Ana Sayfa Blog Sayfa 5017

Eylül ayında Türkiye’de 43 işçi öldü!

0

Türkiye’de resmî kayıtlara göre, 2000-2009 döneminde 784 binden fazla iş kazası oldu ve bu kazalarda 10 binin üzerinde işçi öldü. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yaptığı son araştırma ise, sadece eylül ayında iş kazası olarak nitelendirilen olaylarda ölen işçi sayısının 43 olduğunu ortaya koydu. İş kazalarında yaralananların sayısı da 600 kişiye ulaştı.

Taraf Gazetesi’nde yer alan habere göre, DİSK, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) de aralarında olduğu meslek örgütleri, işçiler, akademisyenler, gazeteciler, avukatlar ve iş müfettişlerinin oluşturduğu İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, değişik sektörlerde meydana gelen iş kazalarını derledi ve eylül ayına ilişkin raporunu yayımladı. Rapor, Türkiye’deki iş kazalarının adeta ‘cinayete’ dönüştüğünü ortaya koyuyor. Rapora göre, eylül ayında maden sektöründe yaşanan iş kazasında dört kişi yaşamını yitirdi, dört kişi de yaralandı. Yine aynı ay belediyelerin kanalizasyon işlerinde çalışan dört işçi göçük altında kaldı. İş nedeniyle seyahat eden iki işçi trafik kazasında yaşamını yitirdi, ikisi de yaralandı.

Eylül ayında inşaatlarda yaşanan kazalarda ölen işçi sayısı da oldukça yüksek. İnşaatı devam eden barajlarda meydana gelen kazalarda beş işçi öldü, iki işçi de yaralandı. İnşaat sektöründe çalışan işçilerden ise 17’si öldü, 52’si yaralandı. Tekstil kolunda yaşanan kazalarda iki işçi ölüp 29 işçi yaralanırken, özellikle turizm alanlarında yoğunlaşan konaklama sektöründe bir işçi öldü, 18 işçi yaralandı. Metal sektöründe de bir işçi ölürken altı işçi yaralı kurtuldu. Daha önce en çok ölümlerin yaşandığı gemi ve tersane sektöründe ise eylül ayı içerisinde bir işçi yaşamını yitirirken, iki işçi de yaralandı.

Kimya sektörüne ait işyerlerinde meydana gelen kazalarda ölen işçi sayısı iki olarak saptanırken, yaralı işçi sayısı ise rekor kırarak 382’ye ulaştı. İş kazalarının en çok görüldüğü alanlardan biri de güvencesizliğin ve zorlu iş koşullarının var olduğu mevsimlik işçiliğin hâkim olduğu tarım sektöründe oldu. Bu iş kolunda 79 işçi trafik kazasında yaralanırken iki kadın ve iki çocuk iş kazalarında hayatını kaybetti.

Son istatistikler, Türkiye’de işçilerin sağlık ve güvenli bir ortamda çalışmadıklarını ortaya koyuyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin araştırmalarına göre, 2010’un ilk sekiz ayında en az 238 işçi hayatını kaybederken, 2011’in ilk sekiz ayında ölen işçi sayısı en az 376 oldu. Eylül verilerini eklediğimizde bu sayı 2011’in dokuz ayında 419’u buluyor. Bu veriler de iş kazası sonucu ölümlerin geçen yıla kıyasla yüzde 60 arttığını gösteriyor. Öte yandan dünyadaki duruma bakarsak, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tahminlerine göre, dünyada işgücü piyasasında bulunuyor ve her gün yaklaşık 1 milyon iş kazası yaşanıyor. İş kazası ve meslek hastalıkları sonucu her yıl 2.3 milyon insan, ise hayatını kaybediyor.

Kadına yönelik şiddete hayır’ imzası toplayan kadınlar dövüldü

0

Denizli‘de Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyesi bir grup Pamukkale Üniversitesi öğrencisi başlattıkları ”Kadına yönelik şiddete hayır” kampanyası kapsamında üniversite öğrencilerinden imza toplarken, özel güvenlik görevlilerinin saldırısına uğradılar.

