1999 yılında Frankurt Havaalanı’ndan insanlık dışı bir yöntemle sınır dışı edilmeye çalışılırken hayatını kaybeden Sudanlı göçmen Aamir Ageeb’in gerçek hikâyesini anlatıyor. Filme bir ödül de Altın Koza’dan geldi.

Son bir şey de gecenin sunucuları Özlem Gürses ve Murat Başoğlu için söyleyeceğim. Belki de festivalin tek kusuru sunucu seçimindeki hataydı. Özlem Gürses yine de canla başla çalıştı ancak Murat Başoğlu’nun şaşırtıcı derecedeki başarısızlığı göz ardı edilecek gibi değildi. O buzzz gibi kötü esprilerden söz bile etmiyorum. Herkes çok komik olmak zorunda değil ama sanki yoldan geçiyormuş da tesadüfen oradaymış gibi hali bunca emek verilmiş organizasyona yakışmadı. Şöyle örnek vereyim, kendi sunumundaki hiçbir ismi doğru bir şekilde telâfuz edemedi. Akdeniz ülkelerinin yönetmenlerinin isimlerindeki telâfuz hatalarını geçiyorum (ki o da göz ardı edilecek bir şey değil), kendi sinemacılarımızın isimlerini bile hatasız söyleyemedi. Onur Ünlü oldu Orkun Ünlü, Selim Demirdelen oldu Selim Demirel… Neyseki Özlem Gürses’in tatlı dili, çabası ve pozitifliği geceyi kurtardı.

Sonuç olarak, Adana’dan İstanbul’a dönerken üzerimizdeki yorgunluktan çok yüzümüzdeki tebessüm vardı. Sinema dostları ve emekçileri ile geçirilmiş birkaç günün tarifsiz mutluluğu ve şimdiden bir dahaki senenin heyecanıyla… Şimdi gözlerimizi Antalya’ya çevirdik. Adana’da artık her anlamda Antalya’ya rakip… Bu durumun sorumluluğunu ve heyecanını şehirde hissediyorsunuz. Tatlı bir çekişme var iki şehir arasında. Bu da işin tadı tuzu… Her iki festivale de hep daha iyiye gitme yolunda şevk veriyor. Ne de olsa biri olmasa diğeri hep eksik kalacak.

sadibey.com‘da yayınlanmıştır

(26 Eylül 2011)

 

İbrahim Tatlıses evlendi

0

Tedavisi halen devam eden İbrahim Tatlıses Maltepe Darüşşafaka Rehabilitasyon Merkezi’nde evlendi.

Ünlü türkücü (54) 12 yıldır birlikte olduğu sevgilisi Ayşegül Yıldız’la (30) hayatını birleştirdi.

Nikahı Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül kıydı. Çiftin nikah şahitliklerini Fatih Terim ile Yüksel Çağlar yaptı.

Voleybolda Sultaniyegah Makamı

Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası Play-off Turu’nda İspanya ile karşılaşan Filenin Sultanları, salondan 3-0’lık rahat bir galibiyetle ayrıldı ve adını çeyrek finale yazdırdı. Sultanlar, çeyrek finalde son dünya şampiyonu Rusya ile 18:30’da karşılaşacak.

Çeyrek finale çıkma mücadelesinde İspanya, maça iyi başlayan taraf oldu ve ilk sete 3-0’lık bir seriyle girdi. Çabuk toparlanan Filenin Sultanları, ilk teknik molaya 8-6 önde girdi. Mola sonrası Bahar ve Neriman’ın blok sayılarıyla farkı açan Milliler, ikinci teknik molaya 16-14 önde girse de mola sonrası gelen manşet hataları İspanya’nın 17-16 öne geçmesini sağladı. Ancak bu uzun sürmedi ve çabuk toparlanan Milliler, maçın ilk setini 25-19 kazandı.

İlk sette olduğu gibi ikinci sete de İspanyollar hızlı başladı ve üst üste 4 sayı aldılar. Filenin Sultanları’nın imdadına Motta’nın aldığı mola yetişti. Mola sonrası toparlanan Filenin Sultanları etkili servislerle ikinci teknik molaya 16-11 önde girdi. Bu sette Neslihan Darnel’in sayılarıyla Sultanlar, seti 25-17 kazandı.