Bir süre önce kampanya başlayan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyesi 10 üniversite öğrencisi, Pamukkale Üniversitesi’nde görev yapan özel güvenlik görevlilerinin saldırısına uğradılar. ”Kadına yönelik şiddete hayır” için bir süredir imza kampanyası başlatan öğrenciler darp edilirken, kurulan stant parçalandı. Saldırıyı protesto eden öğrenciler oturma eylemi yaptı.

(turnusol)

Baharı başka diyarlarda aramak

Tüm Dünya sokakları ayakta, isyan ediyor. Ekonomik sıkıntılar ile insana dair temel koşulların da paraya çevrilmesine dayalı en gerekli ihtiyaçların giderek artan fiyatlarla satışa çıkarılması birleşince ilk kıvılcım yanmış oldu. Her şey pahalanıyor ama ele geçen para azalıyor. Sosyal devlet kalıntısı bazı uygulamalar da paralı hale geliyor. Üzerine büyük bir ekonomik krizin Dünya’yı sarması eklenince, krizin asıl sorumluları tekrar gözlerini orta ve düşük gelirlilerin ceplerine çevirdi. Hadi açığımızı kapayın!! Bir kadın konuşuyordu Yunanistan’dan. Kriz sebebiyle maaşının %40’ı kesilmiş. Bir üniversiteli konuşuyordu İsrail’den, barınma hakkı elinden alınmış. Bir eski öğrenci konuşuyordu ABD’den okul taksidini ödeyemediği için okuldan atılmış.

Tabii bunlar bizim bildiklerimiz. Portekiz’de, Arjantin’de ya da başka bizim ufkumuzun dışına düşen ülkelerde olanları çok bilmiyoruz. Şili bir istisna, o da medyanın “kadın” figürü ile kurduğu çarpık ilişki sonucunda oldu. Aslında bu sefer suçu sadece medyaya atmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Biz de bu çarpık ilişkiyi kuruyoruz ve sürdürüyoruz.

Örneğin, geçen gün Wall Street protestolarında, 700 kişi bir köprüyü kapattı ve Türkiye için yumuşak sayılacak bir yöntemle gözaltına alındılar. Hemen hemen hepimiz ismi koyduk: ABD Baharı! Büyük bölümü öğrencilerden oluşan bir grupla başlayan hareket büyüye büyüye o hale geldi ve yavaş yavaş da yankılarını başka ABD şehirlerinde buldu. Güzel! Benzer bir örnek, Şili’de de oldu. Biz bir kadın öğrenci, Camila Vallejo, üzerinden takip ettik ama birazcık gerilere gidersek lise öğrencilerinin binlerce kişiyle yaptığı eylemleri hatırlayabiliriz ya da Şili’de zaten var olan hareketi görebiliriz. Bakan düşüren gösteriler yapılıyor Şili’de. Güzel!

Gelelim Türkiye’ye. Türkiye’de de simgesel olaylar oluyor. İşte iki örnek. Birincisi Genç-Sen, ikincisi Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz. Biraz açmak gerekirse, Genç-Sen bir öğrenci sendikası. Kuruluşundan altı ay sonra hakkında kapatma davası açıldı bu sendikanın. O kadar ters yere açmışlar yani sendikayı. Dava geçen günlerde sonuçlandı ve Genç-Sen hakkında kapatma kararı çıktı. Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz ise pankart açtılar! Üzerinde parasız eğitim talebi olan bir pankart açtılar ve 18 aydır tutuklular!

Genç-Sen’in de, Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz’ın da suçu aynı aslında. Türkiye, sosyal devlet kalıntısı bazı uygulamalarını da paralı hale getirip, sermaye sahiplerinin yararına kullandırmak istiyor. Buna karşı çıkan herkesi de ağır baskılar altında susturmaya çalışıyor. HES direnişlerine karşı çıkanlara yapılanlara bakın, kentsel dönüşüme karşı çıkanlara yapılanlara bakın, TEKEL işçilerine yapılanları hatırlayın, herhangi bir işçi eylemini gözünüzün önüne getirin. Aynı dürtü ile hareket ediliyor! Harçlara yapılan korkunç zamlarla, Genç-Sen’in kapatılmasının aynı döneme denk gelmesi tesadüfse de çok öğretici bir tesadüf. Paralı eğitime ses çıkartan iki kişiyi hapiste tutarak verilen mesajın gölgesinde harçlara zam yapmak ise tesadüfden de öte. Tüm bunların üzerine de, kamuoyu oluşturma sürecinde öne çıkan araçların tutumlarını düşünmek gerek. ÖSYM’nin kopya skandalı üzerine binlerce lise öğrencisi sokağa çıktığında Türkiye Baharı denmedi, onlar suçlu gibi gösterilmek istendi. Şimdi aynı insanlar ABD’ye bakıp, İsrail’e bakıp olanlardan mutluluk duyuyorlar. Dilşat Aktaş’ı eşkiya gibi göstermeye çalışanlar, Camila Vallejo’nun fotoğraflarından galeriler yapıyorlar. Bu yoğun kamuoyu baskısı da ister istemez Türkiye’de yaşayan muhalif kesimleri de etkiliyor. Dünyayı izleyen ve mutlu olan bir konuma indiriyor. Türkiye’ye gelebilecek olan baharın izlerini ise görmemizi engelliyor.

Sözün özü şu: Biz artık değişim ve düzene isyan duygularımızı başka ülkelerin kalkışmalarında tatmin etmeyi bırakmalıyız. Çok sorunlu bir ülkede, çok sorunlu koşullarda ve ağır baskılar altında yaşadığımızı görerek ama ABD üzerinden ya da Şili üzerinden rahatlamaya çalışarak kendimizi kandırmaktan başka ne yapıyoruz? Elbette ki, aklımız Wall Street’te, kalbimiz Atina’da. Fakat ortak ideallerimiz varsa, örneğin Şili’deki gibi eğitimin ücretsiz olması hakkını savunuyorsak, bahar havası almak için, ABD’ye, Şili’ye gitmenize gerek yok.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

GDO’lu yemler dalga dalga geliyor

Biyogüvenlik Kurulu, genetiği değiştirilmiş 10 mısır çeşidinin daha yem amaçlı kullanılmak üzere ithal edilmesiyle ilgili olarak hazırlanan bilimsel risk ve sosyo-ekonomik değerlendirme raporlarını halkın görüşüne açtı. Kurul, daha önce de Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği Derneği ve Yumurta Üreticileri Merkez Birliği’nin ithal etmek istediği  3 genetiği değiştirilmiş mısır çeşidinin yem amaçlı kullanılmasına dair risk değerlendirme raporu hazırlamıştı. Kurul’un altındaki Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi, her 3 GDO’lu mısır için de “zararı yok, ithal edilebilir” kararı verirken, Sosyo Ekonomik Değerlendirme Komitesi ise GDO’lu ürünlerin zararına dikkat çekmişti.

Genetiği değiştirilmiş 10 mısır çeşidi için de birer bilimsel risk ve sosyo-ekonomik değerlendirme raporu bulunuyor. http://www.tbbdm.gov.tr/home/content/announcements.aspx adresinden ulaşılabilecek raporlarda ihtiyati tedbir yönteminden ziyade hayvancılık sektörünün çıkarları ön planda tutulmuş, kopyala-yapıştır yöntemiyle 10 mısır çeşidi için çok benzer değerlendirmeler yazılmış. Ayrıca GDO’lu ürünlerin potansiyel alerjen oldukları, beklenmeyen etkilerinin bir kısmının önceden tahmin edilemeyeceği, modifikasyonların artmasına paralel olarak beklenmeyen etkilerin de arttığı, hedef dışı organizmalar üzerinde de olumsuz etkilerinin görüldüğü, bitkiden bitkiye ve bitkiden bakteriye gen geçtiği yönünde saptamalarında bulunulmasına rağmen GD mısır çeşitlerinin yem olarak tüketilmesinin uygun olduğuna sonucuna varılmış.