İkinci seti almanın güveniyle üçüncü sete başlayan Filenin Sultanları Bahar’ın servisleriyle farkı erken açtı. İspanya, blok ve ace servislerle farkı azaltmaya çalışsa da Milliler seti bırakmadı. Filenin Sultanları, üçüncü seti 25-21, maçı da 3-0 kazanarak çeyrek finale yükseldi.

Türkiye yarın saat 18:30’da Rusya ile çeyrek finalde mücadele edecek. Bu karşılaşma da NTV Spor ekranlarından canlı olarak yayınlanacak.

 

 

Engin Çeber davasında zamanaşımı riski

Engin Çeber‘in polis merkezinde ve cezaevinde işkence sonucu yaşamını yitirmesi ile ilgili davada savcı kararın bozulmasını istedi. Mahkeme savcının bu talebini kabul ederse, dava zamanaşımından düşebilir.

Radikal gazetesinden İsmail Saymaz’ın haberi şöyle:

Engin Çeber adlı gencin İstinye Şehit Muhsin Bodur Polis Merkezi ve Metris Cezaevinde dövülerek öldürülmesiyle ilgili davanın Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nde görülmekte olan temyiz görüşmesinde Savcı Betül Tortamış, kararın bozulmasını istedi.

Savcı Tortamış; aralarında menfaat çatışması olmasına karşın jandarma, polis ve gardiyan kökenli sanık gruplarının her birinin aynı avukat tarafından savunulmasını ve bir hakimin karar tutanağında imzasının olmamasını gerekçe gösterdi. Eğer Yargıtay, Tortamış’ın görüşünü onaylar ve dosyayı yerel mahkemeye gönderirse davanın uzama ve ‘işkenceyle adam öldürme’ fiili dışında kalan; iki gardiyan, üç polis ve bir doktorla ilgili cezalarda zamanaşımının oluşması ihtimali var. Avukat Taylan Tanay’a göre bu nedenle, hakkaniyetle sonuçlanan bir işkence davası daha kadük kalabilir.

Sarıyer’de, 28 Eylül 2008’de bir basın açıklamasından sonra üç arkadaşıyla gözaltına alınan Çeber, işkence sonucu öldürülmüş, Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, Metris Cezaevi 2. Müdürü Fuat Karaosmanoğlu ile üç gardiyan ‘ağırlaştrılmış işkence’ suçlamasıyla müebbet hapis cezası almıştı. Ayrıca iki gardiyan ve dört polis de işkence savıyla hapis cezasına çarptırmıştı. Fakat iki gardiyan ve iki polis için tutuklama kararı verilmemişti.

Dosya sanıkların itirazı üzerine temyiz için Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin önüne geldi. Daire de Yargıtay Savcısı Betül Tortamış’a görüşünü sordu. Savcı Tortamış, iki ayrı gerekçeyle kararın bozulmasını istedi. 60 sanıklı davada jandarmaların, gardiyanların ve polislerin meslek gruplarına göre üç ayrı avukat tarafından savunulduğunu kaydeden Savcı Tortamış, bu uygulamaya itiraz etti. Tortamış, sanıklar arasında menfaat çatışması olabileceğini kaydetti. Ayrıca Tortamış, mahkemenin kısa kararında bir hakimin imzasının bulunmamasını da usuli bir hata olarak gösterdi.

Çeber Ailesi’nin avukatı Taylan Tanay, bu davaya bakan hakim Nesibe Özer’in şu an HSYK 2. Daire Başkanı olduğunu, Özer’in çok hızlı bir yargılama sonucunda karar verdiğini anımsattı. Yargılama sürerken, menfaat çatışması olabileceği ikazında bulunduklarını, bunun sanıklara da sorulduğunu belirten Tanay, bir gardiyan dışında hiçbir sanığın bir diğeri hakkında beyanda bulunmadığını ifade etti. Bir hakimin imzasının unutulmuş olmasının da bozma için yeterli olmayacağını savunan Tanay, şayet savcının görüşüne uyulur ve dava yerel mahkemeye dönerse ‘işkenceyle adam öldürme’ iddiasıyla ceza alan gardiyan sanıklar dışında kalan sanıklar ve atfedilen suçların zamanaşımına girebileceği uyarısında bulundu. Taylan’ın iddiasına göre zamanaşımına girmesi muhtemel suç ve sanıklar şöyle:

Gardiyan Yavuz Uzun ve Murat Çise işkence suçunu üç kez işledikleri savıyla 90’ar ay, polisler Abdulmuttalip Bozyel ve Mehmet Pek’e 90’ar ay, polis Aliye Uçak için iki yıl 6 ay hapis, sahte evrak düzenlediği öne sürülen cezaevi doktoru Yemliha Söylemez’e 3 yıl 9 ay hapis cezası verilmiş, tümü meslekten ihraç edilmişti. Başçavuş Abdulkadir Öztekin ve iki gardiyana kasten yaralama, yedi gardiyana görevi ihmal, bir gardiyana suçu bildirmeme suçlarından beşer ay hapis verilmişti. Bu cezalar ertelenmişti.

Adliyede avukatlara karşı çevik kuvvet

Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı‘na üstlerini aratmadan girmek isteyen avukatları, bir sivil polisin kamerayla görüntülediği iddiası üzerine polisler ve bu durumu protesto eden avukatlar arasında gerginlik yaşandı. Olaylar sırasında adliyenin içine çevik kuvvet polisleri alındı.

Adliye önünde toplanan avukatlar, “Ayrıcalık değil savunma hakkı, kanunsuz aramaya son” yazılı pankart açtı, ardından yapılan basın açıklamasında, avukatlara yönelik saldırı ve dayatmaların devam ettiği iddia edilerek, “Avukatlar savunmadan aldıkları güçle hakları için direnmeye ve mücadele etmeye devam edecekler. Avukatı potansiyel tehdit olarak gören, adliyedeki varlığını yargının kurucu unsurlarından biri değil salt müşteri olarak kabul eden, avukata yönelik saldırılara karşı hiç bir soruşturma açmayan ancak sadece meslek onurunu koruduğu için jet hızıyla hakkında soruşturma açan anlayışı kabul etmek mümkün değildir” denildi.

Açıklamanın ardından avukatlar, üst araması yaptırmadan adliyeye girdi. Bu sırada avukatlar ile özel güvenlik görevlileri arasında kısa süreli arbede yaşandı. Daha sonra içerde bulunan bir sivil polis memurunun kamerayla avukatları görüntülediği iddiası üzerine, polisler ve avukatlar arasında tartışma yaşandı. Tartışmanın büyümesi sonucu adliye binasına giren çevik kuvvet ekipleri, taraflar arasında barikat kurdu. Çevik kuvvetin dışarı çıkmasının ardından arbedeyle ilgili basın mensuplarına konuşan ÇHD İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay, “Adliyeye avukatları ve basın mensuplarını sokmayanlar, bugün adliyeye polis kameralarını, çevik kuvveti soktular. Bunu kabul etmek mümkün değildir. İçeriye polis kamerası sokarak avukatları fişlediler. Avukatlara karşı suç işleyenleri camlardan kaçırdılar. Bunun için suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

Yaşamak için kefenli eylem

İzmit’teki “POSCO’ya Hayır” eylemine katılanlar kefen giyerek yaptıkları gösteride, yaşam hakkının ellerinden alınacağı mesajını verdi.

Kocaeli Çevre Hareketi’nin çağrısıyla bir araya gelen çevreye duyarlı yurttaşlar ile Güney Kore sermaye devi Pohang Iron and Steel Company’nin (POSCO) fabrika kurmayı planladığı Alikahya Turnoğlu Mahallesi halkı, “Sağlıklı yaşam ve temiz çevre için POSCO’ya Hayır -POSCO Stop’’ yazılı pankartla İnsan Hakları Parkı’na yürüdü. Göstericiler, giydikleri kefenlerle 15 dakika yerde yatarak protestolarını sürdürdü.