Komitelerin raporuna yurttaş olarak görüş bildirmek kanun gereği mümkün. Biyogüvenlik Kurulu son kararını verirken kamuoyu görüşünü de “dikkate almak” zorunda. http://www.tbbdm.gov.tr/Home/GeneComments/GeneCommentEntry.aspx adresindeki forma isim, soyisim, e-mail adresi yazdıktan ve “GEN” kısmını ayrı ayrı  (DAS1507xNK603), (NK603), (NK603 x MON810), (GA21), (MON89034), (MON89034xNK603), (Bt11xGA21 ), (59122x1507xNK603), (DAS1507x59122) ve  (MON 88017x MON 810) şeklinde doldurabilir ve sonrasında “Açıklama” kısmına konuyla ilgili görüşlerinizi yazabilirsiniz.  Görüşlerinizi bildirmek için son tarih 12 Ekim 2011.

(Barış Gençer Baykan – Yeşil Gazete)

ZMO’dan Ahmet Atalık’ın yazdığı örnek dilekçe:

GD MISIR ÇEŞİLERİ İÇİN HAZIRLANMIŞ BİLİMSEL RİSK DEĞERLENDİRME RAPORLARINA İTİRAZ ÖRNEĞİ:

Bilimsel risk değerlendirme raporlarında, GDO’lu gıda ve yemlerin hiçbir zararının bulunmadığı yönündeki araştırma sonuçlarının yanında, bunların organ hasarlarına yol açtığını gösterir bilimsel çalışmalara da aynı oranda yer verilmiştir. Ayrıca, GDO’lu ürünlerin potansiyel alerjen oldukları, beklenmeyen etkilerinin bir kısmının önceden tahmin edilemeyeceği, modifikasyonların artmasına paralel olarak beklenmeyen etkilerin de arttığı, hedef dışı organizmalar üzerinde de olumsuz etkilerinin görüldüğü, bitkiden bitkiye ve bitkiden bakteriye gen geçtiği yönünde saptamalarda da bulunulmuştur.

Raporlarda, GDO’lu ürünlerin lehte ve aleyhte değerlendirmelerinden sonra bilimsel risk değerlendirme komitelerinin tamamının hiçbir gerekçe göstermeden, kendi bilimsel yorumlarını ortaya koymadan GD mısır çeşitlerinin “yem olarak” tüketimine onay vermeleri son derece şaşırtıcıdır. Komite bu karara niçin ulaştığını belirtmemiştir. Sadece GDO’lu mısır çeşitlerinin “yem olarak tüketiminin uygun olduğu sonucuna varıldığı” belirtilmektedir. Buna karşın, aynı raporda geçen olumsuz örnekler dikkate alınarak ve ihtiyat ilkesini göz önünde bulundurarak bilimsel komiteler neden GDO’lu mısırların ithalatını reddetmemiştir?

En önemli sorum ise şudur: küresel ölçekte mısırın sadece %29’luk bölümü GDO’lu iken neden %71’i teşkil eden temiz-GDO’suz mısırın hayvan yemi olarak kullanılması düşünülmemektedir? Şayet cevabınız GDO’lu mısırın daha ucuz olduğu, hayvancılık maliyetlerini aşağı çekeceği yönünde olacak ise o zaman da şunu sormak isterim: “İnsan-hayvan-çevre sağlığı bu kadar ucuz mudur?”

Bilimsel risk değerlendirme raporlarının hazırlanmasında ithalatçı firmaca dosyada sunulan belgeler, risk değerlendirmesi yapan muhtelif kuruluşların görüşleri ve bilimsel araştırmaların sonuçlarını içeren makaleler ile farklı ülkelerde kullanım durumlarının göz önünde bulundurulduğu belirtilmektedir. Biyoteknoloji şirketleri yaptıkları lisans anlaşmalarıyla GDO’lu tohumlarının bağımsız çalışmalarda kullanılmasını engellemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla GDO’larla ilgili raporların çok büyük çoğunluğu bu şirketlerin hazırladıkları, hazırlattıkları ya da inceledikten sonra yayımlanmasına izin verdikleri çalışmalardır. Kendilerinin bilip bizlerin öğrenmesinden korktukları şey nedir? Bilimsel risk değerlendirmesi yapan kuruluşlar da bu şirketlerin sundukları raporlar üzerinden değerlendirme yapmaktadır. Şirket bağlantılı “bilimsel raporlara” güvenilemeyeceği açıktır.

GDO’ların zararsız olduklarını bilimsel bir özgüven ile söylemek şu an için olanaksızdır. Risklerin tam olarak ortaya konamaması, onların yok olduğu anlamına gelmemektedir. Bağımsız araştırmaların engellenmesinin yanında risklerin etkilerinin ortaya konmasıyla ilgili araçların yetersizliği (ki birçoğu artık ortaya konmuş durumdadır) de bilimsel şüpheciliğin bir gereği olup ihtiyat ilkesi göz önünde mutlaka bulundurulmalıdır.

Kesinlik içermeyen, böylesine belirsizliklerle dolu raporlara dayanarak GDO’lu yemlere izin verilmesini ve bu yemlerle beslenen hayvanların ürünlerini tüketmek istemiyorum.

GD MISIR ÇEŞİTLERİ İÇİN HAZIRLANMIŞ BİLİMSEL SOSYO-EKONOMİK DEĞERLENDİRME RAPORLARINA İTİRAZ ÖRNEĞİ:

Biyogüvenlik Kanunu’na göre 11 kişiden oluşması gereken bilimsel sosyo-ekonomik değerlendirme komitelerinin, halkın görüşüne açılan GDO’lu 10 mısır çeşidi (daha önceki 3 mısır çeşidi de dahil) ile ilgili olarak hazırladıkları raporlarını sürekli 9 üye ile hazırlamaları, bu bilim insanlarından da birinin sürekli kararlara itiraz ediyor olması ilginç bir durumdur. Bu komiteler neden sürekli 2 eksikle toplanmaktadır? Sürekli karşıt görüş veren bir üyenin gerekçesinin ne olduğunun raporda belirtilmemesi ve halkın görüşüne sunulmaması önemli bir eksikliktir.

Bu raporların diğer ilginç bir yönü ise kullandıkları istatistiklerin eskiliğidir. Bilimsel risk değerlendirme raporlarında GDO’ların 2010 yılı verileri kullanılmasına karşın, bilimsel sosyo-ekonomik değerlendirme raporlarında sürekli olarak 2009 yılı verileri kullanılmaktadır. Raporlar kopyala yapıştır tarzı ile hazırlandığından bu eski veriler rapordan rapora varlıklarını sürdürmektedir. Bilimsel rapor adı verilen raporlarda sürekli eski verilerin kullanılıyor olması hoş bir durum değildir. İmla hataları da aynı şekilde rapordan rapora devam ettirilmektedir.

Bilimsel sosyo-ekonomik değerlendirme raporlarında, GDO’lu gıda ve yemlerin hiçbir zararının bulunmadığı yönündeki araştırma sonuçlarının yanında, bunların sindirim sisteminde sindirilmediği ve hücrelere kadar taşındığı, marketlerden alınan süt örneklerinde GD yemlere ait DNA’ya rastlandığı, pastörizasyon işleminin dahi transgenik DNA’nın yıkımını sağlamadığı, bu ürünlerle kullanılan herbisitlerin farelerde sağlık sorununa yol açtığı ve insanda da toksik etki gösterdiği, bu herbisitlerin hamile olan ve olmayan kadınlarla karınlarında taşıdıkları bebeklerine kadar olumsuz etkide bulunabildiği yönünde saptamalarda bulunulmuştur.

Tüm bu saptamalara karşın, bilimsel sosyo-ekonomik değerlendirme komitesinin, mısır tedarikinde meydana gelecek herhangi bir sıkıntının hayvancılık sektöründe büyük bir ekonomik krize neden olabileceği kaygısıyla GDO’lu mısır ithalatına izin verdiği görülmektedir. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Bilimsel bir açıklama ise hiç değildir. Karar, komitenin de vurguladığı üzere, “sektörü” rahatlatırken, biz tüketicileri yok saymış, rahatsız etmiştir.

Küresel ölçekte yetiştirilen mısırın sadece %29’luk bölümü GDO’lu iken, %71’i teşkil eden temiz-GDO’suz mısırın hayvan yemi olarak kullanılması neden düşünülmemektedir? Şayet cevabınız GDO’lu mısırın daha ucuz olduğu, hayvancılık maliyetlerini aşağı çekeceği yönünde olacak ise o zaman da şunu sormak isterim: “İnsan-hayvan-çevre sağlığı bu kadar ucuz mudur?” Gelişmiş ülkeler hayvancılığını ve girdilerini son derece desteklerken, ülkemizde destek GDO’lu mısır ithalatı ile mi sağlanmaya çalışılmaktadır? Son dört yıldır mısır destek primlerinin 4 kuruşta sabitlenmesi, ülkemizin ihtiyacının GDO’lu mısırla karşılanmasına zemin hazırlamaktadır.

Tüm bilimsel sosyo-ekonomik raporlarda kopyala yapıştır yöntemi izlenmekle birlikte özellikle bazılarında rapor içeriğinde farklı bakteriler ve farklı herbisit aktif maddeleri işlenmektedir. Örneğin Agrobacterium tumefaciens bakterisinden izole edilen ve glifosat içeren herbisite toleransı sağlayan cp4 epsps geninin aktarıldığı mısır çeşitlerine ait raporlarda, Streptomyces viridochromogenes kökenli fosfinotrisin asetiltransferaz (pat) genleri aktarılması sonucu glifosinat amonyum türevi herbisitlere toleranslı transgenik çeşitlerle yapılan çalışmaların sonuçları aktarılmaktadır. Glifosat aktif maddesine karşı hiçbir bilimsel sosyo-ekonomik değerlendirmede bulunulmazken, bol bol glifosinat amonyum herbisitine ait örnekler verilmektedir. Bu durum bir doktorun aspirin ile gripini birbirine karıştırması gibi bir olaydır. Bu fark, “bilimsel” olarak nitelenen raporlara yakışmamaktadır.

GDO’ların zararsız olduklarını bilimsel bir özgüven ile söylemek şu an için olanaksızdır. Risklerin tam olarak ortaya konamaması, onların yok olduğu anlamına gelmemektedir. Bağımsız araştırmaların engellenmesinin yanında risklerin etkilerinin ortaya konmasıyla ilgili araçların yetersizliği (ki birçoğu artık ortaya konmuş durumdadır) de bilimsel şüpheciliğin bir gereği olup ihtiyat ilkesi göz önünde mutlaka bulundurulmalıdır.

Kesinlik içermeyen belirsizliklerle dolu raporlara dayanarak GDO’lu yemlere izin verilmesini ve bu yemlerle beslenen hayvanların ürünlerini tüketmek istemiyorum.

Kongre Hareketi, ekoloji ve çevre hareketleri ile toplanıyor

Kongre Girişimi Hazırlık Grubu‘nun çevre ve ekoloji hareketleriyle özel toplantısı BDP Mersin milletvekili Ertuğrul Kürkçü‘nün katılımıyla 6 Ekim Perşembe akşamı yapılıyor.

Toplantıda Kongre Girişimi tanıtılacak, ayrıca çevreci ve ekolojistlerin, HES’lere ve barajlara karşı mücadele yürüten yerel hareketlerin, doğa korumacıların, nükleer karşıtlarının, iklim aktivistlerinin, vb. Kongre Girişimi içinde daha aktif bir şekilde yer almaları için neler yapılması gerektiğine dair fikir paylaşımı yapılacak.

Toplantıda nükleer karşıtı hareketin en önemli odağı olan Mersin’de Emek, Ögürlük ve Demokrasi Bloku’ndan milletvekili olarak seçilen Ertuğrul Kürkçü bir sunuş yapacak. Toplantıda ayrıca Kongre Girişimi Hazırlık Grubu’ndan üyeler de yer alacak.

Toplantı, 6 Ekim Perşembe günü, saat 19.30’da Yeşil Ev’de (İstiklal cad. Balo sok. 21/1 Beyoğlu) gerçekleşecek.

Hingis, Federer ile birlikte çiftler kategorisinde

0

31 yaşındaki İsviçreli tenisçi Martina Hingis, 2007 Amerika Açık’tan bu yana büyükbir turnuvada boy göstermemişti. Avustralya basınında çıkan habere göre, gelecek yıl Londra’da düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’nda da takım olmak isteyen ikili, bunun için ilk adım olarak Melbourne’de mücadele ederek bu şanslarını arttırmanın peşinde olacak.

Kariyerinde birçok “en genç” rekoru bulunan Hingis, 1997 ve 1999’da Avustralya Açık tek kadınlar şampiyonluğunu elde etmişti. Erkeklerde eski dünya 1 numarası ve çift erkeklerde Olimpiyat altın madalyası sahibi Roger Federer, 2004, 2006, 2007 ve 2010’da olmak üzere Melbourne’de dört kez tek erkeklerde zafere ulaşmıştı.

 

Cavendish’in yeni adresi Omega Pharma Quick-Step

0

Belçika basını, Dünya Şampiyonası’ndan zaferle dönen Mark Cavendish’in Omega Pharma Quick-Step’e gidedceğini iddia etti.

 

Belçikalı Gazet van Antwerpen’de bugün yayınlanan haberde, uzun süredir Team Sky’la adı anılan bisikletçinin Omega Pharma Quick Step’e transfer olacağı iddia edildi. Gazete, Britanyalı bisikletçi için her şeyin dünya şampiyonasından sonra değiştini söyledi.

HTC-Highroad’un sponsor bulamaması ve dağıldığını açıklamasının ardından ünlü sprinter Mark Cavendish’in nereye gideceği merak konusu olmuştu. Britanyalı bisikletçinin ulusal takımıyla elde ettiği zafer, İngiliz Sky’a transfer olacağı yönündeki söylentilerin artmasına neden olmuştu.
 
Ünlü bisiklet firması Specialized’ın Britanyalı bisikletçinin Pinarello kullanan Sky’a gitmesini istemediği ve Omega Pharma ile anlaşma sağlaması için baskı yaptığı da haberde kendine yer buldu. Cavendish, HTC-Highroad forması altında Specialized kullanıyordu. Pinarello’nun Sky’la olan anlaşmasının 2012’ye kadar sürecek olması, transferi çıkmaza soktu.
 
Patrick Lefevere yönetimindeki Omega Pharma Quick-Step, Dünya Şampiyonası’nda zamana karşı yarışı kazanan Tony Martin’i de renklerine katmıştı.

 

İngiltere’de Fransız reaktörü protestosu

0

İngiltere’de nükleer karşıtları gösteri düzenlendi. Protestocular, Fransa’nın enerji devi EDF Grubu’nın ülkelerine yapacağı iki nükleer reaktörün çalışmalarının sonlandırılmasını istiyor.

İngiltere’nin, Fukuşima felaketi sonrası nükleer karşıtı havayı engellemek için bazı şirketlerle anlaşıp konuyla ilgili haberleri önemsiz göstermeye çalıştığı iddia edilmişti.

(euronews)

Hastaneye dava açan 38 işçi işten çıkartıldı

0

Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi‘nde 38 işçi işten çıkarıldı; işçilerin “direneceğiz” açıklaması üzerine hastane yönetimi ile Dev Sağlık-İş arasında müzakereler sürüyor.

Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre;

İstanbul Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde altı ay önce fazla mesai ücretlerini vermediği için hastaneye dava açan 38 taşeron işçisi işten çıkarıldı.

1 Ekim’de yenilenen ihale ile gelen taşeron şirket, temizlik ve hasta bakımı yapan ve uzun yıllar hastanede çalışan 38 işçiyi işten çıkardığını açıkladı.

Yedisi sendika üyesi olan işçiler dün (2 Ekim) Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası (Dev-Sağlık İş) ile yaptığı görüşmeler sonucunda eğer hastane yönetimi tüm işçileri geri almazsa çarşamba günü hastane bahçesinde direnişe geçme kararı aldı.

Bianet’e konuşan Dev Sağlık-İş Başkanı Arzu Çerkezoğlu, asıl muhataplarının taşeron şirket değil, hastane yönetimi olduğunu söylüyor.

“Bu işçilerin hepsi hastane yönetimine dava açtıkları için işten çıkarıldı. İşten çıkarma hastane yönetiminin kararıyla olur. Taşeron şirket işçilerle ilgili geriye dönük davalardan sorumlu değildir. Hukuki olarak muhatap hastane yönetimidir.”

Sendika yöneticileri ile hastane yönetimi arasında müzakerenin sürdüğünü söyleyen Çerkezoğlu, “yönetimin yumuşamasında hastane bahçesine çadır kurma kararımız etkili oldu” dedi.

Tüketicinin otopark zaferi

AŞTİ Otaparkı’nda aracını 38 dakika tuttuğu için para ödeyen avukat açtığı davayı kazandı. Artık 50 dakikaya kadar park etmek ücretsiz.

Ankara 5. Tüketici Mahkemesi, bir avukatın, AŞTİ’de, özel tahsis edilen park alanına aracını 39 dakika park ettiği için ödediği 4 liranın iadesi talebiyle açtığı davayı kabul ederken, “genel park alanlarının dışında, terminal içinde özel bir park alanı tahsis edilmesi halinde, ücretsiz sürenin 50 dakika olacağını” belirtti.

Ankara Barosuna kayıtlı Avukat Emre Baturay Altınok, 11 Haziran 2010’da bir yolcusunu karşılamak üzere AŞTİ’ye gitti. Burada, yolcularını terminale getirmek veya götürmek için gelen araçlara özel olarak tahsis edilen alana otomobilini 39 dakika süreyle park eden Altınok’tan, işletmeci Keçiörengücü Spor Kulübü Derneğince 4 lira park ücreti alındı.Altınok, alınan bu ücretin faiziyle birlikte geri ödenmesi için Çankaya Tüketici Sorunları Hakem Heyetine başvurdu. Altınok, başvuruda, Karayolu Taşıma Yönetmeliğine göre terminallere yolcu getirip götüren araçların 50 dakikaya kadar olan parklarından ücret alınamayacağını kaydetti.

Tüketici Sorunları Hakem Heyeti, başvuruyu reddetti.  Bunun üzerine, Altınok, Hakem Heyeti kararının iptali için Ankara 5. Tüketici Mahkemesi’nde dava açtı. Altınok, dava dilekçesinde, başvurusunun eski mevzuata göre değerlendirilmesi nedeniyle reddedildiğini, bu sebeple kararın hukuka aykırı olduğunu ifade etti.
Mahkeme, Hakem Heyeti kararını iptal ederek, davanın kabulüne ve 4 lira otopark bedelinin faiziyle birlikte Altınok’a ödenmesine karar verdi.

-Mahkemenin gerekçesi-

Ankara 5. Tüketici Mahkemesi’nin gerekçeli kararında, 11 Haziran 2009’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Karayolu Taşıma Yönetmeliğinin “Terminal Ücretleri” başlıklı 64/e maddesinde, “Terminallerin park alanlarını kullanan taşıtlardan park sürelerine göre makul bir ücret alınabilir. Ancak yolcuları terminale getirmek veya terminalden almak üzere terminal içinde bulunan genel park alanlarını kullanan özel ve resmi otomobillerden 25 dakikayı geçmeyen giriş ve çıkışlarda ücret alınmaz. Bu durumdaki otomobillere genel park alanlarının dışında terminal içinde özel bir park alanı tahsis edilmesi halinde ise söz konusu ücretsiz süre ikiye katlanarak 50 dakika olur” denildiğine dikkati çekti.

Gerekçeli kararda, bu nedenle, olay tarihinde ve halen yürürlükte olan yönetmelik gereği ücretsiz park süresi olan 50 dakika dolmadan terminalden çıkış yapan davacıdan ücret alınmaması gerektiği belirtildi.

(Ajanslar)